izmir escort escort izmir porno porno izle
Anlatılsaydı - IRCForumları - IRC ve mIRC Yardım ve Destek Platformu
User Tag List

Anlatılsaydı #1
Üyelik Tarihi: 10 Nisan 2011
Mesajlar: 43.151
Aldığı Beğeni: 8
Beğendikleri: 0
11 Mart 2015 , 16:57
Alıntı ile Cevapla


İlkokuldan önce başladı Atatürk adını duyuşum. Oğluma da ilkokuldan önce söylemeye başladım Atatürk’ü… Heykellerini gördüğünde, “Baba bak, Atatürk!” dediğinde, O’nu görmüş ve heykelinden tanımış olmanın heyecanını taşıdım “Atatürk” kelimesine… Şimdi bir Atatürk postu yapmaya karar verince, ne doğum ve ölüm tarihlerine, ne de okullarda öğretilen kilometre taşlarına uzanasım var. Çünkü yıllardır ezberletilenlerle Atatürk anlaşılsaydı bu durumda olmazdık. Çünkü ilkokuldan başlayıp üniversitenin son yılına dek İnkılap Tarihi okuyan adamlar, ezber mantığı ile bir kulaktan ötekine yolculuk etmeselerdi, belki sorduğunda o inkılaplardan hiç olmazsa üçünü bir çırpıda sayabilirlerdi. Ama öyle olmuyor ne yazık ki!...

Ben; kendi adıma Atatürk’ü kendi penceremden anlatmak istiyorum. Bir dönem çocukken neden bir bayramım olduğunu, neden gençliğe geçişimde yeni bir bayramım daha olduğunu, neden bana emanet edildiğini bu cumhuriyetin ve yaşım ilerledikçe aslında gerçekten ne yapmam gerektiğini düşündüğümü anlatmak… Kendi penceremden, Atatürk’ü anlatmak istiyorum.




Ben çocukken ama okula gitmeden önce; Atatürk atının üstünde muzaffer bir komutandı. Babaannem anlatırdı Atatürk’ü… Babam anlatırdı. Annem anlatırdı. Çocukmuş, babaannem savaş yıllarında… Kurtuluş savaşını hayal meyal hatırlıyor. Ama İstanbul’da o zamanlar… Babası kaçmış Anadolu’ya… Yıllarca haber alamamışlar. Sonra bir gün çıkagelmiş. Babasının gelişi ile birlikte gelmiş Cumhuriyet. Bir eli bileğinden yokmuş geldiğinde babası eve… Korkmuş ilk gördüğünde. Ağlamaya başlamış. Babası almış kucağına kızını. “Bitti artık. Kazandık. Hepimiz özgür yaşayacağız. Bir el gitmiş çok mu? Bak artık cumhuriyet var.” demiş. “Cumhuriyet ne?” diye sormuş babaannem, büyük ihtimal, babasının elinin ne uğruna gittiğini merak etmiş. “Cumhuriyet biziz” demiş babası. “Artık kendi kaderimizi kendimiz çizeceğiz. Kararlarımızı kendimiz alacağız. Ben, sen, annen… Komşular, sokakta gördüğün herkes bu ülkenin geleceğine beraber karar verecek.” Bunun üzerine “Peki” demiş babaannem, “Ben şimdi nasıl yapacağım bunu?” Gülmüş babası… “Şimdi değil yavrum, büyüyünce yapacaksın. Vekillerimiz olacak Ankara’da… Onların başında da Mustafa Kemal. Artık her şey daha güzel olacak. Bak savaş da bitti. Artık hiç bırakmayacağım seni” demiş. Babaannem; Atatürk’ü babasını kendisine yeniden kavuşturan adam olarak tanımış. Bir de Cumhuriyet diye bir şey için babasından elini isteyen, babasının da çekinmeden verdiği adam olarak. Sonra büyüdükçe anlamış o elin ne için verildiğini… Her seçimde oy kullanmış. Her namazının sonunda önce Atatürk’e sonra da babası gibi gazilere ve hayatını veren şehitlere dua etmiş. Ve çocuklarına da Atatürk’ü belletmiş.





Bana Atatürk’ü ilk gösteren annemdi. Bana Atatürk’ün çok önemli olduğunu ilk söyleyen babaannemdi. Ama bana “Atatürk’ü anlamaya çalış” diyen babam olmuştu. İlkokul 4. sınıftaydım. Küme çalışmamız vardı. Alt tarafı devrimleri yazacak, altına kitaptan anlamlarını iliştirecek, ezberleyecek ve okulda arkadaşlarımıza anlatacaktık. Kara tahtanın önünde, tam tepemizden Atatürk tüm sınıfı izlerken… Babam o zaman önüme içinde anlamını bilmediğim yüzlerce kelime ile dolu bir kitap koymuştu. Devrimleri anlaman gerek, ezberlemen önemli değil demişti. İki gün sonra da 6 aylık rutin deniz seferlerinden birine gitmişti. Kitap bana, ben kitaba bakarken; ikimiz de birbirimizi anlamazken…

Zamanla; Atatürk’ü anlamaya çalışacak kadar büyüyünce, bu konuda babam gibi olmamaya karar verdim. Bir gün çocuğumun önüne bir kitap bırakıp “Al oku ve Atatürk’ü anla” demeyecektim. Anlatacaktım.
O’na ilk önce Atatürk’ün heykelini gösterdim. “Bak” dedim. “Bu Atatürk…” Daha küçücüktü. Daha “baba, anne, mama, su, çiş” falan diyebiliyordu. İlgilenmedi benimle. Ama her gördüğümde gösterdim Atatürk’ü… Sonra Atatürk demeyi de öğrendi. Bir gün geldi ve sordu da “Baba kim bu Atatürk amca?” İşte ne de güzeldi… Atatürk amcaydı O… “O, bizim büyüğümüz oğlum” dedim. “Atamız”… “Bugün senin, benim ve annenin bir arada, mutlu yaşamamızı sağlayan adam O…” Daha küçüktü. Çok anlamadı. Ama mutluluğumuzun nedenini gördü. Atatürk’tü…







Biraz daha büyüdü. Okul öncesi eğitimine başladı. Atatürk fotoğrafları istemişti öğretmen. Açtık bilgisayarı. Gogıl amcaya sorduk, bir sürü fotoğraf verdi bize. Özenle seçtik. Çıkışlarını aldık. Kestik. Saatlerce odaklandı yaptığı işe… Tek tek hepsi kesilip dosyaya konulana kadar, Atatürk amcasının resimlerinin başında bekledi. Çantasına yerleştirdi sonra. Babasını sevdiği kadar seviyordu Atatürk amcasını… Annesini sevdiği kadar seviyordu. Mutluydu çünkü ve mutluluğunu ona Atatürk amcası vermişti. Ama hala tam olarak bilmiyordu, anlamıyordu. Yine de çocuk kalbi ile seviyordu.

Şimdi ilkokul 3. sınıfta… Yavaş yavaş Kurtuluş Savaşı’nı, devrimleri okumaya başladılar. Atatürk amcasının neler başardığını okuyarak anlamaya çalışıyor. Ama sevdiği biri olduğu için ezberlemiyor artık. Kendince kavramaya başlıyor. Anlatıyor evde. Çocuk dünyasında bazı doğrular buluyor. El yazısıyla yazarken, anneannesinin okuduğu Kuran-ı Kerim’deki yazılardan daha kolay yazıldığını kendisi düşünüyor. Yavaş yavaş ama sindirerek öğreniyor Atatürk’ü… Hep sevdiği bir adam olarak… Hani o çok eleştirilen “putlaştırmalara” kapılmadan!..



Ben yaşım ilerledikçe öğrendim 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı… Çocukken tatildi benim için… Şiirdi… Atatürk çocukları çok sevdiği için demişlerdi. Oysa anlamamız, anlamaya çalışmamız içindi. Küçükken tanımaya çalışalım diye idi… Şimdilerde bazı kendini bilmezlerin “Beton Kemal’in önünde ant okuyorlar” diyememeleri içindi. O zaman anladım ki; Mustafa Kemal Atatürk’ü “putlaştırmaya çalışanlar”; O’nu sevenler değil, aksine sevmeyenlerdi.

Bugün dincisinin sımsıkı sarıldığı dinini özgürce yaşamasını sağlayan Atatürk’ün düşünceleri ve devrim anlayışıydı. Bugün solcuların sosyal düzen içinde yapılandırmayı düşündüklerinin çoğunun temelinde yatan Atatürk’ün düşünceleri ve devrim anlayışıydı. Bugün milliyetçilerin Türk’lük söylemlerinin temelini dayandırdıkları tarih içinde şanlı sayfalar açanlardan biri Atatürk’tü ve O’nun Türk olmakla ilgili düşünceleri de yer alıyordu. Düşüncesi, inancı, bakış açısı ne olursa olsun; bu ülke toprakları içinde yaşadığı sürece kendisini ifade edebilen herkesin, bunu başarmasının altında yatan Atatürk’ün düşünceleri idi… O zaman anladım ki Atatürk kimseye tabu ya da kimseye put değildi. O; şimdilerde yaşayan, nefes alan herkesin Atatürk ağabeyi ya da Atatürk amcasıydı. Hiç birini ayırmadan… Herkesin Ata’sıydı…

O yüzden dini bütün bir insan olan babaannem, “Şu okunan ezanların yüzü suyu hürmetine” diyerek başlardı Atatürk için dua etmeye… Ben küçükken; 10 Kasım’da… İnsanlar saygı duruşunda gerçekten saygılı bir bekleyiş içinde olurdu. Bitse de gitsek demezdi hiç biri… Atatürk’ün ölümü için yapılan saygı duruşunda, milyonlarca kişi Atatürk’ün ruhuna Fatiha okurdu. Çünkü Atatürk ağabeydi O… Atatürk amcaydı. Ataydı… Şimdi bir İstiklal Marşı’nı bile çok gördüğümüz, işimize yetişmek için saygı duruşunda sabırsızca saatimize baktığımız Atamızla aynıydı hem de…

Bazen diyorum ki dedelerimizi, ninelerimizi kaybettikçe; Atatürk amcamızı da kaybediyoruz galiba… Onlar biliyordu çünkü ve anlatıyorlardı. Ne zor şartlar olduğunu, nelerin başarıldığını… Nasıl bir çaba ile bir ülkenin esaretten kurtularak doğduğunu anlatıyorlardı. Şimdilerde pek anlatan kalmadı. O yüzden belki de rahatlıkla birileri televizyona çıkıp “Humeyni’yi seviyorum. Atatürk’ü sevmiyorum” diyebiliyor. Bundan çok değil bir nesil önce amca olan Atatürk’ü “putlaştırılmış” diyerek küçültebiliyor.



Oysa anlatılsa… Dense ki:

“Atatürk bugün nefes aldığın havanın, yaşadığın toprağın, yediğin yemeğin sana ait olması için çabaladı. Sen namazını kılabil, ezanını duyabil, orucunu tutabil diye savaştı. Çocukların, gelişen dünyanın içinde söz sahibi olabilsin, çağdaş eğitim alabilsin ve özgür büyüsün diye gecelerce uykusuz kaldı.”

Kimse sormadı mı gerçekten kendisine? Bir subay; hem de o zamanların en fakir ordularından birinin, bir halk ordusunun başına geçerek, cepheler boyu, yıllarca neden ölümle burun buruna savaştı ama durmadı? Ne beklentisi vardı? Mareşal oldu da ne kazandı? Sonra neden gidip, aslında kimse karşı çıkmayacakken saltanatı elinin tersi ile itip cumhuriyeti getirdi? Cumhurbaşkanı oldu da herhangi bir ülke lideri kadar zengin mi öldü? Ya da kurmuşsun işte Cumhuriyeti… Çekil köşene değil mi? Hayır… Onca devrim yaptı. Onca işi başlattı. Çocuklara ve gençlere, özellikle gençlere yatırım yaptı. Ne zoru vardı? Ne kazandı kişisel olarak bunlarla uğraşarak? Keyfini süremez miydi? Bu halk o zamanlar ayaklanıp gerçekten de cumhuriyet, harf ve kıyafet devrimi, laiklik diye bağırıp çağıracak mıydı? Demiryolu isteriz diye meydanlara doluşacak mıydı? Hayatında uçak görmemiş Kayseri halkı, şehrimize uçak fabrikası isteriz diye galeyana mı gelecekti? Hayır bunların hiçbiri olmayacaktı. Ama O; kendisini zorlayan hiç kimse olmadığı halde işte bir çok önemli adım attı. Takip etti. Başardı. Bunları yapmasaydı, o zamanlarda kim kalkıp da “Paşam, hayırdır? Yapıştın koltuğa… Aç şu memleketin önünü!” diyecekti?

Bugün Atatürkçü düşünceyi kavramak, O’nu anlamak için gerçekten çok boyutlu düşünmek gerekiyor. Ama Atatürk’ü gerçekten de ruhuna Fatiha okunacak kadar insan görmekle başlıyor her şey… Bugün Müslümanlığı ile övünüp, ardından bir Fatiha okumayan adamdan başka hiç kimse putlaştırmıyor Atatürk’ü…



Ve hayat hızla akıyor. Nesiller nesilleri kovalıyor. Siyasi görüşü ne olursa olsun; insanlık adına evlatlara anlatmak gerekiyor Atatürk’ün mecbur olmadığı halde yapmaya çalıştıklarını… Bunları neden yapmaya çalıştığını bir de…

Belki o zaman; mecbur oldukları halde hiçbir şey yapmayanların gerçek yüzünü görebilir çocuklarımız. Yoksa bu ülkede; önce dükkanlardan ve işyerlerinden kaldırılan Atatürk resimleri, yakın gelecekte yüreklerden de kaldırılacak.

Ve kimse anlamayacak: O resimler asılıyken Atatürk Amcaydı O… Kaldırılmaya başladıktan sonra putlaştırılmaya başladı. Çünkü hep içimizdeydi o zamana dek. 1938 yılında ölecek kadar insandı. Ama ölene dek çalışandı. Ben oğluma; anlayabildiğim kadarıyla hep anlatmaya çalışacağım Atatürk amcasını… Umudum; onun da çocuklarına anlatması… Siyasi bir görüş çevresine oturtmadan… Hakkını teslim ederek… Ne ırkçılığa ne de dinsizliğe vardırmadan… İnsan olarak!..



Ey Türk Gençliği!

Birinci ödevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini, sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır.
Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel, senin en değerli güven kaynağındır. Gelecekte de yurt içinde ve dışında, seni bu kaynaktan yoksun etmek isteyen kötücüller bulunacaktır. Bir gün, bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan; ödeve atılmak için, içinde bulunacağın durumun olanaklarını ve koşullarını düşünmeyeceksin! Bu olanaklar ve koşullar çok elverişsiz olabilir. Bağımsızlığına ve cumhuriyetine kıymak isteyecek düşmanlar, bütün dünyada benzeri görülmedik bir zafer kazanmış olabilirler. Zorla ve aldatıcı düzenlerle sevgili yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün tersaneleri ele geçirilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesine düşman girmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acıklı ve korkunç olmak üzere; yurdunda iş başında bulunanlar, aymazlık ve sapkınlık içinde olabilirler. Üstelik, hainlik de yapabilirler. Daha kötüsü, iş başında bulunan kişiler kendi çıkarlarını, yurduna girmiş olan düşmanların siyasal amaçlarıyla birleştirebilirler. Ulus, yoksulluk ve sıkıntı içinde ezgin ve bitkin düşmüş olabilir.

Ey Türk geleceğinin gençliği!

İşte, bu ortam ve koşullar içinde bile ödevin, Türk bağımsızlığını ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Bunun için gereken güç, damarlarındaki soylu kanda vardır!
__________________
HAYAT BU,BİR BAKARSIN HERŞEY BİR ANDA SON BULUR.
HAYAT BU,SON DEDİĞİN AN HERŞEY YENİDEN CAN BULUR...


« Önceki Konu Sonraki Konu »

Şu an bu konuyu okuyan kişi sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir)