izmir escort escort izmir porno porno izle
Aleviliğin Oluşum Tarihi - IRCForumları - IRC ve mIRC Yardım ve Destek Platformu
User Tag List

Alevilikte Ölü Geneleği #1
Üyelik Tarihi: 10 Şubat 2013
Nereden: Sanane.?
Mesajlar: 7.333
Aldığı Beğeni: 41
Beğendikleri: 76
24 Haziran 2013 , 11:51
Alıntı ile Cevapla

Alevilikte Ölü Geneleği Nasıldır?


Alevilikte mücerretlik yoktur. Doğurganlık üretim paylaşım katılımcılık çoğulculuk özgürlük ve eşitlik temeldir. Hayat mücadeledir: Doğum evlenme ölüm yaşamın önemli birer evresidir.
Çorum Amasya Samsun. Ordu Yozgat Tokat bölgesinde “Su Selası”nda “Hitit gelenek ve göreneği” aynenAlevi inanç ve töresine geçmiştir. Malatya yöresinde mukim Alevi Kürt Atma Aşiretinde ölen Aşiret Reisi veya efradı ile bir zengin şahıs ise onun için Koç veya Teke Kurban edilerek 7 gün “ölü aşı” şöleni verilir ki bu da“Hitit gelenek ve göreneği”ndedini ayin töreninin bir ürünüdür. Atûfî Hayreddin Hızır’ın çiftliğinin olduğu ve bugün üç köyün bulunduğu yörede Hitit Höyükleri ve kalıntıları vardır. Hakk’a yürüyen bir kimse (kadın veya erkek) daha naaşı gömülmeden bir “Dar / Toprak Kurbanı” tığlanır. Ölen kişi fakir ise cemaat kendi arasında para toplayarak kurban keser ve borçlarını öderler. Cenaze evden çıkarken “Su Selası” denilendini törenle “Hüseynî makamında” Teslim Abdal’ın bir nefes söylenerek uğurlanır ve ardından bir barkaç / kova su dökülerek ölen şahıs “dar-ı bekaya” yolcu edilir.
Cenazenin defnedildiği (sırlandığı) günü akşamı ölen şahıs “Dâra Çekilir” ve “Ölü Dârı Erkânı ve Cemi” düzenlenir. Dersim bölgesinde ölü dârına “Meyyit Cemi” denmektedir. Samsun-Terme’nin Sivaslılar Köyü’nde kadınlar ayakta yas içinde çeneleri fındık çubuklarına dayalı olarak dara dururlar. Ölen şahsın musahibi ile birinci derecede ki akrabaları ilk gün dede tarafından batînen sorgulanır sorumluluk ve yükümlülük altına sokulurlar. Meftanın insanlara borcu-alacağı varsa ödenir. İncinen varsa rızalığı alınır. Ölen şahıs “kul hakkı”yla “dar-ı beka”ya gitmez. Bu dünyada aklanır-paklanır durulur-arınır ya da düşkün olarak gönderilir. Dede ölen insan için şu özdeyişi söyler: “Eğer önünde ki kadifeyse onu sen dokudun. Yok eğer Diken’se onu da sen diktin” bu çerçevede mevta sorulsun sorgulansın.
Birinci günü kesilen kurban pişirilerek “ölü aşı” yemeği verilir. 40. cı günü ise; “Dârdan İndirme Erkânı / Cemi” düzenlenerek “toplumdan rızalık” alınarak Hakk’a yürüyen dârdan indirilir. Kırkıncı günü yine yemek verilir. Bu cemde ölen şahıs aklanır ya da “ulu divan”a bırakılarak “uhrevi dünya”ya yolcu edilir.
Alevilikte 1- 40 gün arası geçen zaman aralığı “berzah alemi” olarak anılır kı; bu ölen şahsın son “görgü cemi”nin yapıldığı bir dönemi kapsar. Alevilikte ölüye telkin yoktur.
Ölen insan düşkünse “Dâr Cemi”düzenlenmez kurban da tığlanmaz yemeği yenmez. Şeklen / biçimsel / zahiren şeriata uygun cenaze namazı kılınarak toplumdan rızalık alınmadan defnedilir.


__________________
~ Artık kimseyle uğraşmak istemiyorum, mümkünse benimle bir derdiniz varsa siz çözün..!


To view links or images in signatures your post count must be 10 or greater. You currently have 0 posts.

Aleviler Neden Namaz Kılmıyorlar ? #2
Üyelik Tarihi: 10 Şubat 2013
Nereden: Sanane.?
Mesajlar: 7.333
Aldığı Beğeni: 41
Beğendikleri: 76
24 Haziran 2013 , 11:53
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
Aleviler Neden Namaz Kılmıyorlar ?

Hz. Ali şehid edildiği için kılmamazlık yapmıyor. Aleviler Namaz kılmanın şeklinin sünni-arap yorumu olan mevcut halindeki gibi olmadığına inandıkları için kılmıyor. Yani Kuranı Kerim namaz kılmak için derki:”Secde edin” Kuranda bunun dışında nasıl kılınacağına dair bir açıklama olmadığına inanırlar.


Sünniler ve araplar kuranda bu konu açıklanmadığı için namazı sünnet olarak kılarlar. Bu yüzden sünniler kılma şekline sünnet derler ve namazın zamanıda belli edilmemiştir Kuranda..Bu yüzden iran 3ülkemizdeki Sünniler 5 vakit kılar. Aleviler namazın şeklisüresi ve vakti olacağına inanmaz. Daha doğrusu ibadetin şeklinin olacağına inanmazlar…İbadet Allah ve kul arasındadır.


Aynı zmanda kuranı kerimde cami kelimeside tek yerde geçmez. Cami peygamberden sonraki kutuplaşma neticesindeiktidar sahiplerinin yandaşlarına propaganda yapmak amaçlı kurdurdukları yerlerdir..O zaman dahi adı cami değil mescitti. Emeviler bunları yaygınlaştırdı ve islam alemine cami kültürünü empoze etti.

__________________
~ Artık kimseyle uğraşmak istemiyorum, mümkünse benimle bir derdiniz varsa siz çözün..!


To view links or images in signatures your post count must be 10 or greater. You currently have 0 posts.
Aleviler Neden Tavşan Yemez? #3
Üyelik Tarihi: 10 Şubat 2013
Nereden: Sanane.?
Mesajlar: 7.333
Aldığı Beğeni: 41
Beğendikleri: 76
24 Haziran 2013 , 11:54
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
Aleviler Neden Tavşan Yemez?

Tavşan çeşitli canlılara benzer. Kafası kediye kuyruğu domuza adet(hayız)görmesiyle insanakulakları eşeğe ayakları köpeğe benzer. Birleşme ve doğurma biçimlerinde gariplikler vardır. Eti yoktur. Pıhtılaşmış kan külçesidir. Pişirmek için çok malzeme gerekmektedir.

Tavşan Alevilerce uğursuz sayılan hayvanların başında gelir. Alevi ve Sünni Müslümanları ayıran en belirgin biçimsel öğelerdendir. Alevilerin; üzerinde tavşanın geçtiği tarlalarını yedi yıl ekmediklerini söyleyerek. alay edilir.
Oysa tavşanın geçtiği her tarlanın ekilmemesi durumunda bir çifti toplumu olan Alevilerin köyleri beklememeleri tüm arazilerini ham bırakmaları gerekirdi Bir yabanıl hayvan olan tavşanın geçmediği arazi düşünülemez

Tavşan Başka Toplumlarca da Yasak
İran Şiiliğinde de Tavşan kirli kabul edilir. Eti yenmez
Yahudi inancında da yasaklanıştır
Tavşan Hititlerde "tabu"dur yasaktır



Alevilerde Uğurlu-Uğursuz Kabul Edilen Hayvanlar

Uğursuz Hayvanlar
Keklik Kızıl ayaklıdır. Ayakları Hüseyin'in kanına bulandırdığı inancıyla Aleviler kekliği sevmezler Sevilmeyen hayvanlardandır. Tanrı'nın lanetine uğradığından dölü olmadığına inanılır
Ayı Sevilmez adı anılmaz."Dağdaki""Kocaoğlan" gibi gönderme adlarla dile getirilir
Domuz ve Hindi sevilmez
Baykuş Uğursuz
Keklik Müfsit

Uğurlu Hayvanlar
Turna En hayırlı kuştur. Sesi Hz. Ali’nin sesi gibi kabul edilir
Kırlangıç Kutsal sayılır
Geyik kutsal sayılır
Koyun. Koç kurbanlık olarak "mübarektir"
At Kardeş ve murat sayılır Hz. Ali de "düldül”denken atıyla birlikte Alevi'nin kafasında yer etmiştir
Bülbül sevilen
Güvercin Alevilerde kutsal'dır. Avlanmaz kesilmez ve yenmez. Hacı Bektaş'ın Sulucakarahöyük'e güvercin biçiminde (-donunda) geldiği inanışı vardır
Şoförlerin yoluna tavşan çıkmasını uğursuz saydıkları Yılan görmeyi de rahat yolculuk belirtisi olarak inandıkları bilinir.





__________________
~ Artık kimseyle uğraşmak istemiyorum, mümkünse benimle bir derdiniz varsa siz çözün..!


To view links or images in signatures your post count must be 10 or greater. You currently have 0 posts.
Alevi - Bektaşi Kültüründe Kadın #4
Üyelik Tarihi: 10 Şubat 2013
Nereden: Sanane.?
Mesajlar: 7.333
Aldığı Beğeni: 41
Beğendikleri: 76
24 Haziran 2013 , 12:03
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
Alevi - Bektaşi Kültüründe Kadın

Alevi ve Bektasiler toplumumuzda farklı kültür ve yasayısları ile dikkat çeken
ülke ve ulus birliğine bütünlüğüne derinden bağlı kültür ve düsünceye büyük bir değer ve önem veren yetmis iki milleti kardes bilen kimseye hor bakmayan sevgiyle enginlikle yaklasan bir topluluktur. Alevi ve Bektasiler Türk inanç gelenek görenek ve adetlerinden etkilenmislerkendilerine özgü bir hayat tarzı olusturmuslardır.
Alevilik ve Bektasilik anlayısı zengin bir kültür birikimine sahiptir. Bu kültür
birikimi içinde edebiyattan folklora kadar bir çok bilim için materyaller
bulunmaktadır.
Alevi ve Bektasi kültürü Türk kültürünün temel ve önemli bir bölümünü
olusturmaktadır. Kültürleri ve yasayısları ile her zaman merak edilen bir çok
kültürden izler tasıyan Alevi ve Bektasilerin kadın anlayısı da dikkat çekmektedir.
Alevi ve Bektasi kültürü içinde Eski Türk kültürünün izleri yoğun olarak yer
almaktadır. Bu nedenle Alevi ve Bektasi kültürünün kadına bakısını anlayabilmek için kadının Eski Türk kültürü içindeki yerini bilmek gerekir.
Türk toplumunda kadın geçmisten günümüze kadar büyük değisiklikler
geçirmistir. Destanlarda Dede Korkut Hikayelerinde Halk hikayelerinde Kutadgu Bilig ve Divan u Lügat'it Türk'te kadın farklı sekillerde karsımıza çıkmaktadır. Bu eserlerde yer alan kadınla ilgili özelliklerin bir çoğu Alevi ve Bektasi kültüründe de devam etmektedir. Bu nedenle çalısmamızın birinci bölümünde burada sözü edilen eserlerden yararlanarak kadının tarih içinde geçmisten günümüze kadar geçirdiği değisim anlatılmıstır. Alevi ve Bektasi Kültürünün Eski Türk kültüründen etkilendiği ve izler tasıdığı ispat edilmeye çalısılmıstır.
Islamiyet Dönemi Osmanlı Đmparatorluğu Selçuklu Đmparatorluğu Mesrutiyet dönemi ve Cumhuriyet dönemindeki kadın anlayısı da farklılık göstermektedir. Bu dönemlerdeki kadın anlayısına yer verilerek Alevi ve Bektasi kültürünün kadına bakısı ile benzeyen ve ayrılan yönleri anlatılmıstır.


