izmir escort escort izmir porno porno izle
Allah korkusunun alameti - IRCForumları - IRC ve mIRC Yardım ve Destek Platformu
User Tag List

Allah korkusunun alameti #1
Üyelik Tarihi: 10 Nisan 2011
Mesajlar: 43.154
Aldığı Beğeni: 7
Beğendikleri: 0
17 Mart 2012 , 23:24
Alıntı ile Cevapla
Allah korkusunun alameti

Allah korkusunun sebebi, ilim ve marifettir. İlim ve marifet sahipleri, kendi ayıplarını, günahlarını ve ibadetteki kusurlarını görerek, bunun yanında Allahü teâlânın kendisine verdiği sayısız nimetleri düşününce, yaptıklarından utanıp, kalbinde korku başlar. Hadis-i şerifte de buyuruluyor ki:
(Her hikmetin başı Allah korkusudur.)[Taberani]

Hikmetin birçok manası vardır. Faydalı ilim, fen ve sanat, manevi ilim gibi manalara gelir. Şu halde Allah’tan korkup haramlardan kaçan ve ibadetleri yapan kimsenin hikmet sahibi, akıllı biri olduğu anlaşılır. Hadis-i şerifte, (En akıllınız, Allah’tan en çok korkandır) buyuruldu. (İbni Muhber)

Allah korkusu, sevileni kaybetmekten meydana gelen bir korku olduğu gibi, Ona isyan ederek tehlikelere maruz kalmaktan da meydana gelen bir korkudur. Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde mealen buyuruyor ki:
(Allah’tan korkun ki, kurtuluşa eresiniz.)[Al-i İmran 200]

(Ancak âlimler Allah’tan korkar.)[Fatır 28]

(En şerefliniz, Allah’tan en çok korkanınızdır.)
[Hucurat 13]

Allah’tan korkmanın alameti şu yedi şeyde, [dilde, kalbde, gözde, midede, elde, ayakta ve ibadette] belli olur.

1- Dilde: Yalan söylemez. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Yalandan sakının! Çünkü yalan insanı günaha götürür.Günah da Cehenneme sürükler.)[Buhari]

(Münafıklık alametinden biri de yalan söylemektir.)[Buhari]

(Yalan, imana aykırıdır.)
[Beyheki]

(Müminde, her huy bulunabilir. Fakat yalancı ve hain olamaz.) [Bezzar]

(İnsanları güldürmek için yalan söyleyenlere, yazıklar olsun!) [Ebu Davud]

Allah’tan korkanın dili yalan söylemediği gibi, gıybet de etmez. Gıybet, insanın sevaplarının azalmasına, başkasının günahlarının kendine verilmesine sebep olur. Gıybet büyük günahtır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Gıybet, kişinin imanını zayıflatarak yok eder.)[İsfehani]

(Gıybet, etmek leş yemekten daha kötüdür.)[İ.Hibban]

(Biri için söylenen kusur, onda varsa, bu söz gıybet olur. Yoksa iftira olur.) [Müslim]

(Kıyamette, bir kimse sevap defterine bakar, "Şu ibadetleri yapmıştım. Bunlar yazılı değil" der. "Onlar, silindi, gıybet ettiklerinin defterlerine yazıldı" denir.)
[İsfehani]

(Gıybet eden kimsenin duası kabul olmaz.)
[Şir’a]

Allah’tan korkan, boş da konuşmaz. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kıyamette günahı en çok olan boş konuşandır.) [Ebu Nasr]

(Birinin boş konuşması, boş vakit geçirmesi, Allahü teâlânın onu sevmediğini gösterir.)
[M. Rabbani]

Şehit olan bir gencin annesi, (Oğlum sana Cennet müjde olsun!) dedi. Resulullah efendimiz, o kadına, (Ne biliyorsun, belki boş şey konuşurdu) buyurdu. (Tirmizi)

2- Kalbde:
Kalbi, kin, haset gibi kötü huylardan temizlenmiştir.

3- Gözde:
Harama bakmaz. Hadis-i şerifte, (Harama bakmak, şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Allah korkusu ile harama bakmayana, Allahü teâlâ öyle bir iman verir ki, tadını kalbinde hisseder) buyuruldu. (Hâkim)

Kâinattaki her şeye ibretle bakar. Hazret-i İsa, (Sözü zikir, sükûtu fikir, bakışı ibret olanlar, bana benzemiş olur) buyurdu.

4- Midede:
Haram lokmadan uzaktır. Hadis-i şerifte, (Bir lokma haram yiyenin kırk günlük güzel ameli kabul olmaz) buyuruldu. (Taberani)

5- Elde:
Harama uzanmaz.

6- Ayakta:
Günah işlenen yere gitmez.

7- İbadette:
İhlâsı [Allah rızasını] esas alır, riyadan kaçınır.

Allahü teâlâdan korkan kimse, Onun emir ve yasaklarına riayet eder. Hiç kimseye kötülük etmez. Kendine edilen kötülüğe sabreder. Kusurlarına tevbe eder. Çalışırken, alış-veriş ederken, kimsenin hakkını yemez. İlim ve ahlak sahiplerine saygı gösterir. Arkadaşlarını sever ve kendini sevdirir. Kimseyi çekiştirmez, kimseye sert davranmaz. Malı ve mevkii herkese iyilik etmek için ister. Kendini beğenmez. Allahü teâlânın her an, gördüğünü ve bildiğini düşünür, hiç kötülük etmez. Kısaca, Allah’tan korkan, vatanına, milletine faydalı olur.
__________________
HAYAT BU,BİR BAKARSIN HERŞEY BİR ANDA SON BULUR.
HAYAT BU,SON DEDİĞİN AN HERŞEY YENİDEN CAN BULUR...

Kimler ALLAH yolunda? #2
Üyelik Tarihi: 10 Nisan 2011
Mesajlar: 43.154
Aldığı Beğeni: 7
Beğendikleri: 0
24 Mart 2012 , 16:33
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
Kimler ALLAH yolunda? Ka'b ibn-i Ucre radıyallâhü anh anlatıyor:


'Bir adam Nebiyy-i Muhterem sallallâhü aleyhi vesellem'e uğramıştı.

Resûlüllah (s.a.v.)'ın ashâbı, bu adamın kuvvet ve kabiliyetini görünce,'

Yâ Resûlellah, bu adam Allah yolunda cihad etseydi ne güzel olurdu, dediler.


Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
'
'Bu adam, küçük çocuklarının geçimini temin etmek için çıktı ise, Allah yolundadır.


'Yaşlı anne ve babasına hizmet için evinden çıkmışsa, Allah yolundadır.

'Çalışıp nefsini dilencilikten korumak için çıkmışsa, Allah yolundadır.

'Âilesinin geçimini temin etmek için çıkmışsa, Allah yolundadır.

(Çalışıp kazandığının) çokluğuyla övünmek, (zenginliğiyle gururlanmak) için çıkmışsa, tâğutun (şeytanın) yolundadır.'

Hadîs-i şerîfin bir başka rivâyetinde, sahâbîlerin yukarıda zikri geçen

temennileri üzerine Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz sözlerine,

'Allah yolunda olmak, sadece ölmekle mi olur sanıyorsunuz?' buyurarak başlamıştır.
__________________
HAYAT BU,BİR BAKARSIN HERŞEY BİR ANDA SON BULUR.
HAYAT BU,SON DEDİĞİN AN HERŞEY YENİDEN CAN BULUR...
Her işte allah'ın rızasının en çoğunu gözetmek #3
Üyelik Tarihi: 10 Nisan 2011
Mesajlar: 43.154
Aldığı Beğeni: 7
Beğendikleri: 0
10 Mayıs 2012 , 20:59
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
Her işte allah'ın rızasının en çoğunu gözetmek

İhlası Kazanmanın Yolları



HER İŞTE ALLAH'IN RIZASININ EN ÇOĞUNU GÖZETMEK

Karşılaştığı her olayda olabilecek en ihlaslı tavrı göstermek isteyen bir insanın her işinde "Allah'ın rızasının en çoğu"nu kazanma arayışı içinde olması gerekir. Allah'ın bu emri "Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah'adır..." (Maide Suresi 48) ayetinde geçen "hayırlarda yarışınız" sözleriyle insanlara hatırlatılmıştır. Bir başka ayette ise şu şekilde buyurulmuştur:

"Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık. Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmederkimi orta bir yoldadır kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda yarışır öne geçer. İşte bu büyük fazlın kendisidir." (Fatır Suresi 32)

Ayette de bildirildiği gibi Allah'a iman ettikleri halde 'orta bir yol tutan' insanlar da vardır 'hayırlarda yarışıp öne geçenler' de. İhlas sahibi bir Müslüman hayırlarda yarışmaktadır. Hayatının her anında Allah'ın razı olacağı tavırları göstermek için ciddi bir çaba sarf etmekte elindeki tüm imkanları kullanarak salih kullardan olmaya çalışmaktadır.


Dini yaşamada orta yolu tutanlar ve hayırlarda yarışanlar arasındaki farkı şu şekilde açıklayabiliriz; insan hayatı boyunca pek çok olayla karşılaşır. Hayatına nasıl bir yön vereceği olaylar karşısında nasıl bir tavır alacağı nasıl bir ahlak göstereceği konusunda her zaman için çeşitli seçeneklerle karşı karşıya kalır. Seçim ise tamamen kendi vicdanına kalmıştır. Bu seçenekler arasında her zaman için Allah'ın rızasına uygun olmayan alternatifler de vardır. İman eden bir insanın dikkati bu din dışı seçeneklere karşı son derece açıktır. Dolayısıyla da bu ihtimalleri kayıtsız şartsız reddeder ve Allah'ın rızasına uygun olan tavrı seçer. Bu noktada önemli olan ise şudur: seçenekler henüz sona ermemiştir. Halen karşısında alternatifler vardır. Ve bunların hepsi de Kuran ahlakına uygun tavırlar olabilir. Ancak yine de bu durum insanı kandırmamalıdır. Kişinin bu aşamada vicdanını ve dikkatini bir kez daha devreye sokup Allah'ın rızasını gözeterek bir kez daha seçim yapması gerekmektedir. Eğer insan kendisine 'orta bir yol'u değil de 'yarışıp öne geçenlerden' olmayı ideal edinmişse o zaman hangi kararı verirse Allah'ın en çok razı olacağını kolaylıkla anlar. Dolayısıyla karşısına çıkan tüm bu alternatifler arasında Allah'ın en fazlasıyla razı olacağı dolayısıyla kendisinin de en fazla ecri kazanıpAllah'a yakınlıkta en fazla yolu katedebileceğini umduğu tavrı seçer. Bu yaptığı tercihin diğerlerinden farkı ise nefsin hiçbir şekilde karışmaması ve katıksızca Allah'ın rızasını hedeflemesidir. İşte bu vicdani titizlik de ona ihlası kazandırır. Kuran'da iman edenler arasında yarışıp öne geçen salih kimselerden şu sözlerle bah sedilmiştir:

"Onların hepsi bir değildir. Kitap Ehli'nden bir topluluk vardır ki gece vaktinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar. Bunlar Allah'a ve ahiret gününe iman eder maruf olanı emreder münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır." (Al-i İmran Suresi 113-114)

İnsanın karşısında binlerce alternatif olduğunda bile tüm bunlar arasından Allah'ın en razı olacağı seçeneği görebilmesi son derece kolaydır. Allah'a yakınlaşma arayışı içerisinde olan ve olaylara iman gözüyle bakan bir insan için bu alternatif yanıp sönen bir ışık kadar net ve belirgindir. Örneğin insan gününü nasıl geçireceği konusunda Allah'ın rızasının en çoğuna göre bir seçim yapması gerektiğinde karşısında pek çok alternatif olduğunu görür. Tüm gününü evde oturup spor yaparak ve televizyon izleyerek geçirebilir. Spor yapmanın sağlığını korumak için önemli olduğunu televizyon izlemenin de kültürünü artıracağını söyleyerek bunlarda Allah rızasını gördüğünü söyleyebilir. Ama dünya üzerinde dinsiz akımlar bu kadar güç kazanmışken İslam topraklarında savunmasız kadınlar yaşlılar ve çocuklar "Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için öldürülürken savaşlar çatışmalar ve ahlaki yozlaşma bu derece artmışken iman eden bir insanın tüm gününü spora ve televizyona ayırması vicdanlı bir tavır olmaz. Bunun yerine Kuran ahlakının mükemmelliğini diğer insanlara anlatıp onların da ahiretlerine vesile olmaya çalışması hiç şüphesiz diğerinden daha hayırlı bir davranış olacaktır. Çünkü bu "Sizden; hayra çağıran iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır." (Al-i İmran Suresi 104) ayetiyle de bildirilmiş her Müslümanın üstlenmesi gereken bir sorumluluktur. Bu alternatife yöneldiği takdirde öncelikli olarak kendi ahireti için ibadette ve salih bir amelde bulunmuş olur. Bunun yanı sıra ayetin hükmünü yerine getirip din ahlakını tebliğ ettiği ve başkalarının da hidayetlerine vesile olduğu için ecir kazanmış olacaktır. Bu davranışın kişiye Allah'ın rızasını daha çok kazandırabileceği ise son derece açıktır.


Allah bu duruma Kuran'da şöyle bir örnek vermiştir:


Hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram'ı onarmayı Allah'a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda cihad edenin (yaptıkları) gibi mi saydınız? (Bunlar) Allah Katında bir olmazlar. Allah zulmeden bir topluluğa hidayet vermez.

İman edenler hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd edenlerin Allah Katında büyük dereceleri vardır. İşte 'kurtuluşa ve mutluluğa' erenler bunlardır. (Tevbe Suresi 19-20)

Ayetlerden de anlaşılabileceği gibi hacılara su dağıtmak ya da Mescid-i Haram'ı onarmak da Allah'ın rızasına uygun olan hayırlı davranışlardır. Ancak imkanları olduğu halde ibadetlerini bu davranışlarla sınırlayan kimselerin kendilerini kandırmamaları ve yaptıklarını yeterli görmemeleri son derece önemlidir. Çünkü kıyas yapıldığında bunların Allah yolunda malıyla ve canıyla mücadele eden bir insanın davranışlarıyla bir olmadığı görülür. İnsanın daha güzelini daha hayırlısını ya da takvayaKuran ahlakına daha uygun olduğunu bildiği bir tavır varken bundan daha azını tercih etmesi ihlasa uygun bir davranış olmaz. Çünkü bu vicdanını tam olarak kullanmaması biraz da olsa nefsine pay ayırması biraz da olsa kendi rahatından ve kendi menfaatlerinden yana hareket etmesi anlamına gelir. Oysa Kuran'a uygun ola! n yapılması gereken iş ne kadar nefsine ters ne kadar zor olsa ve ne kadar fedakarlık gerektirse de her zaman için Allah'ın rızasını kazanabilmeyi nefsinin menfaatlerine tercih etmesidir. Bu şuur mümine ihlası birbiri ardınca gelen salih amelleri dolayısıyla da Allah'ın rızasınırahmetini ve cennetini kazandırır.
__________________
HAYAT BU,BİR BAKARSIN HERŞEY BİR ANDA SON BULUR.
HAYAT BU,SON DEDİĞİN AN HERŞEY YENİDEN CAN BULUR...
Yaradan ı hissedebilmek... #4
Üyelik Tarihi: 10 Nisan 2011
Mesajlar: 43.154
Aldığı Beğeni: 7
Beğendikleri: 0
10 Mayıs 2012 , 21:01
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
Yaradan ı hissedebilmek...

Bazı ateist sitelerde okuduklarım, aşağıdaki yazımı yazmama neden oldu. Bu sitede yazılan yazıların genel anlamda konusu, Allah ın varlığını inkâr eden ve Allah ın gönderdiği kitapları da yalanlayan, konuları içeriyordu.


Elbette hiç kimseye, sen neden buna inanıyorsun diyemeyiz. Yani hiç kimsenin imtihanına, direk zorla müdahale etme yetkisini Allah, hiç kimseye vermemiştir. Ama bu düşüncede olanları da, yaşamın gerçeklerine davet etmek, gönül gözlerini açmak adına çaba harcamak, onların bir nebze olsun düşünmelerini sağlamak, elbette biz iman edenlerin görevidir. Çünkü daha sonra iman edip, belki de bizlerden daha çok Allah katında, takvaca üstün olup olmayacağını, bizler bilemeyiz, Allah bilir.


Tabi zorlamadan, kırmadan, saygısızca davranmadan, kendimizi temize çıkarmadan, Kur’an a davet etmeliyiz. Bizler peygamberimizin ümmeti olduğumuzu söylüyorsak, peygamberimizin İslam a davetindeki nazik ve saygılı üslubunu asla unutmamalı, bizler gibi düşünmeyenleri hor görüp, saygısız tavır içine girmemeliyiz. Çünkü herkes, kendi yaptıklarından sorumludur.



Dünyada aklını kullanabilen, özgür yaratılmış tek varlık insan olduğuna göre, söyledikleri ve inandıklarından da özgürdür. Elbette şunu unutmamak şartıyla, söylenen ve yapılan her şeyin bir hesabı, sorumluluğu olduğu gerçeği.


Sitedeki yazılarda da dikkatimi çeken bir konu, insanoğlunun yaratıldığı ilk çağlarından beri, dine ya da bir inanca yöneldiğinden bahsediliyor. Bu çok doğru bir tespittir. Peki neden? İşte bu sorunun doğru cevabını bulabilirsek, dine ya da Yaradan a neden ihtiyaç duyulabileceğini de anlamış oluruz.


Eğer işin kolayına kaçarda, ben görmediğim bir şeye inanmam der geçersek, gerçeklerden kaçmış ve doğruyu bulma korkusuyla hareket etmiş oluruz. Buda bizi yanlışa götürecektir.


Sizlere bu yazımda, Allah ın varlığını kanıtlamaya çalışmayacağım. Çünkü özgürce düşünen, doğruları arama çabasında olan, iyi bir gözlemci nefsini, vicdanını, ruhunu eğitimden geçiren, onun varlığını zaten apaçık görecektir. Tabiatın eşsiz güzelliklerini yaratan Allah, elbette isteyene, niyetinde samimi, ciddi olana kendisini tanıtacaktır.



Peki, yalnız düşünmek yeter mi? Bazen öyle olaylarla karşılaşırız ki, aklımızın daha önce onay verdikleri ile bu karşılaştığımız olayı çözmek bizleri yanıltabilir. Peki, bu durumda karar vermemizde yardımcı etkenler neler olabilir?


Hatırlayınız hâkimlere yargılama yaparken, yürürlükte olan kanunlara göre karar verme yetkisi verilir. Birde çok dikkat çekici bir yetki verilmiştir. VİCDANİ KANAATİ. İşte görünmeyen, elle tutulmayan, hatta hiçbir kanunla sınırlandırılmamış, çok önemli insani bir unsur.




Demek ki nefsimiz, vicdanımızda bizler için çok önemliymiş, ama gözle görülmez hissedilir, duygusaldır. Aklın birlikte hareket ettiği, çok önemli unsurlarıdır bunlar. Akıl gücünü bilimden alır, Kur’an da birçok ayetin sonunda, akla düşünmeye yönlendirir Allah bizleri. Yani ilim tahsil etmemizi Allah özellikle önerir. Ya nefis, vicdanımız, gücünü, eğitimini nereden alır?



İşte bu soruya vereceğimiz cevap çok önemlidir. Bunları eğitecek beşeri bir ilim, tek başına bulamayız. Bu duygu ve düşünceleri eğitmeden serbest bırakırsanız, doğru bir kaynaktan eğitmezseniz, bu insanların da büyük yanlışlar yapması kaçınılmaz olur. İşte din ve Allah inancı burada çok önemli bir etkendir. Hastalara doktorlar psikolojik telkinde bulunur. İşte bu görünmeyen, elle tutulmayan tedavi şeklinin ana kaynağı da din ve Allah sevgisidir. Tabi inanana, kabul edene ancak yardımcı olur.


Bir robotu düşünün, ona gereken program yüklenebilir, bunun sınırlarını hayal bile edemeyiz. Bu program aklın yerini de tutabilir. Bu durumda insan ile aynı seviyede tutabilir miyiz? Asla, çünkü onun ruhu, nefsi, vicdanı yoktur da ondan. İşte gözle görünmeyen ama bir eğitimden geçirilmesi gereken, çok önemli insani unsurlardır bunlar.




İnsanoğlu var oluşundan beri, bir inanma içgüdüsüne sahipse eğer, bu içgüdü yaradılışımızda, benliğimizin bir köşesinde var demektir. Onu inkâr etmekle ancak, kendimizi kandırmış, bu duyguyu ortaya çıkarmak yerine, bastırmış oluruz. Bir başka deyişle, Allah inancı ruhumuza daha doğuşta yerleştirilmiştir. Onu ortaya çıkarmak, insanın kendisine kalmış bir becerisidir, imtihanımızın en önemli dönüm noktasıdır.



Bizleri yaratan öyle bir yapıda yaratmış ki bizleri, aynı insanı isterseniz bir canavara, katile dönüştürebileceğiniz gibi, istediğimizde tam tersine topluma yararlı, çevresine faydalı bir insana da dönüştürebilirsiniz.


Hatırlayınız öyle insanlar duyarız, ilim tahsil etmiş, çok önemli makamlara gelmiş, fakat bir bakarsınız bu kişilerden bazıları, kendisine hâkim olamadıkları ya da nefsinin esiri olmalarından dolayı bir cana kıymakla, normal şartlarda işlenmeyecek suçları işlediklerini görürüz. Demek ki akıl ve beşeri eğitim tek başına bazen yeterli olmuyormuş.


Peki, bu farklılık nereden kaynaklanıyor? Aynı kişiye aynı aklı verdiğimiz halde, birbirinden çok farklı iki yapıya dönüşmesinin nedeni ne olabilir? İşte bu farklılığı yaratan, nefsimizdir, duygularımızdır, vicdanımızdır.


Eğer nefis, vicdan ve akıl birlikte mantık yürütüp, yaptıklarından ve yapacaklarından sorumlu olduğu bilincini almış ise, o insanın asla kötü bir şeyler yapması mümkün olamaz. Çünkü akıl, vicdan ve nefis birlikte çalışarak, gerektiğinde bizlere fren görevi yapar.



Hesap verme düşüncesi, insana sorumluluk bilinci yükler. İşte din ve Allah ın varlığı da, bu görevi üstlenmektedir. Daha açıkçası din ve Allah bilinci, yaşama düzen getirir ve toplumun huzurlu yaşamasına en büyük etkendir. Allah ı unutmuş toplumlar da, hesap verme düşüncesi de olmadığından, düzen bozulur, huzur ve mutluluk asla sağlanamaz.



Bir fabrikayı düşünün. Size deseler ki, çalıştığınız bu fabrikanın sahibi artık yok, kafanıza göre takılın. Hemen ne düşünürüz? Çok iyi, bizi hiç kimse işten atamaz artık deriz. Daha kim bilir, neler neler gelir aklınıza. İşte bu düşünce ile hareket eden fabrikanın işçileri, o fabrikanın sağlıklı çalışmasını, kaliteli malzemeler üretmesini, asla sağlayamaz. Çünkü fabrikada, ne disiplin kalır nede düzen.



Peki, bu durumda bizler, acaba bu evrende hesap vermeden, hiçbir sorumluluğumuz, görevimiz olmadan yaşadığımızı düşünebilir miyiz? Bizler sahipsiz olabilir miyiz? Eğer evet düşünebiliriz, sahibimizde yoktur diyorsanız, sahibi olmayan fabrikanın durumuna düşmüş oluruz.


Dünyanın yaradılışına, tabiata, zamanın akışına baktığınızda, her şey bir düzen ve plan dâhilinde devam etmekte olduğunu görürüz. İnsanlar bu düzene, kurallara dâhil değil midir sizce? Onun bu yaşam, düzen içinde hiçbir kuralı, sorumlulukları yok mudur?


Arı yaratıldığından beri, bal üretmeye devam ediyor. Bir günde kalkıp, yeter artık bu insanlar için çalıştığım dememiş. Hayvanlar sütünü kesmemiş, deniz balıksız kalmamış, güneş bir günde ben dinleneyim diyerek, doğmazlık yapmamış. Ağaçlar çiçek açmış, meyvesini binlerce yıldır devamlı vermiş durmuş, biz insanlar için.


Dikkat ederseniz, hiçbirisinin özgür iradesi yok, Yaradan ın emriyle söyleneni devamlı yapmışlar ve yapmaya devam ediyorlar. Acaba eksiksiz işleyen, tüm bu düzen tesadüf eseri olabilir mi? Bu muazzam düzenin, sahipsiz olabileceğini düşünmemiz ne kadar mantılı olabilir?



Peki, biz insanlara ne oluyor da, bizlere itirazsız durmadan hizmet eden bu kâinata ve yaratıcısına, bizlerin bir sorumluluğu yok, bizler istediğimizi yaparız diyebiliyoruz?


Yaşadığımız hayatta, karşılıksız hiç bir şeyin olmadığı bilincinde olan bizler, acaba bizlerin bir yaratıcısının olmadığını ve ona bizlere sunduğu güzelliklerin karşılığı olarak, hiçbir borcumuzun olamayacağını söylememiz, düşünmemiz aklımıza, vicdanımıza sığıyor mu? Anne ve babanın dahi, evladından bir beklentisi varsa, nasıl olurda onca güzelliği, nimeti bizlere sunan malın, mülkün sahibine, bir sorumluluğumuz olamaz? Onu nasıl görmezden geliriz? Bunu hiç düşünüyor muyuz?



Biz insanların dışında, bu Dünyada canlı cansız her varlığın bir görevi, sorumluluğu olacakta, biz özgür yaratılmışların mı hiçbir sorumluluğu, görevi olmayacak? Bu sizce mantıklımı?


Bize sunulan bir hizmet varsa bu âlemde, bununda bir karşılığı olması gerekir. Tüm canlılar bizler için sorgusuzca üretiyorsa, bu hizmeti bizlere sunan makamında, bir beklentisi elbette olacaktır.



Elbette bir sorumluluğumuz olmalı. Bu sorumluluğu ancak, nefis terbiyesi ile öğrenebiliriz. Bazı şeyleri ilk baktığımız da göremeyebiliriz, göz yanıltıcıdır. Bakmakla görmek arasında ki farkı anlamak isteyen, gözleri ile görmeye çalıştığı arasındaki engeli, önce kaldırmasını öğrenmelidir.


Ben Allah ı göremiyorum, onun için görmediğime inanmam diyen, görmediği halde kabul ettiği bilimsel gerçekleri hatırlamalıdır.


Yaradan ı inkâr edenler, görmediği halde, her an aldığı nefes, (hava) ile yaşayanlar, belki yaşamını idame ettirebilirler. Ruhunu, nefsini, vicdanını eğitemeyen, gönül gözleri ile gerçekleri asla göremezler. Allah ı inkâr ederek ancak ruhlarını, nefislerini öldürmüş olurlar. Nefsi, ruhu ölen bir insan, yaşayan bir ölüden farklı değildir.


Allah bu Dünyada insan dışında, yarattığı hiçbir varlığa özgür irade ve geliştirebileceği bir akıl vermemiştir. Onun içindir ki insan dışında hiçbir varlık, hesapta vermeyecektir.


Biz insanlar sonsuz bir özgürlüğe sahipsek, bununda bir hesabı olacağını unutmamalıyız. Allah sizleri bir imtihan için gönderdim diyor da, tüm nimetleri bizlere sınırsız sunuyorsa, gelin o imtihanın ne olduğunu önce öğrenmeye çalışalım.



Sorumsuzluk, hesapsızlık bizleri doğruya değil, yanlışa götürür. Onun içindir ki gelin ne hurafelere, nede yalan yanlışlara, kulaktan dolma şeylere değil, Allah ın sizlere rehber olsun diye gönderdim dediği KUR’AN ın çevresinde toplanalım. Onu iyi niyetle okuyalım, üzerinde düşünelim, çünkü Allah ta düşünmemizi ve öyle itaat etmemizi istiyor bizlerden.



Bizlere gönderilen rehberde, Rabbin ilk emri OKU emriyse, gelin Kur’an ı anlayarak bilerek, hiçbir etki altında kalmadan okuyalım. Bakın o zaman nasıl güneşin daha parlak doğduğunu, ayın parlaklığıyla gecelerin nasıl daha aydınlık, huzurlu olduğunu göreceksiniz.


Allah ı gözlerimizle görmeye çalışmayalım. Onu hissedelim, duyalım. O her an damarlarımızda, kalbimizde ve ruhumuzdadır. Çünkü insan, Allah tan bir parçadır.


Dilerim Rabbimden tüm insanlığın, gözleri ile görmeye çalıştıkları arasındaki perdenin kalkması adına, çaba göstermesidir. Bunu yapabilmek içinde, vicdanımızı ve nefsimizi Allah ın rehberi ile nurlandırmalıyız. Bu nuru alana, Rahman ı gönülden hissedebilene ne mutlu.


Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
__________________
HAYAT BU,BİR BAKARSIN HERŞEY BİR ANDA SON BULUR.
HAYAT BU,SON DEDİĞİN AN HERŞEY YENİDEN CAN BULUR...
Bes N bir Allah #5
Üyelik Tarihi: 10 Nisan 2011
Mesajlar: 43.154
Aldığı Beğeni: 7
Beğendikleri: 0
05 Ağustos 2012 , 18:38
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
Bes N bir Allah

Başımız bakışımızla derttedir İki göz kapağını kaldırınca başlıyor bakış ancak burada bitmiyor
Neyi gördüğümüz, nasıl baktığımız ile çok yakından ilişkilidir
Bakış biçimimiz gözümüze vuran ışık kadar aydınlatıcı ya da körelticidir
Eşyadan gözümüze yansıyan ışık, insan aklına hep aynı renklerle varmıyor
Göze vuran görüntüler, sanki bir büyük prizmadan geçer gibi, ayrı yönlerde, ayrı tonlarda ve ayrı biçimlerde düşüyor insan aklına İnsan, baktığı ile kalmıyor


Bakmak, her zaman kasıtlı bir akıl eylemi ile birliktedir: “Görmek”
Görmek, bakmaktan farklı olarak, göze değen ışıkla değil, akla düşen merakla gerçekleşir
Işıktan, işaretten, şekilden, renkten fazlasıdır aklın gördüğü Akıl, gözün gördüğünden ötesini arar
Gözün gördüğünün ne gösterdiğini “görmek” ister Göze düşen görüntünün işaret ettiğini bulmak ister
Görünür olanın derinine geçmek ister Görüntüden asla varmak ister
Gözün gördüğüyle yetinmez Bakışımızın ötesini dert edinir Bakışımızı başımıza dert eder


Öyleyse nasıl bakmalı? Bakmak için elimizdeki tek veri gördüklerimizdir
Bakmaya başladığımız yerde gördüklerimiz vardır Eşya, yani şeyler, bakışımızın ilk durağıdır
Eşya ve olaylar ne ise, öyle görünür gözümüze Eşyayı ve olayları olduğu gibi gördüğümüzü varsayarız
Olduğu gibi görmeye o kadar alışığızdır ki, dilimizden “Ne?” ve “Nasıl?” soruları eksik olmaz


Bu iki sade soru, sanki damağımıza ve dimağımıza yapışık gibidir
Gördüklerimizin mahiyeti, yani, ne olduğu/nasıl olduğu, bu sorularla açığa çıkar
Bu sorular olmasaydı, dış dünya ile ilgili hiçbir algıdan, farkındalıktan söz edemezdik
Bu ikisine “Nerede?” “Ne zaman?” “Niçin?” sorularını da eklersek, eşya ve olaylarla ilgili algımızı en geniş sınırlarına yakınlaştırmış oluruz

Dış dünyanın bilincimize sızdığı gözenekler gibidir bu sorular Haberciler, N ile başlayan bu beş soruya “Kim?” sorusunu ekleyerek, her olay için “beşNbirK” formülünü uygular
Yani, bir olayla ilgili N’li beş, K’lı bir soruya doğru cevap veriliyorsa, olay aydınlanmış demektir



Gelgelelim, kâniatla ilgili haberlerde sıklıkla N’li sorular sorulur ancak “Kim?”e gelince durulur
Kâinattaki olayların faili pek öyle aranmaz Modern bilimciler, sadece N’li sorularla olayların aydınlatıldığını düşünürler
“Kim?” sorusuna cevap aranmaz Dahası, “Kim?” sorusu sorulmayabilir ve hatta sorulmamalıdır
Bir şekilde, N’li soruların cevapları içinde “Kim?” sorusunun cevabı da yuvarlanır
Bir şey, bir şekilde, bir yerde, bir anda, bir nedenle oluyorsa, bu şey ya kendi kendine oluyordur ya şartlar öyle gerektirdiği için ya da hep böyle olageldiği için oluyordur Bu türden cevaplar “Kim?” sorusunu başından gereksiz kılar

Oysa, olaylara soracağımız her N’li soru, bizi K sorusuna götürdüğü gibi, K’nın cevabına da götürür
Yeter ki, bakışımızdan kaynaklanan N’li soruları, “görme”ye doğru yönlendirelim
Her N’li soru, aklımıza K’lı sorunun cevabını taşıyan bir ışın gibidir Aklımızın retinası ışınlarla değil, işte bu N’li sorularla “görür” Bakışımızın başımıza dert ettirdiği budur N’li soruların sonunda K’nın cevabı da düşer zihnimize
N’li sorularla, önce failin Kim olmadığı anlaşılır, sonra da Kim olabileceği

Gelin şimdi bir kâinat habercisi olalım Çok bilinen bir örnek üzerinde, yağmur olayında, kâinattan nasıl sahih bir haber çıkarabileceğimizi görelim Beş N’li soruyu sorarak başlıyoruz:


Ne? –Yağmur

Nasıl? –Gökten yere geliyor

Nerede? –Her yerde

Ne zaman? –Her zaman

Niçin? –Canlılar yaşasınlar diye


“İnsanlar, hayvanlar ve bitkilerin yaşaması için gökten su geliyor”


HABERDE GÖZÜN GÖRDÜĞÜNÜ ANLATIYORUZ


Su, gökten yere geliyor

Gelen su ile tüm canlılar hayatlarını sürdürüyolar

Gözlemimiz bunu gösteriyor

Yani, sadece görüntüyü naklediyoruz


“Gelen suda, insanlara, hayvanlara ve bitkilere acıyıp şefkat etmek rızk yetiştirmek gibi bir kabiliyet görünmüyor”


BAKIŞIMIZA DÜŞEN GÖRÜNTÜ

AKLIMIZA SORULAR DÜŞÜRÜYOR


Bir gözlemden kaynaklanan N’li sorular, yeni sorular sordurtuyor

Su, insana ve hayvana geliyor ama insana ve hayvana acıyıp şefkat ediyor olabilir mi?

Suyun, insana ve hayvana rızık yetiştirmek gibi bir kabiliyeti ya da niyeti olabilir mi?

Öyle görünüyor ki, su acımaktan, şefkat etmekten, rızk endişesi taşımaktan çok uzaktır

“Demek ki, su (kendi kendine) geliyor değil gönderiliyor”



VE AKLIMIZIN “GÖRDÜĞÜ”

Yağmur olayı ile ilgili N’li beş soru, bizi K’lı bir soruya ve bu sorunun muhtemel cevaplarına doğru götürüyor

Su “geliyor” değil, “gönderiliyor”

O halde suyu bir “gönderen” olmalıdır

Suyu gönderen her kim ise, acıyıp şefkat eden biri olmalıdır

Acıyıp şefkat eden suyun kendisi olabilir mi? Suyu taşıyan bulutlar olabilir mi? Bulutları taşıyor görünen rüzgâr olabilir mi?

Görünen o ki, bu üç sorunun cevabı da hayır!

Böylece failin kim olmadığını da görmeye başladık



OLAYIN “PERDE ARKASI”

Suyun geldiği “gözle görünür” bir gerçektir Bu görüntü beş N’li sorumuza cevap veriyor
Ayrıca, beş N’li sorunun cevabı da bizi bir K’nın cevabına götürüyor Bu ‘görünür’den hareketle, ‘görünmez’i yani ‘gaybî’ olanı “görür” olduk

Böylece, yağmur için sorduğumuz beş N’li soru, aklımıza, acıyıp şefkat eden, Rahman ve Rahim olan bir Allah’ı getiriyor
İşte şimdi yağmur haberimiz eksiksizdir Olayın karanlıkta kalan yanı yoktur
Olayın faili görünürlerde değil ama biliniyor ve tanınıyor Beş N, bir Allah’ı akla getiriyor
__________________
HAYAT BU,BİR BAKARSIN HERŞEY BİR ANDA SON BULUR.
HAYAT BU,SON DEDİĞİN AN HERŞEY YENİDEN CAN BULUR...
Affet bizleri allahım #6
Üyelik Tarihi: 10 Nisan 2011
Mesajlar: 43.154
Aldığı Beğeni: 7
Beğendikleri: 0
09 Ağustos 2012 , 01:14
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
AFFET BİZLERİ ALLAHIM




__________________
HAYAT BU,BİR BAKARSIN HERŞEY BİR ANDA SON BULUR.
HAYAT BU,SON DEDİĞİN AN HERŞEY YENİDEN CAN BULUR...

Allahım #7
Üyelik Tarihi: 10 Nisan 2011
Mesajlar: 43.154
Aldığı Beğeni: 7
Beğendikleri: 0
09 Ağustos 2012 , 01:20
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
*-* ALLAHIM *-*


__________________
HAYAT BU,BİR BAKARSIN HERŞEY BİR ANDA SON BULUR.
HAYAT BU,SON DEDİĞİN AN HERŞEY YENİDEN CAN BULUR...
Allah için #8
Üyelik Tarihi: 10 Nisan 2011
Mesajlar: 43.154
Aldığı Beğeni: 7
Beğendikleri: 0
09 Ağustos 2012 , 01:42
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
ALLAH İÇİN










ALLAH İÇİN


Varsın, hak kapını kimse çalmasın,
Dost bildiklerinde, vefâ kalmasın,
Varsın, selâmını kimse almasın;
Olmaz bir zerresi, Mîzan'da heder,
Verdiğini, Allah için ver yeter…

Varsın, kusurunu döksünler dile,
Ana, bacı, kardeş, çektirsin çile.
Varsın, yüz çevirsin evlâdın bile;
Olmaz bir zerresi, Mizân'da heder;
Sevdiğini, Allah için sev yeter…
__________________
HAYAT BU,BİR BAKARSIN HERŞEY BİR ANDA SON BULUR.
HAYAT BU,SON DEDİĞİN AN HERŞEY YENİDEN CAN BULUR...
Allah'ın sözleri hadisi kutsiler #9
Üyelik Tarihi: 10 Nisan 2011
Mesajlar: 43.154
Aldığı Beğeni: 7
Beğendikleri: 0
09 Ağustos 2012 , 05:26
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
ALLAH'IN SÖZLERİ * HADİSİ KUTSİLER




Kudsi Hadis Nedir?
Manâsı Allah'a, ifadesi Hazreti Peygambere aid olan hadis.

Hazreti Peygamber'in Allah Teâlâ'dan rivayetle ifade buyurduğu hadislere "Kudsi Hadis" denir. Hz. Peygamber'in istediği ibare ile ifade etmek üzere bazen Cibril (a.s) vasıtasıyla ve bazen de vahiy, ilham ve rüya suretiyle Allah Teâlâ'dan rivâyet ettiği hadistir. "Kudsi hadislerin, bir taraftan ilk kaynak olarak Allah Teâlâ'ya izafe edilmesi, diğer taraftan Hz. Peygamber'in hadisleri arasında ve hadis lafzıyla zikredilmesi, bunların bazı yönlerinden Hz. Peygamber'in hadislerine benzerliğini ortaya koymaktadır. Zira Kur'ân-ı Kerim Allah kelâmı olup Hz. Peygambere vahyolunmuştur; kudsî hadislerin de ilk kaynağı Allah Teâlâ olduğuna ve Hz. Peygamber tarafından ondan rivayet edildiğine göre, bunlar da vahiydir. Binaenaleyh, vahiy olmak bakımından Kur'ân-ı Kerim'le hadis-i kudsî arasında herhangi bir fark mevcut değildir. Bununla beraber Kudsî hadisler Kur'an'dan sayılmazlar; "her ikisinin de kendilerine has özellikleri vardır ve bu özellikler ikisinin aynı şey olmalarına engel teşkil ederler" Talat Koçyiğit, Hadis Istılahlarla Ankara 1980, s. 123-124).

Kudsî hadislerle Kur'an-ı Kerîm arasındaki fark konusunda İslâm âlimleri iki görüş beyan etmişlerdir:

A- Kudsî hadislerin manâsı ve sözleri Allah'tandır.

1. Bu hadisler Allah'a nisbet edilmiş ve "Kudsî", "ilâhî" ve "Rabbani" diye tavsif edilmiştir.

2. "Ey kullarım" gibi Allah'ı ifade eden birinci şahıs zamirleri kullanılmıştır.

3. Kudsî hadislerin ilk kaynağı Allah Teâlâ'dır, hitap O'nundur, Hz. Peygamber râvî durumundadır. Nitekim bu tür hadislerin başında genellikle şu ibareler görülür: "Rasûlüllah Rabbinden rivâyet ettiği hadiste şöyle buyurdu..." veya "Rasûlüllah'ın rivayet ettiği hadiste Allah Teâlâ şöyle buyurdu... "

Bununla beraber Kur'an-ı Kerîm'in özelliklerine sahip değillerdir. Zira; manâ ve lafız yönünden Kur'an-ı Kerîm'deki i'caz kudsî hadislerde yoktur. Kur'an tevâtür yoluyla, kudsî hadisler âhâd yolla nakledilmişlerdir. Kur'an âyetlerinin manâ ile rivayeti câiz değildir. Kur'an âyetleri namazda okunur, cünüp iken okunmaz ve abdestsiz dokunulmaz. Kudsî hadisler böyle değildir (bk. Muhammed Accâc el-Hatîb, es-Sünnetu Kable't-Tedvîn, Kâhire 1383/1963, s.22).

B- Âlimlerin çoğuna göre kudsî hadislerin manâsı Allah'a, lafzı Hz. Peygambere aittir. Allah'ın, vahiy, ilham ve rüyâ yoluyla kendisine bildirdiği ilâhî mesajları manâlarına uygun ifadelerle nakletmiştir.

Kudsî hadisler, Allah'ın kudret ve azametinden, rahmetinin genişliğinden, ihsanının bolluğundan söz ederler. Helâl, haram şeklinde ahkâma taalluk etmezler. Bu hadisler yüz adedi bulur. Bazı âlimler kudsî hadisleri ayrı eserlerde toplamışlardır. Bunlardan Abdurraûf el-Münâvî (1031/1622) "el-İthâfâtü's-Seniyye bi'l-Ehâdîsi'l Kudsiyye" isimli eserinde alfabetik sırayla tasnif etmiştir (Kettânî, er-Risâletü'l-Müstatrafe, İstanbul 1986, s.81).

Bazı kudsî hadisler: Ebû Hureyre Rasûlüllah'ın (s.a.s) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Allah Teâlâ buyurdu ki; Adem oğlunun her ameli kendisi içindir, ancak oruç" böyle değildir. Çünkü o, sırf benim rızam için yapılan bir ibadettir. Onun mükâfatını bizzat ben vereceğim" (Müslim, Sıyâm, 161,163). Yine Ebû Hureyre'nin Rasûl-ü Ekrem'den rivayetine göre, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Kulum bir iyilik yapmaya azmeder takat bir engelden dolayı onu yapamazsa, onun için bir hasene sevabı yazarım. Azmettiği iyiliği yaparsa on haseneden yediyüz misline kadar sevap yazarım. Bir kötülük yapmaya teşebbüs eder de vazgeçerse, ona hiçbir günah yazmam. Eğer niyetlendiği kötü işi yaparsa yalnız bu günah yazarım." (Müslim, İmân, 204). "Sâlih kullarım için Cennet'te, hiçbir gözün görmediği hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın düşünemediği birtakım nimetler hazırladım" (Müslim, Kitâbü'l Cenne, 2,3,4).

Nuri TOPALOĞLU



* Yüce Allah buyuruyor ki: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi murad ettim. İnsanları ve



cinleri bizi tanısınlar bizi ansınlar ve bize ibadet etsinler diye yarattım.”


(Ruhul Arifin S.97)

* Hz.Allah buyuruyor ki: "İhlas benim sırrımdan bir sırdır ki, kullarımdan sevdiklerimin kalbine



vedia olarak bırakırım."

İrşadül Gafilin sahife, 74

* Kulum beni zikrettiği ve dudakları benim zikrimle kıpırdadığı müddetçe ben o kulumla


beraberim.



* Ey ademoglu, beni ıssız yerlerde zikretki bende seni melekler icinde zikredeyim.

* Ey ademoğlu ben kulumun zannına göreyim,beni zikrettiği vakit ben seninle beraberim.Ben onu


yanlız zikrederim.






__________________
HAYAT BU,BİR BAKARSIN HERŞEY BİR ANDA SON BULUR.
HAYAT BU,SON DEDİĞİN AN HERŞEY YENİDEN CAN BULUR...

« Önceki Konu Sonraki Konu »

Şu an bu konuyu okuyan kişi sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir)