izmir escort escort izmir porno porno izle
Allah'ın dışındaki şeyler sevilmez mi? Bir kimse hanımına aşık olamaz mı? - IRCForumları - IRC ve mIRC Yardım ve Destek Platformu
User Tag List

Kim Allah için olursa #1
Üyelik Tarihi: 10 Nisan 2011
Mesajlar: 43.154
Aldığı Beğeni: 7
Beğendikleri: 0
03 Nisan 2013 , 16:53
Alıntı ile Cevapla
Kim Allah için olursa

Sual: Konevi'nin 40 hadis kitabındaki, (Kim Allah için olursa, Allah onun için olur) hadisi sahih midir?
CEVAP
Bunu sormak, ilkokul talebesine matematik profesörünün yaptığı bir işlemi kontrol ettirmekten çok daha abestir. Sadreddin Konevi hazretlerinin bizim kadar bilgisi yok mu? Kitabına uydurma hadis alacak kadar gafil ve cahil mi? O hadis-i şerif şu manadadır:
(Kimin maksadı Allah rızası olursa, Allahü teâlâ da, onu maksadına kavuşturur.)

Kur’an-ı kerimde buna benzer âyetler vardır. Birkaçı şöyledir:
(Rabbinden korkan [günahlardan kaçan] kimselerden [ibadetlerini kabul etmek suretiyle] Allah razıdır. Onlar da, [umduklarından daha fazlasına kavuştukları için] Allah’tan razıdır.) [Beyyine 8]

(Beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim.)
[Bekara 152]
Yani, beni ibadetle ananı, ben de rahmetle anarım, bana dua edenin duasını kabul ederim, dünyada beni hatırlayanı, ben de ahirette hatırlarım, rahat iken beni hatırlayanı, ben de onu sıkıntılı iken hatırlar, yardım ederim.

(Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder.)
[Muhammed suresi 7]
Yani, siz Allah’ın dinine hizmet etmek için çalışırsanız, Allah da, düşmanlarınıza karşı size yardım eder.

(Allah, kendisine yardım edenlere yardım eder.)
[Hac 40]
Kendisine yardımdan maksat dinine hizmet etmektir. Yani, Allah yolunda çalışanın yardımcısı Allah’tır. Kulunun azıcık bir gayretine çok mükâfatlar ihsan eder. Bire on verir. Hatta bire yedi yüz ve daha fazla da verir. (Bekara 261)

Bu konuda çok kudsi hadis-i şerif vardır. Bazıları şöyledir:

(Sevdiğim kulumun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı, konuşan dili olurum. İstediğini veririm.) [Beyheki]

(Bana bir karış yaklaşana, ben bir arşın yaklaşırım. Bir arşın yaklaşana, bir kulaç yaklaşırım. Yürüyerek gelene, koşarak yaklaşırım.)
[Buhari, İ. Ahmed, İbni Şahin]

(Beni taatımla zikredin. Ben de sizi mağfiretimle zikredeyim. Beni muti olarak zikredeni mağfiret ederim. Beni asi olarak ananı da, azabımla anarım.)
[Deylemi]

(Beni zikrettikçe şükürde, unuttukça küfürdesin.)
[Hatib] (Yani nankörsün.)

(Beni kimse yokken zikredeni ben melekler içinde zikrederim. Beni cemaat içinde zikredeni, ben de onlardan daha hayırlı ve büyük bir toplulukta zikrederim.)
[Taberani]

(Ey Âdemoğlu, kızdığın zaman beni zikret ki, gazaplandığım zaman seni affımla anarak helâk olunanlar arasında seni helâk etmeyeyim.) [İbni Şahin]

(Kulum, benim zikrimle dudakları kıpırdadıkça ben onunla beraberim.)
[Buhari]
__________________
HAYAT BU,BİR BAKARSIN HERŞEY BİR ANDA SON BULUR.
HAYAT BU,SON DEDİĞİN AN HERŞEY YENİDEN CAN BULUR...

Allah için sevmenin getirdiği mutluluk #2
Üyelik Tarihi: 10 Nisan 2011
Mesajlar: 43.154
Aldığı Beğeni: 7
Beğendikleri: 0
28 Nisan 2013 , 20:45
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
Allah için sevmenin getirdiği mutluluk

Sevgi Hanım: “Eşler birbirlerini Allah için severlerse nasıl bir mutluluk kazanırlar?”

SEVDİĞİNDE ALLAH İÇİN SEVMEK

İnsanın gerek eşine, gerek çocuklarına, gerek komşularına, gerek arkadaşlarına, gerekse sâir insanlara karşı birinci plânda vazifesi, sevdiğinde Allah için sevmektir. Eşlerin birbirlerine karşı başarmaları gereken en büyük vazife budur: Birbirlerini Allah için sevmek.

Allah için sevginin olduğu hanede her müşkül hallolur, her sıkıntı eriyip biter, her gam yerini huzura bırakır, her aksilik gider.

Eşler birbirini Allah için severse, birbirlerinin takvasını ve Allah korkusunu örnek alırlar. Birbirlerinin dine olan bağlılığını, güzel ahlâkını, tatlı huylarını, iç güzelliğini takdir, tasvip ve taklit ederler.

Unutulmamalı ki, Bediüzzaman’ın ifadesiyle, eşler arasındaki gayet esaslı sevgi, şiddetli ilgi ve özgün alâka yalnız dünya hayatının ihtiyacından ileri gelmiyor. Bir kadın kocasına yalnız dünya hayatıyla ilgili bir eş değildir. Kadın kocasının ebedî hayatta dahi eşidir, hayat arkadaşıdır. Bu yüzden de sevgi Allah için olmalıdır.

Keza unutmamalıyız ki, eşimiz Allah’ın rahmetinin sevimli ve hoş bir hediyesidir ve Allah için sevilmeye lâyıktır. Fakat sevgimizi çabuk bozulabilen fizikî güzelliğine bağlamamız doğru olmaz. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, kadının en cazibedar ve en tatlı güzelliği, kadınlığa mahsus bir letafet ve nezaket içindeki ahlâk güzelliğidir. En kıymetli ve en şirin güzelliği ise gayet ulvî, gayet ciddî, samimî ve nuranî şefkatidir. Bu şefkat ve ahlâk güzelliği, hayatının sonuna kadar artarak devam eder.

Yoksa sevgi sırf fizikî güzelliğe bağlanırsa, kalıcı olmaz, ömrün sonuna kadar saadet getirmez. Ahirette de saadet getirmez.1

EŞLERİN MUTLULUK SIRRI

Eşlerin mutlulukları birbirlerinin güzel ahlâkında gizlidir. Erkeğin mutluluğu kadının iffetinde ve güzel ahlâkında; kadının mutluluğu da erkeğin takvasında ve Allah korkusundadır.

Bedîüzzaman’a göre, kadınının dinî bağlılığına bakıp taklit eden ve eşini ebedî hayatta kaybetmemek için haramlardan uzak duran erkek, büyük mutluluk içindedir. Kocasının dinine olan hürmetine bakıp da, “Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim” diye takvâya giren, Allah korkusunu iliklerine kadar duyarak haramlardan uzak duran kadın da bahtiyardır.

Eşler, birbirine karşı sevgilerini ahlâk güzelliğine bağlamaları halinde bunun hem dünyada âcilen, hem de âhirette ebediyen çok büyük neticelerini göreceklerdir. Öyle ki, mâdem bu samîmî sevgi ve merhamet; güzel ahlâkı, şefkat kaynağı ve rahmet hediyesi olduğu cihetle kadına Allah için verilmiş; kadın da karşılığını Allah için verecek, sevgisini ve hürmetini Allah için eksik etmeyecektir. Her ikisi yaşlandıkça birbirine karşı karşılıklı sevgi ve hürmetleri, merhamet ve bağlılıkları Allah’ın izniyle artacak, her ikisi de mesut olacaklar.2

EŞLERİN MUTSUZLUK SIRRI

Güzel ahlâk mutluluk getirdiği gibi, pek tabiî olarak ahlâksızlık da mutsuzluk getirecektir.

Saliha kadınını ebedî kaybettirecek derecede ahlâksızlıklara giren, dünyayı âhirete tercih eden ve kötülüklerden geri adım atmayan erkek, sadece kendisine yazık eder. Allah korkusu taşıyan ve haramlardan uzak duran kocasını kendisine örnek almayan kadın da keza kendisine yazık etmiş olur.

Eğer iki eş, karşılıklı olarak birbirlerini güzel ahlâk ve Allah korkusu noktasında, fitneden ve kötülüklerden uzak durması noktasında taklit ederlerse ne mutlu! Yok; birbirinin fıskını ve sefahatini taklit eder ve birbirini ateşe atarlarsa birbirlerine yazık etmiş olurlar.

Bir ailenin mutluluğu ve huzuru, eşler arasında karşılıklı emniyet, güven, samimî hürmet ve içten sevgi ile devam eder.3

EŞİNİ ALLAH İÇİN SEVMENİN AHİRETTEKİ NETİCESİ

Eşine, meşrû dâirede, yani latîf şefkatine, güzel hasletine ve yüksek ahlâkına binâ edilen samîmî sevgi ile eşini fevrîliklerden ve sâir günahlardan korumanın âhiretteki netîcesi ise çok daha büyüktür: Rahîm-i Mutlak olan Rabbimiz, Allah için sevilmiş o hayat arkadaşını hûrîlerden daha güzel bir sûrette ve daha zîynetli bir tarzda, daha câzibedâr bir şekilde ebedî saadet yurdunda ona ebedî bir hayat arkadaşı olarak ve dünyadaki eski mâcerâlarını da birbirine lezzet verecek biçimde nakletme imkânı içinde, gâyet sevimli, gâyet hoş, gâyet latîf ve ebedî bir arkadaş ve içten bir sevgili olarak vereceğini vaad etmiştir.4

Nitekim Cenâb-ı Hak, “Doğrusu o gün Cennet arkadaşları büyük bir zevk ve safâ içindedirler. Hanımlarıyla birlikte gölgelerdeki tahtlara kurulurlar. Orada onlar için meyveler ve diledikleri her şey bulunur. Rahmet sahibi Rablerinden onlara selâm vardır.”5 âyetiyle bu müjdeyi vermekte, sevgilerin Allah için olması konusunda uyarmaktadır.

Dipnotlar:
1- Sözler, s. 584.
2- Sözler, s. 587.
3- Lem’alar, s. 257.
4- Sözler, s. 591.
5- Yâsîn Sûresi, 36/55,56,57,58.
__________________
HAYAT BU,BİR BAKARSIN HERŞEY BİR ANDA SON BULUR.
HAYAT BU,SON DEDİĞİN AN HERŞEY YENİDEN CAN BULUR...
Allah rızası için evladı sevmek, arkadaşı sevmek, anne babayı sevmek ne demektir? #3
Üyelik Tarihi: 10 Nisan 2011
Mesajlar: 43.154
Aldığı Beğeni: 7
Beğendikleri: 0
01 Mayıs 2013 , 18:45
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
Allah rızası için evladı sevmek, arkadaşı sevmek, anne babayı sevmek ne demektir? Allah rızası için sevmenin ölçüsü nedir?

Muhabbet kâinatın hem nuru hem hayatıdır. İnsan kâinatın en kapsamlı bir meyvesi olduğu için, kâinatı kapsayacak bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine yerleştirilmiştir. Böyle sonsuz bir muhabbete ancak nihayetsiz bir Kemâl Sahibi (cc) lâyık olabilir.
Sevgimizi kime yönlendirelim?

Korku ve muhabbeti öyle birine yöneltmeliyiz ki, bizim korkumuz lezzetli bir boyun eğme olsun; muhabbetimiz de zilletsiz bir mutluluk olsun. Evet Celal sahibi Rabb’imizden korkmak O’nun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Korku bir kamçıdır; bizi O’nun rahmetinin kucağına atar: Aynen bir annenin yavrusunu korkutup kendi kucağına yönlendirmesi gibi. Böyle bir korku o yavruya gâyet lezzetlidir. Halbuki bütün annelerin şefkatleri rahmet-i İlahiye’nin bir yansıması, parıltısıdır. Demek Allah’tan korkmakta büyük bir lezzet vardır. Mâdem Allah’tan “korkmakta” dahi böyle bir lezzet varsa, Muhabbetullah da, yani Allah’ı sevmekte ne kadar sonsuz lezzet bulunduğu ortaya çıkar.


Hem sadece Allah’tan korkan başkalarından korkmaktan kurtulur. Aynı şekilde muhabbeti de Allah hesabına olduğu için mahlukata ettiği muhabbet dahi ayrılıklı elemli olmaz.

İnsan önce kendi nefsini sonra akrabalarını, milletini, canlıları ve en son olarak da kâinatı sever. Bu aşamaların her birisiyle ilgilidir. Sevilen şeyler de birer birer onu terk ediyor, birçoğu da üzüyor ve yaralıyor. İşte aklımız varsa bütün o muhabbetleri toplayıp hakikî sahibine verip bu belâlardan kurtulmalıyız. “Sonsuz muhabbet”e ancak “sonsuz ve ebedî olan Rabb’imiz” layıktır ve böyle bir sevgi ancak ona mahsustur. Her şeyiyle kâinatı kuşatabilen ve Rabb’ini sevmek için yaratılan kalbi, dünyevî fani şeylerin sevgisiyle doldurmak, Rabb’imize karşı haksızlıktır. Bu sevgiyi hakikî sahibine verirsek, işte o zaman bütün eşyâyı O’nun nâmıyla ve O’nun âyinesi olduğu için ızdırapsız sevebiliriz. Yoksa muhabbet en leziz bir nimet iken, en elîm nimetsizlik haline dönüşebilir.

Sevgimizi tamamen kendi benliğimize sarf edemeyiz. Kendi nefsimizi kendimize “mâbud” ve “mahbub” yapamayız. Her şeyi kendi nefsimize fedâ edemeyiz. Ona bir nevi rubûbiyet veremeyiz. Nefsimiz Rabb’imizin “ef’al-esma ve sıfatlarına” aynadır. Benliğimizdeki “ben-ene-ego”yu yırtıp, onun içindeki gizli “Hüve”yi (cc) görüp kâinata dağınık bütün sevgilerin O’nun isim ve sıfatlarına karşı verilmiş bir muhabbet olduğunu anlamalıyız. Eğer bu sevgiyi yanlış yerde kullanıp sûiistimal edersek sonunda cezasını biz çekeriz. Çünkü “Yerinde sarf olunmayan gayri meşru bir muhabbet merhametsiz bir musibettir.”Rabb’imizin bize yönelik küçücük bir muhabbeti kâinata bedel olabilir. O’nun küçücük bir muhabbet tecellisine hiçbir şey denk olamaz.

Ancak nefsimizi, dünyayı, peygamberleri, dostları, anne babayı, eş ve çocukları ve diğer güzel şeyleri severken bunları Allah için sevdiğimizin göstergeleri olmalıdır. Öyleyse bunları nasıl sevelim?
Dünyayı ve ondaki mahlûkatı mâna-yı harfiyle sevelim; mâna-yı ismiyle sevmeyelim: Yani güzel bir şey gördüğümüzde, "Ne kadar güzel yaratılmış” diyelim “Ne kadar güzel” demeyelim. Ve kalbin derûnuna başka muhabbetlerin girmesine meydan vermeyelim.
Nefsine muhabbet, ona acımak, terbiye etmek, zararlı heveslerden alıkoymaktır. O vakit nefis sana binmez, seni hevâsına esir etmez. Belki sen nefsine binersin. Onu hevâya değil, Hüdâ’ya sevk edersin.
Enbiya ve evliyaya sevgi bazen faydasız kalır, sen de öyle sevme. Sevgide aşırıya gidip fâni insanlara “uluhiyet” atfedenlerden olma. Böyle bir sevgi ahirette cezaya sebep olduğu gibi, bu çok sevdiklerini sandıkları zâtlar da ahirette onlardan davacı olacaktır!
Hayat arkadaşına duyulan sevgi, onun huy güzelliğine, şefkat kaynağı ve rahmet hediyesi oluşuna bina edilmelidir. O eşe samimî muhabbet ve merhamet edersen, o da sana ciddî hürmet ve sevgide bulunur. İkiniz yaşlandıkça bu hâl fazlalaşır. Hayat mutluluk içinde geçer. Yoksa sadece yüz güzelliğine muhabbet olsa, o muhabbet çabuk bozulur, iyi geçimi de bozar.
Anne ve babaya karşı sevgin, Cenâb-ı Hak hesabına olduğu için ibâdet niteliğindedir. Gayet samimi olarak onların hayırlı uzun ömürler sürmesini istersin. Onların yüzünden daha ziyade sevap kazanayım diye samimî hürmetle onların hizmetine koşmaya çalışırsın. Eğer bu sevginin özünü fani dünya zevkleri ve menfaat oluşturursa, onlar yaşlandıkları ve sana yük olacak bir vaziyete girdikleri zaman en süflî ve en alçak bir his ile onların “hâlâ yaşıyor olmalarından rahatsız” olursun. Daha hayatta iken “miras” kavgası verir, senin hayat sebebin olan o insanların ölümlerini arzu etmek gibi bir vahşete düşersin. Halbuki onları Allah için sevmenin ölçüsü: Onlara hiç ihtyacın kalmadığı bir zamanda, ihtiyar ve bakıma muhtaç olduklarında, onlara daha çok hürmet ve hizmet edip uzun ömürlü olmalarını istemektir.
Evlâdına yönelttiğin sevgi karşılıksız ve hasbidir. Cenâb-ı Hakk’ın senin terbiyene emanet ettiği sevimli, tatlı o canlılara muhabbet tarifsiz bir muhabbet, eşsiz bir ni’mettir. Ne musibetleriyle fazla elem çekersin ne de ölümleriyle me’yusâne feryad edersin. Çünkü sevgin Rahmanidir.
Dostlarına muhabbetin eğer “Allah” içinse, onlardan ayrılman, hatta onların ölümleri kardeşliğinize ve manevi bağlarınıza engel olmadığı için, o mânevî muhabbet ve ruhanî irtibattan her zaman istifade edersin. Bu sevgi Allah rızası için olmazsa bir günlük kavuşma lezzeti, yüz günlük ayrılık sıkıntısını netice verir.

Netice olarak, Allah için sevmeli, Rabbimiz’in hoşnut olduğu şey ve işlere gönül vermeliyiz.


* * *
Konuyla alakalı daha geniş bilgi için şu yazıyı da okumanızı tavsiye ederiz:
Dünyamızı Sevmeyelim mi?

Maneviyat büyüklerinin, kalpleri mahlûkattan keserek Hâlik’a bağlamak üzere yaptıkları hikmetli tavsiyeleri ibretle okuruz. Bu tavsiyeler, bazılarınca yanlış değerlendirilir ve dünya hayatından fiilen çekilme gibi, İslâm’ın aksiyoner ruhuna taban tabana zıt bir yola girilir.

Böyle bir hataya düşmeyelim diye, Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu dünyanın "üç yüzü" olduğunu ortaya koyar ve bunlardan "ikisinin" muhabbete lâyık olduğunu ifade buyurur. Sevilmeye lâyık olan bu yüzler: "ilâhî isimlere ayna olma" ve "ahirete tarla olma" yüzleri.

Şu sınırlı akıllar, varlığı mahlûkatına benzemekten münezzeh ve bütün sıfatları sonsuz olan Allah’ı hakkiyle bilemezler. Ancak, o’nun bir kudret ve sanat mûcizesi olan şu kâinatı ve içindeki mahlûkatı tefekkür ile isimlerinin ve sıfatlarının kemâline hayran olurlar. O halde insan, Rabbini bilmede kendisine rehberlik eden bu dünyayı, bu yönüyle elbette sevecektir.

Ve yine insan, ebediyet yolcusu. O âlemdeki her nevi saadetin tohumları, bu dünya hayatında saklı. Ne kadar çok tohumu, ne ölçüde ekebilir ve bakımını ne nispette yapabilirse, âhirette o kadar kârlı çıkacak. Bu yönüyle de insan elbetteki cennet tarlası olan dünyasını sevecektir.
Dünyanın üçüncü yüzü, "nefsin heveslerini tatmin etme" yüzüdür. Dünyanın bir oyun ve eğlence olduğunu ders veren âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler bu üçüncü yüze bakıyor.

Hikmetler deryası bir hadis-i şerif:
"Benimle dünyanın misâli, yaz gününde bir ağacın gölgesinde konaklayan yolcunun hâline benzer ki, bir süre kaldı ve kısa zaman sonra da gitti."


O hidayet rehberimiz, o uzun sayılmayacak ömründe, bu dünyada bir fâninin erişmesi mümkün olan ilâhî marifet ve muhabbeti kemâliyle zevk etti; ebedî hayatın bütün lâzımlarını yine kemâliyle tedarik etti. Ve her biri insanlık semasının ayrı bir yıldızı olan yüz yirmi dört bin sahabe yetiştirerek, dar-ı bekaya teşrif buyurdu.

İşte, bizim benzemeye çalışacağımız rehberimiz! Ve işte bizim uğrunda her şeyimizi feda etmemiz gereken ulvî gayemiz! Bu gayeyi hakkıyla idrak edebilsek, bir insanın imanının kurtuluşuna vesile olmayı bu fâni dünyanın en büyük kazancı sayarız. O tek insan bizim için tükenmez bir servet ve manevî hayatımız için en hayırlı bir varis olur. Zira, onun yapacağı bütün ibadetlerin bir misli de bizim sevap hanemize girecektir. Ama malımızın varisleri öyle değil. Onların verecekleri zekât ve sadaka kendileri içindir. Bizim için hususî bir hayır yaparlarsa ne alâ. Onu da ancak evlâtlarımızdan bekleyebiliriz. Torunlarımızda hayır defterimiz kapanır. Ben bugüne kadar dedesinin hayrına bir fakiri doyuran, yahut bir hisse kurban kesene henüz rastlamadım.
Öyle ise geliniz, hayrımızı bu dünyada yapalım; kurbanlarımızı kendi elimizle keselim. Öteye lâzım olacak bütün ihtiyaçlarımızı buradan gönderelim ki, oraya vardığımızda gözümüz postada kalmasın.

O büyükler, dünyanın üstünde yürüdüler, içine ise asla girmediler. “dünyadan da nasiplerini unutmadılar.” Lâkin, sadece nasiplenmek için bu dünyaya gelmediklerini bilerek yaşadılar... Gelmişken ondan da birkaç lokma aldılar ve devam ettiler yollarına...
Dünya nedir, bizde dünyayı sevme isteği var, öyleyse neden dünyayı sevmek yasaklanmıştır?
Dünya, lügat mânâsıyla, “en yakın”, “en aşağı.” İkisi de doğru. Biz bu yakın âlemde öteye hazırlanıyoruz. Bu yakın semayı ibretle seyredebilirsek, Cennette Arşı hayretle temaşa etmeye aday olacağız. Yakınımızdaki ağaçları, çiçekleri, ırmakları tefekkür edebilirsek, Cennet bahçelerine girmemiz mümkün olabilecek.

Istırap dolu, elem yüklü, yorgunlukla iç içe ve bir kısmı uykuyla geçen bu noksan âlemini kalben terk edebilirsek, o ulvî hayata, o eşsiz saadete, gerçek insaniyete ve hakikî lezzete kavuşabileceğiz.

Rabbimiz, bu dünya hayatının bir oyun ve eğlenceden başka bir şey olmadığını bize haber veriyor. (En’am , 32) Oyunla ancak çocuklar oyalanır, eğlence ise ancak sefihleri tatmin eder.

İnsan çocukluktan kurtuldu mu, defalarca söküp yaptığı oyuncak evleri bırakır, daimî bir yuva arayışına geçer. Ve yine insan büyüdü mü, onun dünyasında eğlencenin yerini çalışma ve ilim alır.

Nur Külliyatında, dünyanın üç yüzü olduğu nazarımıza sunulur: “İlahî isimlere âyine olma”, “Cennete tarla olma” ve “ehl-i hevesatın oyuncak yeri olma” yüzleri.

Dünyanın oyun ve eğlence olan yüzü bu üçüncü yüzdür. Resulullah Efendimiz (a.s.m.), “İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.” buyurmakla, dünyanın bu üçüncü yüzü ile oyalananların gafletini güzelce dile getirmiştir.

Bediüzzaman Hazretlerinin, “... bize gösterdiğin nümûnelerin, gölgelerin asıllarını, menbalarını göster...” duasıyle bu hâdis-i şerif birlikte düşünüldüğünde şöyle bir mânâ kalbe gelir: Rüyadaki insan da yer, içer. O yemekler, onu rüyada tatmin eder. Burada bir gölgenin bir başka gölgeyi doyurması söz konusu. Ama bu adam uyandığında aç olduğunu anlar ve gerçek gıdasını aramaya başlar.

Dünya ile oyalanan ve hakikî saadeti unutan insanlar da gölgeyle tatmin olmaktalar. Bunlar, öldüklerinde uyanacaklar ve gerçek tatminin ancak Cennette olacağını hakkıyla anlayacaklar. Ama çoğu insan için artık vakit bitmiş, fırsat kaçmış olacak.

Önemli olan “ölmeden ölmek”, dünyanın âhirete nispeten bir gölge gibi kaldığını burada idrak etmek ve ömrümüzü bu şuurla tanzim etmek. İşte bu şuura erenlerdir ki, dünyanın üçüncü yüzüne aldanmaz, ilk iki yüzüne nazar eder, marifetlerini ziyadeleştirir, sevaplarını artırırlar.

Gündüzü gecenin kovaladığı, gençliği ihtiyarlığın çekip durduğu, sıhhati hastalıkların kuşattığı ve hedefin ölüm olduğu bir dünyanın saadet yeri olamayacağı açık... Allah Resulü (a.s.m.) kasemle ifade ediyor:

“Allah’a yemin olsun ki, âhirete göre dünya, ancak sizden birinin parmağını denize daldırması gibidir. Baksın bakalım kendisine ne dönecek? Parmağı denizden ne getirebilecek?”


Ebedî saadet bir derya. Dünya lezzetleri ise parmağı ıslatan su... Bu ıslaklıkta boğulmayan, hafif bir nemde sırılsıklam olmayanlar deryayı buluyorlar. Fâniye aldanmayanlar bâkiye eriyorlar.
“Eğer şu fânî dünyada beka istiyorsan, bekâ fenâdan çıkıyor. Nefs-i emmare cihetiyle fenâ bul ki, bâki olasın.” (Sözler)

Yolcu olduğunu bilenler, seyahat ettikleri vasıtaya ve oturdukları koltuğa değil, varacakları menzile nazar ederler. Kalpleri orası için çarpar, akılları orayı düşünür.

Onlar dünyayı âhiretin tarlası bilir ve ona bu yönüyle büyük değer verirler; ama tarlanın eğlence yeri olmadığını da unutmazlar. Çektikleri bütün sıkıntılar ve ıstıraplara karşı, gözlerini köye diker ve “akşam olunca her şey bitecek, oraya döndüğümde rahata kavuşacağım” diye teselli bulurlar.

İşte ancak, böyle yaşamanın bahtiyarlığına erenlerdir ki, ölümü gülerek karşılarlar. Onlar gönüllerini tarlaya kaptırmadıkları için, ondan rahatlıkla ayrılmayı başarırlar.

Birbirinden çok uzak gibi görünen dünya ve âhiret aslında bizim iç âlemimizde, his dünyamızda, akıl meydanımızda ve amel âlemimizde birlikte dolaşırlar.

Her işimiz, her duygumuz, her düşüncemiz ve her sevgimiz mutlaka ya dünyaya aittir, yahut âhirete. Her adımımızı ya Cennete, yahut Cehenneme doğru atarız. Her sözümüz bizi ya saadete yahut felâkete götürür. Her dakikamız o menzillerden birine çekirdek olur.

Dünya ve âhiret birer menzil. İnsan, bunlardan birini ne ölçüde severse, diğerinin muhabbeti o nispette kalbinden siliniyor.

Bu dünyada nefis hesabına dolaşmayı terk edenler, orada menzilden menzile zamansız uçacaklar. Burada, yiyip içmelerini helâl ile sınırlayanlar, o âlemin nimetlerinden sonsuz istifade edecekler.

Burada, faydasız ilimden hassasiyetle kaçınanlar, orada hikmetler deryasında yüzecekler.
Bu dünyada yerine göre konuşmasını ve susmasını bilenler, o dünyada güzel sohbetler edecek, güzel kelâmlar işitecekler.

Bu kısa hayatta, insanların fâni iltifatlarına kapılmayanlar, orada İlâhî rahmet ve inayeti bulacaklar.
Bu dünyada terk edilen her nefsî arzu, orada ayrı bir saadet olarak insanın karşısına çıkacak.
Bir ömür boyu, bu dünyadan öteye bir şeyler gönderen insan, sonunda o âleme sefer yapacak.
Meyvelerini görmek üzere.
__________________
HAYAT BU,BİR BAKARSIN HERŞEY BİR ANDA SON BULUR.
HAYAT BU,SON DEDİĞİN AN HERŞEY YENİDEN CAN BULUR...
Allah'ın dışındaki şeyler sevilmez mi? Bir kimse hanımına aşık olamaz mı? #4
Üyelik Tarihi: 10 Nisan 2011
Mesajlar: 43.154
Aldığı Beğeni: 7
Beğendikleri: 0
01 Mayıs 2013 , 18:54
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
Allah'ın dışındaki şeyler sevilmez mi? Bir kimse hanımına aşık olamaz mı?

Aşk şiddetli sevginin adıdır. Peygamberimiz (asm) de hanımlarını sevmiştir. Kişi sevdiği şeyleri Allah'tan gafil olmadan ve onun namına sevdiği zaman herhangi bir sakıncası olmaz. Zaten ayeti kerimede şöyle buyrulmuştur:
'' Yine O'nun âyetlerindendir ki, sizin için nefislerinizden kendilerine ısınırsınız diye eşler yaratmış, aranıza bir sevgi ve merhamet koymuştur. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için nice ibretler vardır.'' (Rum, 30/21)

"Hem, refîka-i hayatını, (hanımını) rahmet-i İlâhiyenin (Allah'ın rahmetinin) mûnis, latîf bir hediyesi olduğu cihetiyle sev ve muhabbet et. Fakat çabuk bozulan hüsn-ü sûretine (güzelliğine) muhabbetini bağlama. Belki kadının en câzibedar, en tatlı güzelliği, kadınlığa mahsus bir letâfet ve nezâket içindeki hüsn-ü sîreti (güzel ahlakı) dir. Ve en kıymettar ve en şirin cemâli ise, ulvî, ciddi, samimi, nurânî şefkatidir. Şu cemâl-i şefkat ve hüsn-ü sîret, âhir hayata kadar devam eder, ziyâdeleşir. Ve o zaife, latîfe mahlûkun hukuk-u hürmeti o muhabbetle muhâfaza edilir. Yoksa, hüsn-ü sûretin zevâliyle, (güzelliğin gitmesiyle) en muhtaç olduğu bir zamanda, bîçare, hakkını kaybeder." (Sözler, Otuz İkinci Söz, s.584)
__________________
HAYAT BU,BİR BAKARSIN HERŞEY BİR ANDA SON BULUR.
HAYAT BU,SON DEDİĞİN AN HERŞEY YENİDEN CAN BULUR...
Allah'dan başkasını sevmek caiz midir? #5
Üyelik Tarihi: 10 Nisan 2011
Mesajlar: 43.154
Aldığı Beğeni: 7
Beğendikleri: 0
01 Mayıs 2013 , 19:51
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
Allah'dan başkasını sevmek caiz midir? Leyla ile Mecnun'un yaşadıkları aşkı gören Allah, buna karşı nasıl bir tutum içinde olur?.. İnsanların kalbine bu derin aşkları koyan Allah değil mi?

Evet, insanların içine bu sevgiyi koyan Allah'tır. Ancak her duygunun nerede ve nasıl kullanılacağını da bize bildirmiştir.

Bu duyguları asıl sahibi olan Allah'a verdikten sonra o zaman Allah adına Onun mahlukatını sevmek de ibadet olur. Bize verilen duyguları yanlış yerde kullanmak doğru değildir. Ancak bazen mahlukata aşık olanların, zamanla gerçek aşkı bulup Allah'a ulaştıkları sonra da her şeyi Allah adına sevdikleri olmuştur.
Aşk, fart-ı muhabbet demektir. Muhabbet, bilmenin ve tanımanın veyahut mutlak kemale muttali olmanın; karşı tarafta da kemal, cemal -mecazi aşk açısından- melahet, müşakele gibi hususların bulunmasıyla bazen meydana gelen insandaki fıtrî bir haldir.

İnsan, tanımadığını ve bilmediğini sevmez; sevebileceğini tanıyıp bilirse sever. Kafirlerin Allah’ı sevmemesi ve Rasulü Ekrem (asm)’e karşı saygısız olmaları, tanımama ve bilmemeden kaynaklanmaktadır.
Muhabbetin ifrat derecesine aşk denir. Normal muhabbette olmasa da aşkta bazen muvazenesizce tavırlar görülebilir. Bir diğer manada aşk, mahbubundaki kusurları görmemezlik, gözüne ondan başka hayalin girmemesi ve onu her şeyin ve herkesin üstünde kabul etme halidir. Mesela kişinin, güneşin güzelliğini mahbubunun güzelliği yanında sönük görmesi, “Mahbubum benim yanımda olursa cennetin hurilerini istemem” demesi veya “Cennet başkalarının olsun. Bana mahbubum yeter...” gibi iddialar, aşık mırıltıları ve mecazi aşk açısından da akıl ve mantıkla telif edilemeyecek pervâsızca iddialardır. İşte bu aşktır ki, Mecnun’u sahraya salmış ve Ferhat’ı da koca dağı delme macerasına itmiştir.

Allah’tan başkasına -ne olursa olsun- gönül vermek, onu sevmek, aşık ve müptela olmak mecazi aşktır. Mesela Mecnun’un, Ferhat’ın ve Zeliha’nın muhabbeti, birer mecazi muhabbettir. Bir de fart-ı muhabbetin fıtri garazsız, ivazsız olanı vardır ki, buna da anne ve babada bulunan şefkati misal verebiliriz. Esasen şefkat, Allah’ın Rahman ve Rahim isimlerinden gelmektedir. Allah’ın insanlara ve mahlukata karşı olan mukaddes ve münezzeh sevgisinin, değişik malûl yanlarıyla insanlarda olanına şefkat denir.

Evet, Mabud-u Mutlak’tan gayrıya gönlün kaptırılması, sevilip aşk u alaka gösterilmesi mecazi aşktır. Hakiki aşk ise gönlün Allah’a verilmesi ve Allah’ın deli gibi sevilmesidir. Burada hemen şunu da ifade etmeliyim ki, Allah’ı sevmek, bir pâye meselesidir. Müminler, Rasulü Ekrem (asm)’i severlerse, müminlik mertebesinde, daha doğrusu müminlikteki muhabbet mertebesinde önemli bir noktaya ulaşmışlar demektir. Fakat bu, en kamil mertebe değildir. Mesela Rasulü Ekrem (asm)’i andığınız zaman kararınız kalmayabilir; ama bu zirvenin ötesinde bir de şâhika vardır. Rasulü Ekrem (asm)’i, O’na ait hatıraları ve Ashab-ı Kiram’ı sevme mertebesi, muhabbetin ilk mertebelerindendir. Çünkü bunlar beşerî kıstaslarla anlaşılan, duyulan, takdir edilen ve ölçülen şeylerdendir. Demek ki, sizin kabınız hissedilen şeyleri ölçüp değerlendirerek size bir fikir verebiliyor. Siz bu fikirle o mahbubu gönülden seviyorsunuz. Onun halkasına tam girip ve onun gözüyle ötelere, ötelerin de ötesine bakınca, aşk u muhabbetinizde daha derin lâhûti bir buuda ulaşıyorsunuz.

Allah’ı sevmek, her türlü alakanın ötesindedir. Bu sevgiyi vicdanında biraz olsun hisseden neler neler duyar. Cenab-ı Hakk’ı sevmenin başladığı andan itibaren her sevgi dolaylılık rengine bürünür. Ayrıca Allah’ı sevdiğiniz nispette mâsivâya karşı aşk u alakanız yavaş yavaş küsuf tutmaya yönelir. Siz artık her şeyi O’ndan dolayı sevmeye başlarsınız. Mesela Hz. Ali (ra)’yi, damad-ı Rasulullah (asm), O’nun Haydar-ı Kerrarı, Şah-ı Merdanı, muharebe meydanlarının kükreyen aslanı olduğu için seversiniz. Allah’ı sevme zirvesine ve şâhikasına yükseldiğiniz zaman Rasulü Ekrem’i Allah’ın elçisi olduğu için seversiniz. O’nun karşısında yeri, konumu ve risaletini daha iyi görüp okudukça bu derinlikten ötürü sevgi bir hayranlığa dönüşür. Bu bir zevk ve hal meselesidir. Bunu tadan bilir; tatmayan bilmez. (Eski Erzurum müftüsünün ifadesiyle “men lem tadmaz lem bilmez.” O, “Men lem yezuk lem ya’rif - Tatmayan bilmez” sözünü yarı Arapça yarı Türkçe bu şekilde ifade ederdi.)

İnsanın Allah’ı sevmesi iyi bir şeydir. Hususiyle insan, vicdan sistemiyle Allah’ı tam bilebiliyorsa O’nu delice sever. Çünkü sevginin biricik mahalli vicdandır. Vicdanın rükünlerinden biri olan zihin bildirir, latife-i Rabbaniye gösterir, irade O’nun muradına yönlendirir, akıl, sevgi esbabı üzerinde muhakeme eder, yürek ona önemli derinlikler kazandırır.

Bir insan, bütün bütün mecazi aşkla meşbu ve aşk-ı hakikiden mahrumsa, mutlak bir şeyler yapılarak onun yüzü hakiki aşka döndürülmelidir. Bu, fani mahbubların fena ve zevalini göstermek suretiyle, onların içlerinde Baki-i Hakiki ve beka arzusu uyararak.. iman ve marifet hususunda derinleştirerek.. sözü-sohbeti hep evirip çevirip O’nunla irtibatlandırarak.. kalbin kiri-pası sayılan günahlardan, hatalardan uzak durarak Hak’la alaka kurabilir; alakasını güçlendirerek her şeyden elini eteğini çekip “Lâ uhibbu’l-âfilin - Ben, batıp gidenleri sevmem.” (En’am, 6/76) “Baki bir yâr isterim” deyip O’na yönelebilir. Hz. İbrahim (aleyhissalatu vesselam) gibi yıldız, ay, güneş hepsini tulû’, gurub ve mahiyetleriyle okur, bunların zeval bulup gitmelerini, bir doğup bir batmalarını ve batıp giden bu şeylerin kalbin alakasına değmediğini haykırır, herkese duyurur. Zaten bunlar, câmid ve cansız nesnelerdir; ne insanı duyar ne dinler ne de ihtiyaçlarına cevap verebilirler. Oysaki insan, öyle birine yönelmeli ki, her zaman O’nu görsün, duysun, dinlesin ve isteklerine cevap versin. Hatırat-ı kalbimi bilsin, dualarıma icabet etsin.. dünyevi-uhrevi taleplerimi yerine getirsin.. yalnızlığımı giderip bana enis olsun.. ebed arzularıma cevab-ı savap verip gönlümü şad etsin.. benim gibi bütün dost, ahbab, yârân ve yakınlarımı da âbâd etsin.. Evet, bana işte böyle bir Mabud, Sevgili, Yâr-ı vefâdâr ve her halime nigehban bir Dost lazım. Öyleyse bana aşk u alaka kurmak gerekir.

Molla Cami, bu hususu anlatırken, “Sadece biri sev, başkaları sevmeye değmez. Çünkü görünmüyorlar. Biri iste, başkaları istemeye değmez. Çünkü derde derman olamıyorlar. Biri söyle, başkalarını söylemek fuzulidir. Çünkü senin işine yaramaz.” demek suretiyle hakiki aşkın Allah’a karşı olan aşk olduğunu, insan Allah’tan gayri neye gönlünü verirse versin, bunların içinde bir burkuntu ve üzüntü bırakıp gideceğini vurgular ki, bu, herkesin meşk edip tekrarlaması icap eden bir husustur.
Hülâsa-i kelam, fâni ve zâil şeyler, gelip gidişi ile kalbin alakasına değmediğini göstermekte ve hakiki mahbub arıyan gönle “Allah sevilmelidir” ihtarını yapmaktadır.
__________________
HAYAT BU,BİR BAKARSIN HERŞEY BİR ANDA SON BULUR.
HAYAT BU,SON DEDİĞİN AN HERŞEY YENİDEN CAN BULUR...

« Önceki Konu Sonraki Konu »

Şu an bu konuyu okuyan kişi sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir)