izmir escort escort izmir porno porno izle
Devletin Kamburları: Karaktersiz Çalışanlar ve Sistemsizlik! - IRCForumları - IRC ve mIRC Yardım ve Destek Platformu
User Tag List

Standart Devletin Kamburları: Karaktersiz Çalışanlar ve Sistemsizlik! #1
Üyelik Tarihi: 24 Mart 2019
Nereden: Dublin
IRC Sunucusu: irc.swiftirc.net -j #msl.tr
Web Adresi: www.mircscripting.net
Mesajlar: 493
Aldığı Beğeni: 205
Beğendikleri: 212
12 Nisan 2019 , 10:34
Alıntı ile Cevapla
Hiç düşündünüz mü neden liyakat, eşitlik, özgürlük, adalet gibi kavramları sürekli tekrarlıyor benim gibi insanlar? Sistem diyoruz, neden sistem üzerinde yoğunlaşıyoruz?

Liyakat yerine sadakat,
Eşitlik yerine eş/dost kayırma,
Özgürlük yerine dayatma ve baskı,
Adalet yerine hak yeme olursa ne olur?

Sistemin olmadığı yerde ne olur hiç düşündünüz mü?

Gönül isterdi ki, kurum ve bölümleri yazarak anlatayım. Dediğim gibi bunların da zamanı gelecek fakat anlatacağım durumları eminim siz de etrafınızdaki kişilerden çok net şekilde biliyorsunuzdur.

Öncesinde yukarıda saydığım kavramlar nedir ve neden önemlidir çok kısa değinmek istiyorum.



Güçlenmek İçin Gereken Kavramlar

Oturup tek tek hepsini yazmayacağım fakat kısaca en çok vurgulanan bazı kavramları yazmam gerek.

Liyakat, liberal düşünce ile birlikte (ekonomik alanda kapitalizm olan) ortaya çıkmıştır. Önceden askerlik, krallık, çiftçilik vs babadan oğula geçerken; liberaller, “yahu kim hak ediyorsa, o yapsın ilgili işi” demiş ve böylece istediğimiz mesleği seçebileceğimiz özgürlüğümüzü kazanmış bulunduk.

TDK açıklaması:**** Bir kimsenin, kendisine iş verilmeye uygunluk, yaraşırlık durumu, değim.

Liyakat için verebileceğim örnek, eski rektör atamalarıdır. Rektör seçimlerinde oylama yapılır, maalesef “üniversiteleri ele geçirme” dürtüsü ile, en çok oy alan değil; iktidara yakın rektörler seçilirdi. Atama, en sonunda Cumhurbaşkanı’na bağlıdır. Burada hak eden, Cumhurbaşkanı’nın uygun gördüğü değil, en çok oyu alandır aslında.

Eğer kurumlar ele geçirilirse (sadece üniversite değil, her kurum için önemlidir), kurumlardan yapılması gereken işler değil; istenilen sonuçlar ve işler çıkmaya başlar. Raporlar bilimsellikten uzaklaşır, bilim zaten zayıflar, eleştirenlerin sesi bir şekilde kesilir. Sonunda da TÜBİTAK gibi işlemeyen hantal bir yapı ortaya çıkar. Kurumların için ha cemaat sızıp, kendi adamlarını yerleştirmiş, ha iktidar! İşi yapan, terfi etmesi gerekenler değil; “bizden” diyerek sadık kişileri politik güç için terfi ettirirseniz, aslında kurumun kuyusunu kazarsınız. TSK’dan TÜBİTAK’a, bakanlıklardan özel şirketlere aynı sistem geçerlidir.

Liyakat, yani hak edenin hak ettiği görevi alması, terfisi, hak ettiği işi yapması son derece önemlidir. Fakat Türkiye’de liyakat çökmüştür.



Eşitlik, tanımını yapmama gerek yok sanıyorum. Buradaki olay şudur; çıkacak yasa henüz çok sınırlı sayıda insan tarafından biliniyorken, birilerinin eşi/dostu çeşitli şirketler ile yasanın düzenlediği işleri yapıp; yasa çıktığında tekel haline geliyorsa, orada açıkça yolsuzluk vardır. Defalarca Türkiye’de gördük. Bunun dışında liyakat konusuna da atıfta bulunarak, mülakatlardaki adam kayırmalardan en basit işlerde dahi araya tanıdık sokma maalesef kültürümüze işlemiş fakat bizlere büyük zararlar vermektedir.



