izmir escort escort izmir porno porno izle
Sürdürülebilir Ekonomi Vergiler ve Türkiye'de Yaşamanın Ekonomik Ağırlığı - IRCForumları - IRC ve mIRC Yardım ve Destek Platformu
User Tag List

Standart Sürdürülebilir Ekonomi Vergiler ve Türkiye'de Yaşamanın Ekonomik Ağırlığı #1
Üyelik Tarihi: 24 Mart 2019
Nereden: Dublin
IRC Sunucusu: irc.swiftirc.net -j #msl.tr
Web Adresi: www.mircscripting.net
Mesajlar: 493
Aldığı Beğeni: 205
Beğendikleri: 212
11 Nisan 2019 , 17:30
Alıntı ile Cevapla
Sürdürülebilir ekonomi sürdürülebilir ekonomi…. Niiyyymişşş bu sürdürülebilir ekonomi?



Sürdürülebilir Ekonomi Nedir?

TDK’ya baktım, “sürdürülebilir” sözcüğü yok. Fakat bir sözcüğün Türkçe olmasının güzel yanı bu. Sürmek, sürdürmek… Tahmin edebilirsiniz. Bizim plaza çalışanlarından “sasteynıbıl” diye duyabilirsiniz. O ne anlamakta güçlük çekeceksiniz.

Örnek vermek gerekirse; atadan kalma tohum ile tarlayı ektiniz. Hasat zamanı bir kaç ölçek kenara ayırdınız ve kalanını sattınız. Önümüzdeki yıl, o ayırdığınız tohumlardan tarlayı yine ekiyorsunuz. Bu sürdürülebilirdir.

Sürdürülemeyen şekli nedir? Devlet size “işte bunları (hibrit tohum) alman gerek, ata tohumu ancak sertifikalanmalı” gibi şeyler söyleyse (ki bu işin maliyeti normal bir çiftçi için yüksek); siz de mecburen hibrit tohum yani genetiği ile oynanarak değişen ve her yıl yeniden satın almanız gereken tohumlar, sürdürülebilir olmayan alana girecektir.

Tohumun toprağı zehirlemesi ve ata tohumları ekilse de verim alınamaması, tohum genetiğini bildikleri için; ilaç, gübre, mineral gibi şeyleri de yine aynı firmadan almanız gerektiğini, tohum üreten firmaların bir bölümünün bazı ilaç firmalarının yan kuruluşları olduğunu daha önce yazdım ve bunlar bile başlı başına tehlikedir bizim için!



Ülkeler için 4 Stratejik Alan: İletişim Gıda Savunma ve İlaç

Yine daha önce de yazdım; savunmada kendi İHA, silah, top, füze vs üretiminin ne kadar önemli olduğunu Suriye olaylarında bile gördük. Haliyle gıda (tarım ve hayvancılık), iletişim ve ilaç konularında KENDİ ÜRÜNLERİMİZİ ÜRETMELİYİZ!

Bakın Türkiye’de bir çok ilaç firması var ancak Türkiye’den kayıtlı ilaç yok. Hep jenerik (yani eşdeğeri, patenti biten veya patenti kırılmış ürünler). Orjinal fikirler yok! İlaçlar saklanıyor mu? Türkiye’de ilaç sektörünün arkaplanı başlıklı konumda bunları değerlendirmiştim. Fakat kısaca; şu anda bir ambargo olsa, şeker hastaları ilaç bulamayacak! Kronik hastalıkları olanlar ölümle burun buruna gelecek. Neden? Çünkü bunları üretmiyoruz. Çok satan ilacın 16. jeneriğini üreten firma var. Ürünü çıkartan firma, pazarı yaratıyor. Sonra patenti kıran veya patent bitince üretenler ise yavaş yavaş pay alıyor. Fakat genel olarak yarısını ve belki fazlasını orjinatör firma alırken; kalanı, jenerik üreticiler paylaşıyor. Yani olay şu, hiçbir işe yaramıyorlar.

İşin özü bir ülke için hayati öneme sahip bu 4 sektörde kendi şirketlerimizi, kendi ürünlerimizi üretemediğimiz zaman; sömürge olmanın yanında, güvenlik sorunları ile yüzleşeceğiz.



Sürdürülebilir Ekonomi

Sürdürülebilir ekonomi konusuna geri dönecek olursak; açtığımız ilaç arge firması teknoparkta. Teknoparkların büyük çoğunluğu (resmi oranı bilmiyorum fakat benim gördüğüm yaklaşık %70-80’i) yazılım firmalarından oluşmaktadır. Peki sorun ne? 21. yüzyıl, start-up denilen (ah TDK! buna bile Türkçe bir şey öneremedin) başlangıç firmaları öne çıkıyor.

Sorun şu; bir çoğunun doğru düzgün ve beni heyecanlandıracak iş yapmadığını (ki 11 yaşımda programlamaya başladım ve 3. yılımda bilgisayar mühendisliği bölümünü terk ettim) ve bir çoğunun firmayı kapattığını gördüm. Zaten Türkiye’de yatırımcı sistemi rezalet. Fakat ürünlerinden para kazanamayacaklar. Satamayacaklar (Türkiye’de şirketlerin zihniyetleri de rezalet). Haliyle ne yapacaklar? Kapanıyor bir çoğu.

Peki kapanmazsa?
Startup adı verilen firmalar bugün ürün geliştirir, yatırımcı bulursa veya devlet desteği ile yoluna devam eder; sonra satarsa ne olacak? Evet para kazanacak ama instagram vs gibi bir örnek var mı? Büyüyebilir mi? Satış olsa da iş bitecek. Bu modeller sürdürülebilir değildir.

Sürdürülebilir nedir?

Eskişehir’de ve bazı yerlerde “geri dönüşümden elektrik üreten” yerler kuruldu ve işletiliyor. Şehirlerde çöp olacak. Bu çöpler ile elektrik üretilecek. Bu sürdürülebilirdir. Yurt dışına bağlı değilsiniz, dolar sizi etkilemeyecek (doğalgazdan dönüştürülen elektrik hariç). Üstelik elektrik üretip satacağınız için SÜRDÜRÜLEBİLİR bir modeldir.

Zaten çevreciler bu nedenle “geri dönüşüm” için bastırıyor. Geri dönüştürerek hem doğayı koruyorsunuz hem de yeni malzemeler için hammadde sağlıyorsunuz ve bunlar ucuz oluyor.

**

İnşaat Alanı ve İlaç Arge Şirketi

Türkiye’de inşaat firmaları mantar gibi çoğalıyor. Övünüyoruz. Demir dışarıdan, dövize bağlı. Malzemeler dışarıdan, dövize bağlı. İş makinalarının yaktığı yakıt bile dolar ve euroya bağlı. İnşaatı yapıyorsun, satıyorsun, paranı alıyorsun tamam. Bu, sürdürülebilir bir model değildir. Haliyle inşaat sektörünün ekonomiye katkısı, sabun köpüğü gibidir. Rüzgarla (ekonomik çalkantı) uçup gidecektir.

Diğer taraftan bir ilaç arge firması düşünün. Süperjenerik ilaçlar, yeni formüller ve çalışmalar yapıyor. Süperjenerik nedir? İki farklı ilaç var, birlikte alınıyor; onu tek bir ilaç haline getirmek ama burada formülasyon vs ile yan etkilerini azaltmak, boyutu düşürmek gibi çeşitli çalışmalar var.

İnşaat firması ile kıyasladığımızda arge’nin önemi öne çıkıyor. Tabi buradaki ilaç şirketi, fason üretim yapıyor gibi jenerik işler yapan ilaç firmaları değildir! Gerçek anlamda ARGE yapanlar! Yoksa yurt dışından getirttikleri (neyse madde ismi vermeyeyim) çeşitli ürünleri, burada kendi ambalajlarına doldurup satan, devletten destek almak için “sahte arge” kuran insanlar mevcut. Öte yandan 1 yılda biyoteknoloji ürünü (enzim) geliştirdik. Yurt dışından geliyor geliştirdiğimiz enzim ve 2 kat yüksek aktivite var. Geliştirmeye başlamadan önce “yapamazsınız, kaç kişi denedi” diye bir sürü şey söyledi dağıtımcılar ve uzmanlar (distribütör vs’ler). Geliştirirken, kendi sattıkları enzimlerinden iyi olduğunu görüp bağlantıyı kestiler, bir bölümü kötülemeye başladı (ucuza alıp, yüksek fiyata satacak). Neyse bu başlı başına konu gerektirir. Sonuçta tüm her şeye rağmen gelitşirdik. Fakat bu sefer de yatırımcı sıkıntısı yaşıyoruz. KOSGEB’den destek alamadık, tam bitirmeye yaklaşmıştık, pilot üretim (ve aynı makineler ile üretim) konusunda destek alınamadı. Şimdi başka yollara bakıyoruz.



Türkiye’de Yatırımcı Zihniyeti ve Devlet Desteği

TÜBİTAK’a verdiğimiz iyi 2 projenin reddi ve sonrasında annemin bir projeye hakem olarak katılması ve projenin madde dışında referanslara ve cihazlara kadar bire bir bizim proje olması gibi sıkıntılar bol bol yaşadık. KOSGEB bize yardımcı oldu ve hâlâ yardımcı oluyor. Peki yatırımcılar ne alemde?

Amerika’da, liberal görüş önplana çıkıyor ve “aman devlet bize bulaşmasın” diyorlar. Burada ise “devlet bize bakmıyor” diyoruz. Peki neden? Amerika’da yatırımcının parası vardır. Bankada durması bir şey değil, 10 başlangıç şirketine yatırırım 2 tanesi tutarsa paramı geri alırım diyor. Parasını yatırır, %10-15, artık neyse ortak olur. Kendi uzmanlarına baktırır; projede sorun varsa düzeltir, firmada mühendis sorunu varsa mühendis, muhasebeci sorunu varsa muhasebecisini yollar ve yardım eder. İş büyüyünce, çevresini kullanarak büyük firmaya satarlar şirketi. Bu adam da payını alır gider. Yatırdıkları paralar da ciddi miktarlarda paralardır.

Türkiye’de ise yatırımcılara baktık, adamları mantığı şu; ben size 200 bin vereyim, şirketin %51’ini %60’ını alayım. Eee??? Mecburiyetten kabul eden tanıdık vardı, anlaşmayı da düzgünce yapmadığı için tam işleri oturttuğu sırada, şirkette yabancı adamlar görmüş. Ne olduğunu sorduğunda “%51 hissenin” satıldığını öğrenmiş.

Hadi diyelim %10-15 ortak oldu, ürün geliştirdiler (yazılım); büyük firmalara gittiğinde bizim firmaların da saçma sapan mantığı var. Projeyi görünce “yok almayız” deyip, 2-3 kişilik ekip kurup, kendileri geliştirmeye çalışıyor. Zaten orta ve küçük firmaların ne kadar cimri olduğunu gördüm. 1 yılda, küçük ve orta ölçekli firmalardan yaka silkecek duruma geldik. Hem bilmiyorlar, hem de bilgiye, tecrübeye ve okuyana saygı göstermiyorlar. Para çıkmasın! Fakat para harcamadan para kazanılmıyor.

Şu kadarını söyleyeyim: Koç, Doğuş, Sabancı, Anadolu, Eczacıbaşı vs.. gibi holding ve gruplar var ya, heh işte bu gruplar olmasa ülkenin halini düşünmek bile istemiyorum. Küçük ve orta ölçekli firmalarda kurumsallık yok fakat kurumsallık olmadığı gibi egoist ve kompleksli patronlar ve yöneticiler, cimri şirket sahipleri; en önemlisi de arge bilmeyen, bilgi, tecrübe ve uzmanlığa önem vermeyen, her şeyi bildiğini düşünen saçma sapan tiplerin oluşu, en büyük sıkıntıların başındadır.

Türkiye 1970’lerden beri ilk 20 ekonomi içinde. Eğer büyük holding ve gruplar olmasa, Afrika ve Orta Doğu ülkesinden farkımız kalmaz, bu kadarını söyleyeyim.

İşte bu nedenle, yatırımcı yerine devlet desteği gerekiyor. KOSGEB çok iyi işliyor ve uzmanları eğitimli (TÜBİTAK’taki egoist ve kompleksli, sanayiyi bilmekten aciz hocalarla kıyaslandığında özellikle!). Bu nedenle devlet desteği, yeni firmaların tek umududur. Bir yerde kendi ürününüzü geliştirmek, üretiminizi yapmak zorundasınız. Şu an bu aşamada olduğumuz için ilerisi hakkında bir yorum yapmayacağım, zaten konumuzda bunlarla ilgili değil.



Vergiler

KDV, Özal’ın ve ÖTV’de 2002’de Avrupa’nın bize sok.. aman koyduğu güzel nimetlerdir! KDV’yi anlayabiliyorum, normal. 1999 koalisyonu büyük ekonomik sorunlar ve krizleri devraldığı yetmediği gibi, Türkiye’deki üretimin kalbi olan Marmara’yı vuran 99 depreminin sonucunda bir çok fabrika yıkılmış, insan ölmüştür. Bunların sonucunda firmalar batmış, insanlar işsiz kalmış ve kriz devir alan hükümet, bir de yepyeni bir sorun ile karışlaşmıştı.

Ecevit’in deyimi ile “acı reçete” hayata geçirilmeliydi. 2004-2005’te dahi Düzce’de enkazlar kaldırılamamıştı. Deprem hissediliyordu. Haliyle görünmeyen alan olan ekonomide de Marmara depreminin etkisi bu dönemlere kadar sürmüştü.

Ecevit'in Anıları (Mehmet Çetingüleç) kitapta Bülent Ecevit diyor ki;
"1999 hükümeti ile birlikte acı reçeteyi uygulamaya soktur. Tam krize karşı önlem paketinin sonuçlarını alacaktık ki, Devlet Bahçeli biranda erken seçim istedi".

Haliyle önlem paketi AKP’ye yaradı. 4760 sayılı kanun 6 Haziran 2002’de kabul edilmiş ve 12 Haziran 2002’de resmi gazetede yayımlanarak, ÖTV hayatımıza girmiştir. Kasım’da AKP iktidara gelmiş ve önlem paketlerinin üzerine ÖTV’de AKP’ye muazzam bir kaynak sağlamıştır. bununla da yetinmemiş, “liberalleşme” adı altında ülkedeki her şeyi özelleştirmiş (yabancılara satmış) ve hâlâ satmaktadır (bknz tank-palet fabrikası).

Tabi gıda, iletişim, savunma gibi her konuda bilinçsizce ve stratejik olmayan şekilde hareket eden iktidar, ekonomi konusunda da yanlış politikalar uygulamıştır. 2015 yılında yazdığım “ekonomik kriz yaklaşıyor” ve 2016 yılında yazdığım “2017-2018 Türk ekonomik krizi” başlıklı konularda ekonomistler ve köşe yazarları “egunumi söper” derken, tıpkı öngördüğüm şekilde ve zamanda ekonomik darboğaz ile karşı karşıya kaldık ve yapısal reform niymiş yea modunda davranarak, ekonomiyi düzeltecek adımları hâlâ atamadılar!

Üstelik bu krizin dip noktasının 2020 olacağını söylemiştim. Yine söylüyorum, 2020 çok zorlu geçecek. Örneğin Vestel’in zor durumda olduğuna ve seçim sonrası bazı açıklamalar yapacağına (daha fazlasını söylemeyeyim) dair bir duyum aldım. Bunun gibi başka büyük firmalarla ilgili duyumlar aldım ki Vestel çok önemli bir şirket ülkemiz için. Umarım doğru değildir.



Verginin Yansıması: Araçlar

Araçlar bir ihtiyaçtır! Bu nedenle belli özellikteki araçların (lüks olmayanların) ÖTV’ye tabi tutulmaması gerektiğini düşünüyorum. Motosiklette 250cc’ye kadar olanlarda bunu “geçici” yaptılar. Umarım kalıcı yaparlar. Arabalarda da boyutu ve motoru küçük araçlardan çok düşük ÖTV (%8 gibi) alınması hem trafiği rahatlatmak hem de ulaşım ihtiyacının insanlar tarafından karşılanabilmesine olanak sağlanacak.

Utanmadan sosyal medyada, forumlarda, youtube yorumlarında firmalara “çok pahallıya satıyorsunuz” diyebililenler var. Eğer araba ve motosiklet firmaları, Avrupa’da sattığı gibi satsalar ne olur biliyor musunuz? Hadi bakalım. Sitelerinden alınmış ve bugünkü kur ile çevrilmiştir.

Hadi duruma bakalım.

Yamaha R25 ve Avrupa’da R3

Türkiye fiyatı 27 bin ?’den başlıyor.
250cc değil, 300cc’lik R3’ün fiyatı ise ülkelere göre şöyle:
Fransa: 5899EUR
Almanya: 5895EUR
Hollanda: 5999EUR
Türkiye: 4344 EUR
27 bin?’yi güncel Euro kurundan çevirirsek; 4.344EUR yapıyor.

Mercedes A serisi başlangıç fiyatı:

Fransa: 26.649 EUR
Almanya: 26.090 EUR
Hollanda: 36.182 EUR
Türkiye:19.731EUR
122 bini güncel kurla çevrirsek: 19.731 EUR yapıyor.

Bu sayılar neyi gösteriyor biliyor musunuz? Türkiye’de firmalar, Avrupa’dan ucuza satıyor. Bayi kârları bile oldukça düşük. Türkiye’deki ağır vergilere rağmen. Eğer Avrupa’daki gibi satmaya çalışsalar, hesaplayın bakalım kaç TL olacak?



ARGE’de Düzenleme Şart

Hükümet, arge cihazlarından vergiyi çıkarttı. Mükemmel adım. Fakat cihazları bir kez alıyoruz, kimyasal malzeme ve sarfları sürekli kullanıyoruz. Bunlara karşı da düzenleme gelir ve vergi muafiyeti (arge için, arge miktarlarında) yapılırsa, geçrekten çok iyi olacak.

Bununla ilgili sorunları yazacağım. Fakat en basitinden, yeni bir şirketiz ve devlet diyor ki; “sen cihazları öde, projelerden biz sana belli yüzdeliğini geri vereceğiz. Tam olarak sorun bu. Eğer projedeki cihaz paralarının hepsini ödeyebilecek durumda olsak, zaten farklı bir destek alırdık.



Türkiye’de yaşamanın Ekonomik Ağırlığı

Hayatımızı yürütmemizi sağlayan vergilerde de sorun var. En büyük problem burada belki. Aracı alırken ağır vergi ödedin tamam fakat benzini şusu busu yine ağır vergi istiyor. Veya zevk için elektronik bir şeyler yapıyorsunuz, parça alacaksınız; kalitelisinde ağır vergi var.

Meraklı olanlar televizyonda izler, “tamirat tadilat” var. Şimdi Youtube’da Dmax hesabı eski bölümleri yayınlamış. Bunun gibi bir çok uğraş var yabancılarda. Yeni arabalar ülkemizde pahallı değil mi? O halde eski ve bakımsız arabaları alıp, yenileyebiliriz? Hem geri kazanım olur hem de ucuza gelir değil mi? Değil. Hesapladığınız zaman, eskisi varsa satıp, yenisini kredi ile almak çok daha mantıklı hale geliyor. Çünkü yenilemek için alınacak parçalarda da yüksek vergi var.

Kafa dağıtayım diye araçla piste gireceksiniz, 300?. Paraşütle atlayayım diyorsunuz 1000?. Gidip go-karta binseniz 30? veriyorsunuz ki efsanevi Nürburgring pistinde 80 EUR kadar bir şey (asgari ücret 1500EUR). Kamp yapayım, doğa sporu yapayım diyorsunuz çadırı pahallı, bilmem nesi pahallı.

Türkiye’de ekonomiden, politikadan bunalıp spor yapmak, hobilerle uğraşmak pahallı. Çünkü vergisi, TL’nin değer düşüklüğü gibi nedenler var. İnsanlar bunalıyor, rahatlayabilecek alanlar yok.

ÖTV ve vergi düzenlemesi şart! Örneğin ÖTV’nin KDV’si alınıyor araçlarda. Bunu bile değiştirmek, başlı başına rahatlama sayılabilir.

Fakat ARGE’ye ağırlık (ki bunun da arkaplanında eğitim, bilim var yani iş hep dallı budaklı), sürdürülebilir ekonomiye yatırım, yeni firmalara mantıklı destek (her açana vermek, eşe dosta yardım yerine) daha mantıklı olacaktır. Fakat saydığım 4 stratejik alan (gıda, iletişim, savunma, ilaç) mutlaka desteklenmeli, sanayi ve üniversiteler işbirliği yapmalı!

**

Tabi bütün bu süreçlerde diplomatik olunmalı. Öyle eyy, len, heyt huyt ile olmaz. Avusturalya ile aramız bozmayı başardınız.

Twitter’a bir şeyler yazmak yerine buraya eklemek istedim. Umarım çözüm sağlanır. Yoksa cidden ülke olarak psikolojk bunalım geçireceğiz.
__________________
Güneşin ilk ışıklarına vererek umutlarımı
Masal Dünyamın açıp kapılarını
Girdim insan Kalabalığına


« Önceki Konu Sonraki Konu »

Şu an bu konuyu okuyan kişi sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir)