Neler yeni

İstanbul Şairi Yahya Kemal Beyatlı’nın Şiirleri ve Hayatı

Esrar-ı Harabat

Çok Aktif Üye
Yönetici
Katılım
22 Ağustos 2016
Mesajlar
8,371
Puanları
93
Konum
Esrar-ı Keyfiyet
Tepkime puanı
2,668
Türk Edebiyat Tarihi, birbirinden değerli yüzlerce şair ve yazarın eserlerini günümüze ulaştırmıştır. Bu şairlerden birisi de, edebiyat dünyamızın ölümsüz çınarlarından olan Yahya Kemal Beyatlı’dır.

Eskiden Osmanlı Devleti, bugün Makedonya sınırları içerisinde bulunan Üsküp’te 2 Aralık 1884’te dünyaya gelir. Asıl adı Ahmet Agah’tır.

1903 yılında gittiği Paris’ten zengin bir sanat ve tarih kültürüyle 1912 yılında döner. Yeni Mecmua’da çıkan 1915 tarihli Tahmis-i Manzume-i Hümâyun başlıklı şiiri dışında, yine Yeni Mecmua’da çıkan 1918 tarihli Bir Sâkî başlıklı şiirine kadar şiirlerini yayınlamaz.



1912 ile 1918 arasında onun az sayıdaki şiiri, hatta daha tamamlamadığı bazı şiirlerinin birkaç mısrası dilden dile dolaşmaya başlar. Yahya Kemal, İstanbul’a dönünce daha şiirleri yayınlanmadan, dilden dile dolaşan dizeleri ile büyük bir üne kavuşur. Böylece Türk Edebiyatı’nda ilk kez şiirleri yayınlanmadan üne kavuşan şair olur.

Yahya Kemal, bir Nevruz sabahı arkadaşı Yakup Kadri’yi kıramaz, birlikte Kısıklı’da bir Bektaşi Dergahı’na giderler. İşte o dergahta Celile Hanım’la karşılaşacaktır. İkisinin de böyle yerlerle ilgisi yoktur, tamamen tesadüftür karşılaşmaları. Deliler gibi aşık olur. Ama Celile Hanım, eşi Hikmet Nazım Bey’le bir süredir ayrı yaşasa da halen evlidir.



Aslında ilk aşkı Üsküp’te Redife Hanım’dır. İlk şiiri Hatıra’yı onun için yazar. Şiire maalesef hiçbir kaynakta ulaşamadık. Ama ilginç olan bu şiirin düzeltmelerini Redife Hanım’ın eşi Rufai Şeyhi Saadeddin Efendi’ye yaptırmış olmasıdır.


Celile Hanım, Heybeliada’da Bahriye Mektebi’nde okuyan oğlu Nazım Hikmet için adaya taşınır. Yahya Kemal de okulda oğlu Nazım’ın hocası olur. Aşkları Bahriye Mektebi talebeleri arasında da konuşulur. Hatta Nazım hastalanıp birkaç gün okula gelmeyince, annesi yüzünden zehir içerek intihara kalkıştığı dedikodusu yayılır. Aşkın başlangıcında Yahya Kemal Celile Hanım’a şu dizeleri yazar:

“Yollarda kalan gözlerimin nurunu yordum,
Kimdir o, nasıldır diye rüzgarlara sordum,
Hulyamı tutan bir büyü var onda diyordum,
Gördüm: Dişi bir parsın ela gözleri vardı.”
(Telakki şiiri)



Yahya Kemal, öğrencisi Nazım’ın şiire büyük bir yeteneğinin olduğunu görerek onu bu konuda cesaretlendirir, hatta yazdığı bir şiiri düzelterek yayımlanmasını bile sağlar. Nazım, Samiye’nin Kedisi adlı şiirini de ona gösterdiğinde Yahya Kemal, bahsedilen kediyi görmek ister. Kediyi görünce “Bu uyuz kediyi bile böyle övebiliyorsan ileride iyi bir şair olacaksın” der. Yahya Kemal, bu kabiliyetli çocuğa edebiyat dersleri verir. Böylelikle sevgilisinin evine daha sık gidebilir.



Ama, Yahya Kemal, Celile Hanım’a güvenmez. Kendisiyle beraber olmaya başladığında evli olması, kendisine de ihanet eder kuşkusunu yaşamasına neden olur, ani kıskançlık krizleriyle şu dizeleri yazar:

“Kirpikleri süzgün o ihanet dolu gözler
Rikkatle bakarken bile fırsatı özler”

Bir akşam arkadaşlarıyla konuşurken, şehre gelen çapkın bir diplomatın vereceği daveti duyunca, Celile Hanım’ın da oraya gideceğini düşünerek o günler için çılgınca sayılacak bir yolculuğa çıkar. Hastası olduğunu söyleyerek bir kayıkçıya yüklü bir bahşiş vererek, sert lodosa rağmen kayıkla kendisini adadan Maltepe’ye götürmesini ister. Kıyıya sırılsıklam bir şekilde ayak bastıktan sonra kendisini Nişantaşı’na götürecek bir araba bulamadığından Bostancı’ya kadar tren yolu üzerinden yürür ya da kendi deyimiyle “Maltepe ile Bostancı arasındaki mesafenin ne kadar uzun olduğunu idrak eder.” Bostancı Karakolu’ndaki polislere de hastası olduğunu söyleyerek bir araba bulup Üsküdar’a gider ve Üsküdar’dan kayıkla Beşiktaş’a geçer, oradan da Nişantaşı’na ulaşır. Davetin verildiği evin kapısında bekleyip Celile Hanım’ı göremeyince, kapıdaki görevliden hanımın bütün gece evde olduğunu öğrenir. Kaldırımın karşısındaki bir yerde sabaha kadar içer.




Nazım, annesi ile Yahya Kemal arasındaki ilişkiyi fark ettiğinde büyük bir öfkeye kapılarak “Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz” yazılı bir notu Yahya Kemal’in paltosunun cebine koyar. Her ne kadar Celile Hanım araya girerek Nazım’ı yatıştırmaya çalışsa da, Nazım’ın tavrını değiştirmemesi sonucu evlilik tarihleri bile kararlaştırılan şairle Celile Hanım bir daha birleşmemek üzere ayrılırlar.

Ayrılık nedenleri sadece bu değildir tabii ki… Celile Hanım’ın yaşadığı lüks hayatın devamını temin edemeyeceği, o zamana dek başına buyruk bir şekilde yaşadığı hayatından vazgeçmek zorunda kalacak olması ve Celile Hanım’ın tavırlarının o sıralarda devam etmekte olduğu İstanbul Darülfünun’daki öğretmenliğine zarar verebileceği yolundaki endişeleri de bu ayrılıkta rol oynar. Özleyen şiiri bu aşkın bitişini anlatır.

“Gönlümle oturdum da hüzünlendim o yerde,
Sen nerdesin, ey sevgili, yaz günleri nerde!
Dağlar ağarırken konuşmuştuk tepelerde,
Sen nerde o fecrin ağaran dağları nerde!

Akşam, güneş artık deniz ufkunda silindi,
Hulyâ gibi yalnız gezinenler köye indi
Ben kaldım, uzaklarda günün sesleri dindi,
Gönlümle, hayalet gibi, ben kaldım o yerde.”



Acısını, vatanın kurtuluş mücadelesine her zamankinden daha ateşli dizeleriyle katılarak unutmaya çalışan Yahya Kemal, çeşitli dergilerde çıkan yazıları nedeniyle takibata uğrar ve arkadaşlarının evlerinde gizlenir.

“Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi.
Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbi.
Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,
Galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın.”
(26 Ağustos şiiri)

Atatürk, cephedeyken kesip sakladığı ve üniformasının göğüs cebinde taşıdığını söylediği, kendisine ait yazı ve şiirleri gösterir şaire. Artık muhteşem tarih bilgisi, hipnotize edici hitabet yeteneği ile sık sık görüşlerine başvurulmak üzere kimi zaman hamamdan çıkarılıp Atatürk’ün meclisinde baş köşeye oturtulan, okuduğu şiirler dikkatle dinlenilen bir şairdi.



“Kandilli’de, eski bahçelerde,
Akşam kapanınca perde perde,
Bir hatıra zevki var kederde.

Artık ne gelen, ne beklenen var;
Tenhâ yolun ortasında rüzgâr
Teşrin yapraklarıyle oynar.

Gittikçe derinleşir saatler,
Rikkatle, yavaş yavaş ve yer yer
Sessizlik dâima ilerler.

Ürperme verir hayâle sık sık,
Hep bir kapıdan giren karanlık,
Çok belli ayak sesinden artık.

Gözlerden uzaklaşınca dünyâ
Bin bir geceden birinde gûyâ
Başlar rü’yâ içinde rü’yâ.”
(Akşam Musikisi)

Bu arada, Atatürk’le ilk kez karşılaştığında Atatürk’ün kibar bir tavırla elini öptürmemiş olmasına rağmen, onun ayaklarına kapanarak ağladığı söylentisini yayan, vaktiyle dostu olan Falih Rıfkı’yla atışmalar yaşamıştı. Ondan intikam almak için Süleyman Nazif’le birlikte Falih Rıfkı’nın eşcinsel olduğunu ima eden şu dizeleri yazar. İlk 2 dize Süleyman Nazif’e, diğer 2 dize ise Yahya Kemal’e aittir.

“Ferzend-i binamazı Cibali imamının (Dinsiz oğlu Cibali imamının)
Sermaye-i şeaneti Şengül Hamamı’nın (Kötülük sermayesi Şengül Hamamı’nın)
Faillerinden on bininin namı bellidir
Allah bilir hesabını artık tamamının”

Katıldığı her mecliste bu dizeleri duyan Falih Rıfkı da Yahya Kemal’in şişmanlığına atıfta bulunarak, Atatürk’ü görüp eğilmek istemesiyle üzerine giydiği ve kendisine dar gelen ceketin düğmesinin koptuğunu, kopan düğmenin mermer merdivenlerde çıkardığı sesi alaycı bir dille anlatır.



“Kalbim yine üzgün seni andımda derinden
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden
Yorgun ve kırılmış gibi en ince yerinden
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden

Senden boşalan bağrıma gözyaşları dolmuş
Gördümki yazın bastığımız otları solmuş
Son demde bu mevsim gibi benzimde kül olmuş
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden”
(Hazan Bahçeleri)

İstanbul’daki ikametgahı Park Otel’in 175 numaralı odasıydı. Onun için iyi bir şair ve edip olmaktan daha önemli olan üç şey vardı: Mutlu bir yuva kurmak, bir eve ait olmak ve kimseye muhtaç olmayacak kadar para sahibi olmak… Arkadaşı Cahit Tanyol’a şöyle der:

“Ben bunların hiçbirini yapamadım. Akşam oldu mu dostlar dağılır, evlerine gider. Ben şu otel odasında yalnızlığı bütün dehşetiyle duyarım. Ne şiir ne kitap ne de dostlarım beni bu korkunç yalnızlıktan çekip alabilirler.”



“Günler kısaldı… Kanlıca’nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.

Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa…
Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa…

İçtik bu nâdir içki’yi yıllarca kanmadık…
Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor, yazık!

Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lâkin vatandan ayrılışın ıztırâbı zor.

Hiç dönmemek ölüm gecesinden bu sâhile,
Bitmez bir özleyiştir, ölümden beter bile.”
(Eylül Sonu)

Son aşkı Fatma Hanım’a, eğer aşkını zamanında itiraf etseydi evlenip evlenmeyeceğini sorar. Fatma Hanım, büyük bir şairle her kadın evlenmek ister deyince, “Fatma Sultan, öldüğüm zaman gözlerimi sen bağla” diyerek son arzusunu söyler. Uzun süren hastalığı nedeniyle defalarca yurtdışına çıkar, ancak sonunda 1 Kasım 1958’de Cerrahpaşa Hastahanesi’nde vefat eder.

“Ölmek kaderde var, yaşayıp köhnemek ne hazin
Bir çare yok mudur buna ya Rabbelalemin?”
 

Şuanda Bu Konuyu Görüntüleyenler (Kayıtlı: 0, Misafir: 1)

Üst