Özgürlük, ise kişinin hakaret etme, suç işleme özgürlüğü değil tabi ki. Zaten böyle düşünülüyorsa, düşünce tarzında büyük yanlış vardır. Maalesef Cumhurbaşkanı ve bir çok liderin (ki size muhalefetten isimler de bolca var), etrafında kendine karşı duranları nasıl uzaklaştırdığını biliyoruz. Eleştiri değil, doğruları söyleyemeyi kastediyorum. Yanlış kararlarda, “bakın burada şu şu sıkıntılar çıkabilir” gibi farklı fikirlere özgürlük sağlanmazsa, politik açıdan gayet yanlış yola gidilecektir.

Aynı şekilde bilimsel anlamda gelişmek için, farklı düşüncelerin tartışabilmesi gerekmektedir. Biz tartışmayı bilmeyen, duygusal bir milletiz. Fakat yaptığımız iş, araştırdığımız konu ve bilimsel çalışmalara, politik adımlara ve fikirlere eleştiriler gelmesi gerekir. Biz de aynı şekilde karşılık vererek eleştiriler yanlış ise susturmak, doğru ise yanlışları temizlemek için adımlar atmamız gerekir.

Yurt dışında bir bilimsel kongre vs’ye katıldığınızda, bırakın Avrupalıyı, Özbek, Kırgız gibi Türk devletlerinden gelenlerin birbirileriyle ağır şekilde tartışmalarına rağmen panel bittiğinde bir araya gelip, muhabbet edip, gülüp eğlendiğini göreceksiniz. Bizde ise eleştiri, karaktere yapılmış gibi algılanıyor, anneye küfür gibi algılanıyor. Haliyle işte yapılan eleştiri, kişilerin arasını açıyor. Fakat çok tehlikelidir!



Adalet aslında bu yukarıda söylediklerimizin toplamı gibi. Hukuksal açılan adalet var bir de makam ve mevki açısından. Kurumlarda ve kurumların içinde çalışanlara karşı adil olmak gerekmektedir. Çalışan ve çalışmayan insanların ayıklanması şarttır! Bütçede adil olmak, eleştirilerde adil olmak, görev dağılımında ve ödüllerde adil olmak çok önemlidir. Böylece çalışanların huzurunu sağlarsınız. Devletin kamburları bölümünde başlı başına bu sıkıntıyı göreceksiniz. Bunun dışında adaletin bağımsız ve özgür olması da önemlidir.



Sistem Nedir?

Bu biraz daha önemli olduğu için ayrı başlık açmayı uygun gördüm. Sistemin Türkçesi “düzen”dir. Fakat diğer anlamıyla “yol, yöntem”.

Eğer sistem varsa, kişilerin önemi azalır. Kişilerin önemi artarsa, orada sistemsizlik vardır. Aslında “düzen” olarak ele alırsak, sistemsizlikte dahi bir sistem var. Fakat buradaki “sistem” kavramından kastımız; kişilerin daha arkaplanda kaldığı, şıkır şıkır işleyen bir düzen.

Şöyle düşünün; “Türk eğitim sistemi” diyoruz, peki Türk eğitim sistemindeki sorunlar nedir?

1- Türk kültürü, tarihi ve dilini veremiyor, yani Türk değil.
2- Eğitim veremiyor,
3- Sisteme sahip değil.

Yeni nesil Türkçe konuşmaktan aciz! Öğretim var yani dersler falan tamam, fakat eğitim alma konusunda sıkıntıları var. Terbiyesizliklerinden bahsetmiyorum, o ayrı bir şey fakat; spor, sanat, bilim, teknoloji gibi şeyler “disiplin” ister. Eğitim ister. Eski tip hocalar gerekiyor. Sistem konusuna da gelelim…

Bakanlık diyor ki, “kitap aldırmayacaksınız”. Fakat bakanlığın dağıttığı kitaplar rezalet. Çocuklar doğru düzgün eğitim alamıyor. Bu yüzden öğretmenler ek kitaba başvuruyor. Fakat veliler şikayet ediyor. Böyle karmakarışık bir düzen var, kaos var.

Eğer ders kitapları, ders materyalleri ve dersin şekli düzgün bir biçimde kurgulansa; çocuklar okulda öğrenim görmekten çok iletişim, tartışma, farklı fikirleri dinleme, düzen, disiplin, temizlik ve en önemlisi TOPLUM İÇİNDE YAŞAMA yetilerini ilkokulda edinde (buna uygun müfredat ile), bütün bunları da öyle bir düzene oturtsak ki; youtube kanallarından derslerdeki videolara, günlük hayata kadar bir uyum gösterse, orada sistem olmuş olur.

Sistem varsa; İstanbul’da Nişantaşı’ndaki bir Fransız lisesi ise Hakkari’deki bir lise arasında da binlerce kat uçurum olmaz.**** Öğretmen değiştiği zaman çocukların başarılarında uçurum olmaz. Yani sistem varsa; yer, mekan, kişi gibi bir sürü etmen daha önemsiz hale gelir. Eşit ve adil bir eğitim verilir.

**

Aynı şekilde politikada da, kişi isimleri öne çıkıyorsa, “X olmasa devlet batar” denmeye başlamışsa, devlet zaten batmış demektir. Çünkü devlet, hele hele Türkiye gibi millet olma bilincinin olduğu ve köklü ülkelerde kolay kolay “çökmez”. Bazı bitkilere benzer Türkiye gibi ülkeler, sen gömdüm dersin, üzerine toprak atarsın; tamamen gömüldüğünde, iş bitti dersin ama bir kaç ay sonra tomurcuk açar. Osmanlı İmparatorluğunu çökerttim dersin, Türkiye Cumhuriyeti doğar. Türkiye Cumhuriyeti’ni çökerttim dersin; silkinip kendine gelir, hayatı boyunca tatmadığı tam demokrasiye geçiş yapar (hepbirlikte, 2030’da!).

AKP’den, CHP’ye, MHP’ye kadar bakınız, hep isimler önplana çıkıyor. Deniz Baykal, Kemal Kılıçdaroğlu… Bu insanlar koltuklara yapıştı da ne oldu? Türkiye’yi uçuruma sürüklediler. Devlet Bahçeli keza aynı. Fakat sistem varsa, partiler içerisinde mekanizmalar düzgün çalışıyorsa, zaten bu kadar başarısız insanlar orada bu kadar uzun süre duramaz. İsimler de önemsiz hale gelir. Biri gider, diğeri gelir. Esas olan parti ilkeleri olur.

Fakat bakın CHP’ye, Y-CHP haline dönüştürüldü. Milliyetçi ve Atatürkçüler tasfiye edildi. Susturuldu, uzaklaştırıldı, istifaya zorlandı. Peki ya şimdi? AKP’nin en zayıf olduğu dönemde, bir çok belediyeyi sırf saçma isimler nedeniyle kaybedecekler. Yine AKP’ye yarayan adayları çıkartmayı başardılar. Bununla ilgili yeni konu gelecek.

Kısaca diyeceğim o ki, sistem yoksa; kişiler önplana çıkar. Kişilere söylüyorum, “bu dünya Sultan Süleyman’a bile kalmadı, hepiniz gideceksiniz… Arkanızda nasıl bir isim bıracaksınız?”



Devletin Kamburları

Adını veremeyeceğim devlet kurumundaki (hadi üniversite olduğunu belirteyim), bir bölümün başkanıyla konuştum.**** Bilimsel çalışmaları, sorunları falan konuşuyorduk, derken yönetimle ilgili bazı şeyleri söyledim ve bir dokun bin ah işit şeklinde dökülmeye başladı.****Buradaki çalışanlar da devlet memuru statüsünde olduğu için atsan atılmaz, satsan satılmaz durumunda. Şimdi size bazı şeyleri anlatacağım ve sizin vicdanınıza bırakıyorum. Unutmayın ki bu insanların maaşları bizim vergilerimizle ödeniyor!



Danışma Sıkıntısı

Danışma gibi bir bölüm var, burada durması için birisi görevlendiriliyor. BB (bölüm başkanına bundan sonra BB diyeceğim) diyor ki, gidip geliyorum yerinde yok. Bir gün depo gibi karanlık bir yer var, oraya girdim, ışığı bir açtım; kendine yer yapmış. Kutuları dizmiş, telefonu da koymuş oraya film izliyor. Uyarmış ama devam ediyor. Sonunda başka yere görevlendirilmiş.

Fakat buraya birisi gerekiyor. Diyor ki aldık birisini, adam danışmada oturacak, biri geldiğinde kapıyı açmak için düğmeye basacak, kime geldiniz diyecek, bu kadar! Adam gelmiş, “benim sigara içmem lazım” diyerek, sürekli dışarı çıkıyormuş. 10-12 kez çıkıyor günde ve 5 dakikadan olsa düşünün 1 saat sırf sigara molası. Namaz kılacağım diyor, gidip 40 dakika yok oluyormuş. Kapı açık kalsın diye tuş üstüne ağırlık koyuyor, kapı sürekli açık kaldığından arıza vermeye ve hatta duvara çarpıp fiziksel zarar görmeye başlamış.

Neyse böyle olmayınca bir görevlendirme daha istenilmiş, iki kişi burada duracak. Aynı zamanda getir götür işleri falan yapacak. Gel gelelim daha ilk gün “iş görmez” raporuyla gelmiş. Ben iş yapamam demiş. Ardından bu ikisi zaman içerisinde “sen 3 dakika durdun ben 5 dakika durdum” derken bildiğiniz kavga etmeye başlamışlar.

Sonunda ikisi de başka yerlere görevlendirilmiş.

Engelli kadrosundan birisi gelmiş, fakat ben oturamam diyormuş, gidip başka yerde yatmaya başlamış. Sonunda o da başka yere gönderilmiş.

İşin özü ben gittiğimde kapıda kadın vardı, iyi günler dediğimde bile zoraki iyi günler dedi. Elde telefon oturuyor. Burası devletin kurumu! Üniversite.

Başka birisi atanmış, sürekli hastahaneye diye izin alıp gidiyor. Fark etmişler ki, Cuma gününe denk getiriyor hep. Hastahane kayıtları bir sorgulanıyor, gitmemiş. Sonra anlıyorlar, tatile gidiyormuş arkadaşlarıyla. BB uyarıyor fakat dediğim gibi atsan atılmıyor, satsan satılmıyor.



Bürokratik Ahmaklıklar

Metre metre yazılım satma konusunu bilirsiniz, yazmıştım. Türkiye’de Bürokrasiyi anlatmıştım biraz.

Bahsettiğim bölüme hiç ilgisiz biri atanıyor. Görevini yazmayayım. Kadın geliyor, “buraya atanmışım ama bir yanlışlık var sanırım” diyor. BB ise görevlendirme yazısı ulaşında yanlışlığı fark edip,ilgili yetkiliyle görüşüyor. Yetkili diyor ki, “biraz arızalı biri, göz önünde dursun diye sizin oraya atadık, bir süre idare edin”. Yapılan işle hiç ilgisi yok! Bir kaç ay orada duruyor, hiçbir iş yapmıyor. Sonra başka yere tayin.

Bu üniversitede hastahane var. Hastahane, devlete devrediliyor. Gerçi zaten devletin de, başka bir devlet hastahanesine bağlanıyor. Burada 20 kadar hemşire mevcut. Hemşireler, görevlendirmelerini reddediyor. Yasa nedir durum nedir tam bilemiyorum fakat sonuçta davada haklı oluyorlar ve üniversite kadrosunda kalıyorlar. Tabi üniversite ne yapıyor? Dağıtıyor bölümlere. Her bölüme bir hemşire…

Diyeceksiniz ki yahu ne güzel işte hemşire! Burada bir revir, alet, edevat olmadığında uzun süre boyunca hiçbir iş yapmadan oturuyorlar. Dedikodu kazanı kaynıyor tabi ki. Ne güzel değil mi?



Kötü Örnek

Şimdi bu insanların devlet memuru olduğunu, hizmetlilerin bile en kötü 2.500-2.800 civarında maaş aldığını (fazlası bile olabilir) düşünün. İş yapmadan para alan tipler. Bizim vergilerimizle! Devletin malı deniz, yemeyen keriz mantığını taşıyorlar. Adam kayırma ile bunlar nasılsa memur olmuş, sadakat ile oralarda duruyorlar. İş yapmadan para alıyorlar. Bir bölümde en az 1, en fazla 2-3 kişi olmuş! Şimdi devlet dairelerini, üniversiteleri falan bir düşünün.

Bunların yanında, “sırtını birilere yaslayan” tipleri de anlattı tabi ki. Belli ediyorlarmış kendilerini. Dokunduğun an yanıyorsun. İş yapmadan aylak aylak takılıyorlar tüm gün. Tabi diğerleri de iş yapmamaya başlayınca, uyarılıyor ve “X’te böyle yapıyor, neden müdahale etmiyorsun” gibi çıkışmalarda bulunuyorlarmış haklı olarak. Bu tiplerin hakkında raporlar yazılıyor, şikayetler ediliyor fakat sonuç değişmiyor. Oradan oraya, oradan oraya. 1 yıl o bölümde, 1 yıl bu görevde…



Hizmetliler Böyle de Akademisyenler Farklı Mı?

Öte yandan devlet üniversitelerindeki hocalara da bazı şeyler söylemem gerek! Lafa geldiğinde “yaparız, ederiz, şöyle yaparız, böyle ederiz” diyen hocalara iş yaptıramıyoruz. Özel sektörde 2 haftada bitirilen işi devlet üniversitesindeki hoca 6 ayda bitirememişti! Bunun gibi neler var neler!

Sabah 9 gibi işe gidiyor kıymetli akademisyenlerimiz. Ona bak buna bak, yerleş, çay iç zaten 10’a geliyor. 10-11 arası yoğunlaşabiliyorlarsa zahmet edip yoğunlaşıyorlar, sonra arkadaşı geliyor, ne yapalım ne yiyelim? Karar verme, 11.30’da çıkıp yemeğe doğru devam. 13-13.30’dan önce yerlerinde bulursanız aman ne iyi! Yemek, kahve şu bu derken ancak geliyorlar.

Telefon, görüşme, ders vs, artık neyse; 4-5 gibi çay falan, 5.30’da çıkış. Böyle rahatlık! Öte yandan annem özel üniversitede ders vereyim dedi, vermesini istemedim. 2 dönem yaptı, devamında haftada 1-2 gün. 18 saat ders, 4 tane yüksek lisans öğrencisi yüklemişler. Verdikleri para da 2.700? idi. Kabul etmedi tabi ki fakat 2 dönemde 15 saat ders anlattı. Sabah gidip, gece 9’da geri dönüyordu. Haftasonu ders hazırlıyor, Pazartesi zaten derste, Salı günü haliyle öğlene kadar toparlanıp işe gidemiyorduk. Peki tam zamanlı hocalar kaç ders vermiş? 10 saat.

Söylenecek çok şey var aslında…

Çok değerli hocalarımız var. Özel üniversitelerde de, devlet üniversitelerinde de çok önemli işler yapan nice hocaları gördüm. Peki onların durumu nedir? Ya değerleri bilinmiyor, ya ofis politikası ile çalışmayanlar bu hocaların ayağını kaydırmaya çalışıyor (çünkü çalışan varsa, çalışmayan ortaya çıkar). Mide bulandırıcı!



Ne Yapılabilir?

Ne yapılabilir diye düşünmeye çalıştım. Eskiden insanlarda ar varmış, utanma varmış, etik ahlak varmış. Şimdi hiçbiri yok. İşi yapmıyor, amiri yatarken yakalıyor, uyarıyor; “ben iş yapamam” diye açık açık söylüyor veya “siz bilirsiniz istediğinizi yapın” diyerek sırtının birilerine yaslı olduğunu ima ediyor. Raporlar tutuluyor, şikayetler ediliyor; başka yere atanana kadar 6-8 ay. Yerine biri bulunuyor, değişen bir şey yok!

Gidenler gittikleri yerde aynı şeyi yapıyor, gelenler de zaten geldikleri yerde aynı umursamaz ve tembel halleri yüzünden buraya getirilmiş.

Şimdi bunları gördükçe temizlik yapmayan temzilikçiyi, görevini ihmal eden hizmetlileri falan düşünüyorum; sonra dönüp özel sektöre bakıyorum, böyle tipleri 2. gün kapının önüne koyarlar. Haliyle hizmetliler falan özel sektörden gelmeli diye düşünüyorum. Tabi burada da “yandaş bu işi yapıyor” diye bağıranlar olacak fakat düzgün ihale, düzgün iş yapılırsa; hiçbir şey olmaz.

Cezalandırma şart! Öte yandan düşünüyorum, adam iş yapmıyor. Benim iş görmezlik raporum var diyor. Önüne koyacaksın binlerce A4 kağıdını, sayacak. Bitti mi? Tekrar say. Böyle yaratıcı işler yaptıracaksınız. Kaynak neresi? Milattan Önce 209’a yani Mete Han’a dayanan Türk Silahlı Kuvvetleri… O dönemden bu döneme milyarlarca insan geçti ordunun elinden ve kültür aktarıla aktarıla geldik. O zaman ordudaki bazı ceza yöntemlerini kullanmanın önü açılacak.

Şu da göz önüne alınmalı; “yapmam derse?”. Çok basit, güzel bir sürgün gerek. Kuş uçmaz kervan geçmez yerler bulunacak; buraya aynı zihniyettekiler doldurulup, saçma sapan işler yaptırılacak. Bırakın zorlanıp istifa etsinler. Haklarında defalarca rapor mu tutulmuş? Amirleri gönderilsin mi demiş? O zaman göndereceksiniz abuk subuk yerlere. Hepsini bir araya toplayıp burada saçma sapan işler yaptıracaksınız.



Sonuç Olarak

Siz bakıp iktidara, yolsuzluklara falan kızıyorsunuz fakat meclis, halkın aynasıdır. İş millette bitiyor. Milletin zihniyeti aynı. Millet seçiyor iktidarı, millet iktidarı meşrulaştırıyor. Yapılan suçlar, haksızlıklar, kanunsuzluklar; millet tarafından kabulleniliyor. Çünkü kendileri de aynı şeyleri yapıyor.

Kuyruklardan trafiğe, devlet memurlarından özel sektöre her yerde kendini diğer insanlardan kayırmaya meraklı tipleri görüyorsunuz. İş yapmadan, tembellik yaparak para kazanan tipleri görüyorsunuz. Dolandırıcı milleti çarptığı için yakalanıyor fakat bütün gün yatıp telefondan film izlerseniz, devleti çarparsanız; bunun cezası olmuyor!

Ne yaparsanız yapın, nasıl çözüm bulursanız bulun; iş dönüp dolaşıp bu pisliklerden temizlemek gerek devleti. Devletin üzerinde kamburlar var. İşler aksıyor, çalışmayanlara para veriliyor ki 10 tane böyle tipin yaptığı işi 1 tane çalışkan insan yapabilir.

Şu kadarını söyleyeyim; bugün özel sektörler devleti işletseydi, çalışan sayısı 3’te 1 ve 4’te 1’e düşerdi. 3-5 bin lira maaş alanlar 2-3 bin maaş alırdı. Fakat bütün bunlara rağmen; bürokratik durumu bir kenara koyup, insanlar yüzünden kaynaklanan hantallığı ele alırsak; mevcut hızdan daha hızlı şekilde ilerlerdik.

**

Tembel, duygusal, iş yapmayan, eleştiri kabul edemeyen, herkesi suçlayan ama kendimize bakmayan bir milletiz. Hepimizde suç var, hepimiz suçluyuz.

Fakat hepsini bir kenara bırakırsak; zor şartlarda kurulmuş, çocukların kanı, yetimlerin hakkı olan bu devleti parazit gibi sömürenlere tahammülüm yok.

Üstelik yukarıda devlet çalışanlarını söyledim. İhale, özel sektör, yolsuzluğa girmedim bile. Yoksa beyanıyla ilgisi olmayan bir proje için bakanlığın 160 milyon liralık desteği nasıl verdiğini de anlatmam gerek. Fakat şu an bunları anlatamıyorum. Zamanı geldiğinde hepsi sökülecek!

Evet devlet içinde çalışmadan para alanlar var fakat devletin tepesinde, destek bakanlıktan çıkarken farklı yerlere bölüşülen bazı durumlar da sıkça yaşanıyor. Çok acı! Bu konuda anlatmaya çalıştığım şuydu, biz hep yolsuzluklarla ilgileniyoruz değil mi? Oysa millet, devletini sömürüyor! Bu yüzden hepimiz suçluyuz.

Büyük bir ahlak çöküşü içerisindeyiz. Dibe batmadan, neden kötü olduğunu anlayamayacağız gibi duruyor. Umarım karamsarlığım, benim kuruntumdur.

**

Düzenleme:



Atatürk vs İsmet İnönü Anısı: 40 Para (1 Kuruş) Hesabı

Sabihe Gökçen’in anılarından:
Birgün hiç unutmam İsmet Paşa köşke hem çok yorgun, hem de çok sinirli gelmişti. Oysa çoğu kez sinirlerine hakim olmasını herkesten iyi bilirdi. Şöyle bir yorgunluk kahvesi aldıktan sonra Gazi:

– “Hayır ola İsmet?” dedi. Sende bir fevkaladelik var bugün.. Ne oldu? Neye sinirlendin?

İnönü yumuşamamıştı. Gülümsemeğe çalışarak:
– “Türk Hava Kurumu’nun Genel Yönetim Kurulu Toplantısı vardı da..” dedi.

Gazi üsteledi:
– Ee, ne olmuş varsa?
– Fuat beyi epey terlettim.. İstifaya filan kalktı..
– Çalışkan çocuktur Fuat.. Cemiyeti de diğer milletvekili arkadaşları ile iyi yönetiyor.
– Bunlara bir diyeceğim yok fakat canımı sıkan başka bir husus oldu..
– Neymiş o?
– Hesaplarda kırk para oynuyor!
– Kırk para.. Yani bir kuruş..
– Evet Toplantıya sabah onda girdik, saat onyediyi geçiyordu çıktık. Daha önceki toplantıda dikkatimi çekmişti. Bu bir kuruşun nereye gittiğini öğrensinler diye talimat vermiştim. Bulamamışlar. Bugünü de onunla geçirdik. Fuat Bey’in hassasiyetini anlıyorum ama, milletimiz ondan daha hassastır. Verdiğimiz paranın nereye gittiğini behemehal (mutlaka) bilmek ister. İstifa bu gibi hallerde en kolay çıkar youldur Ama kimseyi rahatlatmaz. Hatta söylentilere bile neden olur. Yurttaş bu parayı Türk Hava Kurumu yükselsin diye veriyor.

Gazi Paşa gülümsedi:
– Demek mesele bu. Kırk para’nın hesabı seni bu kadar üzüp yordu. Tam adamını bulup bunların başına getirmişim. Haklısın. Kırk para günün birinde kırk lira, kırk lira da dört yüz lira olur. Bu da giderek büyür halkın ağzında. Böyle kuruşlara olan güveni sarsar. Bir Cumhuriyeti kurarken böyle kırk paralara çok ihtiyacımız oldu. Peki ne yaptın sonunda?

– Muhasebeciyi çağırttım. Memurları seferber ettim. Ve kırk para’nın yanlışlıkla bir başka hesaba geçirildiğini bulup çıkarttım. Bundan sonra da bu gibi hataları affetmeyeceğimi söyledim kendilerine. Bizim milletimiz gerçekten de elindekini avucundakini verir. Hiçbir ulus Türk ulusu kadar cömert değildir. Ama verdiğinin doğru dürüst yerlere sarf edildiğini hem görmek ister, hem de buna inanmak ister. Türk Hava Kurumu’nun halktan toplanan paralarla uçaklar alıp askeriyeye hediye etmesinden duyulan memnuniyet büyüktür. Bu güzel havayı ne kırk para uğuruna ne de yüz para uğuruna bozmak kimsenin hakkı olmasa gerek.

(Sabiha Göçken): Evet evet. Bu benim yakinen tanık olduğum bir konuşma, olaydır. Türk Hava Kurumu’nun kırk parası uğuruna sarfedilen emek ve zamanı belgeleyen kutsal bir olaydır. Şayet ülke ve bazı müesseseler bugünlere kadar sarsılmadan, alın aklığı ile gelebilmişlerse hep bu “kırk para”nın hesabı sorulduğu, milletin parası üzerine titrendiği için gelinebilmiştir kanısındayım. Onlar başka bir devlet adamlarıydı.

**







__________________
Güneşin ilk ışıklarına vererek umutlarımı
Masal Dünyamın açıp kapılarını
Girdim insan Kalabalığına


« Önceki Konu Sonraki Konu »

Şu an bu konuyu okuyan kişi sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir)