sohbet odaları

Karma bir din: Şia

aRMiNa

Elmas Üye
Katılım
10 Nisan 2011
Mesajlar
43,151
Puanları
38
Yaş
39
Tepkime puanı
9
Şia’nın Sünni Düşmanlığı




Safevi Devleti’ni kuran Şah İsmail’in Şiiliği resmi din olarak ilan etmesiyle, İran coğrafyasında Müslümanlar şiddetli baskı altına alınmaya başlandı. Kayıtlara göre, Şah İsmail’den önce ülkede nüfusları çoğunlukta olan Sünnilerin oranı bugün %10-15 civarındadır.
Hıristiyanlara kilise var, sünnilere cami yok

İran Sünnilere karşı sürekli asimilasyon uygulamaktadır ve bu nüfusu görmezden gelmektedir. Tahran’da bir tane Sünni camisinin bulunmaması bunun en açık ispatıdır. Sadece Tahran da değil, İran’ın büyük şehirleri İsfahan, Kerman ve Yezd’de Sünni camisi bulunmuyor. Bu illerde Sünnilerin Cuma namazı ve Bayram namazlarını kılmaları engelleniyor. Tahran’da Sünniler cuma namazlarını yakın zamana kadar apartman dairelerinde kılıyordu. Ancak İran sonradan apartmanda bile olsa cuma namazı kılmayı yasakladı.
Gayrimüslimleri kendine daha yakın gören Şia rejimi, bazı şehirlerde sadece bir Ermeni ailesi için Ermeni kilisesi inşa ederken, Sünnilere Tahran’da bir tek camiyi bile çok görmüştür. Gayrimüslimler özgürce eğitim görürken, Sünniler İran’ın tamamında eğitim ve itikadi konularda baskı altında tutuluyor; çocuklarına gizlice din eğitimi vermeye çalışıyorlar.
Ama aynı İran, ülkemizde (Türkiye’de) Sünni camilerini Şii camisine dönüştürüyor, Şii üniversitesi açmaya çalışıyor, Fars dilini kendisine angaje kesimlerde yayıyor, aleyhinde baskısı yapılacak olan kitapları engelliyor, İran yılı kutlamaları organize ediyor, Türk gençlerine muta yaptırıp kandırarak Şiileştiriyor.
İran’da sistematik uygulanan asimilasyon politikasında, Sünniler Hz. Ali’nin katili olan kitle olarak gösteriliyor, kafirlikle itham ediliyor, dışlanıp lanetleniyor.
Sünniler dışlanmıştır

İran’da devrim sonrasında bir tane Sünni, cumhurbaşkanı yardımcısı, bakan, bakan yardımcısı, büyükelçi veya vali olarak atanmamıştır. Sünnilerin çoğunlukta olduğu Sistan ve Zahidan eyaletlerinin yönetimi bile Şiilerin elindedir. İran’da Sünnilerin orduda ve bürokraside mevcudiyetini görmek imkânsızdır.
Ayetullahlar Ehl-i Sünnet’e Lanet Ettiriyor
Ayetullah El-Uzma El-Hui’nin görüşlerinin yer aldığı Misbah-ul Fekahe isimli Beyrut’ta basılan kitabında, “Ehli Sünnet olan kimseleri gıybet etmek ve onlara lanet etmek caizdir” fetvası bulunuyor.



Şia: “Sünni camiler yıkılmalıdır, taviz verilemez”


Şii din adamlarından Iraklı Yasir Habib, 2003 yılında Ehli Sünnet camilerinin yıkılması gerektiğine dair fetva vermiştir. Yasir Habib fetvasında, “Irak Müslüman Âlimler Heyeti denilen küfür, münafık ve fesat örgütüne ait camilerin yıkılması gerekir! Kesinlikle bu meseleden taviz vermemek gerekir” diye fetva vermiştir. Yasir Habib’in fetvasında ismi geçen “Irak Müslüman Âlimler Heyeti”, Sünni âlimlerin oluşturduğu bir heyettir. Bu doğrultuda Irak’ta faaliyet gösteren İran uzantısı Şii terör örgütlerinin, yıktıkları camilerimizin haddi hesabı yoktur.
 

aRMiNa

Elmas Üye
Katılım
10 Nisan 2011
Mesajlar
43,151
Puanları
38
Yaş
39
Tepkime puanı
9
Karma bir din: Şia

Şia, farklı dinlere ait inançların karışımı ile oluşmuş (heterodoksi)

bir din, bir



inanış biçimidir. Dikkatle incelendiğinde Şia’nın, İran’ın eski dinleri ve bölge dinlerinin (Manihaizm, Mecusilik, Mazdeizm, Zerdüştlük, Yezidilik, Budizm, Yahudilik ve Hıristiyanlık) etkisinde kalarak şekillendiği görülür.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, bir dinin halk arasındaki uygulamalarında geçmiş kültür ve inanış belirtilerinin bulunması, o dinin heterodoksi olduğu anlamına gelmez. Örneğin, Türkiye’de Orta Asya’dan kalma bazı adetlerin halk arasında bir biçimde devam etmesi, İslam’ın bir heterodoksi dini olduğunu göstermez.
Ancak Şia’da durum bu düzeyin çok ötesine geçmiştir; İran’da etkisi görülen tarihi ve bölgesel dinler, İslamiyet’le harmanlanarak yeni bir din ortaya konmuştur.
Farklı dinlerden alıntılar yaparak Heterodoksi (Karma) bir inanış inşa etmek, İran tarihinde ilk kez rastlanan bir vaka değildir. 3. yüzyılda İran’da kurulan Manihaizm de, tıpkı Şia gibi karma bir dindi. Manihaizm, Zerdüşt düalizmi, Babilonya folkloru, Budist ahlak ilkeleri ve Hıristiyan unsurların karışımından oluşmaktaydı. Manihaizm de, o dönem tıpkı Şiilik gibi İran coğrafyasında geniş kabul görmüştü.
İslamiyet’te “kulluk” ön plana çıkarken, eski İran dinlerinin etkisiyle Şiilikte “kutsama” ve “ruhaniyet” esastır. Ayetullahlık, Velayet-i Fakih, İmamet, Kayıp İmam gibi inanç ve pratikler bunun göstergesidir.
İslamiyet’in İran’da Farslılar (Persler) tarafından deforme edilerek, Şia (Şiilik) adı altında yeni bir din ortaya konulmasının üç temel sebebi vardır:

  • Tarihin en güçlü imparatorluklarından Pers İmparatorluğu’nun İslam ordularınca yıkılmasının oluşturduğu kompleks ve İslam’a (ve mevcut siyasi otoriteye/halifeliğe) karşı direnç,
  • Persçilik orijinli politik yapının, Müslümanlara kaptırılan hinterlandı geri almak için İslam içinde gözüken, ama İslam’dan farklı bir inanış ortaya koyma arayışı,
  • Perslerin geleneksel devlet kültürünün parçası olan takiyyeciliğin güçlü tesiri.
Aşağıda Şiiliğin farklı dinlerden alıntılarla karma olarak oluşturulmuş heterodoksi bir din olduğu, sınırlı sayıda örnekler verilerek anlatılacaktır:
Mazhariyet inancı

İran devrimiyle birlikte Şiiliğin, heterodoksi özelliği iyice su yüzüne çıktı; günümüz itibariyle ruhani sınıf Ayetullahların Tanrı’nın yeryüzündeki tecellisi oldukları noktasına vardı.
Eski İran, Babil ve Mısır dinlerinde yer alan “ilahi varlığın tarih boyunca kendisini insan suretinde göstereceği” şeklindeki panteist inanç (mazhariyet teorisi) Şia’ya da sirayet etmiştir. Bu inanç kaidesinin dini, siyasi ve hukuki bir formu olan Velayet-i Fakih Doktrini, Şia’da devrim lideri Humeyni tarafından uygulamaya konuldu.
“İran’ın Papalık Doktrini” olarak da nitelenebilecek bu inanışa göre, sadece en üst seviyedeki Ayetullahlar gerçeği kavrayabilir, dünyayı doğru algılayabilir ve dini hükümlerin gizli (batıni) gayelerini anlayabilir. Humeyni, Velayet-i Fakih kavramı ile bütün kararlarına “ilahi” bir kılıf giydirdi. Bu doktrinle, mazhariyet teorisi, devlet sistematiğinin temel taşlarından biri haline getirildi.
Şia’nın ruhani bilginlerine verdikleri Ayetullah (Allah’ın ayeti) ismi bile, mazhariyet teorisinin arka planını göstermesi açısından dikkate değerdir. Şia’nın Hakimiye kolu, ulûhiyetin (ilahlığın) önce imamlar, ardından da halifeler yoluyla insanlara duhul (girdiğine) ettiğine inanmaktadır. Hakimiyye kolu, zamanla evirilerek Dürziliğin doğuşuna sebep olmuştur.

Ric’at inancı

Ric’at inancı, Kayıp İmam başta olmak üzere birçok Şii büyüğünün kötülüğün zirve yaptığı bir dönemde dünyaya gelerek Şiilerin intikamını alacağını ifade eder. Şia dininde, başta Hz. Ali olmak üzere, 12 İmam ve bazı insanların dünyaya geri döneceğine inanılmaktadır.
Reenkarnasyon benzeri bu inanç, İran’ın eski dinlerinden Manihaizm’de ve İran’ın hemen yanı başındaki diğer Hindu dinlerinde önemli inanç ilkeleri arasında yer almaktadır.
Tarihçiler, Yahudi Kabalası’na ilham veren Eski Mısır ve Asur dinlerinin Şia’yı tesir altına aldığını savunmuşlardır. Yahudilikte önemli bir yer tutan ric’at anlayışının, aynı şekilde Şiiliğe de geçtiğini belirtmişlerdir.
İran medeniyetlerinden Sasanilerin resmi dini olan Zerdüştlükte 6 ölümsüzler inanışı bulunmaktadır. Şia’da, Zerdüştlükteki kutsal 6 sayısının 6 katı oranında Kayıp İmam’ın dünyayı idare etmek için her kuşaktan evtad denilen 36 kişi tayin ettiği inancı bulunmaktadır. Bunun ötesinde Şiilerin, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ı Kayıp İmam’ın tayin ettiği 36 evtaddan biri olarak gördükleri ve Ahmedinecad’ın da bunu yalanlamadığı biliniyor.
Diğer taraftan Nusayrilik gibi bazı Şii kolları, Reenkarnasyon inancına daha belirgin şekilde aynıyla inanmaktadır.
İşin ironik ve komik tarafı, bu batıl inançlarla yoğrulan Şia’nın, Kayıp İmam’ın tekrar dünyaya döneceğine, İslamiyet’in Hz. Peygamber’den sonra gelen en büyük iki şahsiyeti Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’i dirilteceğine ve sonra onları idam edeceğine inanmalarıdır.
Kadının ortak paylaşımı


Komünizmin sosyolojik atası olan Mazdek inancı, malların ve kadınların eşit olarak bölüşülmesi gerektiği esası üzerine kuruluydu. Mazdek inancının İran’ın eski inançları arasında yer alması, Şiilerin bir cahiliye adeti olan mut’ayı (para karşılığı geçici nikâhın), dinen yasaklanmasına rağmen devam ettirmelerine sebep olmuştur.
Iraklı ruhani Şii lider Ayetullah Mukteda Sadr gibi çok sayıda ayetullah tarafından verilen fetvalarda halen, Şiilerin türbelerine ziyarete gelen ve ülke dışına terörist faaliyetler için giden Şii erkeklerden, kadınların vücutlarını esirgememeleri ve muta hizmetinde bulunmalarını tavsiye edilmektedir.
Mut’a, bütün İslam âlimlerince ve dört hak mezhepte ittifakla haram olarak kabul edilmektedir.
Teslis inancı


Teslis inancı, Hıristiyanlıkla birlikte Hint dinlerinde de mevcuttur. Hıristiyanlıktaki teslis, Hint dinleri ve mitolojisinde Trimurti ismini almaktadır. Yine Eski İran’ın Yarsanilik geleneğinde de teslis inancı mevcuttur.
Yarsanilik inancında, dünya, güneşin efendileri olan 3 kardeş ilah tarafından yönetilir. Bu inanış özellikle Lübnan Şiileri (Nusayri ve Fatımiler) tarafından Şiiliğe sokulmuştur. Bazı Şii kollarında “Allah, Muhammed, Ali” üçlü bir inanış (teslis) olarak kabul edilmiştir. Nitekim birçok Şia kolu Hz. Ali’ye ilahlık isnat etmektedir.
Bu videoda Şii Ayetullah Hz. Ali’ye ilahlık isnad ederek, Hz. Ali’nin de tevhid inancının bir parçası olduğunu anlatıyor:

Lanet


Şiiliğin temel ibadetlerinden olan “Lanet”, Şiiliğe Sasanilerin ilk resmi dinlerinden Zerdüştlük dininden geçmiştir. Zerdüştlükte lanet temel dini esaslardan birisidir. Zerdüştlük dinindeki düalizme göre; iyilikleri kutsamak, kötülükleri lanetlemek dinin temelidir.
Dinimiz İslam’da ise lanetten sakınılmış, lanet edenlerin şefaat hakkını yitirecekleri Hz. Peygamber tarafından bildirilmiştir. İslam’ın özünde kötülüğü lanetlemek değil, kötülükten sakınmak vardır.
Yahudiliğin büyük etkisi


Doktrin temelini atan İbn-i Sebe’nin bir Yahudi olması sebebiyle, Şia’da Yahudiliğin izleri çok daha büyüktür. Hz. Abdülkadir-i Geylani, Yahudiliğin Şia üzerindeki etkisine “El-Gunye” isimli eserinde değinmiştir. Abdülkadir-i Geylani’ye göre Şiilik fırkası birçok yönden Yahudilere benzemektedir:
“1- Yahudiler, “imamlık belli bir zümreye mahsustur” derler. Sebecilere (İbn-i Sebeciler, yani Şiiler) göre de, halifelik yalnız İmam-ı Ali ve onun soyundan olanların hakkıdır.
2- Yahudilere göre, Deccal çıkıncaya kadar, cihat (savaş) caiz değildir. Sebecilere göre de, Kayıp İmam çıkıncaya kadar cihat caiz değildir.
3- Yahudiler de, Sebeciler de yıldızlar çıkıncaya kadar oruç bozmazlar.
4- Yahudiler çoraba mesh eder. Sebeciler de çoraba veya çıplak ayaklara mesh ederler.
5- Yahudi’nin Müslümanı öldürmesi helaldir. Sebecilerin de Ehl-i Sünneti öldürmesi helaldir.
6- Yahudiler, boşadığı kadınla iddet beklemeden evlenirler. Sebeciler de, iddet beklemez. Bir saatliğine de evlenip boşarlar ve arkasından başka bir Sebeci o kadınla evlenebilir.”
Tahrif edilmiş olan Tevrat’ta ifade edilen inançlar ile Şiilikte tanımlanan inançlar birbirine oldukça yakındır. Örneğin, Tevrat’ta Tanrı ile Üzeyr’i güreştiren peygamberlik anlayışına benzer, Şiilerin Hz. Ali’ye ilahlık isnadına varan aşırılıkları vardır. Tevrat’ta eşini menfaat için firavuna peşkeş çeken peygamber anlayışına benzer, Şiilikte (haşa) Hz. Peygamber ve Hz. Ali’ye takiyye isnadı yapılır. Yahudilikte haham sınıfına verilmesi zorunlu olan kurban payları ve vergiler gibi, Şiilikte de humus uygulamasının suistimali vardır. Bunlar gibi sıralanabilecek onlarca benzerliğin yanı sıra, iki din arasındaki en büyük benzerlik, Şiiliğin tıpkı Yahudilik gibi semavi bir dini tahrif etmiş olmasıdır.
 

aRMiNa

Elmas Üye
Katılım
10 Nisan 2011
Mesajlar
43,151
Puanları
38
Yaş
39
Tepkime puanı
9


Şiiler Hz. Ömer’e lanet ediyor

Şiilerin en büyük düşmanı Hz. Ömer’dir. Hz. Ömer düşmanlığı İran kültürüne o kadar işlemiştir ki, Şia, “Ömer’e lanet”i dinlerinin bir akidesi ve hayatlarının bir parçası haline getirmişlerdir. Şiiler namazlarında, türbelerinde, dualarında, dini bayramlarında Hz. Ömer’e lanet ettikleri gibi, işleri ters gittiğinde “Hay lanet Ömer’e!” derler.

Bugün herhangi bir Şii türbesine gitseniz, türbe girişinde elinize bir dua kitabı iliştirilir. Bu kitapların büyük bir kısmı, sahabelere beddua ve lanetlerin yazılı olduğu bölümlerden oluşur. Lanet edilen sahabelerin en başında ise Hz. Ömer ve Hz. Ebubekir gelir.

Şiilerin Hz. Ömer’e düşmanlığının altında yatan asıl sebep, İran’ın fethidir. Hz. Ömer halifeliği döneminde İran içlerine birçok fetih gerçekleştirdi; İran hinterlandı (İran, Suriye, Ermenistan ve Bizans topraklarının önemli bir kısmı) Hz. Ömer zamanında Müslümanlaştırıldı. Kendilerini Sasani İmparatorluğu’nun varisi olarak gören Persler, topraklarının fethedilmesini ve eski dinlerinin yok edilmesini hiçbir zaman hazmedemedi.

Yaklaşık çeyrek asır önce Bizanslıları yenebilen Pers – İran – Sasani İmparatorluğu, Kadisiye Savaşı ile büyük bir hezimete uğratıldı. Bu savaşta, yüz yirmi bin kişilik Sasani İmparatorluğu ordusu, otuz dört bin kişilik İslam ordusuna yenildi. Savaşta Sasani ordusunu kaçmaması için birbirine zincirlerle bağlayan İran Kisrası Yezd-i Cürud, ne kadar büyük bir hata yaptığını savaş başlayınca anladı. Sasaniler bu savaşta ağır yenilgi aldı. İran Kisrası, saraylarını İslam ordusuna terk ederek İran içlerine kaçmak zorunda kaldı. Hz. Ömer’in Kadisiye savaşında elde ettiği büyük zafer İran’ın kapılarını sonuna kadar İslam ordularına açtı.

İranlı Şii ayetullahın bu konudaki itiraflarını dinlemek için videoya tıklayın:

İslam âlimlerine göre Şiilikteki Hz. Ali sevgisi, Ömer düşmanlığından kaynaklanır. Şiiler, Hz. Ömer’e lanet etmek için, Hz. Ali ve Ehl-i Beyt sevgisi ile kendilerini kamufle ederler. Bahane arayan Şiiler, Hz. Ömer’in Hz. Ali’nin halifeliğini engellediği iddiasını uydurma olaylara bina ederler. Daha da ileri giderek, Hz. Ömer, Ebubekir ve Osman’ın kendi konumlarını güçlendirmek ve halife olabilmek için Hz. Muhammed’le akrabalık bağı kurduklarını iddia ederler. Şia bu iddiasıyla, ilk üç halifeyi sahtekarlıkla suçlamak bir yana, Hz. Muhammed’i de öngörüsüz, kime kız verip kimden kız alacağını bilemeyen ve dostu düşmanı ayırt edemeyen (haşa) akılsız birisi olarak gösterir.
Hz. Ömer’in faziletleri

Hz. Ömer, İslam’a girmesi için Hz. Peygamber’in hususi duasına mazhar olmuş bir sahabedir. Müslüman olmasından sonra Hz. Peygamber’in namazlarını açıktan kılmaya başlaması, Hz. Ömer’in İslam tarihindeki yerini göstermektedir.

Büyük hadis alimi Tirmizi, Kütüb-i Sitte’de, Hz. Peygamber’in Hz. Ömer hakkındaki “(Eğer) Benden sonra peygamber gelecek olsaydı Ömer olurdu” hadisini kaydeder. Son peygamber, peygamberimiz Hz. Muhammed’dir (sav). Hz. Peygamber’in Hz. Ömer hakkındaki bu iltifatı, onun imanını ve Müslümanlığını tarif etmek içindir.

Hz. Peygamber en önemli kararlarında Hz. Ömer’in görüşüne başvururdu. Onun ileri sürdüğü görüşler o kadar isabetliydi ki, bazı ayetler onun daha önce işaret ettiğine uygun olarak nazil olurdu. Resulullah onun bu durumunu şu hadisiyle ifade eder: “Allah, hakkı Ömer’in dili ve kalbi üzere kıldı”[1].

Hz. Ömer’in fazileti ve üstünlüğü hakkında birçok sahih hadis bulunmaktadır. Hz. Ömer din konusunda o denli tavizsizdi ki, Hz. Peygamber “Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin olsun ki, şeytan sana bir yolda rastlamış olsa, mutlaka yolunu değiştirirdi” buyurmuştu.

Başka bir rivayette de “Gökte bir melek bulunmasın ki Ömer’e saygı duymasın. Yeryüzünde ise bir şeytan bulunmasın ki Ömer’den kaçmasın” buyurdu. [2]

Hz. Ömer yaşadığı sürece –Şia benzeri- fitne kapıları kapalıydı. Hz. Muhammed bir defasında Hz. Ömer’i işaret ederek şöyle demişti: “Bu aranızda bulunduğu sürece, sizinle fitne arasında kuvvetlice kapanmış bir kapı bulunacaktır.”[3]
Hz. Ali ve Hz. Ömer’in dostluğu

Hz. Ömer, halife olduktan sonra, devlet işleriyle uğraşması nedeniyle kendi geçimini teminde zorlanmaktaydı. Hz. Ömer, ancak Hz. Ali’nin ısrarı sonucu kendisine ve ailesine devlet hazinesinden asgari miktarda maaş bağlanmasına razı oldu.

Hz. Ali bir defasında, Peygamberimizin “Cennet ehlinin kandili hiç şüphe yok ki Hattab oğlu Ömer’dir” dediğini rivayet etti. Hz. Ömer bunu duyunca “Ya Ali, sen bunu Resulullah’tan duydun mu?” dedi. Hz. Ali ise “Evet, duydum” dedi. Hz. Ömer bunun üzerine Hz. Ali’den yazılı bir kâğıt alarak “Öldüğüm zaman kefenimin içine bunu koyunuz; ben Rabbime bununla kavuşmak istiyorum” dedi.

Hz. Ali bir defasında yemin ederek şöyle buyurdu: “İslam’da, Ebubekir ve Ömer’den daha temiz ve ahlaklı bir kimse doğmamıştır”. Yine Hz. Ebubekir ve Ömer hakkında, “Kim onlara uyarsa kendisini sağlama almış olur. Kim onların izinden giderse doğru yoldadır” buyurmuştur. Ancak ne yazık ki, suiistimal etmek için Hz. Ali’yi seviyor gözüken Şiiler, Hz. Ali’nin bu sözleri korkusundan dolayı sahtekârlık (takiyye) maksadıyla söylediğini savunurlar.
 

aRMiNa

Elmas Üye
Katılım
10 Nisan 2011
Mesajlar
43,151
Puanları
38
Yaş
39
Tepkime puanı
9


“Kalem Kırtas” saptırması

Şia’nın iddia ettiği Kalem Kırtas (kalem kâğıt) Meselesi, Şiilerin Hz. Ömer hakkında uydurduğu iftiralardan birisidir.

Bu uydurmaya göre; Hz. Peygamber (sav) ahir ömründe hasta yatağında iken, Hz. Ali’yi halife tayin edeceğine dair vasiyetini yazdırmak için kalem kağıt istemiş, ancak Hz. Ömer buna engel olmuştur. İslam tarihini özüne inmeden araştıran oryantalistler bile, bu iddianın bir dayanağı olmadığını belirtmiş ve gülünç bulmuşlardır.

Hz. Peygamber’in ağzından çıkan her sözü, yaptığı mimiklere kadar hafızalarına kaydeden sahabeler, günümüze bir hadis deryası ulaştırmışlardır. Hz. Peygamber birçok meselede kalem kâğıda ihtiyaç duymadan, sözlerini sadece sahabelerine naklederek tarihe kaydetmiştir. Peygamberimizin etrafında toplanan binlerce sahabeye bir vasiyetini sözlü olarak iletmesi yeterlidir.

En sağlam hadis kitapları olan Buhari ve Müslim’de, Kalem Kırtas meselesinin aslına ayrıntılı şekilde yer verilmiştir. Hz. Peygamber’in son günleri son dakikasına kadar bütün teferruatıyla kayıt altına alınmıştır. Bu anlatımlarda Şia’nın iddiasını destekleyecek Hz. Peygamber’e ait tek söz yoktur.

Şiiler, Kalem Kırtas meselesi olarak adlandırılan normal olayı, üzerinde demagoji yapabilecekleri bir fitne fırsatı olarak görmüş; bu olayı mümkün olduğunca sömürmüşlerdir. Oysa Hz. Muhammed, Hz. Ali’yi o anda halife ilan etmek isteseydi, kendisinin kıldıramadığı namazları Hz. Ebubekir’e değil, Hz. Ali’ye kıldırırdı. Halife ilan edilmesi için tıpkı diğer hadislerinde olduğu gibi kalem kağıda gerek duymaz, bunu açıkça dile getirirdi; “Ölümümden sonra Ali halifemdir” derdi.
Kalem Kırtas meselesinin tahlili

Hz. Ali’nin halifeliğini, niyet okumayla, olmayan bir şey üzerine kurmak tamamen aldatmacadır. Çünkü Hz. Peygamber’in ölmeden dört gün önce kalem kağıt istediği doğrudur, ancak ne söyleyeceğine dair en ufak bir rivayet yoktur.

Acaba Allah Resulü ne yazdıracaktı? Mesela şu sözleri yazdıracak olabilirdi: “Allah, İsrailoğullarına lanet etti, rahmetinden uzaklaştırdı; zira onlar peygamberlerinin mezarlarını ibadethane haline getirdiler”. Bu olabilirdi; çünkü hayatının sonuna doğru söylediği sözlerden birisi budur.

Hz. Peygamber vefatına dair bir şeyler söylemeyi planlamış olabileceği gibi, belki de Hz. Ebubekir’i halife ilan edecekti. Belki de Şia fırkasının iddia ettiğinin tam aksine, “Benden sonra Ali bahane edilerek ümmetim bölünmek istenecek; sakın bu fitneye kapılmayın” yazdıracaktı.

Sonuç olarak,

Hz. Peygamber’in ne diyeceği bilinmediği için, milyonlarca farklı tahminde bulunmak mümkündür. Şia da zaten Kalem Kırtas gibi olayları istedikleri şekilde yorumlayıp ajite ederek propaganda malzemesi yapmıştır.
Hz. Muhammed, kâğıt kalemi Perşembe günü istemiş; kağıt kalem gelmeyince bir şey dememiştir. Eğer mutlaka demesi gereken bir şey olsaydı, vefatına kadar geçen dört gün içinde mutlaka söylerdi. Buna ne Hz. Ömer mani olabilirdi, ne de Hz. Ebubekir.
Dünya hayatının sonuna yaklaşan Peygamberimiz kalem kağıt istediğinde, bazı sahabeler onu yormamak için getirilmemesini istemişlerdir. Sahabeler bu tür hususlarda farklı görüşler içinde olabilirler; bu son derece normaldir. Şiilerin Kalem Kırtas olayını saptırdığı gibi, eğer istense binlerce gerçek saptırılabilir.
Kalem Kırtas olayından sonra, Hz. Peygamber ve sahabelerden hiç kimse, diğerlerini imamın tayinini engellemekle, zalimlikle ve gaspla suçlamamıştır. Eğer öyle olsaydı, önce Hz. Peygamber, sonra sahabeler hakkın yerini bulması için her şeylerini ortaya koyarlar ve Hz. Ali’yi halife seçerlerdi.
İbn-i Abbas’tan gelen bir nakle göre, Hz. Peygamber vasiyetini “sözlü” olarak yapmıştır; “Müşriklerin Arap Yarımadası’ndan çıkarılması ve (Medine’ye) gelen heyetlerin onun ağırladığı gibi ağırlanmasını” emretmiştir. Hz. Peygamber bu olaydan sonra 4 gün yaşamıştır. Arzu etseydi, halife tayinini de vasiyet ederdi.
Kalem Kırtas, meydana gelişinden çok sonra, Şiilerin siyasi malzeme olarak kullandığı ve üstünde yalanlar ürettiği bir olaydır. Kalem Kırtas olayının fitne maksatlı kullanılmasına en büyük delil, bu iddianın Hz. Peygamber’in vefatından yıllar sonra ortaya atılmış olmasıdır. Bu olayın Hz. Ali’nin halife tayin edilmesiyle bir ilişkisi olsaydı, Hz. Ebubekir halife seçilir seçilmez, sahabeler bunu dile getirmez miydi?
Hz. Peygamber’in hastalığı yaklaşık 13 gün kadar sürmüştü. Perşembe günü kağıt/kırtas ve kalem/divit istedikten sonra, 4 gün daha yaşamıştı. Bu arada, başka birçok emir, talimat ve tavsiyede bulunmuştu. Hatta vefat edeceği gün, çok zindeydi ve namaza gelen sahabeler “iyice iyileştiği” kanaatine varmışlardı.
Bu olayda Şia, kendisi ile çelişmektedir. Çünkü Şia’ya göre imamet Allah’ın tayiniyledir. Oysa bu uydurmaya göre Hz. Ömer, Hz. Ali’nin imam seçilmesini engellemiştir.

Bu olaya gereğinden fazla açıklama yazılmasının sebebi, Şia’nın bütün iddialarının bu şekilde sonradan siyasi maksatlarla üretildiği, saptırma yorumlara dayandığı ve hiçbir sağlam dayanağı olmadığını göstermektir.
 

aRMiNa

Elmas Üye
Katılım
10 Nisan 2011
Mesajlar
43,151
Puanları
38
Yaş
39
Tepkime puanı
9
Ric’at (Rec’at) uydurması

Yemenli bir Yahudi annenin oğlu olan Abdullah İbn-i Sebe’nin yaydığı sapkın fikirlerden biri de Ric’at inancıdır. İbn-i Sebe’nin bu fitneyi nasıl çıkarttığı Diyanet İslam Ansiklopedisi’nde detaylı anlatılmaktadır:

“…Abdullah İbn-i Sebe telkinlerine şöyle başlamıştır: İnsanla*rın, İsa’nın döneceğine inandıkları halde Muhammed’in döneceğini kabul etme*meleri şaşılacak şeydir. Binaenaleyh dünyaya yeniden dönmeye Muhammed İsa’dan daha lâyıktır.”

İbn-i Sebe, “(Ey Muhammed!) Kur’an-ı Kerim’e uymayı sana farz kılan Allah seni döneceğin yere döndürecektir” (Kasas, 85) gibi bazı ayetleri kasten yanlış yorumlayarak, bu fikrini desteklemeye çalışmıştır.

Bu fitne, zamanla evirilerek Şia’nın iman esaslarından biri haline gelmiştir. Bugün Şiiler, Ric’at inancına göre, Kayıp 12. İmam’ın tekrar dünyaya geleceğine ve birçok sahabeyi dirilterek cezalandıracağına inanırlar.

Hz. Ali şehit edildikten sonra İbn-i Sebe, her peygamberin bir vasisi bulunduğunu, Hz. Peygamberin vasisi*nin de Hz. Ali olduğunu iddia ederek, “Hz. Peygamberin hilâfet hakkındaki vasiyetini çiğneyerek başa geçenler (Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer) en büyük zulmü işlemişlerdir. Osman da aynı du*rumdadır” türü telkinleriyle halkı gizlice harekete geçirmeye çalışmış ve bu çalışmalarını gizli sohbetler ve mektuplaşmalarla sürdürmüştür.[1] Bu sohbetlerinde İbn-i Sebe, Hz. Ali’nin dirilerek tekrar dünyaya geleceği fikrini yaymıştır. Hz. Ali’nin yeryüzüne döneceği fitnesi de, zamanla Kayıp İmam’ın döneceği fitnesine evirilmiştir.

Şia inancında, “ric’at” kavramı zamanla genişleyerek, bütün Şiileri, bütün imamlarını ve düşmanlarını kapsar hale gelmiştir. Ric’at akidesi, Şiiler tarafından düşmanlık hisleriyle uydurulmuş çeşitli efsanelerle pekiştirilmiştir.

Şia kaynaklarına göre, Kayıp İmam yeryüzüne geri dönünce, Hıristiyan ve Yahudilerle anlaşma yapacak ve Ehl-i Sünnet’e savaş açacaktır. O gün Şiilere, düşman saydıkları Ehl-i Sünnetin kanı helal kılınmıştır.[2]

Şia’nın önde gelen meşhur imamlarından El-Mufid, “İmamiye (Şiiler), pek çok ölünün ric’at etmelerinin (dirilip tekrar gelmelerinin) vacip olduğuna ittifak ettiler”[3] demektedir. Bu inanışa göre, 12. İmam’ın zuhuru ile birçok siyasi düşman boğazlanacak, birçok Şii diriltilecek ve çağlar boyu diğer fırkaların Şiilerden gasp ettikleri haklar iade edilecektir.
Şia: “Kayıp İmam, Hz. Ömer ve Hz. Ebubekir’i astıracak!”

Şii âlimi Seyyid El-Murteza, “El-Mesâilu’n-Nâsırıye” isimli eserinde, “Kayıp İmam tarafından Ebubekir ve Ömer’in tekrar diriltileceği, ağaca asılacakları ve yaş olan ağacın onların asılmasından sonra kuruyacağı” safsatasını anlatır.
Şia: “12. İmam Hz. Aişe’yi cezalandıracak”

Yine Şii âlimi El-Meclisî, “Hakku’l-Yakîn” adlı kitabında, İmam Muhammed El-Bakır’dan naklen şöyle dediğini söyler: “Kayıp İmam ortaya çıktığı zaman, Aişe’yi diriltecek ve ona had cezası uygulayacaktır.”[4]

Ric’at akidesi, diğer dinlerden Şiiliğe geçmiştir



Bazı çağdaş yazarlara göre, kurtarıcı bekleme inancı Şia’ya Yahudi-Hıristiyan geleneğinden geçmiştir. Bu noktada Fahreddin Razi gibi kaynaklar, 4. yüzyılda Meadiyye isimli bir Yahudi fırkasının olduğunu kaydetmektedir. Razi’ye göre, bu Yahudi fırkası, Bâtıni yorumu esas alan Şia’ya denk düşmektedir (Şiilikte, Ahiret inancı yerine konulan Mead inancının ismi tesadüf değildir).

Yine tarihçiler, Yahudi Kabalası’na ilham veren Eski Asur ve Mısır dinlerinin, Şia’yı tesir altına aldığını ve Yahudilikte önemli bir yer tutan ric’at anlayışının bu şekilde Şiiliğe de geçtiğini belirtmişlerdir. Benzer şekilde, eski İran dinlerinden Maniheizm’de yer alan reenkarnasyon (ruh göçü) inancının da, ric’at akidesinin ortaya çıkışında etkili olduğunu, en azından İran’da kabulünü kolaylaştırdığını belirtmemizde yarar vardır.



[1] Diyanet İslam Ansiklopedisi

[2] El-Meclisî’nin “Bihâru’l-Envâr” (52/376), Huseyn Âl-u Asfur Ed-Derazî El-Bahranî’nin “El-Mehâsinu’n-Nefsaniyye”, Yusuf El-Bahranî’nin “Eş-Şihâbu’s-Sâkıb Fî Beyâni Ma’nan-Nâsıb” eserleri

[3] El-Mufid’in “Evâilu’l-Makâlât” (s. 51)

[4] (s. 247)
 

aRMiNa

Elmas Üye
Katılım
10 Nisan 2011
Mesajlar
43,151
Puanları
38
Yaş
39
Tepkime puanı
9
İmamet masalı



Müslümanlıkta imanın şartları arasında sayılmayan İmamet, Şiilikte temel iman esaslarından birisidir. Bu noktada Şiiler, kendileri gibi düşünmeyen diğer Müslümanları kafir olarak nitelerler. Şiiler, Hz. Peygambere ithafen “Zamanının imamını tanımadan ölen kimse, cahiliye ölümü ile ölmüştür” diye hadis uydurmuşlardır. Şia’da bunun gibi binlerce uydurma hadis bulunmaktadır.


İmamet, Allah’ın belirli şahısları insanlığın imamı (önderi) olması için önceden seçtiğine ve gönderdiğine inanmaktır. Şii inancında, gerçek imamların sadece Hz. Hüseyin’in soyundan geleceğine, günahsız olduklarına ve Allah’ın yeryüzündeki temsilcileri olduklarına inanılır. Oysa dinimizde günahsızlık (ismet) sıfatına sadece peygamberler haizdir.

Şiilere göre, imamet makamı peygamberlik makamı gibi ilahi bir makamdır. Peygamberlik makamının devamı ve benzeridir; hatta üstünlük noktaları vardır. İmamlar, peygamberler gibi ilahi ilimle teyit edilmiştir. Geçmişin ve geleceğin bütün ilimleri peygamberlere verildiği gibi imamlara da verilmiştir. Yani bu ilimlere sahip imamlar, canları istediğinde dinin hükümlerini kafalarına göre değiştirebilirler.
Kimi Şia kollarına göre, peygamberlerin getirdiği şeriat sadece halka (avama) hitap eden basit ilimlerden oluşur, gerçek ilmi (ilm-i hakikati) ise 12 imamdan başka hiç kimsenin bilemez. 12 İmam ne zaman öleceklerini bilirler ve canları istemeyince de ölmezler. Bu gibi iddialar öne süren Şia, İmamet makamını Peygamberlik makamının üzerine çıkararak İslamiyet sınırlarından dışarı çıkmıştır.
Bugün birçok Şii dualarını doğrudan imamlara yapar, isteklerini imamlardan isterler. Hatta Şiilerin Hakimiyye kolu imamların ilah olduğuna inanmaktadır. Hakimiyye fırkasına göre sekiz din esasından biri, ulûhiyetin (tanrının) insan şeklinde devamlı zuhur ettiğine inanmaktır. Bu esasa göre, Allah öncelikle Hz. Ali’nin bedeninde zuhur etmiş, ardından imamların bedenlerinde kendini göstermiştir. Suriye’deki yönetimi elinde bulunduran Nusayriye ve Sebeiye gibi gruplar da benzer şekilde Hz. Ali’nin ilah olduğu iddiasındadırlar.
Bu görüş, Şii-Fatımi Halifesi El-Hakim Biemrillah zamanında geniş kabul görmüştür. El-Hakim’in kendisinin de, bu ilahi hululün (Allah’ın insan şeklinde görünmesinin) son ve en büyük halkası olduğuna inanılmıştır. Nitekim bu inanç, halen Lübnan’da Dürzîlik adı altında geniş kabul görmektedir.
Tarihi kökenlerine bakıldığında, sapkın Şii inançlarının bölgede geçmişte etkili olan pagan (putperest) dinlerden beslendiği anlaşılmaktadır. Nitekim El-Hakim Biemrillah’ın halifelik yaptığı Fatımilerin ülkesi Mısır, herkesin bildiği üzere hermetik (panteizme dayanan, yani insanın tanrılaşabileceğini savunan) putperest dinlerin esin kaynağıdır.

Kayıp İmam

Şia inanışına göre On Birinci İmam olan Hasan el-Askerî’nin bir oğlu bulunmaktaydı. Fakat On İkinci İmam olacak bu çocuk, bir mağaraya girerek gayba karışmış; Allah onu insanlardan saklamıştır. Şiiler, kayıp imamın halen sağ olduğuna inanırlar. İnanışa göre kayıp imam daha sonra tekrar zuhur edecektir (ortaya çıkacaktır).
Şia’ya göre, On Birinci İmam Hasan-ı Askeri’nin şahadetinden sonra, Kayıp İmam hicri 260 yılında çölde gizlendi. Hicri 260 yılından 329 yılına kadar, yani altmış dokuz yıl “Küçük Gizlilik” (Gaybet-i Suğra) dönemidir. O zamandan Kayıp İmam’ın zuhur edinceye kadar geçen sonraki dönem ise “Büyük Gizlilik” (Gaybet-u Kübra) dönemidir.
Kayıp İmam, dünya ile ilişkisini Küçük Gizlilik döneminde kesmez. Dört elçiyle görüşür ve emirlerini dünyaya iletir. Bu elçilere “Naip” adı verilmektedir. Şiiler, Şia büyüklerinden kabul edilen “özel naipler” vasıtasıyla sorularını Kayıp İmam’a ulaştırıp cevap aldıklarına inanmışlardır.
Naip inanışı, aslında Hıristiyanlığın bölgedeki etkisinin de bir sonucudur. Şiiler Hıristiyanlıktaki havari kavramına öykünerek, Hz. İsa’nın havarileri gibi, Kayıp İmam’ında naipleri olduğu inancını benimsemişlerdir. Bu şekilde Kayıp İmam, İsa Mesih’e benzetilerek kutsanmıştır. Diğer yandan, bu sahtekâr Naipler vasıtasıyla yepyeni bir din inşa edilmiştir.
Şia, Dördüncü Naip de öldükten sonra, Kayıp İmam’ın Irak Samarra’da bir odada gizlendiğine inanmıştır. Kayıp İmam’ın son peygamber Hz. Muhammed’den üstün olduğunu, Hz. Peygamberin Kayıp İmam dönemini yaşamadığı için eksik kaldığını iddia ederler. Halen Şii mabetlerinde, televizyonlarda, reklamlarda, afişlerde “Kayıp İmam seni bekliyoruz” “Ne yaptıysak senin için yaptık” gibi sloganlar görülür.

Yeni peygamberlik makamı: Ayetullahlık

Günümüzde (Büyük Gizlilik) döneminde, Şia’ya göre Kayıp İmam’ın vekilliğini Ayetullahlar devam ettirmektedir. Kayıp İmam’ı bekleme döneminde, dini ve dünyevi işlerin kontrolü tamamen Ayetullahların elindedir. Ayetullah makamı, dinin iman esaslarından birisi olan imamet esasının uzantısı ve sorgulanamaz bir kurumu olarak karşımıza çıkar. Bu sebeple Ayetullahlara yüce bir makam ve maneviyat yüklenir.

Merci-i taklid

Ayetullahlar sürekli yeni içtihatlarda bulunabilir ve dine yeni kurallar getirebilir; özetle dini tahrif etme hak ve özgürlükleri vardır. Her Şii kendine bir Ayetullah seçerek soracağı tüm soruları bu Ayetullaha sorar. Ayetullah o kişinin merci-i taklidi (taklit makamı) olur. İran’da bu şekilde istediği içtihadı yapabilen binden fazla Ayetullah bulunmaktadır.
Ayetullahtan Ayetullaha ve dönemden döneme dinin esasları değişikliğe (tahrife) uğradığından, dini pratikler zaman içinde -Müslüman ülkelerde olduğu gibi- ekolleşmemiş ve dini tarikatlar meydana gelmemiştir. Bu sebeple İran’da, Müslüman ülkelerindeki gibi yaşayan bir tarikat kültürü de yoktur.
Merci-i taklit mekanizmasıyla, halkın İslam’ın ana kaynaklarından doğrudan beslenmesinin önüne geçilerek, Şii tabanın gerçek İslam’ı tanıyıp Sünniliğe kayması engellenmektedir. Mollaların dudaklarından çıkacak hükümlerin bağlayıcılığı üzerine kurulu bu uygulama, bireyin düşünme ve araştırma yetisine de müdahaledir.
Merci-i taklit, bireyi dinin ana kaynakları yerine doğrudan doktrine bağlamanın yoludur. Bu mekanizmayla halklar, ruhban sınıfı oluşturan mollaların kucağına teslim edilmektedir. Bu uygulamayla sorumluluk duygusundan arındırılan bireyler, terör eylemlerine kadar uzanan her türlü gayr-i meşruluğa açık hale getirilmektedir.
Ayetullah’ların referans aldığı Ayetullahlara ise Ayetullah-ı Uzma (Büyük Ayetullah) adı verilir. Günümüzde 5 tane Ayetullah-ı Uzma vardır. Bunların en çok bilinenleri İran’daki Ali Hamaney ve Irak’taki Ali Sistani’dir.

Velayet-i Fakih: Allahın gölgesi

12 İmama ve İmamların devamı olan Ayetullahlara masumiyet ve ruhaniyet yüklenen İran’da, İran Devrimi lideri Humeyni tarafından Velayet-i Fakih doktrini oluşturulmuştur. Velayet-i Fakih, Kayıp İmam gelip dünyayı zulümden kurtarana kadar onun yetkileriyle donatılmış olan yüce makamdır.
Humeyni bu teorisini İran Devrimi ile birlikte uygulamaya başlamıştır. Humeyni yetkilerini Allah’tan aldığını, din ve devlet işlerini Kayıp İmam adına idare ettiğini öne sürmüş; buna karşı çıkan binlerce Ayetullah devrim sonrası öldürülmüştür. Velayet-i Fakih makamında bugün Ali Hamaney oturmaktadır.
 

aRMiNa

Elmas Üye
Katılım
10 Nisan 2011
Mesajlar
43,151
Puanları
38
Yaş
39
Tepkime puanı
9

Takiyye ikiyüzlülüğü

Takiyye, özel manada, Şiilik inanç ve düşüncelerini başkalarından gizleme anlamına gelmektedir.

Şiiler, 6. İmam Cafer-i Sadık’ın “Takiyye benim ve babalarımın dinidir. Takiyyesi olmayanın dini de olmaz” dediğine inanırlar. Şiiler, 5. İmam Muhammed Bakır’ın da “Takiyye benim yolumdur, ceddimin yoludur. Takiyyesi olmayanın imanı da olmaz” dediğini savunurlar. Oysa İslami kaynaklarda, Cafer-i Sadık’ın “Mü’mine karşı takiyye yapmak şirktir” dediği nakledilir.

Şiilikte, takiyye tıpkı imamet gibi bir iman esasıdır. Kayıp 12. İmam yeryüzüne döneceği güne kadar (günümüzde de) takiyye yapmak vaciptir. Yani Şia’ya göre, takiyye ile amel etmek dinen zorunludur, terk edilemez.

Dinimizde can tehlikesi söz konusu olduğunda kişinin inancını gizleyebileceğine ruhsat verilmiştir. Ancak Şia, İslamiyet’te çok istisnai durumlarda kullanılabilecek bu tür bir ruhsat (izin) yerine, takiyyeyi herkese karşı ve her durumda kullanılan zorunlu bir ibadet olarak kabul eder.

Şiiler takiyyeye dayanak uydurmak için, Hz. Muhammed’i, Hz. Ali’yi, İmam Caferi takiyyeci olarak lanse etmiştir. Ehl-İ Beyt’i takiyyeci olarak lanse etmişler; saygın Ehl-i Beyt anlayışı yerine, güvenilir olmayan ve ikiyüzlü davranan bir Ehl-i Beyt algısı oluşturmuşlardır.
Şia’ya göre “Hz. Ali takiyyecidir”

Bilindiği üzere Hz. Ebubekir ve Ömer halife seçildiklerinde ilk biat edenler arasında Hz. Ali de vardı. Hz. Ali’nin ilk üç halifeye biat ettiği kesin iken, Şiiler Hz. Ali’yle çelişkiye düşerek ilk üç halifeye lanet etmektedir. Bu duruma mantıklı bir izah getiremeyen Şiiler, bu çelişkiyi gidermek için, Hz. Ali’nin takiyye yaptığını (ikiyüzlü davrandığını) iddia ederler.

Şia, Hz. Ali’nin öldürülmekten korktuğu için diğer halifelerden düşüncelerini gizlediğini öne sürmektedir. Oysa Hz. Ali, “Allah’ın Arslanı” unvanı ile anılmaktadır. Hz. Ali’yi korkaklıkla suçlamak, ona atılacak en büyük iftiralardan birisidir.

Hz. Ali, birçok kimse Hz. Peygamber’e biate cesaret edemezken çocuk yaşta Müslüman olmuştur. Hz. Muhammed Medine’ye hicret ederken, ölümü pahasına onun yatağına yatarak Mekkelileri oyalamıştır. Hz. Muhammed bir hadisinde, “Ali’den üstün yiğit, Zülfikar’dan üstün kılıç yoktur’’ buyurmuştur.

Hz. Ali, gözünü budaktan esirgemeden bütün savaşlara katılmış; sadece Tebük Seferi’ne Hz. Muhammed’in emri ile Medine’de kaldığı için katılamamıştır. Hz. Ali taraftarlığı kılıfı altında Pers ırkçılığı yapanların, Hz. Ali’ye korkaklık yakıştırmaları oldukça ironik bir durumdur.
Şia’ya göre “Hz. Ali’nin babası da takiyyecidir”

Şiilere göre, Hz. Ali’nin babası Ebu Talip gerçekte iman etmişti; ancak, siyaset gereği ve Peygamber’e daha çok yardım edebilmek için imanını gizliyor, yani takiyye yapıyordu. Oysa İslam âlimleri, Ebu Talip’in dedelerinin dini üzerine (yani gayrimüslim) öldüğü hususunda müttefiktirler; bu konu ayet, hadisler ve siyerle sabittir.
Şia’ya göre “Hz. Muhammed de takiyyecidir”

Şiiler, Hz. Muhammed’in de Mekke döneminde açıktan tebliğ yapmayarak takiyye yaptığını iddia etmektedir. Oysa Hz. Muhammed Mekke devrinde tüm tehlike ve tehditlere rağmen peygamber olduğunu ve hak dinin İslam olduğunu her fırsatta dile getirmiştir. Hz. Muhammed, sahabelerini tehlikelerden korumak ve hayatlarını muhafaza etmek için inananlarla bir döneme kadar gizli görüşmüş; ancak peygamberliğini ve inen ayetleri kimseden gizlememiştir. Birçok defa Kâbe’de ibadet ederken kötü muameleye ve alaycı tavırlara maruz kalsa bile kendisine indirileni tebliğ etmekten çekinmemiş, asla takiyye yapmamıştır.

Takiyye teşvik edilmiş bir dini vecibe değildir. Dinimizde, (sadece) kâfirlere veya müşriklere karşı canı korumak gerekçesiyle ve zorda kalındığında imanını gizleme ruhsatı verilmiştir. Yani Müslümanlar normal zamanda onlara karşı imanını gizlemez; diğer Müslümanlara karşı takiyye zaten söz konusu olamaz. Şiiler, Müslüman toplumlara sızarak Şiiliği yaymak amacı güttükleri için, takiyyeyi dinî bir prensip ve iman esası haline getirmişlerdir.

Şiilerin Müslümanlarla aynı masaya oturması takiyye sebebiyle imkânsız hale gelmiştir. Kayıp imam halen zuhur etmediği için Şiiler, Müslümanlar dahil herkese takiyye yapmayı ibadet sayıyorlar. Bu sebeple, bugün İran’ın, Türkiye ve diğer Müslüman ülkelerle ilişkilerinde hangi söz ve eylemlerinin samimi olup olmadığı kimse tarafından bilinemez. Bilinemeyeceği için de İran’la aynı masaya oturmanın anlamı kalmamaktadır.
 

aRMiNa

Elmas Üye
Katılım
10 Nisan 2011
Mesajlar
43,151
Puanları
38
Yaş
39
Tepkime puanı
9

Şia’da iman esasları

Hepimizin bildiği üzere, İslamiyet’te iman esasları (imanın şartları) temel olarak 6 tanedir. Bunlar, Allah’a, Peygamberlere, Meleklere, Kitaplara, Ahirete ve Kadere imandır.

Şiilikte ise, dinimizde mevcut olmayan birçok iman esası bulunmaktadır. Şia’daki iman esasları, Tevhit, Adalet, Nübüvvet, Mead (tahrife uğratılmış ahiret inancı) ve İmamet (seçilmiş günahsız imamlara iman) başta olmak üzere Ric’at (bazı seçilmiş kimselerin yeryüzüne tekrar döneceklerine iman) ve Takiyye (gerçek düşünce ve inançlarını gizlemek)’dir.
Şia, iman şartları arasında meleklere, kitaplara ve kadere imanı saymaz

Unutmamak gerekir ki, din bir bütündür. Herhangi bir iman esasını kabul etmemek insanı küfre götürür; dinden çıkarır. Örneğin, Namaz’ın bir farz olduğuna inanmamak insanı küfre sokar; kılmamak ise sadece günahtır.

İman esasları birbirini tamamlar. Meleklere inanmayan kitaplara, kitaplara inanmayan peygamberlere, peygamberlere inanmayan Allah’a inanmış sayılmaz. Aynı şekilde, iman edilecek şeylerin bir kısmına iman edip bir kısmına iman etmeyen kimsenin imanı da geçerli değildir. Çünkü iman bütünlük ister. “İman edilecek şeylerin hiçbirine inanma”nın yanında, “bir kısmına veya birine inanmamak” da küfürdür.

Nisa Suresi’nin 150 ve 151 ayetlerinde, peygamberlerden bir kısmına iman edip bir kısmına iman etmeyenlerin “gerçek kâfir” oldukları bildirilmiştir: “Allah’ı ve peygamberlerini inkâr eden, Allah’la peygamberleri arasını ayırmak isteyen, ‘Bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr ederiz’ diyerek ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler, işte onlar gerçekten kâfir olanlardır. Kâfirlere ağır bir azap hazırlamışızdır.”
Şia’da imamlar peygamber gibidir

Şiiler peygamberlerin günahsız olduklarına inandıkları gibi, kendi imamlarının da günahsız olduklarına inanırlar. Dolayısıyla “ismet” sıfatını peygamberler dışındaki kimselere yakıştıran Şia, imamları peygamber mertebesine çıkararak dinin sınırları dışına çıkmaktadır.

Şiilere göre, imamet makamı aynen peygamberlik makamı gibi ilahi bir makam olup, peygamberliğin devamıdır ve o makama gelecek kişiyi sadece Allah seçer.

Şiilikte ahirete inanmanın karşılığı olan Mead inancına göre, insanlar öldüklerinde, “Rabbin kim? Peygamberin kim?” gibi suallerin yanı sıra “İmamın Kim?” sorusuna muhatap olacaklardır. Yani, mesela şu anda ölen bir kimse, kendisine kabirde imamının kim olduğu sorulduğunda “Ayetullah Ali Hamaney!” demezse ebediyen cehennemlik olacaktır.

Yine Şiilere göre ahirette hesapları imamlar görecek ve Şiilere (ne hikmetse!?) günahları sorulmayacaktır. Hâlbuki Hz. Peygamberimiz, hesap verme konusunda kendi ailesi dâhil hiç kimsenin muafiyeti olduğunu ifade etmemiştir.
Şia’nın iman esasları arasında kitaplar ve melekler yoktur, çünkü

Şiilerin dört büyük kitabından (el-Kütüb’ül-Erbaa) ilkinin yazarı el-Kuleyni, Hz. Peygamber tarafından Hz. Ali’ye yazdırılmış ve Hz. Fatıma’ya verilmiş, 17.000 ayeti içeren ve 70 arşın uzunluğunda yani günümüzdekinin üç misli büyüklüğünde bir Kur’an-ı Kerim bulunduğunu iddia etmektedir.

Başta Humeyni olmak üzere Şehrudi, Mekarim, Şirazi, el-Tıbrisi, el-Meclisi ve el-Hui gibi ruhban Ayetullahlar, kitaplarında mevcut Kuran-ı Kerim’in tahrif edildiğini iddia ederler. Özeti şudur ki, Cenab-ı Allah’ın kıyamete kadar koruyacağını beyan ettiği Kur’an-ı Kerim’in mevcut içeriğinden memnun olmayan Şia, iman şartları arasında “Kitaplara İman”ı saymamıştır.

Benzer şekilde, vahiy meleği Hz. Cebrail’in de dâhil olduğu melekler de, Şia’nın Kur’an-ı Kerim’e yaptıkları bu çirkin iftiradan nasiplerini almışlar; Şia’da “Meleklere İman” da temel iman esasları arasında sayılmamıştır. Zaten Hz. Cebrail’in, birbirlerine çok benzedikleri için Hz. Ali yerine yanlışlıkla Hz. Muhammed’e vahiy getirdiğine inanacak kadar sapkınların da kendilerine yer buldukları Şia dininin, meleklere imana gereken değeri vermemesi gayet normaldir.

Şiilerin iman esaslarından biri de, Ric’at yani “kayıp İmam’ın ortaya çıkması”dır. Şiiler, 12. İmam’ın tekrar dünyaya dönerek, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer ‘i dirilteceğine ve onları astırarak cezalandıracağına inanmaktadır.

Şia’nın bir diğer iman esası da Takiyye’dir. Yani, inançlarını ve düşüncelerini Müslümanlar dâhil herkesten gizlemek; farklı görünerek gizliden gizliye hareket etmektir. Takiyye yapmak Şiilikte vaciptir, zorunludur. Takiyye yapmayan kişi hakkıyla iman etmiş sayılmamaktadır. Bu konulara diğer yazılarda geniş olarak değinilecektir.
Şiilere göre, Sünniler Müslüman değildir

İman esaslarına Şia perspektifinden bakıldığında, tüm Müslümanlar İmameti ve Takiyyeyi iman esası olarak görmedikleri için, küfre girmişlerdir. Oysa Hadise göre, “Bir kimse (mümin) kardeşine kâfir dese, bu küfür ikisinden birine döner.”; Eğer bunu diyen doğru demişse zaten öyledir; eğer dediği doğru değilse, bu küfür söyleyene döner (Buharî, Edeb, 73; Müslim, İman, 111). Şiiler, tüm Müslümanları kâfir olmakla itham ederek kendileri küfre girmektedir.
 

aRMiNa

Elmas Üye
Katılım
10 Nisan 2011
Mesajlar
43,151
Puanları
38
Yaş
39
Tepkime puanı
9

İslam alimlerinin Şia hakkında görüş ve fetvaları

Konuya başlamadan önce şunu belirtmekte fayda vardır: İslam Mezhepleri Tarihi kaynaklarında, Şia’yı ifade etmek için Rafızîlik, Sünniliği ifade için ise Ehl-i Sünnet tabirleri kullanılır. Bu nedenle, Şiilerin “Aslında burada Şia’dan değil Rafızîlerden bahsediliyor” türünden savunmaları değersizdir. Aşağıda bazı İslam alimlerinin görüş ve fetvalarına özet olarak yer verilmiştir.
İmam Buhari’nin görüşü

Kur’an-ı Kerim’den sonra en sağlam İslam kaynağı olan Sahih-i Buhari’nin sahibi İmam Buhari, Şia hakkında “Namazımı Şiiler ya da Hıristiyan ve Yahudiler arkasında kılmakta fark görmüyorum. Onlara selam verilmez. Hastaları ziyaret edilmez. Onlarla nikâh yapılmaz. Şahitlikleri kabul edilmez ve kestikleri yenmez” demiştir.
İmam Gazali’nin görüşü

Büyük İslam âlimi İmam Gazali, İhya-ı Ulumuddin isimli eserinde, Şia’nın sahabelere dil uzattığına işaret etmiş ve “Masum İmam Teorisi”nin yanlış olduğunu hükme bağlamıştır. Ayrıca, El-Mustazhirî / fedil’ulbatıniyye isimli eserinde Şia’nın sapkın düşüncelerini reddetmiştir: “Şiiler, Ehl-i Sünnet’i küfürle itham etmeleri ve sahih hadisleri reddetmeleri sebebiyle her iki yönden de küfre düşmüşlerdir.”
İmam-ı Azam’ın görüşü

Hak mezheplerden Hanefi mezhebinin kurucusu Ebu Hanife Hazretleri, Şia hakkında şu fetvayı vermektedir: “Şia akidesinin aslı (amacı) sahabeleri sapık olarak göstermektir.” “Hz. Hatice’den sonra âlemlerin en faziletli kadını Hz. Aişe’dir Kendisi tertemizdir ve (Peygamber eşine zina yakıştırması yapan) Şiilerin yaptığı iftiralardan beridir.”
İmam Malik’in görüşü

Hak mezheplerden Maliki mezhebinin kurucusu İmam-ı Malik Hazretleri, “Muhammed, Allah’ın elçisidir ve onunla birlikte olanlar da kâfirlere karşı zorlu, kendi aralarında ise merhametlidirler…” mealindeki Fetih Suresi’nin 29. ayetinden, “sahabeye düşmanlık eden kişilerin kâfir olacağı” hükmünü çıkarmıştır. İmam Malik, “Çünkü sahabeler kâfirlere nefret verirler. Kim sahabeye düşmanlık ederse bu ayete binaen kâfir olur.” demektedir.

İmam Malik’e Şia hakkında sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: “Ne onlarla konuş, ne de onlardan (hadis) naklet; şüphesiz onlar yalancıdırlar.”
İmam Hanbel’in görüşü

Hak mezheplerden Hanbeli mezhebinin kurucusu Ahmed bin Hanbel Hazretleri, Şia hakkındaki fetvaları doğrular nitelikte şunları ifade etmiştir: “Müslümanları kendi yollarına davet eden Şiilere selam verilmez ve cenaze namazları kılınmaz.”

Ahmed bin Hanbel, Malik bin Enes’ten “Nebi’nin (sav) ashabına sövenin İslam’dan hiçbir payı ve nasibi yoktur” rivayetinde bulunmuştur
İmam Şafii’nin görüşü

Hak mezheplerden Şafi mezhebinin kurucusu İmam Şafii, Şiiler hakkında “Saptırıcıların en şerlileri” tanımlaması yapmıştır: “Eğer Şiilerin adamlarını köle olarak almak ya da evimi tamamen altınla doldurmalarını isteseydim, onlar için Ali (r.a) adına yalanlar uydururdum. Fakat ben Allah adına yemin ederim ki, O’nun adına hiç yalan uydurmadım. Sizi nefislerine uymuş saptırıcılardan sakındırırım. Onların en şerlileri de Şiilerdir.”

İmam Şafii’nin Şia hakkında şunları demiştir:

“Ben Rafızîlerden (Şiilerden) daha çok yalancı şahitlik edeni görmedim.”

“Şia dışında herkesten ilim (alıp) nakledebilirsin; çünkü onlar hadis uydurup bunu dinlerinden kabul ederler.”
Abdülkadir-i Geylani’nin görüşü

Tasavvuf büyüğü Gavs-ı Azam Seyyid Abdülkadir-i Geylani Hazretleri, Şia’nın İslam inancına aykırılığı ve imamet teorisinin asılsızlığı hususunda şu noktalara dikkat çekmiştir:

“Muhammed (sav) ümmeti, başka peygamberlerin ümmetlerinden daha üstündür. Bu ümmetin üstünü, O’na iman ederek mübarek yüzünü görmekle şereflenen Sahabe-i Kiramdır. Sahabelerin en üstünü Hudeybiye’de Resulullah’a biat eden 1.400 kişidir. Bunların en üstünü Bedir Muharebesi’nde bulunan 313 kahramandır. Bunların üstünü, ilk Müslüman olan 40 kişidir ki, 40.sı Hazret-i Ömer’dir. Bunların üstünü Aşere-i Mübeşşere, yani hayatta iken cennetle ismen müjdelenen 10 kişidir. Bunların üstünü Hulefa-i Raşidin yani 4 halife olup, bunların da üstünü sırasıyla Hz. Ebu Bekir, sonra Hz. Ömer, sonra Hz. Osman, sonra da Hz. Ali’dir. Sahabe Resulullah’ın “Ashabıma imam ol” diye ferman ederek (kendisinden sonra namazları kıldırması için) tayin ettiği Ebu Bekir’i azletmekten Allah’a sığınmıştır. Buna rağmen Hz. Ebu Bekir, ayağa kalkıp üç defa “Beni halife kabul etmekten vazgeçeniniz var mı?” diye sormuş, Hz. Ali ayağa kalkıp “Resulullah seni hepimizin önüne geçirdi. Kim seni geriye çekebilir?” şeklinde cevap vermiştir.

Abdülkadir-i Geylani Hazretleri “Gunyet’üt-Talibin” isimli şaheserinde, Şiilerin lanet ettiği sahabelerin üstünlüklerini ifade eden hadisleri uzun uzadıya işlemiş, Şia akidesinin temelsizliğini ortaya koymuş ve Şiilerin iddialarına kesinlikle katılmadığını beyan etmiştir.
İmam-ı Rabbani’nin görüşü

İslam tasavvufunun kilometre taşı İmam-ı Rabbani Hazretleri, Türkçe’ye “Hak Sözün Vesikaları” olarak tercüme edilen “Redd-i Revafıd” isimli eserinde, Şia hakkında şunları kaydetmektedir: “Hz. Ali, Hz. Ebu Bekir’in halifeliğini seve seve kabul etmişti. Bunu herkes iyi bildiği için, Şiiler “İstemeyerek kabul etti” demekten başka söz bulamadılar. Hz. Ebu Bekir, halifeliğe layık olmasaydı, Hz. Ali onu istemez, “Benim hakkımdır” derdi. Nitekim Hz. Muaviye’nin halife olmasını kabul etmedi; kendisi halife olmak için uğraştı.”

İslam Tasavvufunun en önemli eserlerinden Mektubat-ı Rabbani isimli eserinde İmam-ı Rabbani, Şia hakkında şu hususları kaydetmektedir: “Resulullah Efendimiz, beyan buyurduğu fırka-i naciyeyi “Onlar, ben ve ashabımın üzerinde bulunduğumuz hal üzerinde olanlardır” diye tarif etmiştir. Resulullah Efendimiz böylece “Benim yolum ashabımın gittiği yoldur. Kurtuluş yolu, onların yoluna tabi olmaya bağlıdır” demektedir. Resulullah Efendimize tabi olmak iddiası, ashabının yoluna tabi olmaksızın boş bir iddiadır. Hiç şüphe yoktur ki, Peygamber Efendimizin ashabının yoluna devamlı gidenler, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaattir. Allah bunların sayini meşkûr eylesin. İşte, fırka-i naciye bunlardır. Şia ve Hariciler gibi, Resulullah Efendimizin ashabına lanet edenler, onların yoluna tabi olmaktan elbette mahrumdur.
Abdülkadir El-Bağdadi’nin görüşü

Mezhepler Tarihi alanında günümüze kadar otoritesini koruyan ve “El-Fark Beyn’el Fırak (Mezhepler Arasındaki Farklar)” kitabının yazarı Abdülkadir El-Bağdadi, Şia hakkında çarpıcı bir tespitte bulunmaktadır: “Küfrün herhangi bir çeşidini duymayalım veya görmeyelim ki, illa o küfrün bir çeşidi Rafızî (Şia) mezhebinde bulunmasın… (Bu nedenle) Şiileri tekfir etmek (küfre girdiklerine hükmetmek) vaciptir.” Bağdadi burada Şiiliğin karma bir din olduğunu açık olarak ifade etmiştir.
Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi’nin görüşü

Sayıları milyonu aşan talebeleri arasında Sultan II. Abdülhamid’in de bulunduğu tasavvuf yolunun büyüklerinden Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi, Şia’yı sapkın mezhepler arasında saymıştır. Gümüşhanevi Hazretleri, “Ehl-i Sünnet İtikadı” isimli eserinde “Şiilerin tekfiri vaciptir’’ (Şiilerin kafir olarak tanımlanmaları zorunludur) demektedir.

Gümüşhanevi Hazretleri söz konusu kitabında, “Hz. Ömer ve Hz. Ebu Bekir’e küfredip lanetlemeleri, ölülerin tekrar dünyaya döneceğine inanmaları, Cebrail vahyi Hz. Ali’ye getireceğine yanlışlıkla Hz. Muhammed’e getirmiştir demeleri ve 12 imam inancı” nedeniyle Şiiliği sapkın olarak saydığı mezhepler arasına almıştır.
Diğer bazı alimlerinin görüşleri

Endülüs’te vezirlik yapan, hadis ve fıkıh otoritelerinden İbn-i Hazm, Şia hakkında şöyle demiştir: “Hıristiyanlar gibi ‘Kur’an değiştirilmiştir’ diyen Şiiler aslen Müslüman değildir. Küfür ve yalan konusunda Yahudi ve Hıristiyanları takip ederler.”

Muhammed Ali Eş-Şevkani: “Şiilerin ve davetlerinin aslı, dindar insanları aldatmak ve Müslümanların şeriatına muhalefet etmektir. Bu kişiler, bu temiz şeriatı reddetmek ve ona muhalefet etmek isteyince, onu taşıyanların şahsiyetlerine dil uzattılar. Çünkü şeriata ulaştıracak yol ancak onlardan geçer. Şeytani vesilelerle ve lanetlik bahanelerle aklı zayıf olanları yanılttılar. Onlar hayırlı halifelere küfredip lanet ederler.”

Muhammed bin Yusuf, Şia hakkında “Şiileri ancak dinsiz kimseler olarak görüyorum.” demiştir.

İmam Beyhaki de Hz. Ali’den şu rivayeti nakletmiştir: Allah Resulü’nün “Ümmetimden bazı kimseler meydana çıkacak, ashabımı kötüleyeceklerdir. Bunlar, Müslümanlıktan ayrılacaklardır” buyurduğunu işittim.

Hicri yetmişli yıllardan günümüze kadar fıkıh âlimleri, Şia’nın İslam’ın dışı olduğu ve müşrike Şii kadınlarıyla evlenmenin haram olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.

Şiilerle ilgili, “İlim ve İman Ehlinin İcmasına Göre Şia Mecus Dinidir” (İlim ve irfan ehlinin genel kanaatine göre, Şiilik Mecusiliğin devamıdır) gibi müstakil kitaplar bulunmaktadır.
 

aRMiNa

Elmas Üye
Katılım
10 Nisan 2011
Mesajlar
43,151
Puanları
38
Yaş
39
Tepkime puanı
9
Kanlı Aşura yasları

Hicri yılın ilk ayı olan Muharrem’in 10. gününe “Aşure Günü” denmektedir. Aşure, normalde Müslümanlar açısından oldukça önemli ve sevinçli tarihi hadiselerin meydan geldiği bir gündür.
Aşure gününde, Hz. Adem’in tövbesi kabul edilmiş, Hz. Nuh’un gemisi tufandan, Hz. Yunus balığın karnından kurtulmuş, Hz. İbrahim’i atıldığı ateş yakmamış, Hz. İdris göğe yükseltilmiş, Hz. Yakup oğlu Hz. Yusuf’a kavuşmuş, Hz. Eyüp hastalığına deva bulmuş, Hz. Musa Kızıldeniz’den geçmiş ve Hz. İsa göğe yükseltilmiştir.
Bu müjdeli olayların yanı sıra, tüm Müslümanları derinden üzen ve Hz. Hüseyin’in şehit edilmesiyle sonuçlanan Kerbela Hadisesi de yine bugünde meydana gelmiştir. Böylece “Kerbela Hadisesi” tarihin mahzun sayfalarında yerini almıştır.
Kerbela’da yaşanan bu elim olaylar karşısında derin bir üzüntü duyan Ehl-i Sünnet, matemini Hz. Peygamber’in sünneti sınırları içerisinde yaşamıştır. Hz. Peygamber bir kişinin ardından en fazla üç gün yas tutulabileceğini, bundan fazlasının haram olduğunu belirtmiştir. Birçok fıkıh âlimi de yakını vefat eden bir kimseye ikinci defa taziye ziyaretine gitmeyi mekruh (tam olarak haram olmasa da dinen çirkin bir iş olarak) görmüştür. Anadolu’da bu mevzuda binlerce yıldır Kur’an-ı Kerim ve sünnetin sınırları içerisinde kalınmış; taziye evi/konağı üç gün açık tutulmuş ve bu süre içerisinde cenaze sahipleri taziyeleri kabul etmiştir.
Şiiler “Aşure” yerine “Aşura” kavramını kullanırlar. Kerbela’da yaşananlar acıları Aşura Törenleri adı altında her yıl tazelenen yas törenlerine dönüştürmeyi başaran Şia, dinimizin çizdiği sınırları çoktan aşmıştır. Şiiler tarafından gerçekleştirilen Aşura Yas Törenleri, matemin boyutlarını anomali ölçüsünde aşan, kendileri dışındaki Müslümanlara karşı bin yıllık kin, nefret ve düşmanlığın tazelenmesini sağlayan ve Pers/Şii kimliklerini bu düşmanlık ekseninde koruma amaçlı propaganda faaliyetleri haline gelmiştir. Şiilerin Kerbela’da Hz. Hüseyin’in şehit edilmesini Hz. Peygamberin vefatından daha çok önemsemeleri, yeni bir dinin teşekkülünün neticesidir.
Diğer yandan, İslam tarihi açısından Aşure gününde sevinilmesi gereken onca mühim olay varken, Şiilerin bu günü, sadece diğer Müslümanlara kine ve nefret duymaya vesile olacak yas etkinliklerine dönüştürmesi düşündürücüdür.
Kanlı aşura törenlerinin, resimde görüldüğü gibi, Hz. İsa’nın işkence gördükten sonra çarmıha gerildiğine inanan Hıristiyanların yas törenlerine benzemesi, Şia’nın farklı dinlerden etkilenerek oluşturulmuş karma bir inanç olduğunu göstermektedir.
Aşure Günü’nde normal Müslümanlar aşure yapıp bunu dağıtarak hayır işlerken, Şiilerin bu günde kan dökmeleri; İslamiyet ve Şia arasında topluma, insana, dine bakış arasındaki temel farklılaşmayı gösterir. Her zamanki gibi Şia kin nefret ve intikam penceresinden bakarken, İslamiyet sevgi ve yardımlaşma penceresinden bakarak Aşure gününü kutluyor.
Şiiler Aşure gününü gerçekleştirdiği dindışı kanlı gösterilerle düşmanlık üretmekle kalmıyor; aynı zamanda dinimiz İslamiyeti gayrimüslimlere yanlış tanıtıyor ve dinimize en büyük zararı veriyorlar.







 

aRMiNa

Elmas Üye
Katılım
10 Nisan 2011
Mesajlar
43,151
Puanları
38
Yaş
39
Tepkime puanı
9
Şia haccı

İslam’ın beş şartından biri olan hac hususunda Şiiler, Kur’an’ın emirlerini ve Hz. Peygamber’in (sav) sünnetini



çiğnemekte bir beis görmezler. Kerbela başta olmak üzere Meşhed bölgeleri olarak isimlendirilen Şii kutsal mekânlarını ziyaret eden Şiiler, hacca giden Şiilerle kıyaslanamayacak kadar fazladır. Bu durum Kerbela’nın Kâbe’den üstün tutulması, bu konuda Şii fetvalarının bulunması ve Ayetullah Uzmaların (Büyük Ayetullahlar) hacca gitmemesi gibi birçok sebepten kaynaklanır.

Şiilerin hac yerleri


Necef’teki Hz. Ali Türbesi, Kerbela’daki İmam Hüseyin Türbesi ve Meşhed’deki İmam Ali Rıza Türbesi belli başlı hac yerleridir. Şiiler, Irak’ta bulunan Şii türbe ve mescitlerini bilhassa Muharrem ayında yoğun olarak ziyaret etmektedirler; kabirlerin etrafında tavaf edercesine dönmektedirler.
Şiilerce, Kerbelâ’nın suyu ve toprağı, Hz. Hüseyin ve yakınlarının kanı ile karışmış olduğuna inanıldığından mübarek ve şifalı sayılır. Ayrıca Şiiler, yanlarında Necef toprağından yapılmış secde taşı (türbet, mühür veya kerbela taşı) bulundurur. Bu uygulama bidattır ve dinin tahrifidir. Pek çok Şiinin hayalinde, ölünce bu topraklara gömülmek arzusu yatar. İran, Hindistan ve Pakistan’dan varlıklı kişilerin cenazeleri buralara getirilip gömülür.

Şia: “Kerbela haccı yeterlidir”


Şii ruhban sınıfından pek çok Ayetullahın, örneğin Şeyh Muhammed El-Kummi’nin, “Kamil-uz Ziyarat” isimli kitabında “Allah’ın, Kur’an-ı Kerim’de haccı gücü yetene farz kıldığı, bu nedenle gücü yetmeyenin Kerbela’yı ziyaret etmesinin yeterli olacağı, Kerbela’nın da Harem-i Şerif gibi harem ve emin bir belde olduğuna” dair fetvalar bulunmaktadır.



Şia: “Kerbela Kabe’den üstündür”


Bazı Şiilerin, örneğin Meşhed İmamı Ayetullah Muhammed İmami Kaşani’nin “Meşhed kıblemiz olsun” veya “Kerbela Kâbe’den üstündür” türünden verdikleri hutbeler, Fars Haber Ajansı tarafından duyurulmuştur. Yine aynı ajans tarafından, İranlı din adamı Ahmed Ali El- Hedy’nin “Hicaz beldesi Vahhabilerin kurbanı haline geldi; mübarek Meşhed beldesi tek başına Müslümanların kıblesi olabilir” şeklindeki beyanı duyurulmuştur.
Şiilere ait internet sitesi tebyan.net’te, Allah’ın Kabe toprağına şöyle seslendiği anlatılır: “Sus ey Kabe toprağı! Hüseyin’in Kerbela’sının toprağının fazileti yanında, senin faziletin bir iğne (ucu) gibi olmalıdır. Eğer Kerbela toprağı olmasaydı, asla sana fazilet vermemiştim. Kerbela’nın üzerindeki kişiler olmasaydı, seni ve şu anda övündüğün şeyleri yaratmazdım.”



Şiilerin kitaplarından Sevab-ül Amal’da, İmam Sadık’ın, yanına gelen birine “Şimdiye kadar kaç kez hac ziyareti yaptın?”* diye sorduğu, “On dokuz kez” cevabını alınca, “Eğer haccını yirmiye tamamlarsan İmam Hüseyin’in kabrini bir kez ziyaret eden kimsenin sevabına ulaşırsın” dediği iddia edilir.
Yine Vesâil-üş Şia eserinde, İmam Sadık’ın, Kerbela’da Hz. Hüseyin’in mezarını ziyaret eden bir Şii’ye “İmam Hüseyin’i ziyaret etmek, Resulullah ile beraber yapılan halis bir hacca bedeldir”, “Hz. Hüseyin’in kabrini iki kez ziyaret etmek ise, Resulullah ile yapılan otuz halis hacca bedeldir” dediğini rivayet edilir.
Yukarıdaki Şia kaynaklarından açıkça görüldüğü üzere, İslam’ın beş temel şartından biri olan hac farizası, Şiilerin türbe ziyaretlerinden daha aşağı tutulmaktadır; hatta hacc farizasının varlığından duyulan rahatsızlık kendini hissettirmektedir.

Kabe Baskını


İran Devrimi sonrası İranlı hacıların Kabe’de yıllar süren protesto eylemleri 1987′de Kabe’de yaklaşık 400 kişinin kanının dökülmesiyle sonuçlanmıştı. Tüm Müslüman hacılar tavaf esnasında “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” diye dualar ederken, 1980 ve 87 arasında Şiiler attıkları siyasi sloganlar ve taşıdıkları Humeyni posterleriyle haccı suiistimal etmişlerdi.

Hacca gitmeyen Şii Önderler


Şii önderlerden İran Devrim Lideri Humeyni ile Irak’ın Şii Lideri Sistani’nin hacca gitmedikleri bilinmektedir. Şiilerce dinen taklit edilmesi vacip olan Ayetullah Uzmaların hacca gitmemesi, Şiilerin İslam’ın beş şartından biri olan hacca bakışını göstermektedir. Hac, hiçbir zaman Şiilerde farz olmaktan çıkarılmamış, daha doğrusu çıkarılamamış; ancak yukarıda da aktarılan çerçevede, ikinci plana atılmıştır. Hacca açıkça karşı çıkamayan İran’da ikinci kez hacca gitmek yasaktır.Zaten hac, İran açısından aynı zamanda Sünni bölgelere ve Hicaz’a rahatlıkla giriş – çıkış yapmanın da yolu ve gerekçesidir.
 

aRMiNa

Elmas Üye
Katılım
10 Nisan 2011
Mesajlar
43,151
Puanları
38
Yaş
39
Tepkime puanı
9
Şia mabetleri


Şiiler her fırsatta kendilerini Müslümanlardan ayrıştırır. Şiiler kendilerine ayrı bir din inşa ettikleri gibi,



kendilerine has camiler ve türbeler inşa ederler. Düşman belledikleri Sünnilerin camilerinde namaz kılmazlar. İran’da mevcut olan Sünni camileri hatta mescitleri birer birer kapatılmaktadır.
Şiiler, günahkâr kimseler, hatta kafir olarak gördükleri Sünni imamların arkasında namaz kılmazlar. Bu konuda Irak’ın Şii önderi Ayetullah Sistani’nin fetvası bulunmaktadır. Ayetullah Sistani “12 İmamdan herhangi birine iman etmeyen birisinin arkasında namaz kılmak caiz değildir” fetvası vermiştir. Fetvadan anlaşılacağı üzere, Sünniler imamet teorisine inanmaması sebebiyle küfürle suçlanmaktadır.
Şii terör örgütleri bu ideoloji çerçevesinde birçok Sünni camisine eylem düzenlemektedir. Camileri yıkan terör örgütlerinin başında Mehdi Ordusu gelmektedir. Mehdi Ordusu, Irak’ta bir gün içinde onlarca Sünni camisini, içinde imamı, müezzini ve cemaati ile birlikte bombaladı, yaktı, yıktı.



Tahran ve İran’ın diğer büyük şehirleri İsfahan, Kerman ve Yezd’de Sünni camisi açılmasına müsaade edilmez. Bu illerde Sünnilerin Cuma ve bayram namazlarını kılmaları engellenir. Tahran’da, Sünniler Cuma namazlarını yakın zamana kadar apartman dairelerinde kılıyordu. Ancak İran sonradan apartmanda bile olsa Cuma namazı kılmayı yasakladı. Diğer taraftan İran, her Sünni köyünde, Sünnilerden de alınan vergilerle Şii camileri inşa etmektedir.
İran’ın her köşesinde açılan Şii camileri birer politika ve ideoloji merkezidir. Kulluğun ön plana çıkması gereken camiler, mecburi vatandaşlık dersi verilen rejim okulları gibidir. Bu asimilasyondan Sünniler, Azeriler, Türkmenler ve Araplar da nasibini almaktadır. İran vatandaşları, Şii camileri vasıtasıyla her geçen gün biraz daha Persleştirilmektedir.
Şia camileri ve Mescid-i Dırar
Şii camileri, İslam tarihindeki Mescid-i Dırar (Zararlı Mescit) olayını akla getirir. Münafıklar, Hz. Peygamber (sav) zamanında, Müslümanlar arasında fitne ve fesat çıkarmak için Medine’de bir cami yaptırdı. Bu cami, İslam tarihinde Mescid-i Dırar ismiyle yerini aldı.
Hz. Peygamber’in Tebük Seferi’ne çıktığı günlerde, Medineli münafık Ebu Amr, Kuba Mescidi’nin cemaatini bölmek ve Müslümanlar arasında fitne çıkarmak için bir mescit inşa ettirdi. Münafıklar, Hz. Peygamber’den kendi mescitlerine gelmesini istediler. Bu mescidi, sırf karanlık gecelerde zayıf ve sakatların namaz kılmaları için inşa ettiklerini söylediler. Kendi mescitlerinde namaz kılmasını ve hayır dua etmesini istediler. Amaçları, Hz. Peygamber’in namazıyla alternatif mescitlerini meşrulaştırmaktı.
Fakat Yüce Allah, peygamberini orada namaz kılmaktan korudu. Hz. Peygamber Tebük Seferi’nden Medine’ye dönerken, iki veya üç günlük yolu kalmışken, bu alternatif mescit hakkında vahiy indi. Bunu kuranların daha ilk günden ayrılıkçılığı amaçladıkları, Kuba Mescidi’nin takva esası üzerine kurulduğu, Mescid-i Dırar’ın ise ayrılık ve küfür üzerine kurulduğu bildirildi. Bunun üzerine Peygamberimiz, Medine’ye varmadan önce, Müslümanların gidip o mescidi yıkmalarını emretti.
Tevbe Suresi’nin ilgili 107-109. Ayetleri şunlardır:
107.
Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, mü’minler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Resûlüne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar, “Bizim iyilikten başka hiçbir kastımız yok” diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah şahitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdırlar.
108.
Onun içinde asla namaz kılma. İlk günden temeli takva (Allah’a karşı gelmekten sakınmak) üzerine kurulan mescit (Kuba mescidi), içinde namaz kılmana elbette daha layıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz onları sever.
109.
Binasını takva (Allah’a karşı gelmekten sakınmak) ve onun rızasını kazanmak temeli üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa binasını çökmeye yüz tutmuş bir yarın kenarına kurup, onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah zalimler topluluğunu doğru yola erdirmez. Mescid-i Dırar olayının yaşanması, konuyla ilgili ayetler inmesi ve Hz. Peygamberin bu camiyi yıktırmasının, şüphesiz daha sonraki devirlere ve günümüze bakan anlamları vardır.
Mescid-i Dırar benzeri girişimler, din düşmanlarının iğrenç planlarına uygun olarak, değişik görünümler altında zaman zaman ortaya çıkmaktadır. Mescid-i Dırar, görünürde İslâm’dan yana, fakat gizliden gizliye İslâm’ı ortadan kaldırma, kötüleme veya karıştırma amacına yönelik bir hareket olarak belirir. Mescid-i Dırar, dine darbeler indirmek için din kisvesine gizlenen rejim ve ideolojilerin mabetleri şeklinde ortaya çıkar.
 

aRMiNa

Elmas Üye
Katılım
10 Nisan 2011
Mesajlar
43,151
Puanları
38
Yaş
39
Tepkime puanı
9

Şia ezanı





Şii Ezanı’na siyaset karıştı

Dinin direği namaz gibi bir ibadeti tahrif eden Şiiler, İslam’ın sembollerinden ezanı da tahrif etmekten geri durmadılar. Namazı üç vakit olarak kılan Şiiler, doğal olarak ezanı da 3 vakit olarak okurlar.

Şii ezanını normal ezanlardan ayıran ikinci fark, Şii ezanında “Eşhedü enne Aliyyen Veliyyullah” veya “Eşhedü enne Aliyyen Huccetulah” yani “Şahadet ederim ki Ali Allah’ın velisidir / delilidir” demeleridir. Bu şekilde Allah, Muhammed ve Ali üçlemesi yapılarak, Şii teslisi ezana yansıtılmıştır.

Şiiler ezanı ağıt şeklinde okumaktadır; ezanın ulviliği ve derinliği, yerini anlaşılması güç bir sızlanışa bırakmıştır. Aynı zamanda, okunurken arasına ezanda bulunmayan bazı Şii ağıtları da katıştırılan Şii ezanı, namaza davet olmaktan çıkmıştır.

Oysa usulüne uygun okunan ezanın, birçok gayrimüslimin Müslüman olmasına vesile olduğu bilinmektedir. Örneğin Cat Stevens, ezan sesini duyduktan sonra İslamiyeti araştırmış ve Müslümanlığı seçerek Yusuf İslam ismini almıştır. Şiilerin ağıt şeklinde ve araya farklı sözleri katarak okuduğu ezan, dinleyenlere ulviyet ve uyanış duygusu vermekten çok uzaktır.

Sünni camilerin açılmasının yasak olduğu Tahran, İsfahan, Yezid ve Kerman gibi büyük şehirlerde Sünni ezanını duymak imkansızdır. İran bugünkü durumuyla, işgal altındaki bir Müslüman ülke görünümü vermektedir.
Ezanın dinimizdeki yeri ve Hz. Ömer

Sünnet-i müekked olan ezan, Müslümanlığın şiarı (göstergesi) haline gelmiştir. Ezan aracılığıyla halka, hem namaz vaktinin girdiği ilan edilmekte, hem de Allâh’ın büyüklüğü, Peygamberimizin O’nun kulu ve elçisi olduğu ve namazın kurtuluş yolu olduğu ilan edilmektedir.

İslam ve iman esaslarını içine alan ezan, bunların herkese ilan edilmesini sağlamaktadır. Bildiğimiz şekilde ezanın meşru olmasında Hz. Ömer’in rolü büyüktür. Nitekim Şiilerin ezanımızı tahrif etme gayretlerinin altında, yine Hz. Ömer düşmanlığı yatmaktadır. Çünkü ezan, Hz. Ömer’in bir rüyası ve Peygamberimize önerisiyle dinimizdeki yerini almış, bugünkü şekliyle okunmaya başlamıştır:

Hz. Peygamber, bir gün ashabını toplayarak Müslümanların namaza nasıl çağrılması gerektiğine dair fikir alışverişinde bulundu. Kimisi Mecusiler gibi ateş yakmayı, kimisi Hıristiyanlar gibi çan çalmayı, kimisi ise Yahudiler gibi boru çalmayı teklif etti. Hz. Peygamber bu tekliflerden hiçbirini beğenmedi.[1]

Bu sırada Hz. Ömer söz alarak, “Ya Resullullah, neden halkı namaza çağırmak için bir adam göndermiyorsun” dedi. Hz. Peygamber, Hz. Ömer’in teklifini uygun görerek, Hz. Bilal’i bu işte görevlendirildi. Hz. Bilal, bir müddet Medine sokaklarında dolaşarak ve “Essela, Essela!” “Buyrun namaza, Buyrun namaza!” diye seslenerek Müslümanları namaza çağırdı.[2]

Aradan geçen zaman içerisinde bir gün sabah Hz. Abdullah bin Zeyd, Hz. Peygamber’e gelerek rüyasında ezanın kendisine öğretildiğini anlattı. Bunun üzerine Resullullah “İnşallah gördüğün rüya doğrudur. Bilal’le birlikte kalk ve gördüğünü ona öğret” buyurdu. Hz. Bilal, Mescid-i Nebevi’nin yüksek bir yerine çıkarak bu ezanı okudu. Hz. Ömer bu ezanı işitince koşarak Resullullah’ın huzuruna geldi ve bu ezanı aynen rüyasında gördüğünü kendisine bildirdi. Hz. Peygamber’e vahiyle, ayrıca sayıları yirmiye kadar ulaşan sahabeye rüyalarında bugünkü ezanın şekli öğretildi. Böylece Hz. Ömer ve Abdullah bin Zeyd’in ortak rüyası ve Hz. Peygamber’e inen vahiy sonucunda ezan bugünkü şekli ile okunmaya başlandı.



[1] Buhari, c.2, s.3

[2] Buhari, c.1, s.114
 

aRMiNa

Elmas Üye
Katılım
10 Nisan 2011
Mesajlar
43,151
Puanları
38
Yaş
39
Tepkime puanı
9
Şiilik (Şia) nedir ?

Şii veya Şia, Arapça bir kelimedir ve “taraftar” anlamına gelir. Bu kelime, Hz. Osman’ın şehit edilmesinin ardından, Hz. Ali ve Hz. Muaviye (Haşimi ve Emevi kabileleri) arasında yaşanan hilafet krizinde, tarafları ifade etmek için kullanılmıştır.

Şia kavramı, bu krizde yer alan taraflar anlamının dışına çıkarak, bugün İran’ının resmi ideolojisi olarak kullanılan inanışın özel adı haline gelmesi, Hz. Ali ve torunlarının yaşadığı dönemden çok sonra olmuştur.

Artık bugün Şiilik; Hz. Ali’nin ve torunlarının halife olması gerektiği düşüncesini, bir eleştiri ya da muhalif görüş olmanın ötesinde, bir iman esası kabul eden, ümmeti siyasi olarak bölen ve inanç tahrifatını Müslümanlar arasında yayan bir inanışın adıdır.

Şiilik zaman içinde, İslam ordularının fetihleri karşısında İslam’ı kabul etmek zorunda kalan Pers nüfuz bölgelerinin, mevcut Emevi ve Abbasi otoritelerine muhalefet maksadıyla edindikleri bir kimlik olmuştur.

Şia ayrılıkçılığı, siyasal alandan inanç alanına kaymıştır. Ümmet çatısı altına girmemek ve İranlılık (Farsçılık) bilincini canlı tutmak için, “kavme özgü inanış” üretilmiştir. Bu haliyle Şiilik, tarihte “kendi milletine özgü tanrı ve din anlayışı üretmek için tahrifat yapan” Yahudilikle benzeşir.

Şiiler hilafet iddiasını ispat bahanesiyle, Kuran-ı Kerim’in ayetlerinden tutun, Hz. Muhammed’in (sav) hadislerine kadar tüm İslami kaynakları, gerek gördüğünde yalanlamış, değiştirmiş, eklemeler yapmış; neticede İslam görünümlü alternatif bir din kurmuşlardır. Dinde yaptıkları tahribatın, Yahudilerin kendi peygamberlerinin getirdiklerine yaptıklarından farkı yoktur.
Şiilik, İslam maskesiyle İslam’a saldırmaktır

Şia, İslam değildir; Hz. Ali’nin adını ve Ehl-i Beyt sevgisini istismar etmeyi metot edinmiş bir dindir. Şiilik, İslamiyet’in içine sokulmuş kanser tümörü gibidir. İslamiyet’in rağmına büyümekten başka hareket kabiliyeti de yoktur. İslam tarihinde Şia’nın yol açtığı zararları, hem ilahiyatçılar hem de tarihçiler tek tek ortaya koymaktadır.

İran, tarih boyunca itikadi ve siyasi açıdan, daima İslam ümmetinin aleyhine çaba sarf etmiştir. Hz. Peygamber’i ve Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini eksiklikle suçlayacak ölçüde çarpık itikada sahip olan Şiiler, İslam ümmetine karşı, yeri geldiğinde Haçlılarla ittifak kurmuş, yeri geldiğinde Moğollarla anlaşmıştır. Şii İran’ın, tarihi boyunca ne gayrimüslimlere karşı bir tek savaşı vardır, ne de İslamiyet onlar eliyle bir metrekare toprak fethetmiştir.
Şia, Oryantalistlere malzeme üretir

Oryantalist İslam düşmanlarının, İslamiyet aleyhine planladıkları dini bozma ve ifsat etme faaliyetleri, Şia ile örtüşmektedir. Oryantalistlerin en önemli referansı Şia’dır. Çünkü Şia, siyasi hesap uğruna, (haşa) Kur’an-ı Kerim’i eksik, Hz. Peygamberimiz’i yalancı, Hz. Ali’yi ikiyüzlü ve sahabeleri de hilebaz olmakla suçlayarak, oryantalistler için sürekli malzeme üretmektedir.

Şiiliğin hedefe oturtarak saldırdığı Hz. Peygamber ve sahabeler her açıdan İslam ile bütünleşmiştir. İslamiyet bizlere onların kanalıyla ulaşmaktadır. Onların çürütülmesi, İslam’ın temellerine ilişilmesi anlamı taşır.

Şiileri tanımlamak için İslam tarihinde “Rafızi” adı kullanılmıştır. Rafizi, terk eden, ayrılan, reddeden anlamlarına gelmektedir. İslam alimleri bu terimi, Kuran’da tanımlanan “Kafir” ve “Münafık” kategorilere paralel olarak, Şiileri nitelendirmek için kullanmıştır.

“Rafızilik” (Şiilik), İslam’a içine girmiş görünerek, içerde sayılmanın verdiği rahatlık ve avantajla İslam’a saldırmayı, böylece de İslam’dan tekrar kopmayı, terk etmeyi anlatmak için seçilmiş bir kelimedir.

İslam Tarihi, benzeri örtülü tahrif girişimlerinin henüz Hz. Peygamber’in yaşadığı dönemde başladığını ortaya koyar. Mesela, Hz. Peygamber’in mescidinin karşısına kurulan alternatif bir mescit (Mescid-i Dırar), Hz. Cebrail’in ayetleri indirmeye devam ettiği bir dönemde, İslam’a karşı “Alternatif İslam” üretme maksadı taşıdığı için, Peygamberimiz tarafından yıktırılmıştır.

Tebersinin yazdığı “Rablerin Rabbinin kitabının tahrif edildiğine dair kesin deliller” isimli kitap bir misyoner papaza delil olabilmektedir. İlgili videoyu izlemek için tıklayınız:

Sasaniler’in çöküşü, öç alma arzusunu kamçıladı

Bugünkü İran toprakları binlerce yıldır Farsların (Perslerin) ülkesidir. Özgün bir havza mahiyetindeki İran coğrafyasında, tarih içinde imparatorlukların adları değişmiş, ancak İran’ın asli unsuru olan Perslerin varlığı ve egemenliği sekteye uğramamıştır.

Hz. Peygamber döneminde de İran’da Sasaniler olarak bilinen, dönemin ikinci büyük imparatorluğu bulunmaktaydı. Roma İmparatorluğu ile at başı yarışan bu imparatorluk, İslam’ın ilk dönemlerinde dünya güç mücadelesinden uzak Mekke ve Medine’deki mü’min ve kafirler arasında bilinip takip edilmekteydi.

O dönemde kâfirler Sasanileri desteklerken, mü’minler Ehl-i Kitap oldukları için Romalıları desteklemişti. Hatta Rum Suresi’nde, Roma’nın Sasaniler karşısında mağlup olmasının ardından tekrar Sasanilere üstün geleceklerinin bildirilmesi, Müslümanları sevindirmişti.

Sasaniler Roma karşısında elde ettikleri zaferle Bursa’ya kadar gelmiş ve Anadolu’yu işgal etmişlerdi. Ancak Sasaniler bu tarihten 25 yıl sonra, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın sevk ettiği ordularla tamamen yıkıldı. Yani o dönem dünyanın iki süper gücünden biri olan İran, çeyrek yüzyıl sonra tarih sahnesinden silindi.

Bu şok edici çöküş, binlerce yıllık yerleşmiş Pers bürokrasisi ve Pers kültürü açısından yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Persler kılıç zoruyla teslim oldular, ancak İslam Devletleri karşısında var olabilmenin arayışını sürdürdüler.
Şiilik, Pers kalabilmek için icat edildi

Pers kültürü, binlerce yıllık yerleşik kodları sayesinde, İran’ı işgal eden güçlere rağmen ayakta kalmıştır. Pers dili, bölgede Persler dışındaki milletlerde ve saraylarda kullanılmıştır. İran havzasına gelen milletler Pers kültürü içinde erimiştir.

Bu yerleşik güç, aynı karşı varoluş mücadelesini İslam’a karşı da vermiştir. Ancak bu kez evvelkilerden farklı olarak, Perslerin İslam’a karşı mücadelesinde, İslam’ın içinden görünerek hareket etmek zorunluluğu ortaya çıkmıştır.

İslam ordularının Pers coğrafyasında silahlı karşı direniş imkanını tamamen ortadan kaldırması ve Perslerin hakimiyet bölgelerindeki nüfusun tamamen İslam dinine girmesi, onları İslam içinde görünen ancak Persçiliği besleyen bir çözüm arayışına itti.

Persler, Hz. Hüseyin’in eşlerinden birinin de Perslerden olmasını fırsat bildiler. Hilafetin Hz. Hüseyin’in ve onun bu eşinden gelen soyunun hakkı olduğunu bir iman esası haline getirdiler. Hz. Ali’nin diğer çocuğu olan Hz. Hasan ve soyunu ise görmezden geldiler. Ne Hz. Hüseyin, ne eşi, ne de çocuklarının hiçbir zaman Şia ile alakalarının olmadığını ve Şia’nın çok sonraki dönemde teşekkül ettiğini hatırlatmakta fayda vardır. Dine yapılan bu ekleme, zamanla ve özellikle Safeviler döneminde bugünkü Şiiliğin zeminini teşkil etti.

Persler böylece hilafeti ele geçirmeyi ve ümmeti Perslerin kontrolüne sokmayı hedeflediler. Ehl-i Beyt, Persçilik düşüncesine kurban edilmek istendi. Bu vesileyle İran’ın Müslümanlar tarafından fethini yöneten Hz. Ömer ve sonraki dönemde de Hz. Osman ve Hz. Muaviye gözden düşürülmeye çalışıldı.

Ele alındığı üzere Şiilik İran’a (Perslere) özgü bir din olmak üzere üretildi. Tıpkı Yahudilik gibi bir “ulus dini” inşa etmek adına, ümmetin ihtilaf ve fitnenin içine çekilebileceği şekilde, “Ehl-i Beyt’e yapılan haksızlıklar” istismar zemini olarak kullanıldı. Nitekim Tevrat ve İncil dönemlerinde, yine İran’da bozgunculuk yapan Yahudi grubu Peruşim veya Ferisi’lerin ismi geçmektedir.

Eski İran’ın inandığı ne varsa, Şiilikte vardır

İran’ın İslam karşısındaki hoşnutsuzluğu, Pers İmparatorluğu’ndan miras emperyal güdüler ve otantik Pers inançları, Şiilik çatısı altında bir araya geldi. İranlılar, Mecusilik, Zerdüştlük, Maniheizm ve Mazdekizm gibi eski Pers inançlarının devamına imkan tanıdı. Bölgede geçerli olan Hıristiyanlık, Yahudilik ve Hermetik inançlar da yeni dinde etkili oldu.

İran, bu saydığımız inançlarda bulunan, kadının ortak olarak paylaşımını, tanrısal yetkiye sahip ruhanileri, reenkarne akideleri, havarilere benzeyen naipleri, insanı tanrı gören panteist felsefeleri, ırkçı yaklaşımları ve daha nice sapkınlıkları Şiilik üstünden İslam’a sokmak istedi.

İslam, Müslüman olan toplumların dine aykırı adet ve alışkanlıklarını ortadan kaldırırken, İran kurduğu alternatif dinle, eski inançlarını ve ritüellerini günümüze kadar taşıdı.
“Beşinci Mezhep”, gaflet değilse ihanettir

İslam mezhepleri, tarihte benzeri az görülen bir müzakere kültürü etrafında oluştu. Gerek mezhep imamları, gerekse onların yetiştirdiği alimler, açıklıkla tartışılmadık hemen hiçbir mesele bırakmadılar. Mezhep imamları, mevcut yönetimlerin hoşuna gitmeyecek meselelerde bile içtihatlar yaptılar ve geri adım atmadılar.

Bu zengin tartışma kültürüne rağmen, Şiilik hiçbir zaman İslam sınırları içinde görülmedi. Şiiliğin ileri sürüp de, mezhep imamlarının ele almadığı ve çözemediği tek mesele bulmak mümkün değildir. Şiilik, İslam’ın ele aldığı meseleleri sadece Persçi – politik bir duruşa çevirdi ve propaganda unsuruna dönüştürdü.

İslam mezheplerinin temel akide konularında aralarında hiçbir fark yoktur. Mezheplerde sadece günlük hayata ve amellere ait konularda basit nüanslara dikkat çekilmiştir. Bu açıdan, temel akidelerle ters düşen ve temel ibadet esaslarını tahrif eden Şiiliğin, İslam mezhebi sayılması ilahiyatçılık açısından akla aykırıdır.

Bugün “İslam birliği” fikri, İslam dışındaki inanç ve pratiklerini Müslümanlara dayatmak isteyen Şiiler tarafından suiistimal edilmektedir. Günümüzde ya gafletlerinden, ya saflıklarından, ya tarihi ve dini bilmezliklerinden ya da bilinçli olarak İran hesabına, Şiiliği beşinci mezhep olarak seslendiren kimseler bulunmaktadır.

Çok açıktır ki, Şiilik, İslam aleyhine büyümüş bir kanser tümörü olarak, bünye tarafından kabul edildiği ölçüde öldürücüdür. Onun bünye tarafından kabul edilmesini isteyenler, gafil değillerse İslam’a ihanet içindedir.
 

aRMiNa

Elmas Üye
Katılım
10 Nisan 2011
Mesajlar
43,151
Puanları
38
Yaş
39
Tepkime puanı
9

Ömer’e Lanet Bayramı

Hz. Ömer’e şehit edileceği Hz. Peygamber tarafından bildirilmişti.[1] Hz. Ömer 645 yılında Firuz tarafından şehit edildi. Firuz, Yahudi etnik kökenli ve Mecusi (ateşperest) birisidir.

İran ajanı olan Firuz, Hz. Ömer’i öldürmek üzere Hicaz’a yollanmıştı. Hz. Ömer bir gün esnafı teftiş ederken, Firuz’a “Duydum ki senin değirmen yapmakta üzerine yokmuş” deyince, Firuz, “Şayet sağ kalırsam sana öyle bir değirmen yapacağım ki, doğuda ve batıda herkes bu değirmenden bahsedecek” dedi. Hz. Ömer “Vallahi bu beni tehdit etti” buyurdu. Buna rağmen Firuz açıkça bir suç işlemediği için cezalandırılmadı.

Bir gün sonra Firuz, Hz. Ömer’i öldürmek üzere arka safta yerini aldı. Hz. Ömer’in tekbir almasıyla Firuz, elbisesi içinde sakladığı hançeri Hz. Ömer’e altı kez Hz. Ömer kendisini öldürmek isteyenin Firuz olduğunu öğrenince “Allaha şükürler olsun ki bir Müslüman tarafından vurulmadım” buyurdu. Hz. Ömer yaralandıktan altı saat sonra şehit oldu.
Hz. Ömer’in katiline şiilerden türbe

Hz. Ömer’i hançerleyerek şehit eden Firuz adına, Şii İran, Keşan şehrinde görkemli bir türbe inşa ettirdi. İran’ın inşa ettirdiği bu türbe günümüzde Şii ziyaretçilerin akınına uğruyor.

Türbeyi akın akın ziyaret eden Şiiler, ahirette Hz. Ömer’in katiliyle beraber dirilmek için dualar ediyor; bu İranlı Mecusinin türbesine elleri yüzlerini sürüyorlar.

2007 yılında İslam Dünyası türbenin yıktırılması için yoğun siyasi baskı yapmışsa da, İran her zaman yaptığı gibi oyalama yolunu seçti. İran türbeyi yıkmadı, sadece baskılar geçip konu unutulana kadar geçici olarak kapattı.
“Ömer’e Lanet Bayramı”

Hz. Ömer’in ölüm yıldönümü, İran’da Mecusiler tarafından bayram olarak kutlanmaya başlandı. Bu bayram geçen yıllar içerisinde Şiiler tarafından da sahiplenildi.

Hz. Ömer yüzyıllardır şahadet yıldönümünde Şiiler tarafından lanetlenmektedir. Bu kutlamalarda bir araya gelen Şiiler ve Mecusiler, “Ömer fi’n nar” (Ömer Cehennemde) sloganları atmaktadır.

2010 yılında Şiiler İran’daki “Hüseyni” isimli Şii camisinde ve Londra’daki Majus Camisinde, Hz. Ömer’in vefatını “Ömer Cehennemde” yazılı afişlerle kutladılar. Yapılan Şii seremonilerinde Hz. Ömer’e ve Peygamberimizin eşi Hz. Ayşe’ye lanetler edildi.

İşte Londra’da yapılan Şii kutlamasından kesitler:





 

aRMiNa

Elmas Üye
Katılım
10 Nisan 2011
Mesajlar
43,151
Puanları
38
Yaş
39
Tepkime puanı
9

Şia Aşere-i Mübeşşere’yi inkar ediyor

Aşere-i Mübeşşere; henüz hayatta iken Hz. Peygamber (sav) tarafından cennetlik oldukları kendilerine müjdelenen on sahâbî anlamına gelmektedir. Cennetle müjdelenen sahabeler, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvam, Abdurrahman bin Avf, Sa'd bin Ebî Vakkas, Ebu Ubeyde bin Cerrah ve Saîd bin Zeyd'dir.[1]

Hz. Muhammed bu on sahabe için "ensarî" (yardımcılarım) ifadesini kullanmıştır.

Aşere-i Mübeşşere’nin ortak özellikleri;

Hepsi ilk Müslümanlardandır.
Bedir Savaşı'na katılmışlar ve inandıkları din uğruna en yakın akrabalarıyla savaşmışlardır.
Bir siyer nakline göre de; İslâm'ı ve İslâm peygamberini sonuna kadar koruyacaklarına dair Hudeybiye gününde söz vermişlerdir.

Aşere-i Mübeşşere dışında da farklı zamanlarda cennetle müjdelenen sahabeler vardır. Ancak Müslümanlar gözünde içlerinde büyük sahabelerin isimlerinin geçtiği Aşere-i Mübeşşere’nin hususi bir yeri vardır.
Aşere-i Mübeşşere düşmanlığının sebebi

Aşere-i Mübeşşere’nin Cebrail tarafından Peygamberimize müjdelenmesi hadisesi, sahih hadis kaynaklarında bildirilmiştir. Ancak Şia, cennetle müjdelenen on sahabeyi reddetmektedir. Şia’nın bu inkârının arkasında Hz. Ali’den önce halifelik yapan Hz. Ömer, Hz. Ebubekir, Hz. Osman’ın ve İran’ın fethinde kumandanlık yapan Sa’d bin Ebu Vakkas’ın müjdelenmiş olması yatmaktadır.
Hz. Ebubekir, Ömer ve Osman'ın Cennet'le müjdelenmesi

Müslim’de yer alan hadiste, Ebû Mûsâ el-Eş’ârî şöyle anlatmaktadır:

“Bir gün evden çıktım ve içimden ‘Vallahi bu gün Resûlullah Aleyhissalâtü Vessselâm’dan ayrılmayacağım ve bütün gün onunla birlikte olacağım’ diye ahdettim. (Ebû Mûsâ mescide geliyor, Hazreti Peygamber’i soruyor. Ona ‘Resûlullah mescitten çıktı ve şu yöne doğru gitti’ diyorlar.) Bunun üzerine ben de mescitten çıktım ve Resûlullah’ı sora sora izi üzerinde gittim. Nihayet Resûlullah’ı Erîs kuyusunun bahçesinde buldum. Bu bahçenin kapısı hurma dalından yapılmıştı. Resûlullah abdest aldı ve Erîs kuyusunun ağzına serinlemek için oturdu. Ben de kalkıp Resûlullah’ın yanına vardım. Resûlullah’a selâm verdim. Sonra geri dönüp kapının yanına oturdum.

Kendi kendime “Bugün ben Resûlullah’ın kapıcısı olayım” diye karar verdim. Bu sırada Ebûbekir geldi. Kapıyı itti. Ben “Kimdir o?” dedim. O “Ebûbekir” dedi. Ben “Biraz müsaade et” dedim. Sonra gittim “Yâ Resûlallah! Kapıda bekleyen Ebûbekir’dir. Yanınıza gelmek için izin istiyor” dedim. Resûlullah “Ona izin ver ve kendisini cennetle müjdele!” buyurdu. Hemen geriye döndüm ve “Gir!” dedim. Sonra “Resûlullah seni cennetle müjdeliyor” dedim. Ebûbekir girdi ve Hazreti Peygamber’in sağ yanına oturdu. Ben kapıya döndüm.

Kapı tekrar çaldı. Ben “Kimdir o?” dedim. O “Ömer bin Hattab’tır” dedi. Ben “Biraz bekle!” dedim. Sonra Resûlullah’a geldim, selâm verdim ve “Yâ Resûlallah! Ömer bekliyor. Yanınıza gelmek için izin istiyor” dedim. Resûlullah “Ona izin ver ve kendisini cennetle müjdele” buyurdu. Ömer’e geldim ve “Buyur” dedim. Sonra “Resûlullah seni cennetle müjdeliyor” diye haber verdim. Ömer girdi ve Resûlullah’ın sol yanına oturdu. Ben kapıya döndüm. Az sonra kapı yeniden çalındı. Kardeşim abdest alıp bana yetişecekti. Gelenin o olmasını diledim.

“Kimdir o?” dedim. O “Osman bin Affan” dedi. Ben “Biraz bekle” dedim ve Hazreti Peygamber’e gelip haber verdim. Resûlullah “Ona izin ver ve kendisine isâbet edecek olan belâ ve musîbetle birlikte cennetle müjdele” buyurdu. Döndüm ve Hazret-i Osman’a “Gir” dedim. “Resûlullah seni, sana isâbet edecek olan belâ ve musîbetle birlikte cennetle müjdeliyor” diye ilâve ettim. O da girdi ve Resûlullah’ın karşısına oturdu.” (Fadâili’s-Sahâbe, 29)
 

aRMiNa

Elmas Üye
Katılım
10 Nisan 2011
Mesajlar
43,151
Puanları
38
Yaş
39
Tepkime puanı
9

Şia Hz. Muaviye’ye lanet eder

Şia, aynı şekilde sahabenin büyüklerinden Hz. Peygamber’in kayınbiraderi ve vahiy katibi olan Hz. Muaviye’ye (ra) de lanet etmeyi ibadet saymaktadır. Bunun sebebi, aslında Muaviye’nin İran içlerine büyük fetihler yapmış olmasıdır.

Hz. Peygamber, Şia’nın lanet ettiği Hz. Muaviye hakkında,

“Ya Rabbi, onunla insanları hidayete ulaştır.”

“Ya Rabbi, onunla insanları doğru yola ulaştır”[1]

“Ya Rabbi, ona kitap öğret, ülkelere sahip et, azaptan koru”[2] şeklinde dualar etmiştir.
Hz. Muaviye’nin duasını Hz. Peygamber beğenmiştir

Hz. Peygamber’in namazda rükûdan kalkarken “semiallahü limen hamideh” dediklerinde, ön safta bulunan Hz. Muaviye “Rabbena lekel hamd” derdi. Hz. Peygamber, Hz. Muaviye’nin bu duasını benimsedi ve dua Peygamberimizin sünnetleri arasında yer aldı.
Hz. Ali’nin 5 Yıl valiliğini yapmış ve övgüsüne mazhar olmuştur

Hz. Ömer halife iken Şam valiliği yapan Hz. Muaviye, Hz. Osman’ın halifeliği sırasında da bütün Suriye’yi sevk ve idare etti. Hz. Ömer zamanında 4 yıl, Hz. Osman döneminde 12 yıl, Hz. Ali’nin hilâfeti sırasında 5 yıl ve Hz. Hasan devrinde ise 6 ay Şam valiliği yaptı.

Hz. Ömer, Hz. Muaviye hakkında “Bu, ne güzel bir Arap Sultanıdır”, Halife Hz. Ali ise valisi Hz. Muaviye hakkında “Muaviye’nin hâkimliğini kötülemeyeniz! O giderse başların koptuğunu (karmaşanın başlayacağını ve keyfi uygulamaların olacağını görürsünüz) görürsünüz” buyurdu.[3]
İç karışıklıklarda, Bizans saldırısına fırsat vermedi

Sıffin’de, Yahudi dönmesi İbn-i Sebe’nin tahrikleri ve kışkırtmalarıyla gerek Hz. Ali, gerekse Hz. Muaviye’nin kontrolünden çıkan olaylar savaşla neticelendi. Bizans İmparatoru II. Konstantin, Sıffin Savaşı’nı fırsat bildi ve Bizans sınır boylarındaki İslam beldelerine rahatsızlık vermeye başladı.

Bunun üzerine Hz. Muaviye, II. Konstantin’e bir mektup yazdı ve “Bu sarkıntılıklarından vazgeçmezsen, şimdi efendimle sulh yapar, efendimin askerinin kumandanı olur, oraya gelip şehirlerini yakar, seni domuzlara çoban ederim” dedi. Basiretli devlet adamı Hz. Muaviye’nin yerinde ve stratejik hamlesi sayesinde büyük bir tehlike ilerlemeden bertaraf edildi.

Hz. Muaviye, Bizans İmparatoru IV. Konstantin zamanında da, ordusunu İstanbul’u almağa gönderdi ve İstanbul’u kuşattı. Bu kuşatma sonucu IV. Konstantin, her sene büyük vergi vermek şartıyla barış yapmak zorunda kaldı.
Hz. Muaviye’nin siyasi duruşu

Şiiler, Muaviye’nin türlü hilelerle halifeliği Hz. Ali ve Hz. Hasan’ın elinden aldığını savunurlar. Oysa Hz. Ali bir gün kalabalık bir gruba hitaben, “Kardeşlerimiz bizden ayrıldı. Onlar kâfir ve fasık değildirler, çünkü içtihatları öyle oldu” demiştir.

Hz. Peygamber’in torunlarından Abdülkadir-i Geylani şöyle buyurmuştur: “Hz. Hasan halifeliği Muaviye’ye teslim etti. Onun emirlerine tabi oldu. O günden itibaren Muaviye’nin hilafeti hak ve sahih oldu. Böylece Hz. Muhammed’in “Bu oğlum seyyiddir. Allah onunla iki fırka arasını bulur, barıştırır” hadisi gerçekleşti. Böylece Muaviye’de Hz. Hasan’ın tabi olması ile meşru halife oldu”. [4]

Ayrıca unutmamak gerekir ki, eğer Hz. Hasan, Muaviye’yi hilafete layık görmeseydi, hilafeti ona bırakmaz ve kanının son damlasına kadar savaşırdı.
Peygamber aşığı büyük bir sahabe

Hz. Muaviye, ölmeden evvel “Resulullah bana bir gömlek giydirmişti. O mübarek gömleği bugüne kadar sakladım. Bir gün kestiği tırnakları da bu şişe içine koyup saklamıştım. Vefat ettiğim zaman o gömleği bana giydiriniz. O tırnakları da gözlerime ve ağzıma koyunuz. Belki onların hürmetine Allah beni affeder”[5] diye vasiyet etti.

Bunlara rağmen, vahiy kâtipliği yapma şerefine nail olmuş, Hz. Peygamber’in duasına, Hz. Ömer ve Hz. Ali gibi büyük halifelerin övgüsüne mazhar olmuş, Bizans’ı hezimete uğratmış bir büyük sahabeye Şia lanet etmeyi ibadet sayar. Şia Hz. Muaviye’ye lanet ederek ve güvenilir olmayan birisi olarak lanse ederek, aslında Kur’an-ı Kerim’in güvenilirliğine de gölge düşürmeye çalışmaktadır. Nitekim başta Humeyni olmak üzere birçok Şii önder ve din adamı Kur’an’ın tahrif edildiğini iddia etmektedir.

Dört büyük hak mezhepten Maliki mezhebinin kurucusu İmam-ı Malik’in içtihadına göre, “Hz. Muaviye delalette idi” diye kötüleyenlerin cezalandırılmasına fetva verdiği birçok kitapta yazılıdır[6]. Aynı şekilde Osmanlı’nın büyük şeyhülislamı Ebusuud Efendi, Muaviye’ye lanet eden kimseye hapis cezası lazım olduğu fetvasını vermiştir.

[1] Tırmizi

[2] İmam-ı Ahmed, Taberani

[3] Kısas-ı Enbiya, Mairat-i Kainat

[4] Abdülkadir Geylani,El-Gunye

[5] Tarihi İbn-i Esir

[6] Eshab-ı Kiram, Ö.N.Bilmen
 

aRMiNa

Elmas Üye
Katılım
10 Nisan 2011
Mesajlar
43,151
Puanları
38
Yaş
39
Tepkime puanı
9

Şia’dan sahabelere lanet

Şia, Hz. Ömer ve Hz. Peygamber’in eşi Hz. Ayşe dâhil olmak üzere sayısız sahabeye lanet etmeyi ibadet saymaktadır. Şii türbelerinde sahabelere lanet içeren sözde “dualar” okunmaktadır. Şiiler Hz. Ömer’in şehit edilişini her yıl “Ömer’e Lanet Bayramı” adı altında kutlamakta, her namazda rükûdan sonra el açarak Sahabelere lanet okumaktadır.

Bugün İran’da hangi Şii türbesini ziyarete gitseniz, türbe girişinde elinize bir dua kitapçığı iliştirildiğine şahit olursunuz. Bu kitapların büyük bir kısmı, sahabelere beddua ve lanetlerin yazılı olduğu bölümlerden oluşmaktadır.

Prof. Dr. Süleyman Uludağ İSAV (İslami İlimleri Araştırma Vakfı) bünyesinde İran’a yaptığı bir gezide, bir imam türbesine girişi sırasında eline okuması için sahabelere lanet duasının tutuşturulduğunu, İran İzlenimleri isimli kitapta açıkça anlatmaktadır. Aynı gezide bulunan Bekir Topaloğlu İran’da yapılan uygulamaları eleştirerek, “Şayet bu manzarayı Türkiye’deki Müslümanlar görse sittin sene bunlar Müslüman değildir hükmünü verirler” demektedir. Diyanet İslam Ansiklopedisi İnceleme Kurulu Başkanlığı üyeleri İran’da uygulanan din dışı adetlerin çok köklü olduğunu aktarmaktadır.

Lanet ve beddua etmek, hem Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde, hem de Peygamberin (sav) sünnetinde Müslümanların uzak durması gereken davranışlar arasında sayılmaktadır.

Sahih kaynaklarda Hz. Peygamber’in, yıllarca kendine eziyet eden müşrikler hakkında bile lanet okumadığı, Allah’tan onlar veya onların neslinden gelenler hakkında hidayet dilediği bildirilmiştir.

Bir hadisinde Hz. Peygamber “Birbirinize, Allah’ın laneti, Allah’ın gazabı ve cehennem temennisiyle bedduada bulunmayın” (Ebu Dâvud, Edeb, 53) buyurmuştur. Bir başka hadislerinde ise “Ben lanetleyici olarak değil, davetçi ve rahmet peygamberi olarak gönderildim” (Müslim, Birr, 87) demiştir.

İşte Şiilere ait Fadak isimli uydu kanalından sahabelere yapılan bazı hakaretler:
Sahabelerin faziletleri

Anadolu’nun birçok şehrinde İslamiyeti yaymak için gelmiş olan Sahabelerin mezarları bulunmaktadır; halkımız bu sahabelere büyük bir sevgi ve saygı beslemektedir. Sahabeler, Kur’an ve Sünnet’in adeta yaşanmış birer tefsiridir. Hz. Muhammed, sahabeler hakkında atılacak itiraflara karşı nesilleri uyarmaktadır: “Ey Mü’minler, sahabelerimi bana bırakın (onlar aleyhinde söz söylemeyiniz). Nefsim elinde bulunan Yüce Allah’a yemin ederim ki, Uhud Dağı büyüklüğünde altın tasadduk etseniz bile onların amel ve makamlarına ulaşamazsanız.”

İbn-i Hibbân’ın, Enes bin Malik’ten rivayet ettiği bir başka hadiste, “Ümmetimin en merhametlisi Hz. Ebubekir, kötülüklere karşı çok çabuk hiddetlenen Hz. Ömer, hayâ hususunda en titiz olan Hz. Osman, şeriat hükümlerini en iyi uy*gulayan Hz. Ali, miras meselelerini en iyi bilen Zeyd bin Sabit, Kur*an-ı Kerim’i en iyi okuyan Ubeyy, helal ve haramı birbirinden en iyi ayırt edebilen Muaz bin Cebel’dir. Şüphesiz, her ümmetin bir emini (güvenilir kişisi) vardır. Bu ümmetin emini de Ebu Ubeyde bin Cerrah’tır. Hz. İsa gibi mütevazı bir ki*şiye bakmaktan hoşlanan kimse, sahabelerimden Ebu Zer’e bakabilir” buyrulmuştur. Nedense hadiste ismi geçen bütün sahabeler Şiilerin lanet ettiği sahabelerdir.

Konu hakkında Hz. Peygamber’in burada sayamayacağımız kadar çok hadisine rağmen, Şiilerin sahabelere lanet etmelerinin arkasında, Peygamberi küçük düşürme niyeti vardır. Şia aklınca sahabeyi küçük düşürerek, Hz. Peygamberi de öngörüsüz, yanındaki insanları tanıyamamış ve kandırılmış basit bir insan olarak nitelemek istemektedir. Hz. Peygamber, Şia’nın ortaya atacağı fitneyi çok öncesinden görerek şöyle buyurmuştur: “Ashabımı incitmekten Allah’tan korkunuz. Benden sonra onları kötü bilmeyiniz. Onları seven beni sevdiği için sever. Onlara düşmanlık eden bana düşmanlık etmiş olur.”
 

aRMiNa

Elmas Üye
Katılım
10 Nisan 2011
Mesajlar
43,151
Puanları
38
Yaş
39
Tepkime puanı
9
Şiilerde Kur’an’ın tahrif olduğu inancı



Şia, imanın şartlarından olan kutsal “kitaplara iman”ı da reddediyor.



Çünkü Şia, Kur’an-ı Kerim’in tahrif edildiğine ve bazı ayetlerin eksik olduğuna inanıyor. Şiilerin iddiasına göre, asıl Kur’an-ı Kerim, Hz. Ali tarafından yazılmış 17.000 ayeti içeren 70 arşınlık Kur’an-ı Kerimdir. Bu husus Şiilerin dört büyük kitabından el-Kütüb’ül-Erbaa kitabında da anlatılmaktadır. (“70 arşın” tanımlamasındaki destansı havayı sizler de farkediyorsunuzdur. Şia, dini nassları tahrif ve inkar ederek boşalttığı alanları, cahil kimselerin itibar edeceği bu tür destansı anlatımlarla doldurmaya çalışır.)
Şii alimlerden Tabersi, “Rablerin Rabbi’nin Kitabı’nın Tahrif Edildiğinin İspatı” isimli kitabında, 3.000′e yakın uydurduğu rivayetlerle Kur’an’ın tahrif edildiğini ispatlamaya çalışıyor. Bu uydurma rivayetlerin tamamı sadece Şii kaynaklarında yer alıyor.
Tabersinin bu kitabının misyoner papazlar tarafından nasıl kullanıldığını görmek için aşağıdaki videoyu tıklayınız:
Başta Humeyni olmak üzere Şehrudi, Mekarim, Şirazi, el-Tıbrisi, el-Meclisi ve el-Hui gibi ruhban Ayetullahların kitaplarından, şüpheye mahal bırakmayacak ölçüde Şia’nın mevcut Kur’an-ı Kerim’e inanmadığı anlaşılıyor. Hatta bazı Şii kaynaklarda uydurma ayetler bile bulunuyor.
Humeyni “El-Kur’an / Bab Marifetullah” isimli eserinde şöyle diyor: “…içerisindeki ayetleriyle birlikte Kur’an-ı Kerim, zaman içerisinde birçok tahrif eylemlerinden geçerek insanlara ulaşmıştır.”
Humeyni “Keşf’ul Esrar” isimli kitabında ise, “Sahabe için Kur’an’dan ayet çıkarmak kolay olmuştur. Müslümanların Yahudilere ve Hıristiyanlara yönelttikleri tahrif suçlaması, şüphesiz sahabe üzerinde de sabittir” diyor.
Allah’ın “O’nu (Kur’an’ı) biz indirdik ve yine koruyacak olan da biziz” mealindeki açık ayetine rağmen, Şia ısrarla Kur’an’ın tahrif edildiğini ispata çalışmaktadır.
Allah, Yunus Suresi 17. ayette de, “Uydurduğu yalanı Allah’ın üzerine atan veya O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Şüphe yok ki mücrimler asla kurtuluşa eremezler” buyuruyor.
Ankebut Suresi 68. ayette ise, “Allah’a karşı yalan uyduran ve kendisine geldiğinde gerçeği yalanlayan kimseden daha zalim kimdir? Cehennem de kâfirlere yer mi yok?” buyruluyor.
Tahrif edilen ayetlere örnekler

Şiiler sapık inançlarını ve imamet gibi kavramları delillendirmek için bunlar hakkında ayetler uydurmuşlardır. Değiştirilen ayetler kırmızı ile gösterilmiştir.
Tahrife Örnek Ayet: Ahzab Suresi 74. Ayet
Şiiler Kuran’ı tahrif ederek içerisine Hz. Ali ile ilgili ayetler sokmuşlardır. Ahzab Suresi’nin “men yutı’ıllahe ve resulehufakadfazefevzenazima” (Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, şüphesiz büyük bir kurtuluşa ermiş olur) şeklindeki 74. ayeti, Şii kaynaklarda “men yutı’ıllahe ve resulehu fi velayeti Aliyyinvel-eimmeti badehu fakadfazefevzenazima” (Kim, Ali’nin ve ondan sonraki imamların velayeti hakkında, Allah’a ve Resulüne itaat ederse, şüphesiz büyük bir kurtuluşa ermiş olur.) şeklinde değiştirilerek tahrif edilmiştir.
Ayet Tahrifine Örnek: Taha Suresi 115.Ayet
“And olsun ki daha önce Adem’e ahd vermiştik, fakat unuttu” mealindeki Taha Suresi 115. ayeti, Şii kaynaklarda ”And olsun ki, kelimelerden önce, Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve imamlar hakkında ahid vermiştik; fakat unuttu” şeklinde tahrif edilmiştir.
Ayet Tahrifine Örnek: Rad Suresi 11. Ayet
Rad Suresi’nin 11. ayeti olan “Le hu muakkıbatünmin beyni yedeyhi ve minhalfihiyahfazunehuminemrillah” (Ardında ve önünde insanoğlunu takip edenler vardır; Allah’ın emriyle onu gözetirler) ayetinin, Şii müfessirlerce “le hu muakkıbatün ve rakibunmin beyni yedeyhi ve yahfazunehubi-emrillah” şeklinde nazil olduğu iddia edilmektedir.
Şia’nın 6. imamı Ebu Cafer’in bu ayeti gerçek şekliyle okuyanları azarladığı, hatta hakarete varan sert sözler sarf ettiği yalanı da yine Şii kaynaklarda yer almaktadır.
Ayet Tahrifine Örnek: Furkan Suresi 74. Ayet
Furkan Suresi’nin “veca alnalil-muttakine imama” (Bizi müttakilere önder yap) mealindeki 74. Ayeti, Şii kaynaklarda “Allah bu ayeti ‘vec al lenaminel-müttakine imama’ (Bize müttakilerden imam gönder) şeklinde yer almaktadır.
Ayet Tahrifine Örnek: Tevbe Suresi 73. Ayet
“Ya eyyühennebiyyucahidil küffara velmünafıkıne” (Ey nebi! Kafirler ve münafıklarla savaş) şeklinde nazil olan ayet, Şii kaynaklarda “Ya eyyühennebiyyucahidil küffara bil-munafıkın” (Ey nebi, Kafirlere karşı münafıklarla birlikte savaş) şeklinde yer almaktadır. Burada Hz. Peygambere münafıklarla ortak hareket etme emri verildiği anlaşılacak şekilde ayetin tahrif edilmesi, aslında Şiilerin kendilerini hangi kategoride gördüklerinin ipuçlarını vermektedir.
Ayet Tahrifine Örnek: Uydurma Ayete’l Kürsi
İşte Şii kaynaklarda yer alan ve Ebul-Hasan Musa er-Rıza’nın okuduğu belirtilen uydurma Ayet’el Kürsi:
“Elif-Lam-Mim. Allahu la ilaha illa huvel-Hayyul Kayyum, La te’huzuhusinetun ve la nevm. Lehumafissemavati ve ma fil ard ve mabeynehuma ve matahtes sera alimulgayb ve ve’şşehadeh er-Rahman er-Rahim”
Şia’nın Kur’an-ı Kerim’i tahrifine dair pek çok örnek bulunmakla birlikte, sunulan ayetler örnek mahiyetindedir.
 

aRMiNa

Elmas Üye
Katılım
10 Nisan 2011
Mesajlar
43,151
Puanları
38
Yaş
39
Tepkime puanı
9

İbn-i Sebe’nin fitne tohumları

Müslümanları birbirine düşürdü

İbn-i Sebe her fırsatta İslam toplumuna ayrılık ve fitne tohumları ekmiştir. Diyanet İslam Ansiklopedisi İbn-i Sebe’nin, Cemel Vak’ası’nda Müslümanları nasıl birbirine düşürdüğünü gözler önüne sermektedir:

“…İbn-i Sebe, İslam tarihindeki ilk terörist grup olan Haricilerin ileri gelenleri ile birlikte, Ce*mel Vak’ası’ndan bir gün önce tarafla*rın anlaşmaya varmak üzere olduklarını fark edince, gizlice anlaşarak Cemel Vak’ası’nın meydana gelmesine sebebiyet vermişlerdir. Bu işte en büyük rolü İbn-i Sebe oynamıştır…”

Maddede ayrıca, İbn-i Sebe’nin Şia fitnesinin ilk temellerini attığı ve “Hz. Ali ölmemiştir. O kıyametten önce dönüp asasıyla Arapları yola geti*recek ve dünyayı adaletle dolduracak*tır” şeklindeki görüşlerinin, İslamiyeti henüz içine sindirememiş bazı kavimlerde yayıldığı anlatılmaktadır. Abdullah İbn-i Sebe’nin o tarihte ektiği tohumlar bugün Şia dünyasında halen canlılığını korumaktadır.
Hz. Ali’ye ilahlık isnat etmeye kalkıştı

İbn-i Sebe, bir gün büyük bir fitne planlayıp Hz. Ali’nin huzuruna çıkarak Hz. Ali’ye hitaben “Sen İlahsın” der. Hz. Ali bu sözler karşısında dehşete düşerek, İbn-i Sebe’yi yaktırmaya karar verir. İbn-i Sebe bunun üzerine “Sen İlah Olmasaydın Beni Ateşe Atmazdın” der. Hz. Ali, İbn-i Sebe’nin planladığı oyunu anlar ve yakılması durumunda fitne ateşinin daha çok büyüyeceğini fark eder. Bunun üzerine İbn-i Sebe’yi İran’ın eski hükümet merkezi olan Medayin’e sürgün ettirir.

Yahudiler, İbn-i Sebe’yi kullanarak Hz. Ali hakkında çeşitli fitneler yaymışlardır. Hz. Ali’nin Allah’ın oğlu olduğunu yayarak ve ilahlık vasfı yakıştırarak İslami inançları tahrif etmeye çalışmışlardır. Halen Şiiliğin Sebeiyye, Hakimiyye, Gurabiyye, Nusayriyye ve Keysaniyye gibi bazı kolları Hz. Ali’yi ilah olarak görmektedir.

Yahudilerin, geçmişte aynı şekilde Hz. İsa’nın da Allah’ın oğlu ve yarı tanrı olduğu fitnesini yayarak Hıristiyanlığı özünden uzaklaştırdıkları bilinmektedir.

Kuran-ı Kerim bu tür hadiselere işareten, Hz. Ali’yi Allah’ın oğlu olarak gören veya onu tanrı edinenleri lanetlemektedir:

Müminun Suresi 91-92. ayetlerde Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir. O’nunla birlikte başka hiçbir ilâh yoktur. Aksi takdirde, her ilâh kendi yarattığını sevk eder ve onlardan biri diğerine galebe çalardı. Allah, onların yakıştırdığı nitelemelerden uzaktır. Onların koştukları ortaklardan çok yücedir.”

Tevbe Suresi 30. ayette Yüce Rabbimiz, “Allah oğul edindi, Allah yeryüzüne indi” diyenleri kesin bir dille lanetlemektedir. Bizzat rabbimiz tarafından lanet edilmek ne acı bir şeydir:

“Yahudiler, Üzeyr Allah’ın oğludur, dediler. Hıristiyanlar da, Mesîh (İsa) Allah’ın oğludur dediler. Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini) daha önce kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar!”
 

Şuanda Bu Konuyu Görüntüleyenler (Kayıtlı: 0, Misafir: 1)

Üst