Kadının Eski Türk kültürü içindeki yeri ve bu kültürün Alevi-Bektasi kültürü
üzerindeki etkisi belirlendikten sonra ikinci bölümde kadının Alevi-Bektasi kültürü içindeki konumu incelenmistir. Türk kültürünün en temel özelliklerini korumus olan Aleviler ve Bektasilerin kadına ayrı bir değer verdikleri anlatılmıstır. Alevi-Bektasi kültürü içinde herkese can gözüyle bakıldığıkadın erkek ayrımı yapılmadığı ispat edilmeye çalısılmıstır.
Alevi-Bektasi kültürü hakkında bilgi verebilecek en zengin kaynak Alevi-Bektasi
siirleridir. Çoğunlukla saz esliğinde seslendirilen Alevi-Bektasi adap ve erkanına ait kavramların islendiği bu siirler sözlü kültüre asina olan halka hep yakın gelmistir.
Alevi-Bektasi düsüncesini yaymada aktif rol oynamıslardır. Bu nedenle Alevi-
Bektasi kültürünün kadın anlayısı hakkında bilgi verilirken bu kültür içinde öne
çıkan kadınlar ve kadın sairler tanıtılırken Alevi-Bektasi siiri merkez alınarak bu
kültüre bakılmıstır.
Çalısmanın üçüncü bölümünde Alevi-Bektasi edebiyatı içinde öne çıkan kadın
sairler tanıtılarak Alevi ve Bektasi kadınlarının siir söyleyecek kadar cesur oldukları gösterilmistir. Ayrıca Alevi ve Bektasi kadınının duygu dünyası yansıtılmaya çalısılmıstır.
Alevi-Bektasi erkek ve kadın sairlerin siirlerinde Hz. Fatma Hz. Hatice Hz.
Zeynep Kadıncık Ana ve Hüsniye gibi kadınlara telmihte bulundukları bu
kadınların Alevi ve Bektasi toplulukları tarafından örnek alındığı anlatılmıstır.
Ayrıca Alevi-Bektasi topluluklarının kendi kadınlarını siirlerde telmih edilen bu
kadınlarla özdeslestirdikleri gösterilmistir.
Alevi ve Bektasi sairlerinin siirlerinde kadının ana bacı ana-bacı es disi evliya sevgili melekperi sultan kız huri kızı ve gelin seklinde tasvir edildiği ifade
edilmistir. Erkek sairlerin siirlerinde kadının üstün varlıklara benzetilerek
yüceltildiği kadın sairlerin siirlerinde ise kadını yüceltmenin yanında erkeklere karsı hep bir sitem bulunduğu anlatılmıstır.
Alevi ve Bektasi kültüründe kadın anlayısı anlatılırken bu alanda mevcut bulunan eserlerden yararlanılmıstır. Alan çalısması yapılmamıstır.

__________________
~ Artık kimseyle uğraşmak istemiyorum, mümkünse benimle bir derdiniz varsa siz çözün..!


To view links or images in signatures your post count must be 10 or greater. You currently have 0 posts.
Standart Yarsanizm / Yazdânizm / Kürt Aleviliği #5
Üyelik Tarihi: 30 Ekim 2013
Mesajlar: 2.443
Aldığı Beğeni: 0
Beğendikleri: 0
26 Aralık 2013 , 19:16
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
Yazdânizm / Kürt Alevîliğiya da Yarsanizm; İslâmiyet'e Bahailik'ten de uzak kalan inançlar topluluğu - Zentçe "Yazata" kelimesi ile aynı mânâya gelen ve Kürtçe'deki "Tapılmağa değer" anlamındaki "Yazdân" kelimesinden Zerdüştçülük mefhumunu ifade etmek maksadıyla üretilen bir ihtira.
Yazdânizm üç ana başlık altında incelenebilir:
Işıkçılık (Çınarizm)
Işıkçılar Cemaati ile karıştırılmamalıdır.
Erdoğan Çınar tarafından ortaya atılan Alevîliğin Hititler ile Luviler'in dinlerinin devamı olduğu, on binlerce yıllık geçmişten gelen tüm dinleri etkileyen, ve bütün semavî dinlerin başlangıcını oluşturan asıl kaynak, "Serçeşme" olduğunu öne süren inanç.
Ezidilik

Muhammed bin Abdullah tarafından babası El-Hakem bin Ebu el-'As ile birlikte Mekke'nin güneyindeki Taif kentine sürülen ve sonradan Emeviler'in dördüncü halifesi olan Mervan bin El-Hakem'in soyundan gelen Adi bin Musafir'in adına atfedilerek Zerdüştlük ilkeleri üzerine kurulan, evrenin ve insanların Azda adında bir tanrının görevlendimiş olduğu Melek Tavus tarafından yaradıldığına inanan, fakat İslam peygamberleri olan İbrahim, Musa, İsa, ve Muhammed bin Abdullah'ın peygamberliklerini tanımayan, "Meshaf Reş" ve "Kitab el Celve" adlı kitapları dinî öğretilerinin temel dayanağı olarak kabullenen inanç.
__________________
Benimle olursan düşmanların artar , ama asla kaybetmezsin.
Anadolu’da alevilik öncesi gelişmeler #6
Üyelik Tarihi: 10 Nisan 2011
Mesajlar: 43.154
Aldığı Beğeni: 7
Beğendikleri: 0
25 Mart 2014 , 19:39
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
ANADOLU’DA ALEVİLİK ÖNCESİ GELİŞMELER

Mehmet Yaman Dede

Anadolu’da Alevilik, yüzyıllar süren oluşum sürecinde, bir çok değişkeni birlikte ele alarak incelemek gereken çok kapsamlı bir olgudur. Bazı araştırıcıların yaptıkları gibi, Anadolu’da Aleviliğin doğuşunu bir veya birkaç nedene bağlamak, bilimsel açıdan oldukça sakıncalıdır. Anadolu’da Aleviliği, doğrudan İmamet sorununa; Hz. Ali-Muaviye mücadelesin veya sadece Anadolu’nun içinde bulunduğu sosyal, siyasi, ekonomik ve dinsel atmosfere bağlamak v.b. zorlama yargılar, sorunu analize yönelik çalışmalar olmaktan çok, işin kolayına kaçmaktır. Doğal olarak bu şekilde yapılmış Anadolu’da Aleviliğe yönelik sözde araştırmalar, sözde Alevilik uzmanlarının, deyim yerindeyse “Alevi (Bektaşi) sırrının çözüldüğünü dahi ifade edebilmektedirler. İnancımız odur ki, kamuoyu bir gün bu bilim sömürgenlerine gereken yanıtı verecektir.

Anadolu’da Alevilik, oluşumu açısından çeşitli mekân ve zaman dilimlerini göz önüne almak gereken, ancak nihai ola*rak Anadolu’da gelişimin halâ da sürdüren bir olgudur.

Bu nedenle, Anadolu’da Alevilik incelenirken bu olguya etki edebilecek bütün olaylar kronolojik ve sistematik olarak incelenmek gerekir. Konuya yönelik önyargılı yaklaşımlar ise, araştırmayı daha başlamadan kısırlaştırır. Şöyle ki: varıl*mak istenen sonucun niteliği önceden düşünülmüş ise, bura*da araştırıcı işe önyargıyla başlamış demektir. Oysa yargıyı verecek, inceleme doğrultusundaki sonuçtur, araştırmayı ya*panın önyargıları ya da isteği değil…

Konuyu, tarihsel süreç içerisinde incelemeye geçmeden önce, araştırıcının tarih araştırmaları konusunda yaşadığı zor*luklara da değinmek istiyorum. Bunlardan bazılarını şöyle sı*ralayabiliriz: Tarih, ilk elde, günümüzde yaşayan tarihçinin geçmişte yaşamış olan “başkasını” okuyarak yaptığı bir bilimdir. Tarihçiyle nesnesi arasında zamansal ve mekânsal bir mesafeleşme vardır. Geçmişte yaşamış başkasından tarihçi*ye arda kalan belgeler, anı, tanıklık ve kronikler gibi metinler*dir. Tarihçi için belgelerdeki bu olgular, sanki kendisi tarafın*dan yapılmış birer gözlemdir. Ne var ki, asla yinelenebilir ve sınanabilir olmadıklarından, bunlar ancak tekil gözlemler ola*rak kalırlar.

Tarihçinin ve doğal olarak bizim de karşılaşacağımız zor*luklara da değindikten sonra, şimdi esas konumuza dönebili*riz. Anadolu’da Aleviliğin doğuşunu incelerken, başlangıç noktamızı, Hz. Muhammed’in ölümü ve Dört Halife Dönemi oluşturacaktır.

1- HZ.MUHAMMED’İN ÖLÜMÜ VE DÖRT HALİFE DÖNEMİ:

İslâm Tarihindeki ilk siyasî ve dinsel ayrılıkların bu dönem*de oluşmaya başladığı gerçeğinden hareketle, bu dönemde olmuş bazı önemli olayları ayrıntılarıyla inceleyeceğiz. Hz. Muhammed’in peygamberliği döneminde, Müslümanlar ara*sında kayda değer bir ihtilafın varlığından söz etmek ise zordur, Müslümanlar arasındaki ayrılık rüzgârlarının başlangıç noktasının, Hz. Muhammed’in Hakk’a yürümesi ve bunun sonucu olan “kimin halife olacağı” sorunu oluşturmaktadır. Biz burada sırasıyla, vasiyetname, imamet, Ebubekir, Ömer ve Osman’ın halifelik dönemleri ve Hz. Ali’nin halifeliği dönemini inceleyeceğiz.

1- VASİYETNAME OLAYI:

Bu olay, Şii-Sünni ihtilafına kaynaklık eden en önemli olaylardandır. Vasiyetname olayı, Hz. Muhammed’in ölme*den önce bir kalem ve kâğıt isteyerek vasiyetini yazdırmak istemesi ve bu arzusunun yerine getirilmemesi şeklinde orta*ya çıkmıştır. Buhârî, Müslim ve Taberî tarafından nakledilen olay, şu şekilde olmuştur: “Hz. Muhammed, hastalığı şid*detlendiğinde yanındakilere: Bana bir kalem ve kağıt getirin size bir kitap (vasiyet) yazdırayım ki, benden sonra ihtilafa, sapıklığa düşmeyesiniz, demiştir. Bunun üzerine, orada bulunan Müslümanlar arasında ihtilaflar baş gösterdi. Bir kısım, onun bu son emrinin yerine getirilmesini sa*vunurken, diğer bir kısım da Hz. Muhammed’in bu sözleri*nin geçirmekte olduğu hastalık tesiriyle söylenmiş olabi*leceğinin, esasen kendilerine Allah’ın kitabı ve peygambe*rin sünnet’inin yeteceğini söylüyordu. Bu ihtilaflar ve kargaşa üzerine Hz. Muhammed, odadakilerden çıkmalarını istedi ve daha sonra da vefat etti. Böylece vasiyetname yazılamadım Bu konuda kaynakların verdiği bu ve benzeri ri*vayetler, daha sonraları Şîa ile Ehli Sünnet arasında önemli bir ihtilafa yol açmıştır.

2- İMAMET MESELESİ:

a) İmametle İlgili İddilar:

“Vasiyetname” olayıyla da bağlantılı olan “İmamet” mese*lesi yani Hz. Muhammed’den sonra kimin halife olacağı soru*nu, Müslümanları bölen en önemli ihtilaftır denilebilir. Hz. Mu*hammed’den sonra halife’nin kim olacağı konusunda, Şiî ve Sünnî kaynaklar kendi görüşlerini destekleyen hadisler ve ri*vayetleri kullanmakta ve haklılıklarını kanıtlamaya çalışmaktadırlar. Daha önce de sözünü ettiğimiz gibi Hz. Muham*med vasiyetnamesini yazdıramamıştır. Ancak, Şîa tarafından belirtilen birçok olay, Hz. Ali’nin, Peygamber’den sonra, halife olması gerektiğinin Ali hakkında söyledikleri sözler, Gadiru Humm olayı ve Hz. Fatıma’yı ona eş olarak lâyık görmesi vb. gibi sıralayabiliriz. Ehli Sünnet ise, statükocu tavrı doğ*rultusunda, Hz. Ali’nin halifeliğini teyid eden delilleri de ya yok saymakta ve yahut da, farklı yorumlamaktadır. Halifelik konusuna yönelik ileri sürülen rivayetlerden bazı örnekler su*narak konumuzu sürdüreceğiz.

Şia’ya göre, Hz. Muhammed, Hz. Ali hakkında söylediği sözlerle onu halife tayin ediyordu. Üstelik Peygamber, Hz. Ali’nin katıldığı hemen hemen bütün savaşlarda, onu komutan olarak atamıştır.Taberî’nin nak*lettiğine göre, İbni İshak şunları anlatmıştır: “Hz. Muham*med, ailesine ve işlerine bakmak üzere Ali’yi Medine’de bı*rakmış, ona Medine’den ayrılmamasını emretmişti. Bu du*rum üzerine, münafıklar, Ali’nin hakkında yalan haberler yaymaya başladılar. Ali, aşağı sayılarak, önemsiz görüle*rek geride bırakıldı, diye söylediler. Ali, münafıkların bu gibi sözlerini işittikten sonra, silahını alarak yola çıktı. Cüref’de bulunan Hz. Muhammed’in yanma gelerek: Ey Tanrı elçisi! Münafıklar, senin beni istiskal edip ve önemsiz sayarak Medine’de bırakmış olduğunu söylüyorlar, dediğinde; Tanrı Elçisi: Onlar yalan söylüyorlar, ben seni, arkamda kalanlara bakmak üzere, Medine’de bıraktım. Sen Medine’ye dön, ailemde ve kendi ailende halefim ol.

Ey Ali, Musa’ya nisbetle Harun ne ise, sen de bana nisbetle o mevkide bulunmaya razı değil misin?

Fakat benden sonra Peygamber gelmeyeceğine göre, ancak Peygamberlik derecesi bunun haricindedir, buyurdu. Bundan sonra Ali Medine’ye döndü.

Sünni taraf ise, namaz kıldırmanın, Müslümanlığın en önemli meselesi olduğunu, Hz. Muhammed’in ise ölmeden önce bu görevi Ebu Bekir’e vermesinden dolayı ve mağarada Ebu Bekir’in Hz. Muhammed’in yanında bulunuyor olmasın*dan dolayı ve Hz. Muhammed’in sağlığında imam tayin etme*diği iddiasından hareketle, hilâfetin Hz. Ali’nin hakkı olduğu şeklindeki yaklaşımları reddetmektedir. Oysa İslâm Tarihi in*celendiğinde, görülecektir ki, Hz. Ali’nin diğer sahabilere üs*tünlüğünü gösteren yüzlerce olay mevcuttur. Buhari, Müslim, İbni Mâce, Tirmizî, Neseî ve Taberî gibi en güvenilir kaynak*lar incelendiğinde, İslâm’ın gelişmesinde Hz. Ali’nin tartışmasız en büyük hizmetleri gördüğünü söylemek mümkündür.

b) Sakife Toplantısı:

İmamet sorununa yönelik, şimdi de Hz. Muhammed’in Hakk’a yürümesi (632) sonrası gelişmeler üzerinde duralım. Hz. Muhammed’in ölümü sonrası Müslümanlar başsız kalmış, bu durum kargaşa ve belirsizlik yaratmıştır. Hz. Ali ve bazı ai*le üyeleri, Hz. Muhammed’in defin işlemleriyle uğraşırken, Ebu Bekir ve Ömer de dahil, diğer Müslümanlar, bir halife arayışına yönelmişlerdir. Bu bağlamda, Ensar’ın bu amaç*la yaptığı Sakîfe toplantısından da söz etmek gerekir. Bu top*lantıda Ensar, Hz. Muhammed’den sonra Halifeliğe Sa’d bin Ubâde’yi aday göstermişti. Sa’d bin übâde ise bu öneriyi kabul etmişti. Ömer, Sakife toplantısını haber alınca Ebu Bekir’e gelerek durumu anlatmış ve Ebu Bekir ile Ömer derhal “Saklfetu Beni Sâide” denilen avlu’ya gelmişlerdir. Ebu Bekir burada yaptığı konuşmada halifelik hakkının Kureyş’e ait olduğunu, muhacirlerin üstünlüklerini bir bir sıralar, Emirli*ğin muhacirlere yani Kureyş mensuplarına ait olduğunu an*latır. Daha sonra söz alan Ensar’dan biri “O halde bir emir onlardan, bir Emir bizden seçilsin” der. Bunun üzerine Ömer araya girer ve Hz. Muhammed Kureyş’tendir, diyerek halifenin Kureyş’ten seçilmesi gerekliliğine işaret eder. Saki*fe toplantısını nakleden Taberî, daha sonra bir kaç konuşma sonrası, Ömer’in Ebu Bekir’e biat ettiğini ve bazı Ensarlarında Ömer’i izleyerek, Ebu Bekir’e biat ettiğini naklediyor. Bu arada Ensar’dan bir bölümü, “Biz Ali’den başkasına biat et*meyeceğiz.” dediler .

Sözünü ettiğimiz Sakife toplantısını iki şekilde ele almak mümkündür. Bunlardan birincisi, bu olayın tamamıyla siyasi bir güç mücadelesi olarak ele alınmasıdır. Yani bu olay, gü*nümüz siyasi güç odaklarının, partilerin yaptığı gibi bir müca*dele ve liderlik yarışının doğal bir örneğidir. Bu halde, halife*lik mücadelesinde yaşanan bu olaylar, Müslümanlıkla, fazi*letle, dürüstlükle vb. moral değerlerle değil, siyasetle, siyasi mücadeleyle ilişkilendirilmelidir. Halifelik mücadelesinde ya*şanan olayları ikinci şekilde, moral değerler bağlamında ele alırsak, Hz. Ali dışındaki halifelik mücadelesine katılanları ak*lamak, haklılıklarını iddia etmek olanaksızdır.

Nakledilen rivayetler doğrultusunda, görülen, halifelik me*selesinin bir oldu-bitti ile sonuçlandığıdır. Zira Ebu Bekir ve Ömer’in halifeliğe yönelik bu davranışları ve neticenin kendi istekleri doğrultusunda oluşu, eğer hak üzere ise, ya da Hz. Muhammed, Ebu Bekir’i halifeliğe lâyık görmüş ise Hz. Muhammed’in yakın akrabasının, Hz. Ali’nin ve Müslümanlardan bir bölümünün Ebu Bekir’e biat etmeyişi, Peygamber’in bu yönde bir isteği olmadığını kesin kes kanıtlamaktadır. Ebu Bekir’in halifeliği, (Ömer ve Osman’ın halifelikleri de dahil), deyim yerindeyse, peygamberin Ehl-i Beyti’ne rağmen gerçekleşmiş, bu nedenle de tartışmalı bir halifelik olagelmiştir. Tüm bu saydıklarımızdan dolayı, Sünni alimlerin hilafete iliş*kin formülasyonlarında ısrarı sürdürmeleri, tarihsel gerçekle*re tamamen aykırı ve dayanaksız olmaktadır.

Sakife toplantısı sonrası gelişmelere de kısaca değinelim ve tarihçilerce nakledilen iki olay ile konuyu sonuçlandıralım:

A- Taberî’nin naklettiği olay. “… Ömer’in Ebu Bekir’e biati sonrası, halk yerlerinden sıçrayarak Ebu Bekir’e biat ettiler. Ancak Ali ve Zübeyr biate yanaşmadılar. Zübeyr kılıcını kı*nından çıkardı ve “Halife olarak Ali’ye biat edilmeden önce kılıcımı kınama sokacak değilim.” dedi. Ebu Bekir ile Ömer bunu duydular. Ömer, Zübeyr’in kılıcını elinden alarak, “Kı*lıcını taşa vurunuz.” dedi. Bundan sonra Ömer kendisi onların yanına gitti. Onları Ebu Bekir’in yanına gelerek biate mecbur etti ve: “Siz elbette ya biat ederek, yahut arzu etme*diğiniz halde zorlanarak biat edeceksiniz,” dedi. Nihayet onlar da biat ettiler. Burada biat ettikleri bahsi yanlıştır. Çünkü Hz. Ali ve haşimîler, altı ay kadar Ebu Bekir’e biat etmemiş*ler, Hz. Fatıma’nın Hakk’a yürümesinden sonra biat etmişler*dir.

B- El-İmame ve’s Siyase’den nakledilen olay: “Ebu Bekir ve Ömer, Ensar ve Muhacirlerden bir grubun Hz. Ali ile birlik*te Hz. Fatıma’nın evinde olduklarını öğrenince, Ömer yanın*da birkaç kişiyle oraya gider ve içeridekileri dışarı çağırır. Hiç kimse çıkmayınca, evi içeridekilerle birlikte yakacağını söy*ler. Kendisine içeride Hz. Fatıma’nın da bulunduğunu söyle*yenlere aldırmaz. Hz. Fatıma bağırarak yardım ister. Bunun üzerine Hz. Ali dışarı çıkarak onlarla birlikte Ebu Bekir’in ya*nına gider. Hz. Ali’den biat etmesini isterlerse de o, “Benim bu işteki hakkım sizinkinden fazladır. Siz bu makamı Ensar’dan aldınız ve onlara Resûlullah’a yakınlığı delil getirdiğiniz ve biz Ehl-i Beyt’ten zorla aldınız… Hz. Muhammed sizden oldu*ğu için, bu işe onlardan daha yakın olduğunuzu söylemişti*niz. Ben de sizlere, sizin Ensar’a karşı sürdüğünüz delilleri ile*ri sürüyorum; Biz Resûlullah’a hayatında da ölümünde de en yakınız..” der. Daha sonra biat etmeden ayrılır.

Sakife Toplantısı sonrasında meydana gelen bu gelişmele*ri vermemizden amaç, halifeliğin nasıl çözüme bağlandığını, gözler önüne sermektir. Taberî ve diğer kaynaklar incelenir*se halifeliğin nasıl çözüme bağlandığını Ebu Bekir ve Ömer’in tavırlarına bakarak görmek mümkündür. O kadar ki Hz. Muhammed’in vefatını izleyen günlerde Hz. Fatıma’nın da içinde bulunduğu eve gelen Ömer’in evi yakacağını, Hz. Ali’nin bi*atini istemesi, halifeliğin hangi mecrada Ebu Bekir’e tevdi edildiğini açıkça gözönüne sermektedir. Tüm bunları görmez*den gelen Sünni camia, hiçbir dayanak olmaksızın ve ortada tarihsel bilgiler varken, bu gerçeklerin dile getirilmesinden dahi rahatsız olmaktadır.

C) Hz. Ali’nin Ebu Bekir’e hangi koşullarda biat ettiği:

İmamet meselesine yönelik üzerinde durulması gereken bir diğer husus da, Hz. Ali’nin, hangi koşullarda ve niçin biat etti*ğinin ortaya konulmasıdır. Daha önce sözünü ettiğimiz geliş*meleri özetle verecek, bir hatırlatma yapacağız ve bu hususu bilgilerinize sunacağız. Sözünü ettiğimiz üzere, Hz. Muhammed’in ölümü öncesi yazılamayan bir “VASİYETNAME” İslam dünyasında ilk ayrılık tohumlarını atmıştı. Bu olayın ardından Müslümanlar, bir idareci arayışına yönelmişler ve Sakife Top*lantısı vb. olaylar sonucunda, Ebu Bekir halifelik makamına gelmişti. Hz. Ali, halifeliğin kimin hakkı olduğu tartışmasına, Ebu Bekir ve Ömer’e verdiği şu açık ve net yanıtla karşılık vermişti: “Sizin Ensar’a karşı sürdüğünüz delilleri ileri sürüyorum; Biz Resûlullah’a hayatında da ölümünde de en yakınız.” Hz. Ali, Ebu Bekir’e, Hz. Fatma’nın ölümüne kadar biat etmemiştir. Zaten Hz. Fatıma da Fedek Olayı nedeniyle, Ebu Bekir ile bir daha konuşmamış ve vefat etmiştir.

Ebu Bekir, sözü edilen çeşitli olaylar sonucunda halifelik makamına gelmiştir, ancak halifeliği, Hz. Ali’nin ve Müslümanlardan bir bölümünün biat etmemesiyle hal⠓meşru te*meller üzerine oturmuş” değildir, iktidarının meşruluğu tartış*malıdır. Bu arada, Hz Ali’yi zorla biat ettirmeleri mümkün ola*mayan Ebu Bekir ve Ömer, onun kendiliğinden biat etmesini bekliyorlardı. Hz. Ali’nin Ebu Bekir’e biatında bize göre iki ana etken rol oynamıştır. Ebu Bekir’in çeşitli olaylar sonucu fiilen halifelik makamında oturuyor oluşu ve Müslümanların bölünmesine, ayrılığına sebep olmamak düşüncesi, Hz. Ali’yi Ebu Bekir’e biat etmeye sevk etmiştir. O zamanın koşullan değerlendirildiğinde, Hz. Ali’nin bu davranışı siyasal anlamda bir başarısızlık olarak görülse de, yaşadığı toplumun siyasal istikran açısından, çok yerinde bir karar olduğu görülmekte*dir.

3- EB.Ü BEKİR, ÖMER VE OSMAN’IN HALİFELİK

DÖNEMLERİ :

Daha önce, Ebu Bekir’in halifeliğe gelişine kadar olan gelişmeleri ele almıştık, Esasen biz burada Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ın halifelik dönemlerinden ayrıntılı olarak bahsetme*yeceğiz.

Ebu Bekir döneminde (632-634) zekât vermekten kaçınan bazı Arap kabilelerine askeri müdahalede bulunmuş, yine bu dönemde bazı kişilerce peygamberlik iddiaları ortaya atılmış*tır. Bu olayların dışında sorun olarak nitelendirilebilecek olay*lar olmamıştır. Ebu Bekir ölmeden önce, hasta iken, yerine Ömer’i halife adayı olarak önermiş ve sahabeler de Ömer’i halifeliğe getirmişlerdir. (634)

Ömer’in halifelik dönemi (634-644) daha çok fetihlerle geçmiştir. Bu dönemde devletin fetihler sonucu yayılmasıy*la, devlet örgütü de yavaş yavaş kabile yapısını aşarak daha organize bir yapıya bürünmüştür. Vasiyetname ve İmamet meseleleri bahislerinde ele aldığımız Müslümanlar arasında baş gösteren ayrılıklar, Ebu Bekir ve Ömer’in halifelik yılla*rında pek su yüzüne çıkmamış, deyim yerindeyse bir olgun*laşma sürecinden geçmişlerdir. Ömer, azatlı bir köle tarafın*dan hançerlenerek öldürülmüştür (644). Ömer ölmeden önce, kendisinden sonraki halifenin seçimini şûra’ya havale et*mişti. Bunun üzerine toplanan şûra, Osman’ı halifeliğe seç*miştir.

Osman’ın halifelik dönemi, (644-656), daha önce tohumları ekilmiş bulunan bölünmelerin, çıkış noktası bulduğu, su yü*züne çıktığı bir dönem olmuştur. Osman’ın idarî tavırları da bu karışıklıkları körükleyici rol oynamıştır. Akrabalarına, ya*ni Emevi ailesine gösterdiği aşırı yakınlık ve valiliklere onları tayin etmesi, yakınlarına savaş ganimetlerinden hisse ayır*ması vd. etkenler, Osman’a karşı Irak, Mısır, Hicaz ve Suri*ye de yoğun bir hoşnutsuzluk duyulmasına yol açmıştır. Öyle ki Osman, atadığı Emevi Valiler halka kötü davranıyor olmasına karşın, bir bölümü akrabası olan bu valileri koruyucu bir tutum takınmıştır. İşte sözünü ettiğimiz bu nedenlerle, hal*kın Osman’a hoşnutsuzluğu artmış, sonuçta, Mısır, Basra ve Kûfe’den yola çıkan gruplar, Osman’ın evini kuşatmış ve onu öldürmüşlerdir (656) .

4- Hz. ALİ DÖNEMİ:

Osman’ın isyancı gruplarca öldürülmesi sonrası, Hz. Ali halifeliği ashabın ısrarları üzerine kabul etti. Esasen Hz. Ali (598-661) iç karışıklıkların çok yoğun olduğu bir dönemde ve bu karışıklıkları sonlandırmak amacıyla halifelik teklifini kabul etmiştir. Daha önce onun halifeliğini destekleyen Talha ve Zübeyr, umdukları valilik veya hilafette ortaklık talepleri reddedilince, Osman’ın kanını talep iddiasında bulundular. Yine, önceleri Osman’a açıkça cephe olan Ayşe ise, Hz. Ali’ye biat edildiğini haber alır almaz, Osman’ın kanını talep iddiasıyla Talha ve Zübeyr’le birlik oldu. İşin ilginç yanı, Hz. Ali’ye biat edilinceye kadar, Ayşe, Talha, ve Zübeyr de dahil hiç kimse onu Osman’ın ölümünden sorumlu tutmamıştı. Tamamıyla siyasi nedenlerle, Talha, Zübeyr, Ayşe ve Muaviye, Hz. Ali’ye biat edilmesi (656) sonrası, onun Osman’ın ölümünden sorumlu olduğunu iddia etmeye başlamışlardı. Bu gelişmeler, Hz. Ali ile Ayşe, Talha ve Zübeyr’in orduları arasında Cemel Savaşı’na; ve daha sonra da yine Hz. Ali ile Muaviye arasında Sıffin Savaşı’na yol açmıştır. Cemel Sava*şı, (656) Hz. Ali’nin ordusunun galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Hz. Ali bu olaydan sonra Şam’da hüküm sürekte olan ve ken*disine biat etmeyi reddeden Muaviye’nin yarattığı bu ikiliğin çözümüne girişti. Muaviye, Hz. Ali’yi Osman’ın katlinden sorumlu tutuyor ve Şam’da bunun propagandasını yapıyordu.

Hz. Ali’nin anlaşma girişimi sonuçsuz kalınca Sıffin Savaşı (657) başlamış oldu. Hz. Ali savaşı kazanmak üzereyken, Muaviye’nin en yakın adamı Amr İbn-ül As’ın, askerlerin mız*raklarının ucuna Kur’ân nüshalarını bağlatarak “Allah’ın kita*bı sizinle bizim aramızda hakem olsun” diye bağırtması sonu*cu kendi askerlerinin saldırıdan vazgeçmesi Hz. Ali’yi isteme*diği bir anlaşmaya zorladı. Amr’ın hilesi ise yaramış işe ve iki taraftan da hakem seçilmek yoluna gidilmiştir. Ancak Muaviye’nin hakemi Amr, Hz. Ali’ye rağmen hakemliğe getirilen Ebu Musa’yı kandırmış ve Muaviye’yi halife ilan etmiştir. Bu çözümü kabul etmeyen bir grup hem Hz. Ali, hem de Muaviye’ye düşman olmuşlar ve Hariciler adını almışlardır. Böyle*ce Müslümanlar, üçe bölünmüş oluyorlardı, Hz. Ali ölü*münden bir süre önce, Medain’i zaptederek halka eziyet eden Haricilere bir askeri sefer düzenlemiş ve bir bölümünü yok et*miştir. Daha sonra Kûfe’ye çekilen Hz. Ali’ye, intikam almak isteyen İbni Mülcem adlı bir Harici tarafından kılıçla saldırılır ve üç gün sonra da şehid olur. (661)

II- EMEVİLER DÖNEMİ:

Sözünü ettiğimiz gibi Muaviye (610-680) “kısas” adıyla din kisvesine büründürdüğü siyasi amaçlarını ne pahasına olursa olsun elde etmek için uğraşmış, Hz. Ali’ye savaş sırasında ye*nileceğini anlayınca hile yoluna başvurmuş ve Hz. Ali’nin öl*dürülmesi ile de Emevi Saltanatını kurma emeline ulaşmış*tır. Hz. Ali’nin ölümü sonrası, Kûfeliler oğlu Hz. Hasan’ı ha*tife seçtiler. Ancak Hz. Hasan kendi yandaşları arasındaki ayrılıklardan ürkerek Muaviye ile savaşı göze alamadı ve onun*la anlaşarak halifelikten çekildi. Anlaşmaya göre, Hz. Ali ta*raftarlarına eziyet edilmemesi, hutbelerde Hz. Ali’nin kötülenmemesi, halifeliğin Muaviye’den sonra soyuna geçmemesi konuları hükme bağlanıyordu. Ancak daha sonraları siyasi gücünü iyice sağlamlaştıran Muaviye, “Hasan’la olan ahdim ayağımın altındadır.” demek suretiyle anlaşma hüküm*lerini bir bir çiğnemiştir. Peygamberin ashab-ı kiramı da dahil olmak üzere, Hz. Ali yandaşlarına her türlü eziyeti yaptırmış, camilerde Hz. Ali’ye lanet okutmuş ve kendisinden sonra oğ*lu Yezid’in halife olmasını sağlamak yoluna gitmişti. Hz. Hasan’ın da öldürtülmesi sonucunda, Emevi hanedanının önün*deki en büyük engel olarak Hz. Hüseyin bulunmaktaydı.

1- Kerbelâ Olayı (680):

Muaviye’nin ölümü sonrası tahta çıkan Yezid’in ilk buyru*ğu, kendisine herkesin biat etmesini sağlayıcı zorlama ön*lemleri almak oldu. Bu buyruğu valilerine bildirdi. Medine Va*lisi bu buyruğu Hz. Hüseyin’e bildirdiğinde, Hz. Hüseyin aile*siyle Mekke’ye gitti. Hz. Hüseyin’in Mekke’de olduğunu öğre*nen Kûfeliler, Mektup yazarak ve elçiler göndererek onun ya*nında olduklarını, ona biat edeceklerini bildirdiler ve kendisi*ni Kûfe’ye çağırdılar. Bunun üzerine Hz. Hüseyin durumu ye*rinde görmek üzere amcasının oğlu Müslim’i Kûfe’ye gönder*di. Müslim, Kûfe’de Hz. Hüseyin adına yirmi bin kişinin biatını aldı. Bu arada Yezid, Müslim’in öldürülmesi için emir verir. Yezid’in adamları, Kûfe’de yoğun bir sindirme operasyonuna girişirler ve Müslim’i bularak öldürürler. Bu olaylar sonucunda Kûfelilerin bir çoğu Hz. Hüseyin’in yanında yer almaktan vazgeçer. Bu gelişmelere rağmen Hz. Hüseyin’in çeşitli anlaşma önerileri, Yezid’in komutanlarınca reddedilir. Hz. Hüseyin son olarak Yezid’in ordusuna karşı kendi haklılığını ifade eden ve kendisinin ve ailesinin niçin öldürülmek istendiğini soran, çok etkileyici bir konuşma yapar. Doğal olarak bu konuşma, tamamıyla para ile satın alınmış, mevki hedefleri olan bu ordu mensuplarını etkilemez. Daha sonra Yezid’in or*dusunca yapılan katliamda, Hz. Hüseyin, ailesi ve dostların*dan birçoğu kılıçtan geçirilir, çadırlar yağmalanır. Ancak Pey*gamberin soyuna mensup insanları katletmekle dinmesi mümkün olan bu Emevi kini, Hz. Hüseyin’in esir edilmiş kız kardeşleri ve kızları ile alay edilmesiyle de sürer. Bu kıyımdan sadece erkek olarak Hz. Hüseyin’in hasta oğlu Zeynel Abidin (Ali) kurtulabilmiştir.

Kerbela Olayı, İslam alemindeki bölünme halkalarına en şiddetli bir yenisini daha eklemekteydi. Hz. Hüseyin ve yanındakilerin feci bir şekilde öldürülmesi ve Peygamber’in so*yuna yönelik Emevilerin izledikleri bu siyaset ve karalama, halkın pek yakında tamamıyla Emeviler aleyhine tavır alma*sına neden oldu. Mesela, Hicaz halkı topyekün Emevi iktida*rına cephe aldı ve Abdullah bin Zübeyr’e biat ettiler. Böylece, biri Şam’da, öteki Mekke’de olmak üzere iki halife ortaya çık*mış oldu. Şam’da ve Irak’ta olaylar hızla birbirini kovaladı. Ye*zid bir kaç yıl sonra öldü. Yerine geçen oğlunun halifeliği de çok sürmedi. Irak’ta Muhtar-üs-Sakafi ayaklanıp, Kerbelâ’da Hz. Hüseyin’i ve yanındakileri öldürenleri sırasıyla bularak, iş*kencelerle öldürdü ve öçlerini aldı. Emevilerin, kan ve nefret*le kurulması mümkün olan saltanatları, ancak 80 yıl yaşaya*bildi. 750 yılında Emevi hanedanını iktidardan deviren Haşimiler soyundan Abbasiler, onlardan öyle bir öç aldılar ki, ölü*lerinin kemiklerini mezardan çıkarıp yaktılar.

III- ABBASİLER DÖNEMİ :

Daha önce de söz ettiğimiz üzere, Emevilerin Hz. Ali’nin soyuna karşı giriştiği kıyım hareketi bütün Arap dünyasında ve hatta Arapların ilişkilerde bulunduğu toplumlarda dahi bü*yük bir nefrete yol açmıştı. Bu şekilde oluşmuş birçok ayak*lanma kanlı bir şekilde bastırılmıştı. Bu durum İran, Irak ve Horasan bölgelerinde büyük hoşnutsuzluk yaratmış ve Abba*siler de bu durumdan faydalanmayı bilmişlerdir. Özellikle Ebu Müslim adlı bir Türk, halktan Ehlibeyt adına biat topla*mak suretiyle gücünü arttırmış ve altıncı İmam Câfer-i Sadık bu davranışı tasvib etmeyince de iktidara Abbasoğulları gelmişti. Abbasiler, hilafeti Ehlibeyt adına almakla birlikte, der*hal kendilerine en güçlü rakip olarak gördükleri Ehlibeyt so*yu mensuplarına zulüm etmeye başlamışlardır. İzledikleri baskı metotları yönünden Emevileri aratmayan Abbasi Ha*nedanı, idari yapı kadrolarında değişiklikler yaptı ve Hora*sanlılar vb. Arap olmayan unsurlar, idari mevkilere geçmeğe başladılar. Hatta Horasanlı Ebu Müslim bile, Hanedanın güç*lenmesi sonrası, kendisinden çekinilerek Halife Mansur tara*fından öldürtülmüştür

Abbasiler döneminde, Türk topluluklarının İslam dinini benimsemeleri de artmıştır. Çünkü Emeviler, Araplar dışındaki Müslüman ulusları aşağı görüyorlardı. Abbasiler idaresinde bu yaklaşım terkedilmişti. Nitekim Abbasilerin iktidarı elde et*meleri de büyük ölçüde Arap olmayan ulusların da yardımıy*la gerçekleşmişti. Abbasiler dönemi fetihler bakımından pek başarılı geçmesede, bu dönemde bilim alanında birçok bilgin yetişmiştir. Abbasi Hanedanı, o dönemde bölgeye deh*şet saçan Moğollar tarafından yıkılmıştır. (1258)

IV- TÜRKLERİN İSLAM’A GİRİŞLERİ :

Daha öncede sözünü ettiğimiz gibi, özellikle Abbasilerin hüküm sürdüğü dönemde (750-1258) Araplar dışındaki uluslarca İslam, yoğun olarak benimsenmeye başlanmıştır. Türk’*ler ve Acemler bu ulusların önünde geliyorlardı. Sonrada görüleceği gibi bu iki ulus da büyük imparatorluklar kurmayı başarmışlardır. Özellikle Abbasi idari kademelerinde Türk ve Acem Müslümanların yer alması, bu topluluklarda İslâm’a karşı yakınlaşmayı da birlikte getirmiştir. 751 yılındaki Talas Savaşı ve bu savaşta Abbasi kuvvetlerinin Türklerinde yar*dımıyla Çin tehlikesini önlemesi, Türk-Arap ilişkilerinde yeni bir dönemi başlatmıştır. Moğolistan’dan Tuna boylarına kadar çok geniş bir alanda yaşayan Türkler, İslâmiyet’i benimsemeden önce Şaman Kültürünün etkisi altında bulunuyorlardı. Ayrıca az miktarda, Budizmi, Maniheizmi ve Hıristiyanlığı benimseyen Türk grupları da vardı. Türklerin İslam’ı benimsemelerinde, bu dinin Türklerin eski inançlarıyla, olan benzerlikleri de önemli rol oynamıştır.

Abbasiler ve diğer İslâm devletlerinin ordularının büyük bir bölümünü oluşturan askerlerin Maveraünnehir’den sağlan*ması, Türk kitlelerini yeni din ve medeniyet çevresine sok*mak konusunda aracı olması, bu bölgenin önemini arttırmak*taydı. Ayrıca Horasan ve Maveraünnehir’de hüküm sürmüş olan Samaniler de, (819-1005) gittikçe artan oranda ordu ve devlet yönetiminde Türklerden yararlanma yoluna gitmişler*di. İslâm’ın Orta Asya bozkırlarında yaşayan Türk kütleleri arasında yayılmasında, Maveraünnehir’deki ilmi ve ticari faaliyetlerinde önemli etki olmuştu. Türkler ile sürekli iliş*kilerde Müslüman tüccarlar ile, uç bölgelerdeki medreselerde yetiştikten sonra bu ticaret kervanlarına katılan mutasavvıf dervişlerde Türk kütleleri arasında İslâm’ın yayılmasına önayak olmuşlardı. İşte bu gibi nedenlerle, Türkler arasında İs*lâm hızla yayılmıştı. Netice itibariyle Türkler İslâm’ın bir çok unsurlarını, Araplardan değil, Acemler aracılığıyla aldılar. İslâm medeniyeti Türklere, İran harsının merkezi olan Horasan yolu ile Maveraünnehir’den geçerek geliyordu.

V- ŞİÎ – SÜNNÎ AYRILIĞI VE ANADOLU’DA ALEVİLİK:

Türklerin, Müslümanlığı benimsemeleri bahsini de ele al*dıktan sonra, Şii-Sünni ihtilafına kısaca değinerek bu durumun Anadolu’ya ne şekilde yansıdığını ele alalım. Bilin*diği üzere, İslâm’da bölünmeler, vasiyetname ve imamet meseleleri ile başlamış, Emevilerin, Ehlibeyt’in haklarını gasp etmeleriyle devam etmiş ve özellikle Kerbela olayı ile had safhaya varmıştır. Bu durum, Abbasilerin, Ehlibeyt’in hakkını almak amacıyla gelip, sonra yine Ehlibeyte ve taraftarlarına zulüm uygulamalarıyla da sürdürülmüştür. Sözü edilen tüm bu gelişmeler, Şia (Alevi) görüş yandaşlarının artmasına, dolayısıyla İslâm dünyasının Sünni-Şii şeklinde ikiye bölün*mesine yol almıştır. Yine Sünniliğin resmi mezhep olarak sürekli iktidarda oluşu ve varolan baskılar ve zulümlerde ona pay biçilmesi de, Şiiliğin bir muhalefet karakteri kazanması sonucunu doğurmuş ve Şiilik taraftarları giderek artmıştır. Ancak, Şiiliği bayrak edinen ve bu sayede güçlenmeleri mümkün olan Safevilerin, Şii görüşleri bir muhalefet hareketi olmaktan çıkarıp iktidara taşıdığı söylenebilir. Özellikle Şah İsmail döneminde Safeviler, Anadolu’ya yönelik yoğun bir propaganda faaliyetine girişmişler Anadolu’daki topluluk*ları yanlarına çekmeye çalışmışlardır. Selçuklu ve Osmanlı devletinin, kuruluş yıllarından daha sonraları halktan kopuk bir idare sergilemeleri, resmen Sünniliği benimsemeleri ve bazen ekonomik, bazen sosyal karakterli sorunları olan Anadolu’daki kitleleri baskı yoluyla sindirmeye çalışmaları, onların egemen devlete ve onun resmi mezhebi Sünniliğe cephe almaları sonucunu doğurmuştur.

Burada, şehirde ve köyde yaşayan Anadolu halkını da ay*rı olarak incelemek gerekir. Şehirde devlet örgütlenmesi ol*duğundan, medreseler vb. eğitim kurumlan ve resmi devlet temsilcilerinin varlığından dolayı, kendi resmi mezhebini yani Sünniliği egemen kılabilmiştir. Ancak kırsal bölgelerde, köy*lerde yaşayan çiftçi kitleler, İslâm’ı benimsemekle birlikte, oruç, namaz vd. şer’i hükümlere uymamışlar, bir takım şaman inançlarımda sürdürmüşlerdir. Anadolu’nun büyük bir bölümü, işte bu sözünü ettiğimiz görüşlere sahip, Alevi Türk*men babalarının, Horasan abdallarının manevi nüfuzu altında idiler.

Anadolu insanını, Hz. Ali ve onun soyuna yapılan, yüzyıl*larca süren haksızlıklar ve kıyımlar çok derinden etkilemiştir. Anadolu insanının günlük yaşantısının her alanında bu izleri görmek mümkündür. Onların gözünde Emeviler ve Abbasiler ne ise, Selçuklular ve Osmanlılar da odur. Onlar Sünni Ortodoksinin temsilcileridir ve Hz. Ali’ye de soyuna da haksızlık eden onlardır. Görüldüğü gibi Anadolu insanının, Ali ve Eh*libeyt sevgisi en üst düzeydedir.Anadolu insanı, namaz kılmıyor, oruç tutmuyor, camiye gitmiyordu, eski Türk geleneklerini de muhafaza ediyor, kadın erkek bir arada tar*lada, evde, cemevinde omuz omuza onurlu ve koşullan zor bir yaşam sürüyordu. Öyle ki onların bu yaşam tarzları, inan*ca sadece biçimsel önem veren Osmanlı idarecilerini bazı utanmazca fikirlere sevk ediyordu. Temiz Anadolu insanı hakkında zalim Osmanlı Padişahlarının Şeyhülislâmlarına dikte ettirdikleri fetvalar incelendiğinde görülecektir ki, hiç bir suçları olmaksızın bazen yurtlarından sürülmüşler, bazen iftiralara uğratılmışlar, bazen da Osmanlı Padişah*larının ve komutanlarının Islâm’ı adına öldürülmüşlerdir. İşte Anadolu’da Alevilik, bu bin yılı aşkın maceranın, tüm yok edilme çabalarına karşın, ayakta kalmanın onurlu bir des*tanıdır.

Yol içinde yol ararsın

Yol Muhammed Ali’nindir

Yetmiş iki dil içinde

Dil Muhammed Ali’nindir

******

Söyler Pir Sultan’ım söyler

Hakkın birliğini birler

Doğmuş alemlere parlar

Nur Muhammed Ali’nindir

(Pir Sultan Abdal)

MEHMET YAMAN’ın, ALEVİLİK, “İnanç- Edeb-Erkan” isimli kitabından kendi istek ve onanıyla alınıp yayınlanmaktadır.

ALINTIDIR
__________________
HAYAT BU,BİR BAKARSIN HERŞEY BİR ANDA SON BULUR.
HAYAT BU,SON DEDİĞİN AN HERŞEY YENİDEN CAN BULUR...

Alevilik Nasıl Doğdu? #7
Üyelik Tarihi: 10 Nisan 2011
Mesajlar: 43.154
Aldığı Beğeni: 7
Beğendikleri: 0
25 Mart 2014 , 19:47
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
Alevilik Nasıl Doğdu?

Aleviliğin kökeni genel olarak Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında yaşanan gelişmelere dayanmaktadır. Ancak Anadolu Aleviliği ele alınırken islamöncesi ve sonrası birçok farklı dinsel ve kültürel unsuru da gözden kaçırmamak gerekmektedir.Önce Aleviliğin doğuşuna yolaçan gelişmeleri görelim:

Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında ortaya çıkan kimin halife olacağı sorunu, Alevi-sünni meselesinin ilk tohumlarını atmıştır. Hz. Muhammed daha sağlığında birçok kez Hz. Ali’nin halefi olacağını vurgulamıştı. Hz. Muhammed’in soyu, kızı Hz. Fatıma’yı eş olarak verdiği Hz. Ali’den devam etmişti.Hz. Muhammed Mekke’ye Hicret ettiği zaman da ailesine ve işlerine bakmak üzere Hz. Ali’yi yerine bırakmıştı. Üstelik Peygamber Hz. Ali’nin katıldığı hemen hemen bütün savaşlarda onu komutan olarak atamıştır.

Bilindiği üzere Hz. Muhammed Veda Haccı dönüşünde (632) Gadîru Hum adlı yerde beraberindeki müslümanlarla konaklayarak bir konuşma yapmış ve bu konuşmasında kendisinden sonra amcasıoğlu ve damadı Hz. Ali’nin müslümanlara önder yani halife tayin olduğunu ifade etmişti. Orada aralarında İkinci Halife Ömer’in de bulunduğu müslümanlar bundan dolayı Hz. Ali’yi kutlamışlardı.

Ölmeden önce Hz. Muhammed “Bana bir kalem ve kağıt getirin size bir vasiyet yazdırayım ki, benden sonra ihtilafa düşmeyesiniz.” demiş ancak bu isteği yerine getirilmemiş ve Peygamber vasiyetini yazamadan vefat etmişti. Daha sonra Hz. Ali ve diğer aile üyeleri Peygamberin defin işleriyle uğraşırken, Ebu Bekir ve Ömer’in de aralarında bulunduğu ensar ve muhacirin ileri gelenleri iktidar kavgasına başlamışlardı bile. Bu iktidar mücadelesi Ebu Bekir’in halife olması ile sonuçlanmış, daha sonra sırasıyle Ömer ve Osman halife olmuşlardır. Sonuç olarak bu üç kişinin halifelikleri, deyim yerindeyse Peygamberin Ehli Beytine rağmen gerçekleşmiş, bu nedenle yüzyıllardır tartışılagelmiştir. Hz. Ali ve Hz. Fatıma bu halifelikleri onaylamamakla birlikte, iktidar uğruna gerginlik yaratmaktan da kaçınmışlar, bu haksızlığı sineye çekmeyi uygun görmüşlerdir.

Alevi-Sünni meselesinin ilk çıkışı özetlemeğe çalıştığımız bu halifelik meselesine dayanır. Ehli Beytin başına gelenler ve bunlardan en önemlisi Kerbela Olayı ise Aleviliğin siyasal ve düşünsel bakımlardan daha da olgunlaşmasına ve Araplar dışındaki diğer uluslar arasında da yayılmasına neden olmuştur.Şimdi bu gelişmeleri görelim:

Osman’ın halifelik dönemi (644-656), daha önce tohumları ekilmiş bulunan bölünmelerin, problemlerin su yüzüne çıktığı bir dönem olmuştur. Halife Osman’ın yönetiminde akrabalarına, yani Emevi ailesine gösterdiği aşırı yakınlık ve valiliklere onları tayin etmesi ve diğer suistimaller ona karşı Irak, Mısır, Hicaz ve Surite’de yoğun bir hoşnutsuzluk duyulmasına yolaçmıştır. Valileri halka kötü davranıyor olmalarına rağmen onları koruyucu bir tutum takınmış, sonuçta Mısır, Basra ve Kûfe’den yola çıkan gruplar Halife Osman’ın evini kuşatarak onu öldürmüşlerdir.(656)

Üçüncü Halife Osman’ın öldürülmesi sonrası Hz. Ali halifeliği sahabenin ısrarları üzerine kabul etmiştir. Hz. Ali iç karışıklıkların çok yoğun olduğu bir dönemde ve bu karışıklıkları sonlandırmak amacıyla halifelik görevini kabul etmiştir. Daha önce Osman’ın aleyhinde bulunmuş olan Hz. Muhammed’in eşlerinden Ayşe, Talha ve Zübeyr, Hz. Ali’nin halife olması sonrasında onu Osman’ın ölümünden sorumlu tutarak Cemel savaşına yolaçmışlardır. Cemel Savaşı Hz. Ali’nin galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Hz. Ali bu olaydan sonra Şam’da hüküm sürmekte olan ve kendisine biat etmeyi reddeden Şam Valisi Muaviye sorununun çözümüne girişti. Muaviye, Hz. Ali’yi Osman’ın ölümünden sorumlu tutuyor ve Şam’da bunun propagandasını yapıyordu. Hz. Ali’nin uyarıları sonuçsuz kalınca Hz. Ali ve Muaviye Orduları arasında Sıffin Savaşı (657) başlamış oldu. Hz. Ali’nin ordusu savaşı kazanmak üzereyken, Muaviye’nin yakın adamı Amr İbn-ül As’ın, askerlerin mızraklarının ucuna Kuran sayfalarını bağlatarak “Allahın kitabı sizinle bizim aramızda hakem olsun.” diye bağırtması sonucu Hz. Ali’nin ordusu saldırıyı durdurdu. Bu şekilde Amr’ın hilesi işe yaramış ve iki taraftan hakemler seçilmiş, bir sonuca ulaşılamamıştır. Burada Hz. Ali’nin ordusundan ayrılan bir grup da Hariciler adını almışlardır. Böylece müslümanlar Hz. Ali yandaşları, Muaviye yandaşları ve Hariciler olmak üzere üçe bölünmüş oluyorlardı. Hz. Ali vefatından önce Haricilere yönelik askeri bir harekat düzenlemiş, önemli bir bölümünü yok etmişti. 24 Ocak 661’de ise Hz. Ali, İbn Mülcem adlı bir harici tarafından uğradığı saldırı sonucunda şehid olmuştur.

Bu şekilde Emevi hükümdarı Muaviye iktidara yönelik siyasal amaçlarını ne pahasına olursa olsun elde etmeye uğraşmış, Sıffin’de Hz. Ali’ye yenileceğini anlayınca hileye başvurmuş ve Hz. Ali’nin vefatı ile Emevi saltanatını kurma amacına ulaşmıştır. Hz. Ali’nin vefatı sonrası Şam ve Mısır dışında bütün eyaletler Hz. Hasan’a biat etmişlerdi. Muaviye kendi iktidarı için tehlikeli saydığı Hz. Hasan’ı zehirletmekten de çekinmedi. Muaviye, Ehli Beyte ve Hz. Ali yandaşlarına her türlü eziyeti yaptırmış, camilerde Hz. Ali’ye lanet okutmuş ve kendisinden sonra oğlu Yezid’in halife olmasını sağlamak yoluna gitmişti. Hz. Hasan’ın zehirletilmesiyle Yezid’in önünde en büyük engel olarak Hz. Hüseyin bulunmaktaydı.

Yezid ilk iş olarak Medine Valisi ve akrabası Velid’e bir mektup yazarak, özellikle Hz. Hüseyin’in muhakkak kendisine uymasının sağlanmasını, bunu reddederse öldürülmesini emrediyordu. Doğal olarak Hz. Hüseyin’in Yezid gibi bir zalime itaat etmesi mümkün değildi. Hz. Hüseyin, Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle 4 Mayıs 680 gecesi, bütün aile fertlerini yanına alarak Mekke’ye gitti. Ayrıca, Hz. Hüseyin’in Yezid’e biat etmediğini ve Mekke’ye gittiğini öğrenen Kûfeliler de Hz. Hüseyin’e elçiler göndererek Kûfe’ye davet ile kendisini halife olarak tanıyacaklarını bildirdiler. Bunun üzerine Hz. Hüseyin amcaoğlu Müslim’i uygun bir ortam sağlamak için Kûfe’ye gönderdiyse de Müslim Yezid’in adamlarınca yakalanarak idam edildi. Hz. Hüseyin Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıktığı sırada Müslim öldürülmüştü.

Hz. Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar. Yezid’in Kûfe valisi Ubeydullah, Hz. Hüseyin’in geri dönmek, Yezid’le görüşmek veya islam sınırlarından birine gitmek isteklerinden hiçbirini kabul etmedi. Esasen onun görevi Yezid’in emrini yerine getirmek, yani Hz. Hüseyin’i öldürmekti. Çünkü biliyordu ki Hz. Hüseyin yaşadığı sürece efendisi Yezid’e rahat yoktu. Sözde müslümanlardan oluşan koskoca bir ordu iktidar uğruna kendi dinlerini kuran Peygamberin torununu ve ailesini katletmeye kararlıydı.

Nihayet 10 Ekim 680 (Hicri 10 Muharrem 61) günü Hz. Hüseyin son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak hitab etmek istediyse de, bu anlamlı konuşma Yezid’in ordusunu pek etkilemedi. Çok dengesiz bir şekilde başlayan savaşta Hz. Hüseyin’in 23 süvari ve 40 piyadeden oluşan savaşçıları öğleden sonraya gelindiğinde gittikçe azalmış bulunuyordu. Hz. Hüseyin de bu az sayıda insanla yaya olarak savaşıyordu. Sonunda Şimr’in emriyle her yandan hücum edilerek Hz. Hüseyin şehid edildi.Sonra çadırlar yağma edildi, hasta olan İmam Zeynel Abidin de öldürülmek istendiyse de engellendi. Bu çirkin savaşın en küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Asgar’dı. Hz. Hüseyin tarafında şehid olanlar yetmiş iki kişi idi.

Kerbela olayı yüzyıllara damgasını vurmuş bir tarihsel olaydır. Bu olay o zamanki müslüman memleketleri halklarını o kadar etkiledi ki Emevi saltanatı kökünden sarsıldı. Kerbela Olayı İran ve Hicaz’da duyulunca halkta Emevilere karşı büyük bir kin oluştu ve isyan hareketleri başgösterdi. Yezid’in Mekke ve Medine’ye saldırması ise bardağı taşıran son damla oldu. Özet olarak , camilerde Hz. Ali’ye küfür ettirilmesi, önce Hz Hasan’ın daha sonra da Hz. Hüseyin ve ailesinin ki Peygamberin soyu onlardan devam ediyordu, acımasızca öldürülmeleri, Emevi Hanedanına karşı muhalif bir düşünsel ve siyasal temeli olan bir harekete yolaçtı. Bu harekete Hz.Ali yandaşlığı veya Alevilik demek mümkündür.
__________________
HAYAT BU,BİR BAKARSIN HERŞEY BİR ANDA SON BULUR.
HAYAT BU,SON DEDİĞİN AN HERŞEY YENİDEN CAN BULUR...
Aleviliğin İnanç Esasları #8
Üyelik Tarihi: 10 Nisan 2011
Mesajlar: 43.154
Aldığı Beğeni: 7
Beğendikleri: 0
25 Mart 2014 , 19:49
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
Aleviliğin İnanç Kaynakları

Aleviliğin inanç ve ibadet esaslarını görmeden önce, bu esasların günümüze hangi şekillerde ulaştığına değinmek gerekir.Alevilik günümüze sözlü ve yazılı olmak üzere iki kaynaktan ulaşmıştır. Sözlü gelenek nesilden nesile aktarılan bilgi ve uygulamalar ve Dedelerin günümüze ulaştırdığı bilgiler şeklinde günümüze ulaşmıştır. Sünni kitlelerin aksine eğitim kurumlarından yoksun kalan Aleviler inanç, gelenek ve kültürlerini daha çok bu yolla günümüze ulaştırmışlardır. Çevreyi temsil eden ve göçebe/ yarı göçebe kitlelerin oluşturduğu bu gruplar, resmi din anlayışına karşı bir dinsel anlayışı, yani heterodoksiyi temsil ediyorlar, toplumsal yapıları itibariyle, sünnî çevrelerin aksine, eğitim ve kültür kurumlarından yoksun bulunuyorlardı. Bektaşî dergâhlarında ise belli bir organizasyon bulunmaktaydı. Bu dergâhlarda bulunan bektaşî dervişleri ve onların nüfuzundaki kitleler, Ocakzade dedelerin faaliyette bulundukları kitlelerle kıyaslanmayacak ölçüde kurumlaşmış idiler. Bu durumu arşiv belgelerinden rahatlıkla görebiliyoruz. Ocakzade dedelerin faaliyette bulunduğu yerlerde yaşayan kitleler Bektaşî dergâhlarından daha farklı bir organizasyona tabi bulunmaktaydılar. Bu kitleler arasında, bilgiler, yazılı olmayan yani sözlü geleneğe dayalı bir şekilde nesilden nesile aktarılıyordu. Merkezi iktidarların bu kitleler üzerindeki baskısı ve zaman zaman gerçekleşen sürgünlerin yarattığı olumsuzluklar bu kitlelerin yaşamlarının her alanına yansımış, örneğin cem ayinleri büyük bir temkinle ve gizlilik içerisinde yapılır olmuştur.

Alevi Yol ve Erkânının günümüze ulaşmasının ikinci kaynağı ise yazılı kaynaklardır. Ancak bu kitlelerin sosyal yaşamlarının doğal bir sonucu olarak, sahip oldukları yazılı eserler de oldukça sınırlıdır. Alevî köylerinde yaptığımız araştırmalarda, daha çok dede evlerinde nefeslerin ve deyişlerin yer aldığı kitaplar (Cönkler), Menakıb-ı İmam Cafer-i Sadık, Hutbe-i Düvaz-deh İmam/Menakıb-ı Seyyid Safi, “Küçük Buyruk” olarak da bilinen “Dergah-ı Ali’de Seyyid Abdülbaki Efendi’nin Erenlere Muhib olan Temiz İnançlı Müminlere Gönderdiği Mektup” başlıklı bir kitapçık, Makalat-ı Hacı Bektaş-ı Veli ve Vilayet-name adlı el yazması (Osmanlıca) eserlerin varolduğunu biliyoruz. Oysa sünnî kesimler yüzyıllara yayılan zaman sürecinde medreseler ve şeyh-mürid ilişkisi çerçevesinde birçok eğitim kurumlarına sahip olmuş, bu şekilde yüzlerce eser kaleme alınmıştır. Bektaşi dergâhları eğitim faaliyetleri ve araçları bakımından da, ocakzade dedelere bağlı Alevilerle kıyaslanmayacak ölçüde kurumsallaşmış idiler.Dergahlarda yüzlerce cilt eser bulunurken Alevi köylerinde sadece Dede evlerinde elyazması kitaplar bulunurdu.
Aleviler’de İnanç Anlayışı

Alevilerde inanç ve ibadet anlayışının kendine özgü yönleri bulunmaktadır. Bu anlayışın temeli biçimden çok özü esas almasına dayanır. Biçimsel anlamda ibadetin bir araç, olgun insan olmanın ise esas amaç olduğu kabul edildiğinden cemlere katılmak, oruç tutmak yetmez. Eline, diline, beline bağlı olmayan, en kutsal varlık olan insanı sevmeyen, olgunlaşmamış insanların ibadetleri de boşunadır. Bu kişiler Cem törenlerine alınmadıkları gibi toplumdan da dışlanırlar.Alevi inancının temeli Hak-Muhammed-Ali sevgisine dayanır.
Hz. Ali, Ehl-i Beyt ve Oniki İmam Sevgisi

Bilindiği üzere Alevilik Hz. Ali, Ehl-i Beyt ve Oniki İmam sevgisine dayanır. Ehl-i Beyt sözcük olarak ev halkı demektir. Ev halkı yani Ehl-i Beyt Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den oluşmaktadır. Ehl-i Beyt halk arasında Pençe-i Al-i Abâ olarak da adlandırılır.

Oniki İmamlar, Alevilerin Hz. Muhammed’den sonra önder olarak tanıdıkları Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın soyundan gelen kişilerdir.Oniki İmamların adları sırasıyla şöyledir:

İmam Ali
İmam Hasan
İmam Hüseyin
İmam Zeynel Abidin
İmam Muhammed Bakır
İmam Cafer Sadık
İmam Musa Kazım
İmam Ali Rıza
İmam Muhammed Taki
İmam Ali Naki
İmam Hasan Askeri
İmam Mehdi

Alevilere göre müslümanlar Hz. Muhammed’den sonra 73 fırkaya ayrılacaklar ve Ehl-i Beytin, Oniki İmamların yolundan gidenlerin dışındakiler cehenneme gideceklerdir. Ehl-i Beytin, Oniki İmamların yolundan gidenler Fırkayı Naciye veya Güruh-u Naci olarak adlandırılır.

Demek ki Ehl-i Beyt sevgisi Aleviliğin esasını oluşturur. Tevella ve teberra anlayışı da bu sevgiden kaynaklanır. Tevella Ehl-i Beyti, Oniki İmamları, Ondört Masumları, Onyedi Kemerbestleri ve onların yolundan gidenleri sevenleri sevmek, teberra ise onları sevmeyenleri sevmemektir.
Ondört Masum

Muhammed Ekber, Abdullah b. İmam Hasan, Abdullah b. İmam Hüseyin, Kasım, Zeynelaba, Kasım b. Zeynel-abidin, Ali Eftar, Abdullah b. İmam Cafer Sadık, Yahya el-Hadi, Salih, Tayyib, Cafer b. Muhammed Taki, Cafer b. Hasan Askeri, Kasım b. Muhammed Taki.
Onyedi Kemerbest

İmam Hasan, İmam Hüseyin, Hadi-i Ekber, Abdülvahid, Tahir, Tayyib, Türab, Muhammed Hanefi, Abdurrauf, Ali Ekber, Abdülvahab, Abdülcelil, Abdurrahim, Abdülmuin, Abdullah Abbas, Abdülkerim, Abdüssamed
Dört Kapı Kırk Makam

Dört Kapı Kırk Makam şeklindeki Kâmil(olgun) insan olma ilkelerini Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin tespit ettiğine inanılır.Hacı Bektaş “Kul Tanrı’ya kırk makamda erer, ulaşır, dost olur.” buyurmuşlardır. Bu ilkeler aşama aşama insanı olgunluğa ulaştırır. Bir başka yoruma göre ise şeriat anadan doğmak, tarikat ikrar vermek, marifet nefsini bilmek, hakikat Hakkı özünde bulmak yollarıdır.
Dört Kapı şunlardır:

Şeriat
Tarikat
Marifet
Hakikat

Her kapının on makamı vardır:
Şeriat kapısının makamları:

İman etmek,
İlim öğrenmek
İbadet etmek
Haramdan uzaklaşmak
Ailesine faydalı olmak
Çevreye zarar vermemek,
Peygamberin emirlerine uymak
Şefkatli olmak
Temiz olmak
Yaramaz işlerden sakınmak

Tarikat kapısının makamları

Tövbe etmek
Mürşidin öğütlerine uymak
Temiz giyinmek
İyilik yolunda savaşmak
Hizmet etmeyi sevmek
Haksızlıktan korkmak
Ümitsizliğe düşmemek
Ibret almak
Nimet dağıtmak
Özünü fakir görmek

Marifet kapısının makamları

Edepli olmak
Bencillik, kin ve garezden uzak olmak
Perhizkârlık
Sabır ve kanaat
Haya
Cömertlik
İlim
Hoşgörü
Özünü bilmek
Ariflik

Hakikat kapısının makamları

Alçakgönüllü olmak
Kimsenin ayıbını görmemek
Yapabileceğin hiçbir iyiliği esirgememek
Allah’ın her yarattığını sevmek
Tüm insanları bir görmek
Birliğe yönelmek ve yöneltmek
Gerçeği gizlememek
Manayı bilmek
Tanrısal sırrı öğrenmek
Tanrısal varlığa ulaşmak

Üç sünnet yedi farz

Alevilerin kutsal kitaplarından “Buyruk”larda yazıldığına göre Alevi yolunun temeli üç sünnet yedi farza dayanır. Bu temel esaslara uymak zorunludur. Üç sünnet yedi farz şunlardır:
Üç Sünnet

Dilini tevhid kelimesinden ayırmaya
Gönlünden düşmanlığı gidere, kimseye kin ve kibir tutmaya, kıskançlık etmeye, hırsına uyup şeytana gönül vermeye.
Sözü Hakkın kudreti ola, kimseyle kavga etmeye, kimseye düşmanlık yapmaya

Yedi Farz

Çok sır saklaya
Talip binbir ise, bir otura ve bir dilden söyleye
Hakkın terazisine itaat ede, yaptığı bir günaha bin özür ve niyaz eyleye, kimsenin gıybetini etmeye ve yalan yere and içmeye, yalan söylemeye
Mürebbi hakkına itaat ede, emrine uya
Kuşak kuşana, halifeden el alıp, tövbe eyleye
Musahibini hakikatte Hak cemiyetine eriştire
Halife’den tac ve kisvet kabul eyleye. Özünü şeyhlere ulaştıra

Bu yol üzere olmayana sofu diye inanmayasanız. Bir kişi bunca farzdan ve sünnetten düşse, ona derman yoktur, sürgün olur, yüzü karadır.
Oniki Şart

Cömertlik
Mutluluk
İbret
Gayret
Sohbet
Mürüvvet
Şefkat
Şefkat
İkram
Tevella
Teberra

Oniki İşlek

Evvel kendi özünü hassas etmektir
Marifet tohumunu ekmektir
Şefkat beslemektir
Rıza eteğini tutmaktır
Hikmet sıfatını sem etmektir
Özünü hizmet hürmetin saklamaktır
Özünü mukarribiyle hudetmektir,
Özünü sabır ehline vermektir
Muhabbet kilesiyle ölçmektir
Takva değirmeninde özünü arındırmaktır
Su ile yuğurmaktır
İradet tennurunda pişmek ve ihlas sofrasına girmek , özünü dervişlere ve fukaralara sarfetmektir.

Eline Diline Beline Hakim Olmak

Eline, diline, beline hakim olma kuralı Alevilerin yaşamları boyunca uymaları zorunlu ahlak sisteminin adeta simgesidir. Eline bağlı olmak, elinle koymadığını almamak, diline bağlı olmak gözünle görmediğini söylememek ve beline hakim olmak haram olan cinsel ilişkiye girmemektir. Bu kural Alevi toplumunun çok güçlü ahlak sisteminin özetidir ve Alevi Yolu Dedelerimizin deyimiyle “kıldan ince, kılıçtan keskindir”. Yolun bu kurallarına uymayanlar düşkün sayılırlar. Düşkünler toplumdan soyutlanırlar, işledikleri hatanın durumuna göre değişik şekillerde cezalandırılırlar.

Alevi toplumunda kadın-erkek yaşamın her alanında eşittir. Çalışırken de, ibadet ederken de kadın erkek birliktedir. Sünni geleneğin aksine tek eşlilik esastır. Başlık parası gibi uygulamalar kabul edilmez. Kadın olsun erkek olsun eşinden şikayetini Dedeye iletebilir, suçlu bulunursa düşkün edilir. Alevilerde sosyal yaşamın her alanında kadının da erkekle birlikte ve eşit olarak yeralması bunu çekemeyenlerce çeşitli iftiralara da konu olmuştur.
Ayin ve Merasimler (Muharrem,Hızır Orucu, Cemler)

Her toplumun önemli anma ve toplanma günleri bulunmaktadır. Alevilerin de böyle kutsal ibadet ve bayram günleri vardır. Cemler düzenli olarak yapılan ibadetlerdir. Cemlerin yanısıra Sultan Nevruz, Muharrem Orucu, Hızır Orucu, Hıdırellez, Kurban Bayramı, Abdal Musa Lokması da Alevilerin önemli günlerindendir. Aleviler Ramazan Orucunu tutmazlar. Şimdi sırasıyla bunlar üzerinde duralım:

İlkbaharın başlangıcı ve Hz. Ali’nin doğumu sayılan Nevruz (21 Mart) akşamı Sultan Nevruz olarak adlandırılır ve Cem yapılır.

Alevilerce Kerbela Olayı’nın anlamı büyüktür. Yine kış aylarında Abdal Musa Lokması düzenlenirdi. Abdal Musa Lokması için evler dolaşılarak lokmalar toplanır, kurbanlar kesilir cem yapılır, ertesi gün pişen lokmalar dağıtılırdı. Abdal Musa lokmasının topluma yararlı olacağına, ürünlerin bereketli olacağına inanılırdı. Hz. Hüseyin’in acımasızca şehid edilmesinin anısına yüzyıllardır Muharrem ayında oruç tutulur. Muharremin birinci günü başlanan oruç Oniki İmamlar aşkına oniki gün tutulur. Ondört Masumlar için fazladan oruç tutanlar da vardır. Muharrem Orucu sırasında Hz. Hüseyin’in susuz şehid olması anısına su içilmez, kurban kesilmez, traş olunmazdı. Akşamları Kerbela olayını anlatan kitaplar okunurdu.

Şubat ayında ise üç gün Hızır Orucu tutulurdu.

Her yıl 6 Mayıs günü Hızır İlyas günü kutlanır.Hızır karada, İlyas ise denizde zor durumda kalanlara yardım ederler inancı vardır. Bu nedenle Aleviler arasında “Yetiş Ya Hızır” deyimi yerleşmiştir.

Alevilerde kurban geleneği de yaygındır. Cemlerde, Hızır orucunda, Abdal Musa törenlerinde ve Kurban Bayramında kurbanlar kesilir.

Ancak “yol bir sürek binbir” sözünden de anlaşılacağı üzere Anadolu’nun değişik bölgelerinde yaşayan Aleviler arasında bu dinsel ibadetlerin uygulanmasında çok küçük farklılıklar bulunmaktadır.
Cem

Aleviliğin temel ibadeti “Cem” dir. Alevi Cemleri daha çok hasat döneminden sonra yapılır. Cemlerin cuma akşamları yapılması gerekir. Cuma akşamı Alevilerce perşembe akşamına verilen addır. Alevi Dedeleri talipleri köylerde ziyaret ettiğinde Cem yapılacağı duyurulur. Ceme katılacak olanlar yanlarında niyaz veya lokma adı verilen yiyecekler getirirler. Cemler büyük evlerde yapılır. Dede cem yapılacak yerin başköşesinde bulunan posta oturur. Cemde Oniki hizmet vardır. Bu oniki hizmetin sahipleri şunlardır:

Dede(Mürşid)
Rehber
Gözcü
Çerağcı(Delilci)
Zakir(Aşık)
Ferraş(Süpürgeci)
Sakka(İbriktar)
Kurbancı(Sofracı)
Pervane
Peyk(Davetçi)
İznikçi(Meydancı)
Bekçi

Cem töreni Oniki hizmetin yerine getirilmesinden oluşan kutsal bir ibadettir. Cem içerisinde semah da edilir, Pir Sultan’dan, Hatayi’den, Kul Himmet’ten deyişler söylenir. Lokmalar dağıtılır. Kerbela Olayı anılır. Cem’de musahipler görülür, düşkünler dara kaldırılır, toplumun önünde haklı haksız belirlenir, suçlu olanların gerekli cezaları verilir. Cemlerde verilen cezalara uyulur, aksi halde toplum dışına itilmek kaçınılmazdır.

Bu belli günlerde yapılan ibadetlerin dışında Anadolu’nun değişik merkezlerinde de her yılın belli günlerinde törenler düzenlenmektedir. Bunların en bilinenleri şu şekildedir: Hacı Bektaş Veli Törenleri, Abdal Musa Törenleri(Antalya), Veli Baba Törenleri(Isparta), Hamza Baba Törenleri(İzmir), Şücaettin Veli(Eskişehir) Törenleri, Pir Sultan Törenleri(Sivas), Hıdır Abdal Törenleri (Erzincan). Bu törenlere Türkiye’den ve yurtdışından yüzbinlerce insan katılmakta ve adeta bir festival havası içerisinde kutlanmaktadırlar.
__________________
HAYAT BU,BİR BAKARSIN HERŞEY BİR ANDA SON BULUR.
HAYAT BU,SON DEDİĞİN AN HERŞEY YENİDEN CAN BULUR...
Standart #9
Üyelik Tarihi: 09 Temmuz 2014
Mesajlar: 167
Aldığı Beğeni: 0
Beğendikleri: 0
11 Temmuz 2014 , 01:01
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.
Teşekkürler paylaşım için... Mühim konudur alevilik..
__________________

To view links or images in signatures your post count must be 10 or greater. You currently have 0 posts.
Standart Aleviliğin Oluşum Tarihi #10
Üyelik Tarihi: 09 Temmuz 2014
Mesajlar: 167
Aldığı Beğeni: 0
Beğendikleri: 0
11 Temmuz 2014 , 01:03
Alıntı ile Cevapla
Daha fazla yazi gorebilmek icin UYE OLmalisin.

Aleviliğin Oluşum Tarihi

alevi.com

Aleviliğin tarihi Islam’ın dönemlerine dek uzanır. Hz Muhammed, sağlında kendisinden sonra islam dünyasina önderlik edecek kişi olarak Hz. Ali’yi görüyordu.

Aleviliğin tarihi Islam’ın ilk dönemlerine dek uzanır. Hz Muhammed, sağlında kendisinden sonra islam dünyasina önderlik edecek kişi olarak Hz. Ali’yi görüyordu. Hz. Ali, Hz. Muhammed’ den sonraki ilk müslümandi. Hz. Ali, peygamberin amcasının oğlu ve birlikte büyüdügü, kardeşi gibi sevdiği bir kişiydi. Hz. Muhammed vefatindan önce bazı hadislerinde ve çeşitli yerlerde yaptığı toplantılardaki konuşmalarında kendisinden sonra ümmetine yol gösterecek kişinin, rehberin, Ali olmasi gerektiğinin üstünde durarak vurguluyordu. Hz. Ali, Hz. Muhammed’ in canıgibi sevdiği ve değer verdiği sağ kolu idi. Bu sevginin ve saygının en güzel örneğide Hz. Muhammed’ in çok sevdigi değerli varlığı sevgili kızı Fatma ile Ali’yi evlendirmesiydi. Hz. Muhammed’in erkek çocuğu olmamıştı. Onun soyu sevgili kızı Fatma ile Ali olan evlilikten olacak çocuklar ile devam edecekti. Ali’yi kendisinden sonra müslümanlara önderlik edecek en uygun kişi olarak görüyordu.

Hz. Muhammed bir hadisinde; “ Ulular ulusu Allah, Peygamberi ayrı ayrı ağaçlardan ( soylardan) yarattı. Ağacın kökü benim, Ali dalları budaklarıdır. Fatma o ağacın verimidir. Hasan ve Hüseyin meyveleri, şia’mızda yapraklarıdır. Kim bu ağcın dallarında birine yapışırsa kurtulur. Yapışmayan helek olur.” der.

Hz. Muhammed camaatle sohbet ederken kendisinin de insan olduğunu bir gün bu diyardan göçüp gıdeceğini ifade ettikten sonra konuşmasını şöyle sürdürür.”Size iki paha biçilmez şey bırakıyorum. İlkin Allah’ın kitabı, diğeri Ehlibeyttim. Size Ehlibeytime uymanızı öğütlerim” dedikten sonra sözlerini bircok hadis kitabında yeralan şu sözlerle sürdürür. Ehlibeyt’ i yani kendi aile çevresini kastederek, “onların önüne gecmeyin, yani onların hükümlerinden başka bir hüküm vermeye kalkmayın, yoksa helek olursunuz." der.

Hz. Muhammed bir başka hadisinde de “ ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır, şehri dileyen kapıya gelsin, Ben hikmetin şehriyim, Ali kapısıdır hikmetin dileyen kapıya gelsin” der. Gene Ali ile ilgili başka bir hadislerinde de Hz. Muhammed şöyle diyor: “ Ali bedendir ben ondanım, ben kimin mevlası veliyf-i emri isem, Ali insanların hayırlısıdır. Kim bu kabul etmezse, gerçektende kafir olmuştur...”

Hz. Muhammed Kur’an-ı Kerim ve Hz. Ali ilişkisini ise bir hadisinde şöyle anlatıyor. “ Ali, Kur’an iledir ve Kur’an Ali ile; ikisi havuz kenarında benimle buluşuncaya kadar ayrılmazlar.” Ali’nin kişiliği ile ilgili bir hadisinde ise “ Ümmetimin en ileri ve gerçek hüküm vereni Ali’dir.Allah’ım O nereye dönerse, nereye varırsa O’nunla beraber ol ....” Hz. Muhammed kendisinden sonra yerine Hz. Ali’nin görevlendirildiğini bir başka hadisede şöyle açıklıyor; ” Ali benim bilgimin kapısıdır; tebliğe memur olarak gönderdiğim şeyleri benden sonra ümmetime bildiren, açıklayan kişidir; O’nu dinleyin... “ ve “ O’na baş kaldırmak nifak...” der. Hz. Muhammed, Ebu Talib ‘in evindeki bir toplantıda, ellerini Ali’nin omuzlarına koyarak şöyle der; “ içinizde bu benim kardeşimdir, vasiymdir, halifemdir, artık O’nu dinleyin ve O’na itaat edin.” Hz. Muhammed’in Hz.Ali’yi kendisinde sonra halifesi olarak düşündüğünü birçok kaynakta görüyoruz. Hatta gelecekte olacakları önceden görmüşcesine ileride bu konuda bir bir huzursuzluk çıkması durumunda Hz. Ali tarafından tutulması gerektiğini bir hadisinde şöyle belirtir : “ Benden sonra fitne (huzursuzluk ) olacaktır. Bu oldumu, Ebu Talip oğlu Ali tarafını tutun. Çünkü O bana ilk iman edendi. Kıyamettede benimle ilk dostluk edecek odur. O Sıddıyk-ı Ekber’ dir. O bu ümmetin Faruk’udur. O müminlerin ulusudur, reisidir.” Hz. Muhammed Veda Haccı’ nda kendisinden sonra yerine Ali’yi vekiltayin ettiğini şöyle açıklamıştır: “ Ben kimin mevlası isem, Ali’de O’nun mevlasıdır. O’ na dost olana dost, düşman olana düşman ol, O’na yardım edene yardım et, O’nunla horlayanı horla, nerede olursa olsun gerçeği O’nunla beraber kıl...”. Hz. Muhammed’in bu açıklamasından sora; Ebu Bekir, Ömer ve sahabeden önde gelenler Ali’inin veliliğini kurtlarlar hatta Ömer; “ kutlu olsun sana ne mutlu ey Ebu Talip oğlu Ali, bugün benim ve her erkek ve kadın müminin mevlası oldun” diye konuşma yapar. Bu gelişmelerden sonra Hz. Muhammed bu doğrultudaki konuşmasının sonunda “kalk ya Ali” diye Ali’yi ayağa kaldırır ve cemaate şöyle der. “ Benden sonra imam olarak halka doğru yolu göstermek üzere seni seçtim. Senden razı oldum, Ben kimin mevlası isem Ali’de onun mevlasıdır, özünüz doğru olarak O’na uyun ...”arkasından ; “Allah’ım O’nu seveni sev O’ na düşman olana düşman ol” diye ilave eder.

Hz. Muhammed vefatından sonra kendi yerine Hz. Ali’yi düşünmesine ve bunu çeşitli vesilelerle açıklamasına karşın kendisinin dünya değiştirmesinden sonra olaylar düşündüğü gibi gelişmemiştir. Hz. Muhammed hasta yatarken durumunun ağır olduğunu fark edince çevresindekilere;”Bana yazmak icin bir şeyler getirin. Size bir şey yazdırayım ki, benden sonra asla yol yitirmeyesiniz” der. Peygamberin bu isteğinin yerine getirilip getirilmemesi konusunda tartışma çıkar. Orada bulunan Ömer ve çevresi Peygamberin kendinde olmadığını, yazacaklarının geçersiz olacaığı ve hatta Peygamberin “ sara nöbeti “ geçirdiğini söyleyerek vasiyetin yazılmasına engel olurlar. Böyle olunca Hz. Muhammed vasiyetini yazmadan dünyasını değiştirir. Hz. Muhammed’in vefatı karşısında; başta Hz.Ali ve Fatma olmak üzere yakın çevresi şok olur. Peygamberin ölümü karşısında sevenleri şaşkına dönerler. Bu şaşkınlık atlatılmadan büyük bir üzüntü hali yaşanırken; Hz. Ali, Hz. Fatma , Selman-ı Faris ve aile yakınları acı içinde Hz. Muhammed’in cenaze işleri ile uğraşırken, Ömer etkisi altına aldığı bazı kimselerle Ebu Bekir’i halife ilan eder. Arkasından da önüne geleni kılıç korkusu ile Ebu Bekir’e biat’a zorlar.


Kaynak: Alevitische Gemeinde Deutschland e.V. - Sprachwahl
__________________

To view links or images in signatures your post count must be 10 or greater. You currently have 0 posts.

« Önceki Konu Sonraki Konu »

Şu an bu konuyu okuyan kişi sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir)