izmir escort escort izmir porno porno izle
Allah Rızası mı? Yoksa İnsanların Hoşnutluğu mu? - IRCForumları - IRC ve mIRC Yardım ve Destek Platformu
User Tag List

Standart Allah Korkusu #1
Mesajlar: n/a
Aldığı Beğeni:
Beğendikleri:
25 Eylül 2011 , 13:43
Alıntı ile Cevapla
İnsanlar arasında yaygın olan bir inanca göre Allah' tan korkmak yerine Allah' ı sevmek yeterli görülür. Bu çarpık anlayış insanı gaflete sürükleyen en önemli nedenlerden biridir.

Allah' tan korkmak yerine sevmenin doğru olacağını söyleyen bazı insanlar, Allah' ın Kuran' da bildirdiği 'Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun.' (Nahl Suresi, 51) ayetine riayet etmemiş olurlar. Kuran' da bildirilen tek bir ayete bile muhalif olmak belki de sonsuz cehennem azabını yaşamaya neden olabilecekken, insanın böyle bir gaflete düşmesi büyük hata olacaktır.

Allah korkusu olmayan insan koruyucu zırhını kaybetmiş gibi çıplak kalır. Böylece tüm pislikler üzerine yapışır. Tamamıyla savunmasız kalan ruh şeytanın telkinleriyle her türlü hatayı yapmaya müsait hale gelir. Yapılan yanlışları diğerleri izler ve böylece kişi vicdanının sesini artık duymamaya başlar.

Allah'tan Sakınmayanların Yapabilecekleri Bazı Davranışlar:

- Allah korkusu olmayan insanların çoğu Allah'ın emir ve yasaklarından habersizdirler. Bu yüzden hayatları sadece kendi istekleri doğrultusunda devam eder. Sakınacakları herhangi bir durum yoktur.

- Haram olarak bildirilen günahlara kolaylıkla sapabilirler. Çünkü öncelikle kendi menfaatleri söz konusudur. Örneğin Allah faizi haram kıldığı halde daha fazla kazanmak adına bu yasağı rahatlıkla çiğneyebilirler.

- Daha fazla kazanabileceklerini düşündürdükleri bir konuda hiç düşünmeden yolsuzluk yapabilirler.

- Allah korkusu olmayan insanlar zor durumda kaldığında kolaylıkla hırsızlık yapabilirler. Başkalarının zor durumda kalmasına aldırmazlar, sadece kendilerini düşünürler. Bu tür kişiler bencil ve güvenilmezdirler.

- İnsanlara değer vermezler. Menfaatlerine uymadığı noktada kolayca gözden çıkarabilirler.

- Allah zinaya yaklaşmayın dediği halde kendi nefsini Allah'tan önde tutup kolaylıkla zinaya yönelirler. Eşlerini aldatır ve yalan söylemekte tereddüt etmezler.

- Allah' tan sakınmayan insanlar anne ve babalarına karşı acımasız davranabilirler. Merhamet sahibi değillerdir.

- Cinayet ve tecavüz gibi suçları işlemekten kaçınmazlar.

- Hayatları sadece bu dünyayla sınırlıymış gibi yaşarlar, ahiretlerini düşünmezler.

- İbadetlerini ileriki yaşlarına ertelerler ya da sadece gösteriş için yaparlar.

- Mallarını ellerinde sımsıkı tutar, yoksula yardım etmekte cimrilik ederler.

Allah korkusundan uzak yaşayan insanların düştükleri gafletten kurtulabilmelerinin tek bir yolu vardır. O da Allah'a sığınmak ve O'ndan sakınmaktır. 'Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir.' (Enfal Suresi, 29) ayetiyle bu gerçek açıkça bildirilmiştir.

Allah korkusunu kalbinde barındıran insanlar ise Allah'ın sınırlarını aşmamak için oldukça titiz davranırlar. Çünkü Allah'ın sonsuz azabından ve O'nun rızasını kaybetmekten korkarlar. Yasaklarına ve emirlerine uymaya dikkat ederler. Hiçbir dünyevi istekleri ya da hırsları onları Allah'ın razı olmayacağı davranışlara yöneltmez. Çünkü onlar için hayatın amacı nefislerini tatmin etmek değil sadece Allah'ı razı etmektir. Daha fazla mal sahibi olmanın onlar için hiçbir bir anlamı yoktur. Bu yüzden ihtiyaçlarından arta kalanı infak ederler ve bunu asla gösteriş için yapmazlar. Anne ve babalarına karşı her zaman iyi ve merhametli davranırlar. Ayet gereği 'öf ' bile demezler. Karşılarındaki her canlıya değer verirler çünkü onları Allah'ın yarattığını bilirler. Namaz, oruç gibi ibadetlerini gösteriş için yapmazlar. Tüm ibadetlerinde sadece Allah'ın rızasını düşünürler. Hırsızlık, dolandırıcılık, zina ve yalan gibi şeytan işi pisliklere asla yaklaşmazlar. İnsanların haklarına tecavüz etmezler. Bilirler ki : 'Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır'. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur.' (Ankebut Suresi, 64)

Görüldüğü gibi Allah'a kavuşacağını bilen ve her davranışının ahiretini etkileyeceğinin bilincinde olan bir insanla, kimseye hesap vermek zorunda olmadığını düşünen bir insanın davranışları arasında büyük farklılıklar vardır. Kalplerinin temiz olduğunu düşünen ve bunun yeterli olduğuna kendileri karar veren insanlar, Kuran' da bildirilen emirleri uygulamaya gerek duymazlar. Ya Allah'ın affedeceğine inanırlar ya da bir süre cehennemde yanıp çıkacaklarını düşünürler. Bu büyük yanılgı insanları cehenneme sürükleyen büyük bir hatadır. Bunun temelinde ise Allah korkusunun olmaması yatmaktadır.

'Bu, onların: "Ateş bize sayılı günler dışında kesinlikle dokunmayacak" demelerindendir. Onların bu iftiraları, dinleri konusunda kendilerini yanılgıya düşürmüştür.' (Ali İmran Suresi, 24)

Standart Allah’ın Emri: Benden Korkup Sakının! #2
Mesajlar: n/a
Aldığı Beğeni:
Beğendikleri:
25 Eylül 2011 , 13:44
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
Allah korkusu, müminin imanındaki en önemli konudur. Çünkü Allah, yalnızca Kendisinden korkanların sakınacağını, korkup-sakınanların da kurtuluşa ereceğini pek çok ayetinde bildirmiştir.

Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakının ve (sizi) O'na (yaklaştıracak) vesile arayın; O'nun yolunda cihad edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz. (Maide Suresi, 35)

İnsanların çoğu, "ben Allah'ı severim, neden korkayım ki?" gibi yanlış bir mantığı benimsemişlerdir. Allah'ın ayetlerinde "Benden korkun" emri varken, neden korkayım, ben Allah'ı sadece severim demek, namaza veya oruç tutmaya gerek yok demekle aynı anlama gelir. Zira namaz ve oruç ibadetlerinin bildirildiği ayet sayısı, Allah'ın Kendisinden korkmamızı emrettiği ayet sayısından çok daha azdır. Bütün ibadetlerin temelinde Allah korkusu vardır. Temeli Allah korkusuna dayanmayan ibadetlerin kararlılıkla ve titizlikle korunması pek mümkün değildir.

Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin Rabbidir; şu halde O'na ibadet et ve O'na ibadette kararlı ol… (Meryem Suresi, 65)

Allah büyüktür, tek güç sahibidir, istediğini zorla yaptırandır, tüm kâinatın yaratıcısıdır. Böyle bir güçten, ihtişamdan ancak korkulur. Bu korku "havf" kelimesi ile ifade edilen dünyevi bir korku değildir. "Haşyet" kelimesi ile ifade edilen ve Allah'ın yüce makamına duyulan saygı dolu bir korkudur. O'nun sevgi ve rızasını kaybetme korkusudur.
Standart #3
Mesajlar: n/a
Aldığı Beğeni:
Beğendikleri:
25 Eylül 2011 , 13:44
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
Bu konuyla ilgili Kuran’da geçen birkaç ayet şu şekildedir:

Ey temiz akıl sahipleri, Benden korkup-sakının. (Bakara Suresi, 197)

İşte sizin ümmetiniz bir tek ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim; öyleyse Benden korkup-sakının. (Mü'minun Suresi, 52)

Allah dedi ki: "İki İlah edinmeyin: O, ancak tek bir İlah'tır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun." (Nahl Suresi, 51)

Ey iman edenler, Allah'tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah'tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (Haşr Suresi, 18)

Allah, onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır; öyleyse ey iman eden temiz akıl sahipleri, Allah'tan korkun. Doğrusu Allah, size bir zikir (uyaran, hatırlatan ve öğüt veren Kur'an) indirmiştir. (Talak Suresi, 10) ...


Kuran’da Allah’tan korkmayı emreden bu kadar açık ayetler varken aksini diretmek, açıkça gaflete düşmek anlamına gelir. Allah’tan korkup-sakınmayan kişi elbette O’nu gerçek anlamda sevmekten de söz edemez. Kendi oluşturduğu dünyasında bir takım teviller yaparak, kalbinin temiz olmasını referans gösterip, O’ndan korkup-sakınmadığı halde Allah’ı çok sevdiğini ve O’nun sevgili kulu olduğunu iddia ederek büyük bir yanılgı içine girer. Allah bir ayetinde, … Eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz. (Ali İmran Suresi, 139) buyurarak, Katındaki üstünlüğün ölçüsünü çok açık bir şekilde bildirmiştir. Ayrıca Kuran’a göre kalp temizliği ve iyilik ise, “Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır.” (Bakara Suresi, 177) ayeti ile tarif edilmiştir.

Sonuç olarak Allah, korkulmaya layık tek varlıktır ve emri gereği O’ndan korkmak, inananlar için en birinci sorumluluktur. Zira yalnızca “Allah'tan İçi titreyerek korkan öğüt alır-düşünür.” (A'la Suresi, 10)

Sen ancak, zikre (Kur'an'a) uyan ve gayb ile Rahman olan (Allah')a (karşı) içi titreyerek korku duyan kimseyi uyarırsın. İşte böylesini, bir bağışlanma ve üstün bir ecirle müjdele. (Yasin Suresi, 11)
Standart Allah Rızası mı? Yoksa İnsanların Hoşnutluğu mu? #4
Mesajlar: n/a
Aldığı Beğeni:
Beğendikleri:
25 Eylül 2011 , 13:45
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
Kuran ahlakına göre değil de kendi oluşturdukları birtakım kurallara göre yaşayan insanların daimi mutluluk ve huzuru bulmaları mümkün değildir. Mutsuz ve huzursuz yaşamlarının sebebini bir türlü anlayamasalar da aslında içinde bulundukları durumun tek sebebi, Allah’ın rızası ve hoşnutluğu yerine insanların hoşnutluğunu aramalarıdır.


Pek çok insan, hayatı boyunca çevresindeki kişilerin kendisi için güzel şeyler düşünmesi ve kendisine sevgi ve saygı duymaları amacıyla birçok konuda tavizler verir. Bu yanlış mantığı hayatta ilke edinen insan, artık kendi özgür aklı ve vicdanı ile hareket edemez hale gelir. İnsanların rızasını kazanmak maksadıyla sürekli kalıp değiştirmek zorunda kalır. Doğruluğundan hiçbir şüphesi olmayan konularda dahi, toplumun talepleri ve menfaatleri vicdanını maalesef bastırır. Oysa Kuran'da Allah'ın hoşnutluğu üzerine kurulmayan bir yaşamın, sahibini sürükleyeceği kötü son şöyle bildirilmektedir:

Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 109)

Toplumumuzda çok önem verilen zina konusunu ele alalım. Çoğu zaman insanların zinadan sakınmalarındaki en önemli etken çevre baskısıdır. Zina, Allah’ın büyük günahlardan olduğunu belirttiği ve Allah inancı taşıdığını söyleyen herkesin ciddiyetle sakınması gereken çok önemli bir konudur. Ancak ne yazık ki insanların çoğu, bulundukları ortamda “isimleri kötüye çıkar” korkusu ile zinadan sakınırlar. Riskli görmedikleri ortamlarda da bu günahı işlemekten çekinmezler. Çünkü bu zihniyetteki kişilere göre kimse görmüyor ve duymuyorsa sorun yok demektir. Oysa gözden kaçırdıkları çok önemli bir gerçek vardır; Allah kıyamet günü kendilerine bütün işlediklerini haber verecektir. O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilmektedir. (Taha Suresi, 7)

Allah'ın göklerde ve yerde olanların tümünü gerçekten bilmekte olduğunu görmüyor musun? (Kendi aralarında gizli toplantılar düzenleyip) Fısıldaşmakta olan üç kişiden dördüncüleri mutlaka O'dur; beşin altıncısı da mutlaka O'dur. Bundan az veya çok olsun, her nerede olsalar mutlaka O, kendileriyle beraberdir. Sonra yaptıklarını kıyamet günü kendilerine haber verecektir. Şüphesiz Allah, herşeyi bilendir. (Mücadele Suresi, 7)

Dindar olduğunu söyleyen pek çok aile de, Allah rızası yerine “insanlar ne der” zihniyetiyle çocuklarını zinadan sakındırmaya çalışırlar. (Samimi müminleri tenzih ederim) Ancak ilginçtir ki kız çocuklarının bu günaha yaklaşmaması, erkek çocuklarının yaklaşmamasından daha önemlidir. Çünkü erkeğin kaybedecek bir şeyi yoktur; ne de olsa elinin kiridir ve bu günahı işlediğinin ispatı zordur.

Temeli Allah sevgisi, Allah korkusu ve rızasına dayanmayan her eylem, insanı şeytanın eğri ve çıkmaz yollarına götürür. Bir kez günaha bulaşan insan, şeytanın da telkinleriyle artık geri dönüşü olmadığını zanneder. Ancak affı ve merhameti bol Rabbimiz Nisa Suresi 17. ayette, cehalet nedeniyle hata yapıp, sonra hemen dönenlerin tevbelerini kabul edeceğini bildirmiştir.

Kuran’da Rabbimiz tarafından açıkça bildirilmiş bir diğer önemli konu ise, dinin alay ve eğlence edinildiği ortamın terk edilmesi konusudur. İster iş ilişkimiz, ister kan bağımız, isterse çok önemli menfaatlerimiz olsun, Allah’a ve ayetlerine karşı cüretkâr tavırlar sergileyen insanlara karşı hüsnü zan besleyerek o çirkin ortamın bir parçası olmak, Allah’ın emrini unutup o insanların kendi hakkında ne düşüneceğini hesap etmek, oldukça saf ve samimiyetsiz bir tutum olur. Zira Allah, “…dininizi, alay ve oyun (konusu) edinenleri ve kâfirleri dostlar (veliler) edinmeyin..." (Maide Suresi, 57) buyurmuştur. Bir başka ayette ise zulmeden toplulukla beraber oturmamak ve başka söze geçinceye kadar onlardan yüz çevirmek gerektiği şu şekilde bildirilmiştir:

Ayetlerimiz konusunda 'alaylı tartışmalara dalanlar:' -onlar bir başka söze geçinceye kadar- onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturacak olursa, bu durumda hatırlamadan sonra, artık zulmeden toplulukla beraber oturma. (En'am Suresi, 68)

Aile, Türk toplumundaki en kutsal birimlerden biridir. Türk örf ve adetlerine göre anne ve baba, sözü kesin olarak dinlenmesi gereken kişilerdir. Yüce Rabbimiz de bir ayetinde, “Biz insana, anne ve babasına (karşı) güzelliği (ilke edinmesini) tavsiye ettik.” (Ankebut Suresi, 8) buyurmuştur. Ancak burada çok önemli bir konu vardır. İslam dinini yaşamayı, imanı ve Kuran ahlakını tercih eden çocuk, ailesi tarafından engel görüyorsa, burada toplumun geleneksel sistemi, samimi iman eden kişi için geçerliliğini yitirir. Zira Ankebut Suresi 8. ayetin devamında Rabbimiz, “Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan şeyle Bana ortak koşman için sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda, onlara itaat etme. buyurmuştur. Lokman Suresi 15. ayette ise Allah, Kendi yolundan alıkoyan anne ve babaya itaat edilmemesini, ancak dünya hayatında onların iyilikle sahiplenilmesini ve Kendisine katıksız yönelenlerin yoluna tabi olunması gerektiğini kesin olarak bildirmiştir.

Toplum değerlerine ters bir tavır göstermekten çekinerek Allah’ın açık emirlerini görmezden gelmek ve kınanmaktan korkmak, ihlâs sahibi samimi bir mümine yakışmayan bir tavır olur. Zira Yüce Allah hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı Kuran’da, insanları bu konuda şöyle uyarmıştır:

Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) Kendisi'nin onları sevdiği, onların da Kendisi'ni sevdiği mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise 'güçlü ve onurlu,' Allah yolunda çaba harcayan ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir…(Maide Suresi, 54)

Allah bütün insanların Yaratıcısı ve Hakimi’dir. Bütün kalpler Mukallib (kalpleri çeviren) olan Allah’ın elindedir. Bütün insanları hoşnut etmek için yalnızca Allah’ın rızasını ve sevgisini kazanmak yeterlidir. Çünkü insanların kalbine hoşnutluğu ve sevgiyi yerleştirecek olan Allah’tır. Samimi bir kalple Allah’a yönelen her kul için Allah rızası herşeyin üstündedir.
Standart Hak Olan Çağrı Yalnızca O'nadır #5
Mesajlar: n/a
Aldığı Beğeni:
Beğendikleri:
25 Eylül 2011 , 13:58
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
Bizi yaratan, akıl ve beden lütfeden Allah'a gereğince yakın mıyız? O'na yalnızca zorluk zamanlarında mı yalvarıyoruz? Yoksa O'nu her an anıyor muyuz? Dua ettiğimizde O'nun bize çok yakın olduğunu, fısıltıyla söylediğimiz her sözü hatta içimizden geçirdiğimiz her düşünceyi bildiğinin şuurunda mıyız? O'nun yarattığı her şeyi sarıp kuşattığını, yaşamımızdaki en büyük dost ve yardımcımızın O olduğunu ve herşeyi O’ndan istememiz gerektiğini ne kadar düşünüyoruz?

Dua insanın Yaratıcısı ile bağlantı kurma yoludur. Önemi Kuran'da, "... Sizin duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?" (Furkan Suresi, 77) ayetiyle haber verilir. Samimi insan Allah'a dua etmeye ve O'na yakınlaşmaya sınır koymaz.

İnsanların yaşamlarının ayrılmaz/doğal bir parçası olan dua, bazı kişiler için yalnızca zor zamanlarda; korku duydukları ya da tehlikelerle karşı karşıya kaldıklarında hatırladıkları bir ibadettir. Oysa insan Allah karşısındaki aczinin bilincinde olarak hem rahatlıkta, hem de zorlukta Allah'tan yardım istemelidir.

‘Çağırmak, seslenmek, yardım istemek’ anlamlarına gelen dua ihtiyaç içindeki, güçsüz ve sonlu bir varlık olan insanın, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, sınırsız ve sonsuz Rabb’ine çağrıda bulunması, yardım dilemesi ve tüm benliğiyle O'na yönelmesidir.

Zorluk zamanlarında çaresiz kalan insanlar, o an Allah’a sığınırlar. Ancak bela üzerlerinden kalktığında, yaşadıkları acizliği unutan kişiler, tekrar eski duyarsız, Allah’tan uzak yaşamlarına geri dönerler. Yaşadıkları felaket anında Allah’tan başka sığınacak güç olmadığını anladıkları halde, ders almazlar.

Bu kişiler musibetler, belalar, felaketler sona erdiğinde, öğüt almak bir yana, yaşadıklarını tamamen unuturlar. Kendilerinden ne kadar emindirler; oysa Yüce Allah’ın azabından asla emin olunamaz. Allah yarattığı her musibetle insanlara Kendisini hatırlatır; hepsi Allah’ın merhametindendir. Ancak insanların çoğu sorunları çözülüp sıkıntıyı atlattıklarında, daha sonra yaşayacakları bir zorluk anına kadar Allah'ı unutur ve ondan bir şey istemeyi akıllarına dahi getirmezler.

İnsan kulluğunun şuurunda olduğu sürece Allah Katında değer kazanabilir. Bu nedenle Allah'a yönelmek, yapılan hatalar konusunda O’na itirafta bulunmak ve yalnızca O'ndan yardım dilemek gerekir. Bundan farklı bir davranış Allah’a karşı büyüklenmektir ki, Kuran'da bunun cezasının sonsuz azap olduğu haber verilir.

İnsanların bir başka bölümü de oldukça hatalı bir dua anlayışına sahiptir. Bu kişiler için dua, küçük yaşlarda genellikle ailenin yaşlı bir bireyinden öğrendiği ve anlamını bilmediği bazı sözlerdir. Önceden ezberlediği dua kalıplarını anlamadan tekrarlayıp duran kişi, Rabb’inden -icabet edeceğini umarak- neyi istemektedir?...Oysa Kuran’da insanlara açıklanan dua bundan tamamen farklıdır. Bu şekilde dua eden kimseler dualarında Allah'ın varlığı, birliği, büyüklüğü, gücü, kendisini sürekli olarak görüp-işittiği gibi hayati konuları pek düşünmezler.

Günümüz toplumlarında diğer birçok ibadet gibi duanın da terk edilmiş bir gelenek olarak düşünülüyor olması dikkat çekicidir. Gerçekte bu düşüncenin yerleşmesinin ardında "Allah'tan bağımsız, kendiliğinden işleyen bir dünya" olabileceği telkini vardır. İnsanların büyük çoğunluğu yaşamları boyunca tüm olayların kendilerinin ve çevrelerindeki insanların kontrolünde meydana geldiğini düşünürler. Bu nedenle de çok büyük bir felaketle ya da ölümle karşılaşmadan Allah'a dua etmezler. Oysa dua, yaşamın geneline yayılması gereken çok önemli ve tek başına bir ibadettir.

Bütün insanların duaya ihtiyacı vardır. Yaşam koşulları zor olan birinin zengin bir insana göre duaya daha fazla ihtiyacı olduğunu düşünmek, bu konuyu temelinden yanlış anlamaktır. Yaşamında tüm isteklerine kavuştuğunu düşünen insanın dahi duaya ihtiyacı vardır. İnsanın duaya ihtiyacı olmadığını düşünmesi, dua etmesinin tek nedeninin dünyevi arzularının tatmini olduğu anlamına gelir. Müminler ise hem dünyadaki yaşamları için, hem de ahiretleri için dua ederler. Bütün yolların evrendeki tüm kudretin sahibi olan Allah'a dayandığını bilmek, yalnızca O’na dua etmek, mümin için bir büyük ferahlık ve güven kaynağıdır.

Dua etmek, Allah'la bağlantı kurmanın en kolay yoludur. Allah'ın sıfatlarını düşünürsek; O, insana şah damarından daha yakın olan, insanın içindekini bilen, işitendir... İnsanın içinde gizlediği tek bir düşünce bile Allah'tan gizli kalmaz. İnsanın samimiyetle Allah'tan bir istekte bulunması için düşünmesi bile yetebilir. İşte Allah'a ulaşmak bu denli kolaydır. İnsan olumsuz düşüncelerle oyalanacağı yerde dua etse, Rabb’i icabet edecek ve sorun çözülecektir.

Sıfatlarının üzerimizde tecelli etmesi için Allah’a dua edelim. O verecektir; yeter ki içten, yalvararak isteyelim. Dua çok güçlüdür; istediğimiz şey üzerinde düşünerek kafamızı yorarız yalnızca…Oysa Allah’a yönelip dua ettiğimizde konu çok kolaylaşacaktır.

Rabbiniz dedi ki: "Bana dua edin, size icabet edeyim. Doğrusu Bana ibadet etmekten büyüklenen (müstekbir)ler; cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir. (Mü'min Suresi, 60)

Standart Allah’a Âşık mısınız? #6
Mesajlar: n/a
Aldığı Beğeni:
Beğendikleri:
25 Eylül 2011 , 13:59
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
Uzmanların tanımlarına göre aşk, insanın ayaklarını yerden kesen, içinde şiddetli heyecanlar yaşamasına vesile olan bir duyguymuş. Böyle bir durumda insanın sabah yataktan kalktığı anda ilk aklına gelen, âşık olduğu kişi olurmuş. Gece yatmadan önce onu düşünür, her girdiği ortamda ondan bahsetmek istermiş. Bütün planlarını, âşık olduğu kişiyi düşünerek ve onu da dâhil ederek yaparmış. O kişi için pek çok şeyden, hatta sevdiklerinden dahi vazgeçebilirmiş.

Bütün bu bilgiler ışığında Allah'a duyduğunuz aşkı düşünün. Yukarıda sayılanların hepsini Allah’a karşı gerçekten hissediyor musunuz?

Sabah kalktığınız anda aklınıza ilk gelen Allah mı?

Gün içinde sürekli O'nu düşünüyor musunuz?

Her girdiğiniz ortamda O'ndan bahsetmek istiyor musunuz?

Yaptığınız bütün planları Allah'ın hoşlanacağı şekilde düzenliyor musunuz?

O'nun razı olmayacağı, hoşlanmadığı tavırlardan sakınıyor musunuz?

Gece uyumadan önce O'nu düşünüyor ve anıyor musunuz?

Allah'a duyduğunuz aşktan dolayı pek çok şeyden ve hatta sizinle bu konuda mücadele eden kişilerden kopup uzaklaşabiliyor musunuz?

"Sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan kopup-ayrılıyorum ve Rabbime dua ediyorum. Umulur ki, Rabbime dua etmekle mutsuz olmayacağım." (Meryem Suresi, 48)

Elbette bütün bunları hisseden herkes, Allah aşkını yaşıyor demektir. Geri kalan tüm yaratılmışlara duyulan aşk ve sevgi de, Allah'ın birer tecellisi olduğu için gerçekleşmelidir. Allah’tan bağımsız bir şekilde bir beşere aşk duymak ve o kişiyi Allah’tan daha fazla düşünüp daha önde tutmak açıkça şirk koşmak anlamına gelir ki “Allah, Kendisi'ne şirk koşanları bağışlamaz.” (Nisa Suresi, 116).

Bu durumdaki kişiler ölüm melekleri ile karşılaştıklarında güç durumda kalmamak için, yaratılan her şeyi Yaratandan bağımsız olarak değil, O’nun tecellisi olduğu için sevmelidirler.

“Nihayet elçilerimiz, hayatlarına son vermek üzere kendilerine gittiklerinde onlara diyecekler ki: "Allah'tan başka taptıklarınız nerede?" "Onlar bizi (yüzüstü) bırakıp-kayboldular" diyecekler…” (Araf Suresi, 37)

Hiç tükenmeden, kişiye acı vermeden, tutkuyla ve daimi bir mutlulukla yaşanacak tek aşk Allah aşkıdır. Allah’tan bağımsız yaşanan tüm aşklar ise insanı bir süre sonra mutsuzluğa ve bunalıma sürükler. Bu durumdaki kişi yalnızca karşısındakinin istekleri doğrultusunda bir hayat sürerek bir nevi köleleşir. Oysa Allah aşkı, insanı tüm dünyevi bağımlılıklardan özgürlüğe kavuşturur.

Allah (ortak koşanlar için) bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd, Allah'ındır. Hayır, onların çoğu bilmiyorlar. (Zümer Suresi, 29)

Yalnızca Allah’a kul olarak zincirleri kırabilmek dileğiyle…

Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur. (Ra'd Suresi, 28)


İbrahim Akın

Standart Allah Bağışlayandır, Esirgeyendir #7
Mesajlar: n/a
Aldığı Beğeni:
Beğendikleri:
25 Eylül 2011 , 14:00
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
İnsan, gaflet sonucunda unutarak veya yanılarak hata yapmaya yatkın bir varlıktır. Zira Allah, “Allah, sizi bir za'ftan yarattı...” (Rum Suresi, 54) ayeti ile insanın bu durumunu haber vermiştir.

İnsan farkında olmadan ya da nefsinin ve şeytanın telkinlerine uyduğundan dolayı pek çok hata yapabilir. İnsan, Allahın kendisi için yarattığı hayat süresince hata yapabileceği konularla sınanır. Kuran ahlakını öğrendikçe de olgunlaşıp, içinde bulunduğu hatalardan kurtularak, Rabbimiz’in razı olacağı üstün ahlaka ulaşır. Affı bol Rabbimiz, cehalet sebebiyle hata yapıp, fark ettiğinde hemen tevbe ederek tavırlarını düzelten kişilerin hatalarını bağışlayacağını bir Kuran ayetinde şu şekilde bildirmiştir:

"Allah'ın (kabulünü) üzerine aldığı tevbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerin(kidir). İşte Allah, böylelerinin tevbelerini kabul eder. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır. " (Nisa Suresi, 17)

Kuran ahlakı ile ahlaklanan müminler, hata yaptıklarında Allah’ın kendilerini affetmesini nasıl istiyorlarsa, kendileri de aynı güzel tavrı sergileyerek diğer müminlere karşı son derece hoşgörülü ve affedici olmalıdırlar.

… affetsinler ve hoşgörsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nur Suresi, 22)

Kuran’da "Kim sabreder ve bağışlarsa, şüphesiz bu, azme değer işlerdendir." (Şura Suresi, 43) ayeti ile bağışlamanın üstün bir ahlak özelliği olduğu bildirilmiştir. Dolayısıyla Kuran’ı kendilerine rehber edinen müminler de affedici ve merhametli olmak konusunda kararlı olmadırlar. Bir ayette bildirildiği gibi onlar, "öfkelerini yenenler ve insanlar(daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir." (Al-i İmran Suresi, 134)

Dünya hayatında imtihan olduklarını ve bütün olayların Rabbimizin kontrolünde ve bir kader üzerine geliştiğini bilen müminler, ne kendi yaptıkları hatalardan dolayı sıkıntıya girerler, ne de diğer müminleri hatalarından dolayı yargılarlar. Affetmek konusunda samimidirler ve defalarca aynı hatayı yapsa da hiçbir koşulda karşısındakine karşı kişisel bir kızgınlık içine girmezler. Hatanın büyük ya da küçük olması veya kendilerinin haklı olması da onlar için önemli değildir. Hatayı yaptıranın Allah olduğunu ve yapılan her hatada öğrenmeleri gereken bir ders olduğunu bilirler. Bu nedenle kendi kendilerine ve çevrelerine zulmetmezler. İnsanın hata yaparak öğrenen aciz bir varlık olduğunu bilen müminlerin bu özellikleri bir Kuran ayetinde şu şekilde bildirilmiştir.

“(Bunlar,) Büyük günahlardan ve çirkin -utanmazlıklardan kaçınanlar ve gazablandıkları zaman bağışlayanlar(dır.)” (Şura Suresi, 37)

Kuran ahlakından uzak yaşayan insanlar ise her şeyin bir kader üzere gerçekleştiğinden habersiz oldukları için yapılan her hatada öfkeye kapılarak tahammülsüz tavırlar sergilerler. Oysa aynı insanlar bir hata yaptıklarında etraflarındaki insanların bu hatalarını affetmesini ve hoş görmesini isterler. Allah’ın kendilerini affetmesini isteyen her insan, Kuran ahlakına uygun yaşayarak, karşısındakini rencide etmek yerine kusurlarını örtüp, kendisinin de aynı hataları yaptığını düşünerek ona göre davranmalı ve tek amacının Allah’ın rızası olmasına dikkat etmelidir. Tüm insanların bu şekilde yaşar hale gelmeleri yeryüzünde barış, huzur ve refahın tesis edilmesinde büyük önem taşır.

... Yine de affeder, hoş görür (kusurlarını yüzlerine vurmaz) ve bağışlarsanız, artık elbette Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Teğabün Suresi, 14)

Kuran’ı rehber edinen sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in hoşgörüsü, müminlere olan düşkünlüğü, merhameti, kendisini izleyen Müslümanlar için güzel bir örnek olmuştur. Onun bu tavrı, pek çok insanın kalbinin İslam’a ısınmasına vesile olmuştur.

Andolsun size, içinizden sıkıntıya düşmeniz O’nun gücüne giden, size pek düşkün, mü'minlere şefkatli ve esirgeyici olan bir elçi gelmiştir. (Tevbe Suresi, 128)

Peygamberimiz (sav)’in güzel ahlakı tavsiye ettiği hadis-i şeriflerinden biri şöyledir:

"Rabbim bana dokuz şey emretti: Gizli halde de aleni halde de Allah'tan korkmamı, öfke ve rıza halinde de adaletli söz söylememi, fakirlikte de zenginlikte de iktisat yapmamı, benden kopana da sıla-ı rahim (dostluk) yapmamı, beni mahrum edene de vermemi, bana zulmedeni affetmemi, susma halimin tefekkür olmasını, konuşma halimin zikir olmasını, bakışımın ibret olmasını, marufu (doğru ve güzel olanı) emretmemi." ( Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 16. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 317)

Kuran-ı Kerim’i ve Peygamber Efendimiz (sav)’in sünnetlerini kendilerine rehber edinen müminler, Allah’ın sonsuz rahmetine ve cennetine kavuşabilmek için hoşgörülü ve bağışlayıcı olmaya ve Kuran'ın tüm hükümlerini titizlikle yerine getirmeye çabalarlar. Yeryüzünde barışın, huzurun ve refahın kaynağı olan bağışlayıcılık, merhamet ve hoşgörü müminlerin ahlakının en önemli parçalarından biridir.
Standart Allah Yolunda Mücadele #8
Mesajlar: n/a
Aldığı Beğeni:
Beğendikleri:
25 Eylül 2011 , 14:01
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
Günümüz toplumunda çok yaygın bir düşünce hâkimdir. “Din, kişiyle Allah arasındadır” ve “herkes inançlarını dört duvar arasında yaşamalıdır”. İnançların dışa dönük yaşanması ve yaygınlaştırılmaya çalışılması gereksiz, gösteriş amaçlı bir eylem olarak görülür ve bir kısım insan tarafından kınanır.




Elbette çıkar ve gösteriş amacıyla dini konuları istismar eden insanlar her toplumda mevcuttur. Ancak hiçbir çıkar gözetmeksizin yalnızca Allah’ın sevgi ve rızasını kazanmak amacıyla O’nun dinine yardım eden samimi kişileri ayırt edebilmek gerekir. Allah yolunda samimi mücadele eden kişiler, gerekirse canlarını ve mallarını hiç düşünmeden bu uğurda harcarlar. Ayetlere tam iman ettikleri için, İslam’a ve Müslümanlara yardım ederek mallarının veya canlarının eksilmesinden korkmazlar. Çünkü Allah ayetlerinde, dinine yardım edene yardım edeceğini ve ayaklarını sağlamlaştıracağını vaat eder.

Ey iman edenler, eğer siz Allah'a (Allah adına İslama ve Müslümanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır. (Muhammed Suresi, 7)

Bir Müslüman’ın en önemli görevlerinden biri, çevresindeki insanlara Kuran ahlakını anlatmak ve onları Allah’a iman etmeye teşvik etmektir. Kuran’da Müslümanların insanları uyarmalarıyla ilgili çok açık ve kesin hükümler vardır. Bunlardan bir tanesi Müddesir Suresi'nin 1. ve 2. ayetlerinde bildirilmiştir:

"Ey bürünüp örtünen, kalk (ve) bundan böyle uyar." (Müddessir Suresi, 1-2)

Allah Şuara Suresi’nin 214. ayetinde “(Öncelikle) En yakın hısımlarını (aşiretini) uyar.” buyurmuştur. Bir başka ayette ise yarattığı tüm nimetleri durmaksızın anlatmamızı emretmiştir.

“Rabbinin nimetini durmaksızın anlat.” (Duha Suresi, 11)

Samimi bir Müslüman, Kuran’da Rabbinin emrettiği tüm ayetleri titizlikle yerine getirmeye gücü yettiğince gayret eder. Sadece namaz kılıp oruç tutarak, yaptığı kadarını yeterli bulup tebliğ ayetlerinden kendini müstağni görmez. Rabbinin nimetini anlatacak fırsatı olup da insanların tepkilerinden çekinerek bu ibadeti yerine getirmeyen kişi, eline geçen ecir fırsatını kaçırmış olur. Oysa Allah insanların değil, yalnızca Kendi rızasının gözetilmesini emreder. İslam dininin yaygınlaşması için çaba sarf etmeyen insanlarla, hayatlarını Allah yoluna adayan, 24 saatlerini bu uğurda kullanan insanlar elbette Allah katında eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihat edenleri oturanlara göre üstün kılmıştır.

Mü'minlerden, özür olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) va'detmiştir; ancak Allah, cihad edenleri oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır. (Nisa Suresi, 95)

Müslüman’ın en birinci mesleği mümin olmaktır. Mümin olmanın tüm gereklerini yerine getirirken, aynı zamanda çevrelerindeki kişileri de teşvik etmekle sorumludurlar. Kuran’da, inananların tüm hayatlarını tebliğ, yani dinlerini anlatmak üzerine bina etmeleri gerektiği bildirilir. İman edenler işlerini, yerleşim yerlerini, yaşam biçimlerini bu sorumluluklarına göre düzenlerler. Bir Müslüman için, Allah’ın varlığı ve gücünün tüm insanlar tarafından bilinmesi, insanların sonsuz cehennemden haberdar edilerek dünyadaki amellerinden sorguya çekileceklerinin hatırlatılması, kendi eğlencesi ve rahatından çok daha önemlidir. İyi insan olmanın yeterli olduğunu düşünen pek çok insanın gaflet uykusundan uyanması ve din ahlakını yaşamadıkları takdirde nasıl bir sonun kendilerini beklediğini öğrenmeleri konusunda ellerinden gelen çabayı gösterirler. Allah’ın müminlere olan bu emri bir ayette şöyle ifade edilmiştir:

"İş(in) hükme bağlanıp biteceği, hasret gününe karşı onları uyar; onlar bir gaflet içindedirler ve onlar inanmıyorlar." (Meryem Suresi, 39)

Müslümanlar çok önemli olan tebliğ ibadetini yerine getirirken yine ayetler ışığında hareket ederek yumuşak ve güzel sözle insanları İslam’a davet ederler.

Allah'tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi... (Ali İmran Suresi, 159)

Asla “Dinde zorlama (ve baskı) yoktur…” (Bakara Suresi, 256) Unutmamak gerekir ki tebliğ yapılan kişi, şayet kaderinde iman etmek varsa Allah’ın izni ve dilemesi ile imanı tercih eder. İnsanlar iman etmiyor diye üzüntü duymak mümine yakışan bir tavır olmaz. Allah merhamet edenlerin en merhametlisidir. Bir ayetinde Rabbimiz, peygamber efendimiz (sav)’i bu konuda şöyle uyarmıştır:

Şimdi onlar bu söze (Kur'an'a) inanmayacak olurlarsa Sen, onların peşi sıra esef ederek kendini kahredeceksin (öyle mi)? (Kehf Suresi, 6)

Müslümanlar, hiçbir konuda kendilerini yeterli görmeden, bir saat sonra ölecekmiş gibi ahiretleri için var güçleriyle çalışmalı ve bunu kendilerine görev edinmelidirler. Amaca giden araçlara dua mahiyetinde sarılarak, Allah’a kul olmanın bütün gereklerini eksiksiz yerine getirip, ahirette Rablerinin yüzünü ve hoşnutluğunu kazanmak için yaşamlarını, ölümlerini, kısacası her şeylerini Allah’a adayarak yaşamalıdırlar.

De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır." (En'am Suresi, 162)
Standart Kulun Rabb'i İle Özel Bağlantısı #9
Mesajlar: n/a
Aldığı Beğeni:
Beğendikleri:
25 Eylül 2011 , 14:01
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
Yüce Allah her yeri sarıp kuşatan, insana şah damarından daha yakın olan, insanın içinde gizlediklerini bilendir. İnsanın içinden geçen hiçbir düşünce O’na gizli kalmaz. Gönülden yönelerek Allah'tan bir istekte bulunmak için insanın yalnızca düşünmesi yeterlidir. İnsanın sinesinin özündekini Rabb’i duyar ve samimi kulunun duasına karşılık verir.

İnsanın Allah'a yönelerek, O'nun sonsuz ve sınırsız gücüne sığınarak yardım dilemesi samimi duadır. Dua, kulunun Rabb’i ile olan özel bağlantısıdır. Kişinin içinden geçen tüm istekleri, Allah ile arasında gizlidir, bir başka kişi bilemez; muhatap Allah’tır.

Allah'ın kendilerine en yakın varlık olduğunu, edilen duaları duyduğunu ve tüm dualara icabet ettiğini en derinden hissedenler, samimi müminlerdir. Çünkü onlar Allah'ın sonsuz gücü karşısında kendilerinin insan olarak ne büyük bir acz içerisinde olduklarının bilincindedirler. Kendisinden yardım dilenecek ve karşılık beklenecek olan yalnızca Allah'tır ve insanı yaşadığı zorluktan kurtaracak, karanlıktan aydınlığa çıkaracak olan da ancak O'dur.

Yalnızca çaresiz kaldığı zor zamanlarda değil, insan her zaman ve her durumda Allah'a yönelmelidir. Çünkü insanın yaşamında Rabb’ine muhtaç olmadığı tek bir an bile yoktur. Dua etmek için bir musibet gelmesini beklemek yanlıştır.

Dua, Allah’ın yakınlığı hissedilerek, O’nun sonsuz büyüklüğü ve gücü düşünülerek ve buna kesin kanaat getirilerek edilmelidir. "İsimlerin en güzeli Allah'ındır. Öyleyse O'na bunlarla dua edin."(Araf Suresi, 180) ayeti gereği Allah’a güzel isimleriyle; esirgeyici, bağışlayıcı, affedici, kullarına karşı çok şefkatli ve merhametli olduğunu bilerek dua etmek, O’nun yakınlığını ve rahmetini çok daha iyi kavramaya vesile olur.

Allah'tan "sabırla ve namazla" (Bakara Suresi, 45) yardım dilemek, her ibadette olması gerektiği gibi duada da sabırlı olmak insanı olgunlaştırır. Duasının karşılığını ise kişi, manevi bir derinlik kazanarak alır.

Allah'ın gücünü gereği gibi takdir edemeyenler O'nun dualarına icabet edeceğinden kuşku duyarlar. Oysa tüm olaylar Allah'ın belirlediği kader doğrultusunda gelişir. Hiçbir şey rastlantılarla oluşmaz; Allah’ın kontrolündedir. Yaşananlar karşısında olumsuz düşüncelere kapılacağı yerde insan dua etse, sorunu da çözülecektir. Dua çok güçlüdür; istediği bir şey için insan kafasını çok yorar ancak dua ettiği zaman konu çok kolaylaşır. Bu gerçeklerin şuurunda olan mümin, duasına karşılık alamamak gibi bir kuşkuya kapılmaz.
İnsan, Rabb’ine karşı kulluk bilincinde olduğu sürece Allah Katında değerlidir. Bu, “...Sizin duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?" (Furkan Suresi, 77) ayetiyle haber verilen gerçektir.
Yüce Allah merhamet edenlerin en merhametlisidir. Hata yapan, günah işleyen kulunu Kendisinden bağışlanma dilediği takdirde bağışlayıcıdır. Bu nedenle, dua ederken Allah'ın esirgeyen ve bağışlayan sıfatlarının bilincinde olarak, hatalarımızı itiraf ederek, ümit içinde O'na dua edelim. Niyet edip, yalvara yalvara dua edelim…
“Rabbiniz dedi ki: "Bana dua edin, size icabet edeyim…" (Mümin Suresi, 60)
Standart Allah'tan Hoşnut Olmak #10
Mesajlar: n/a
Aldığı Beğeni:
Beğendikleri:
25 Eylül 2011 , 14:02
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
Dünyevi değerlerini kaybetme ya da kazanma endişesi içinde olan kişiler, Allah’a gönülden teslim olup, yalnızca Allah için yaşayamazlar. Allah’ın buyruklarına değil, kendi nefislerine uygun olanı seçerek kendilerince din ahlakını yaşamaya çalışırlar. Yaşamlarında bir zorluk oluştuğunda, değerlerinin zarar görebileceği bir durumda öncelikleri, dünyevi çıkarları ve nefislerinin bencil tutkularıdır. Mallarını ve canlarını Allah yolunda feda etmiş olan müminler için ise Allah Katında bulunan, dünyevi tüm değerlerden daha hayırlıdır.

Samimi müminlerin yaşamında ‘biraz Allah hoşnutluğu için, biraz nefsi için’ gibi bir mantık olmaz. Her işlerinde Allah’ın rızasını ve cennetini kazanma gayreti içindeki müminlerin bu özellikleri, “Oysa onlar (kendilerini tümüyle Allah'a ve İslam'a teslim etmeyenler) bir ticaret ya da bir eğlence gördükleri zaman, (hemen) ona sökün ettiler ve seni ayakta bıraktılar. De ki: "Allah'ın Katında bulunan, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Cum'a Suresi, 11) ayetiyle bildirilir.

Bu insanlar, kaderlerine tam olarak teslim olamadıkları için, karşılaştıkları olaylara olumsuz yaklaşarak umutsuz ve karamsar bir ruh haline bürünürler. Oysa insan yaşadığı olaydaki hikmetli yönleri görür, Allah’ın kendisi için her olayı hayırla yarattığına kanaat getirirse bu bakış açısından kurtulur ve kadere imanın huzurunu yaşar.

Her insan Allah’ın kendisi için yarattığı kaderle muhataptır. İnsanın, olaylar karşısındaki tevekkülsüz ve isyankar davranışları, ”ben bu kaderi beğenmedim” anlamına gelir ve büyük hatadır. Oysa kişi, başına gelen her musibete kader gözüyle bakıp, “Allah’tandır” diye düşündüğünde rahat edecektir:

Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır. (Hadid Suresi, 22)

Yüce Allah’ın sınamak için gösterdiği her görüntü müminler için hayırla yaratılmaktadır ve yaşanan kaderi beğenmemek yanlış bir davranıştır. Allah’ın inanan kullarını imtihan etmek ve imanlarını olgunlaştırmak için hazırladıklarına karşı nezaketli olmak en uygun hareket tarzıdır. Girdiğimiz bir evde bizim için hazırlanmış bir sofra görürsek, bakmadan yanından geçip kabalık etmeyiz, teşekkür ederiz. Örnekteki gibi, Allah’ın bizim için hazırladıklarına karşı nezaketli olmamız güzel ahlak gereğidir.

Geçmişi olduğu gibi, geleceği de yaratan Allah’tır. Bunu düşünmek kişinin tevekkülünü arttırır. Allah’ın yarattığı olayları beğenmemek, Allah’ın indirdiklerini çirkin görmek anlamına gelebilir ve bu yüzden ayette bildirildiği üzere amellerin boşa çıkmasına da sebep olabilir. (Doğrusunu Allah bilir.)

İşte böyle; çünkü onlar, Allah'ın indirdiğini çirkin (kerih) gördüler, bundan dolayı, O da, onların amellerini boşa çıkardı. (Muhammed Suresi, 9)

Yaşadıkları olayların kendileri için bir imtihan olduğunun ve Allah'ın kendileri için her şeyi hayırla yarattığının bilincine varamayan, Allah'a ve kadere teslimiyet içerisinde olmayan insanlar, hoşlarına gitmeyen olaylarla karşılaştıkları zaman tevekkülsüz davranır, kızar, üzülür, tepki verir hatta isyan ederler. İnanan insanların olaylar karşısında nasıl bir tavır sergilemeleri gerektiği Kuran'da “De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve müminler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51) ayetiyle bildirilir.

Amacı Allah’ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmak olan bir mümin, her ne yaşarsa yaşasın Allah’tan olduğunu bilir ve her şeyi sevinçle karşılar. Başına gelen olay zahiren iyi ise şükreder, şer ise sabreder; her durumda kazançlıdır.

Allah müminlere güzel bir hayat yaşatacağını vaadeder. O güzel hayat cahiliye insanının yaşamaya çalıştığı tatlı hayattan çok farklıdır….Mümin Allah’ı anarak, Onun rızası için çalışarak mutlu yaşar. Gerilim, stres inanan insanın yaşamayacağı sıkıntılardır. Mümin üzüldüğü, içinin sıkıldığı, mutsuz olduğu her an Allah’tan razı olmamış durumuna düşmekten son derece korkar; o her durumda Allah’tan razıdır.

Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiç bir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah'a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah'ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir. (Mücadele Suresi, 22)

Umutlarımızı gerçekleştirip kurtuluş bulanlardan olmak istiyorsak, Allah’tan hoşnut olalım ki, Allah da bizden hoşnut olsun…

« Önceki Konu Sonraki Konu »

Şu an bu konuyu okuyan kişi sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 
Benzer Konular
Konu
Konuyu Başlatan
Forum
Cevaplar
Son Mesaj
Cheyenne
Tarih Ansiklopedisi
0
26 Temmuz 2019 23:49
Ay
Köşe Yazıları (Arşiv)
0
27 Mayıs 2019 13:24
Ajan
Şarkı Sözü Çevirileri
0
07 Ekim 2011 21:48
Külkedisi
Yöresel Yemekler
0
20 Eylül 2011 11:25