izmir escort escort izmir porno porno izle
Anadolu'nun işgali ve millî direniş hareketleri - IRCForumları - IRC ve mIRC Yardım ve Destek Platformu
User Tag List

Standart Anadolu'nun işgali ve millî direniş hareketleri #1
Üyelik Tarihi: 26 Mayıs 2019
Nereden: Çanakkale
IRC Sunucusu: İrc.SohbetDesiN.Com
Web Adresi: www.sohbetdesin.com
Mesajlar: 66
Aldığı Beğeni: 33
Beğendikleri: 16
06 Haziran 2019 , 16:39
Alıntı ile Cevapla
Türkiye'nin İşgali ve Millî Direniş Hareketleri / Prof. Dr. İzzet Öztoprak

Mondros Mütarekesi ve Türkiye'de İşgal Hareketleri
1918 yılı, Osmanlı İmparatorluğu için dışta ve içte kritik bir yıl olmuştur. 3 Temmuz 1918'de ölen Beşinci Sultan Mehmet Reşat, ömrünün büyük kısmını baskı altında ve bir köşeye çekilmiş olarak geçirmişti. Devlet idaresinde ciddî bir rolü olmadığı, hatta bir çok önemli olaylardan haberi bile bulunmadığı, iktidarda bulunan İttihat ve Terakki Fırkası'nca alınan kararlardan kendisine sunulanları onaylamış olduğu anlaşılmaktadır.1 Padişahın bu konumunu bir kusur saymamak gerekirse, Birinci Dünya Savaşı'na girmiş olmanın sorumluluğu İttihat ve Terakki'ye aittir. Çünkü, bu hususu kanıtlayan en önemli kanıt, Osmanlı İmparatorluğu'nun Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası sınırlarının karşılaştırılmasıdır. Bunun bir diğer göstergesi de, Birinci Dünya Savaşı'na katılmakta birinci derecede ol oynamış olan birkaç kişinin savaşın kaybedildiğini anlar anlamaz yurt dışına kaçmış olmalarıdır.

Sultan Beşinci Mehmet Reşat'ın yerine 4 Temmuz 1918'de Mehmet Vahdettin (Altıncı Mehmet) geçti. O, ordu ve donanmaya bir hatt-ı humayun göndererek emir ve komutayı ele aldığını bildirdi.2 Yeni hükümeti Talat Paşa kurmuştu. İstanbul'da bu gelişmeler yaşanırken, devam etmekte olan savaş, Osmanlılar ile müttefikleri aleyhine dönmüş bulunuyordu. Çünkü Irak'taki İngiliz birlikleri 1918 Martı'nda Bağdat'ın yüz kilometre kuzey batısına varmış 7 Mart'ta Kerkük'ü, 11 Mart'ta Bağdat'ı ve 8 Aralık'ta da Kudüs'ü ele geçirmişlerdi. Bu gelişmeler üzerine Filistin ve Suriye cephelerinde oluşturulan Yıldırım Orduları Grubu komutanlığında değişiklik yapılarak Falkenhayn'ın yerine Liman von Sanders getirilmişti.

Ancak o da buradaki İngiliz ilerleyişini durduramamıştı. İngiliz komutanı Allenby, 19 Eylül 1918'de üç koldan saldırıya geçmişti. Nablus Savaşını bu şartlar altında kaybeden Osmanlılar, Şam, Hama ve Humus gibi önemli kentleri terk ederek hızla Halep'e doğru çekildiler. Bu yenilgi üzerine Liman von Sanders, komutayı 7. Kolordu komutanı Mustafa Kemal'e bırakarak görevinden ayrılmıştı. Mustafa Kemal de kuvvetlerini Halep'in kuzeyine çekerek İskenderun'un güneyinde İngilizleri durdurabilmişti.

Öte yandan 1917 Mart'ında Rusya'da ihtilâlin başlamasıyla müttefiklerinden birini kaybeden İngiltere, hemen onu izleyen günlerde ABD'nin savaşa girmesiyle (6 Nisan) çok daha büyük bir destek kazanmıştı. Bir süre sonra Yunanistan'da başbakan olarak iş başına geçen Venizelos'un da müttefik devletlere karşı savaş ilân etmesi (26 Haziran 1917) Balkanlarda İtilaf Devletleri'nin gücünü artırmıştı. Makedonya cephesinde 14 Eylül'de harekete girişen Franchet d'Esperey komutasındaki Fransız, İngiliz ve Sırp kuvvetleri Bulgaristan'a girmişlerdi. Ülkenin işgal edileceğini gören Bulgaristan hükümeti, 26 Eylül 1918'de ateşkes isteme gereğini duymuştu. Bunun üzerine Bulgarların 30 Eylül'de Selânik'te bir mütareke imzalamaları Osmanlıları büsbütün güç duruma düşürmüştü. Çünkü, Osmanlı ülkelerinin Avusturya-Macaristan ve Almanya ile kara ulaşımı ortadan kalkmıştı. Ayrıca, İtilaf kuvvetlerinin Trakya'ya yönelmeleri yüzünden İstanbul yeniden tehlike bölgesi içine girmişti. Kısacası, Kafkasya bölgesindeki Osmanlı başarısına karşın düşmanlar güneyde Anadolu kapılarına dayanmışlar, kuzey batıda da İstanbul'a yönelmişlerdi. Ayrıca, Almanlar 4 Ekim'de, Avusturyalılar ise 5 Ekim'de ABD'ye başvurarak barış istemişlerdi. İşte bu gelişmeler nedeniyle Talat Paşa hükümeti, kan dökülmesine son verilmek üzere, Birinci Dünya Savaşı boyunca Birleşik Amerika'da Türk haklarını korumayı kabul etmiş olan İspanya hükümetine, Amerika Cumhurbaşkanı Wilson'un 8 Ocak 1918'de Kongre'ye sunduğu on dört maddelik barış programı ve 27 Eylül 1918'de verdiği demeçte ortaya koyduğu ilkeler içinde müzakerelere girişmeye istekli olduğunu bildirdi. Arkasından Amerika Cumhurbaşkanı katında, barışın yeniden kurulması ve mütarekenin imzalanması işine aracılık etmesini bu hükümetten rica etti.3 Fakat bu yolda girişilen bütün teşebbüsler bir sonuç vermedi.
Bu arada Padişah Vahidettin'in yeni hükümeti kurmakla görevlendirdiği Tevfik Paşa bunu başaramamış ve sadaret mührü bu kez Ahmet İzzet Paşa'ya verilmişti. Ahmet İzzet Paşa, bir an önce savaşa son verebilmek için Büyükada'da tutsak bulunan General Townshend'i İngiliz Akdeniz Filosu Komutanlığına göndermişti. Ayrıca, İsviçre'deki Osmanlı Ataşemiliteri Albay Halil, Fransızlarla ilişki kurmakla görevlendirilmiş ve Ermeni Hahambaşı Naum Fransa'ya yollanmıştı. Hatta bir Fransız bankası müdürünün General Franchet d'Esperey'e Osmanlı hükümetinin barış istediğini bildirmek amacıyla Selânik'e gitmesi faydalı görülmüştü.4 hükümetin bu girişimlerine paralel olarak, İzmir valisi Rahmi Bey de, Osmanlı yurttaşı bir Rum'u İngiliz yetkilileri ile ilişki kurması için Atina'ya göndermişti.5 Nihayet beklenen cevap İngiliz Akdeniz Filosu komutanı Amiral Calthorpe'tan gelmişti. O, 23 Ekim'de Ahmet İzzet Paşa'ya gönderdiği telgrafta, İtilaf Devletleri adına mütareke imzalamakla kendisinin görevlendirildiğini belirtiyor ve Osmanlı temsilcilerinin Limni adasındaki Mondros limanına gönderilmesini istiyordu. Calthorpe'un çağrısını alan Ahmet İzzet Paşa, mütareke görüşmelerine kolordu komutanı Nurettin Paşa başkanlığında Kurmay Yarbay Sadullah ve dış İşleri müsteşarı Reşat Hikmet'ten oluşan bir heyet göndermek istemişti. Fakat Padişah Vahdettin heyet başkanlığının eniştesi Ferit Paşa'ya verilmesi için ısrar etmişti. Fakat Damat Ferit Mondros'ta sonuç alamazsa Londra'ya geçip imparatorluğu ittihatçıların düşürdüğü felaketten kurtaracağı yolunda aşırı demeçler verince İzzet Paşa kabinesi onun gönderilmesine kesinlikle karşı çıkmış, hatta hükümetin görevden çekilebileceği bile söz konusu olmuştu.

Bunun üzerine Vahidettin, geri adım atarak Rauf Orbay'ın Mondros'a gönderilmesini kabul etmişti. Osmanlı heyeti, Rauf Orbay, Reşat Hikmet ve Yarbay Sadullah'tan oluşturuldu. Sekreter olarak dış işleri görevlilerinden Ali Türkgeldi atanmıştı. Osmanlı delegelerine aşağıdaki direktifler verilmişti:

1 Silâh bırakışması sözleşmesi imzalandığı gün, cephelerde saldırı duracaktı.
2 Ülke içinde ve karasularında güvenlik ve düzenin korunması görev ve sorumluluğu Osmanlı hükümetine ait olacaktır. hükümetin işlerine her ne biçimde olursa olsun karışılmayacaktır.
3 Millî onuru kırıcı nitelikteki her türlü istek reddolunacaktır.
4 Boğazlar, Yunan savaş gemileri dışında öteki devletlerin ticaret ve savaş gemilerine açık tutulacaktır. Boğaz istihkamları Osmanlı kuvvetleri elinde bulunacaktı. Fakat bu teklif kabul edilmezse, kontrolör olarak belli bir sayıda İngiliz subayının Boğazlarda bulunmasına izin verilecekti.
5 Osmanlı ordusundaki asker sayısı, iç güvenliği sağlayacak düzeye indirilecektir. Yabancı subay ve erler de ülkelerine gönderilecektir.
6 Almanya, bundan böyle Osmanlı hükümetine kredi vermeyeceği için İtilaf kuvvetlerinden Türkiye'ye para yardımı sağlanmaya çalışılacaktır.6

Mondros Mütarekesi görüşmelerine 27 Ekim 1918 günü başlanmış, toplantılar beş oturum sürmüştür. Agamemnon zırhlısında başlayan görüşmelerde Calthorpe, önceden hazırlanmış olan taslağı Rauf Orbay'a vererek müzakerelerin bu metin üzerinde yapılması gerektiğini bildirmişti. Bu tutum, Osmanlı delegeleri için sürpriz olmuştu. Calthorpe'un sık sık yinelediği husus, madde ve hükümlerden çoğu üzerinde hiçbir değişikliğin yapılamayacağı idi.

Ayrıca, Osmanlı delegelerine göre İngilizler savaşa devam ederek İstanbul'a girerlerse o zaman ileri sürecekleri koşullar "bağımsızlık ve varlığımızla bağdaşamayacak kadar ağır olabilirdi."7 Önerilen koşulları çok ağır bulan Orbay, kesin kararı hükümete bırakmakla birlikte, çıkar yolu kendisinin güvendiği İngilizleri fazla gücendirmeden metnin imzalanmasında buluyordu. 29

Ekim'de İstanbul'dan Osmanlı delegelerine gönderilen talimatta şunlar yer almıştı: İstihkamların işgalinde İtalyan ve özellikle Yunan askerlerinin bulundurulmaması, işgaller sırasında İngiliz ve Fransızlarla birlikte Türk askerlerinin de bulunması, İstanbul'un mütarekenin 7. maddesi dışında bırakılması, Toros tünellerinin işgal edilmemesi, 6 doğu vilayetine ilişkin maddenin gizli tutulmasının sağlanması.8 Calthorpe, Osmanlı tekliflerini pek de önemli olmayan değişikliklerle kabul etmiş, kimi önerilere de, "mütarekeye siyasal hükümler konulamayacağı" gerekçesiyle karşı çıkmıştı. Metne son biçim verilince Calthorpe, mütarekenin o gün saat 21: 00'e kadar imzalanması ya da reddedilmesi gerektiğini söylemiş, bu durumda Orbay, İstanbul'dan kesin talimat istemiş ise de, verilen sürede hükümetin kararı öğrenilememişti. Oysa, Ahmet İzzet Paşa Mebuslar ve Ayan meclislerinin gizli toplantılarında açıklamalarda bulunmuş, üyelerin kanaati mütareke koşullarının çok ağır olduğu noktasında toplanmıştı. Ancak, hükümete de mütarekenin imzalanması için yetki verilmişti. Türk heyeti 30 Ekim 1918'de mütarekeyi imzalamış, heyet 1 Ekim'de İzmir'e ulaştığında hükümetin mütareke metninin imzalanmasına ilişkin telgrafını almıştı.

Mondros Mütarekesi silâhları bırakmanın ötesinde siyasal nitelikli maddeleri de içeriyordu. Mondros Mütarekesi 25 madde olarak düzenlenmişti. Çok bilinçli olarak, Osmanlı ordusunun terhis edilmesi ve silâhların toplanması dışında, değişik neden ya da gerekçelerle İstanbul'un ve ülkenin herhangi bir noktasının işgalini, haberleşme ile ulaşımın denetlenmesini sağlayacak maddelere yer verilmişti. Dikkati çeken özelliklerden biri de, Kilikya, Mezopotamya gibi sınırları belli olmayan eski coğrafya adları ya da Boğazlar bölgesi gibi alanı genişletilebilecek yöre adları kullanılması idi. Bu da İngiliz diplomasisinin Türkleri ilk aşamada kuşkulandırmamak için başvurduğu bir yöntemdi.9
Mondros Mütarekesi10 hükümlerine göre Kafkaslardaki Osmanlı kuvvetleri savaş öncesindeki sınır gerisine çekilecekti (madde 12). İtilaf kuvvetleri Batum'u ve Bakü'yü işgal edebileceklerdi (madde 15).Osmanlı hükümeti, bağlaşıklarıyla ilgili her türlü ilişkiyi kesecekti (madde23). Suriye, Irak, Hicaz, Yemen, Asir ve Trablusgarp ile Bingazi'deki Osmanlı kuvvetleri ya da subayları en yakın İtilaf komutanlığına teslim olacaklardı (madde 16-18). Çanakkale ve Karadeniz Boğazları açılacak ve buralardaki istihkamlar İtilaf devletlerince işgal edilecekti (madde 1). Asıl önemli olanı Ermeni vilayetleri diye anılan 6 doğu ilinde (Erzurum,Van, Bitlis, Elaziz, Sivas ve Diyarbekir) karışıklık çıkacak olursa İtilaf devletleri buraları işgal hakkını saklı tutacaktı (madde 24). 24. maddenin Türkçe çevirisinde bu altı il için "vilayet-i sitte" deyimi kullanılmış ise de imzalanan metinde Ermeni vilayetleri denilmiştir. 7. maddeye göre, itilaf devletleri güvenliklerini tehdit edici bir durum karşısında herhangi bir stratejik noktayı işgal hakkına sahip olabilecekleri gibi, 10. maddeye göre de Toros tünellerini de işgal edebileceklerdi. Yine İtilaf devletleri bütün demiryolları ile (madde 15) telsiz, telgraf ve kabloları da denetleyebilecekti (madde 12). Bütün bu maddeler, İtilaf devletlerinin Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalamanın yanı sıra Anadolu'yu da baştan başa işgal etmek kararında olduklarını gösteriyordu.11

Öte yandan Calthorpe'un Rauf Bey'e verdiği kendi imzasını taşıyan bir belgede İstanbul ve Çanakkale Boğazları istihkamlarının yalnızca İngiliz ve Fransız askerleri tarafından işgalini İngiliz hükümetinin kabul ettiği, işgal kuvvetleri yanında Türk kuvvetlerinin bulunmasını hükümetine duyurduğu, İstanbul ve İzmir'e Yunan askeri sokulmaması konusundaki Türk dileğini destekleyerek hükümetine bildirdiği yazılı idi.12

Mütarekeyi imzalayan Rauf Orbay, İstanbul'a döndüğünde gazetelere verdiği demeçte şunları söylüyordu:

"Müzakereler sırasında İngilizler çok açık kalpli ve samimî hareket ettiler. Bu mütareke ile devletimizin istiklali, saltanatımızın hukuku tamamıyla kurtarılmıştır... İstanbul'a tek bir düşman askeri çıkmayacak, Adana işgal edilmeyecektir". 13

Sadrazam Ahmet İzzet Paşa, mütarekeyi olumlu bularak, metnin Mebuslar Meclisinde oy birliği ile onaylanmasını sağlamış, 2 Kasım tarihli genelgesinde ise, Mondros hükümlerinin İtilaf devletlerinin yenilenlere dikte ettirdikleri koşullara oranla hafif olduğunu açıklamıştı.14

Mustafa Kemal'in Mondros Mütarekesi hakkındaki düşüncelerine gelince: Mustafa Kemal mütarekenin imzalandığı gün olan 30 Ekim'de Yıldırım Ordu Grubu Kumandanlığına tayin edilmişti. Mustafa Kemal, Ahmet İzzet Paşa'dan (Sadrazam ve Başkomutanlık Kurmay Başkanı) mütareke hükümlerini öğrendiğinde, bu hükümler aynen uygulandığı takdirde bütün vatanın işgal ve istila edilebileceğini gerekenlere anlatmağa çalışmıştı. Bunun dışında Mustafa Kemal ile Ahmet İzzet Paşa arasında Toros tünelleri, Suriye sınırı, Kilikya deyimi ve İskenderun ile ilgili hususlarda anlaşmazlıklar çıktı. Ayrıca Ahmet İzzet Paşa hükümeti, 7 Kasım 1918'de Yıldırım Orduları Grubu ile 7. Ordu Karargahını lağvetmiştir.
İtilaf devletleri Mondros hükümlerinin yürürlüğe girmesinden hemen üç gün sonra ülkeyi bir baştan öbür başa işgal etmeye başlamışlardı. Bu yolda da ilk adımı Suriye-Irak yöresinde attılar. Mondros'ta aşılmaması gereken bir mütareke sınırı saptanmadığından İngilizler bundan yararlanarak önce Musul'u arkasından İskenderun'u işgal etmişlerdi. Aslında Musul'daki 6. Ordu komutanı Ali İhsan Sabis, İngilizlere ateşle karşılık verme yerine onları mütareke hükümlerine uymaya çağırmış ise de, İstanbul'dan aldığı direktiflere uyarak İngilizlerin 3 Kasım 1918'de Musul'u işgal etmelerini engelleyememişti. Öte yandan, Mustafa Kemal İskenderun'a asker çıkarılmasına ateşle karşı konulması emrini vermesine rağmen, İstanbul hükümeti İngilizlere karşı koymayı kendi politikasına aykırı bulduğundan, İskenderun için mütarekenin bozulamayacağı düşüncesiyle kentin İngilizlere teslimini emretmişti. İtilaf devletlerinin bu girişimleriyle, Osmanlı yönetiminin mütarekenin maddelerini olumlu olarak yorumlamalarından doğan ılımlı havayı dağıtmak istedikleri anlaşılıyordu. Çünkü İngiliz Dış İşleri Bakanı A. J. Balfour, Calthorpe'a gönderdiği talimatta, "Bu, (işgalleri kastediyor) Panislâmizm ve Panturanizm'e ve İslâmın genellikle siyasal amaçlar için sömürülmesine öldürücü bir darbe indirecektir."15

Adana ve çevresinin İngiliz ve Fransızlar tarafından işgaline gelince; yörenin ilk işgal edilen yerlerinden birisi Dörtyol ilçesi idi. Burası 11 Aralık 1918'de Fransızlarca işgal edildi. İşgal sırasında Fransızlar, dört yüz Ermeni'den oluşan bir taburdan da faydalanmıştı. Dörtyol civarındaki köylere baskınlar düzenlenerek işkence ve zulümler yapıldı. Dörtyol ve civarında İngilizler tarafından gönderilen Hint Müslümanlardan oluşturulan bir müfreze geçici olarak sükuneti sağladı. Özerli, Karakese, Çaylı, Kuzuculu köylerinde katliamlar yeniden başladı. Kuzuculu köyünden Kara Hasan'a bağlı 300-400 kişilik bir teşkilât kuruldu. Dörtyol halkı da bu ve benzeri kuvvetlere maddî ve manevî desteğini esirgemedi.16

Ordu'nun karargahtaki son birliği 15 Aralık 1918 de Adana'dan ayrılmıştı İki gün sonra İngiliz komutanı Mc. Andrew'in emrindeki Mecusî ve Müslüman Hintli askerler Mersin'e çıkarıldı. Amerikan Koleji karargâh olarak seçilmiş, istasyon binası da kontrol altına alınmıştı. İlk aşamada Hintli Müslümanlar ile Türk jandarmaları arasında dinsel bağlılık nedeniyle doğan yakınlık, Ermenilerin de bazı saldırı girişimlerini önledi. 1 Ocak 1919 tarihinden itibaren Mersin iskelesine Ermeni lejyoneri Fransızların desteğinde çıkarıldı. Fransız üniformalı Ermeni askerler ile Mersin'deki Ermeni gönüllülerinden oluşan taburlar çeşitli yerleşim yerlerine dağıtıldılar.

Mersin'in işgalinden sonra, 19 Aralık 1918'de Tarsus da büyük kısmı Ermenilerden oluşan Fransız birliklerince işgal edildi. İşgale uğrayan şehir ve kasabalarda olduğu gibi Tarsuslularda işgalle birlikte çeşitli hakaretlere ve zulümlere uğradılar. 21 Aralık akşamı, Adana, Yarbay Romieu komutasında çoğunluğunu Ermenilerin oluşturduğu Fransız kuvvetlerince işgal edildi. Vali Nazım bey, istifa etmekle beraber, görevini vekaleten yürüttü ve işgal karşısında Müslüman halka sükunet tavsiye etmekten başka bir şey yapmamıştı. İtilaf kuvvetleri işgal ettikleri Adana vilayetinde zulümler uygularken, İstanbul hükümeti, hakların siyaset yoluyla elde edileceğini ileri sürerek, tam bir teslimiyet göstermiş, böylece düşmana cesaret vermişti. Bu tutum, yöre halkından bir kısmının Ulukışla, Konya, Kayseri, Karaman gibi şehir ve kasabalar ile Toros dağlarına sığınmışlardır.
27 Aralık 1918 tarihinde Pozantı bir itilaf müfrezesi tarafından işgal edildi. Bu işgal hareketini 3 Şubat 1919'da, Akköprü ve Çiftehan'ın mütarekeye aykırı olarak işgal edilmesi izledi. İngilizler, Adana hattı üzerindeki tren istasyonlarını ve bu arada Ceyhan'ı işgal ettiler. Bu İngiliz işgal birlikleri arasında Mecusî Hintli askerler ile az sayıda Müslüman Hintli de bulunuyordu. Bunlar, yol kavşaklarına ve tren istasyonlarına el koydular Mart 1919'da, demiryolu ile gelen Fransızlar Ceyhan'ın işgaline katılmışlardır. İngilizlerin Hintli Müslüman askerleriyle Fransızların getirdiği Müslüman askerlerin tutumu şehirdeki Ermeni baskısının artmasını bir ölçüde önlemiştir.17

Mondros Mütarekesini takiben, Osmaniye ve çevresinden göç etmiş olan Ermeniler, Osmaniye'ye geri döndüler. Bunlar Fransız işgal kuvvetlerinin desteğinde silâhlanarak, Türklere zulüm ve işkence etmeye başladılar. Bunlardan bin kişilik bir kuvvet, Osmaniye'nin yanı sıra Bahçe ve Haruniye'ye yerleştirildiler. Adana ve çevresiyle ilgili yukarıda belirtilen işgalleri takiben 1919 yılı içinde meydana gelen gelişmeler için ayrıntı bilgiyi şu eserlerde bulabiliriz. 18
İtalyan İşgalleri
İtalyanlar, Mondros Mütakeresi'nden sonra Antalya'yı işgal etmek için fırsat kollarken faaliyetlerine de devam etmişlerdir. Bakanlar Kurulu, 4 Mart 1919'da, Antalya'da bir konsolosluk ve misyoner okulu açmaya, sağlık ve arkeoloji heyetleri göndermeye karar vermişti.19 General Vittorio Elia, Dış İşleri Bakanlığı'na Rodos'tan 6 Mart'ta gönderdiği yazıda, "Antalya'da asayişin mütarekeden sonra bozulduğunu, mahallî idaricilerin halk nezdinde prestij kaybettiklerini ve Rumların da Osmanlı otoritelerini tanımadıklarını" yazmıştır.20 Oysa Antalya'da mütarekeden işgale kadar, asayişi bozacak bir olay meydana gelmemişti.21

Öte yandan Antalya Mutasarrıfı Ali Firuzan Bey, Antalya'ya çağırdığı İtalyan siyasî memuruna hükümet dairesinde bir oda tahsis etmişti. Mutasarrıfın işgalden bir gün önce Rodos'a gitmesi, Antalya ve civarının işgal edileceğini bildiğini göstermektedir.22

Şubat 1919'da Antalya Hapishanesi'nden bazı mahkumların firar etmesinden sonra, 22 Mart'ta Antalya'ya gelen Regina Elena gemisinden çıkarılan askerlerce eski İtalyan hastahanesi koruma altına alındı.23 İtalyanlar, 26 Mart'ta Antalya esnafından bazılarını limandaki kruvazöre davet ederek, kendilerine iyi muamele edildiğine dair bir kâğıt imzalattılar.24 Esnafın, ne anlama geldiğini bilmeden imzaladığı bu kâğıt, İtalyanlar tarafından şehrin işgalinde kendilerine davet yapıldığı şeklinde kullanılmıştır.25

28 Mart 1919 günü limanda bekleyen Regina Elena kruvazöründen karaya çıkan üç yüzden fazla İtalyan askeri şehri işgal etmeye başladılar.26 Albay Alessandro Ciano tarafından işgal günü Antalya halkına yayımlanan beyannamede şöyle deniyordu: "Antalya ahalisinin can ve mallarının emniyeti taht-ı tehlikededir. Son günlerde vahim asayişsizlik ile ölü ve mecruh vukua gelmiştir... Antalya ahalisi tarafından vâki olan istida üzerine İtalya devlet-i fehimesi asakir-i bahriyesinin bir kısmı düvel-i müttefike namına memurin ve zabıta ya mahalliyenin muavenetiyle asayiş-i umumiyeyi temin etmek için bugün Antalya'yı işgal ediyorlar.".27 İşgal, Müslüman halk ve Müftü Ahmed Hamdi Efendi tarafından protesto edilmiş, Ortodokslar tarafından sevinçle karşılanmıştır.28
Harbiye Nezareti işgal hakkında Antalya mutasarrıflığına iki yazı gönderdi. 29 Mart tarihli ilk yazıda, "Antalya'nın işgali hususunda endişelenecek bir durum olmadığı, nezaretin, meselenin çözümlenmesi için teşebbüste bulunduğu" belirtilirken, 31 Mart tarihli yazıda ise, "asker ihracının bir işgal olmayıp, güvenliği sağlayan mahallî güçlere yardım maksadıyla yapıldığı" iddia edilmiştir.29 Harbiye Nezareti'nin Antalya'daki durumun işgal olmadığını iddia etmesine rağmen İtalyanlar, kuvvetlerini altı yüz'e çıkararak, kentin çeşitli yerlerine çadırlı ordugah kurarak yerleştirdiler. Silâh ve mühimmat depolarını denetime aldılar ve yollarda yolcuları kontrol etmeye başladılar.30

İtalyanlar 26 Nisan 1919'da Konya'ya makineli tüfeklerle donatılmış olan beşyüz kişilik bir birliği göndermişlerdi. İşgalden hemen sonra İtalyanlar Konya'da bir telsiz-telgraf istasyonu kurmuşlardır.31 Harbiye Nezareti, Konya'daki Yıldırım Kıtaatı Müfettişliği'ne "İtalyanların şiddetle protesto edilmesini, gerek ikamet kerekse iaşe hususunda kendilerine hiçbir yardım yapılmamasını" emretmiştir.32

İstanbul'da Kont Sforza ile görüşen Mevlevî Şeyhi İkinci Abdülhalim Efendi, İtalyanlara yardımcı olmuştur. 16 Temmuz'da Dahiliye Nezareti'ne bir telgraf gönderen Çelebi, halkın İtalyan işgalinden memnun olduğunu yazmıştır. Konya'daki İtalyan birliğinin komutanı tarafından kabul edilen Mevlevî Şeyhi hakkında, Rodos'a gönderilen mektupta "Halk üzerinde büyük nüfuzu bulunan Çelebi'nin İtalyan taraftarı olduğu" iddia edilmiştir.33

11 Mayıs 1919 tarihinde Fethiye, Bodrum, Marmaris İtalyanlar tarafından işgale uğramıştır. Bunu 14 Mayıs günü Kuşadası'nın ve Selçuk istasyonunun işgali takip etmiştir. 16 Mayıs günü iki İtalyan subayının idaresinde iki yüz altmış iki kişiden oluşan birlik Afyon'a giderek istasyonu denetim altına alırken, bir subay komutasındaki elli asker de Akşehir istasyonuna yerleşti.34

İtalyanlar, Afyon ve Akşehir'i kontrolleri altına aldıkları gün, Milas'ın iskelesi olan Güllük'e de asker çıkardılar. Söke'de 17 Mayıs'ta üç subay ve iki yüz elli askerden oluşan birlik tarafından işgal edilmiştir.35 Söke'nin işgalinden birkaç gün sonra Söke halkına hitaben İtalyan komutanın yaptığı konuşmada şu cümleler yer almıştır: "Biz buraya sultanın emriyle geldik. Sizlere yardım edeceğiz, sizlere medenî şeyler öğreteceğiz".36

İtalyanların İsparta'yı işgale yeltenmeleri tepkiyle karşılanmış ve 20 Haziran 1919'da kentte bir miting düzenlenmiştir.37 İtalyan işgal tehlikesine karşı harekete geçen Uluborlu halkı da, İtalyan işgallerini protesto eden bir telgrafı 27 Haziran'da Dahiliye Nezareti'ne göndermiştir.38 Bu gibi tehlikeler veİspartalıların İtalyanlara karşı gösterdikleri kararlı tutum, İtalyanları, defalarca işgale teşebbüs etmelerine rağmen, İsparta'dan vazgeçmek zorunda bırakmıştır.39

Burdur Mutasarrıfı Vasfi Bey Burdur'u ziyaret eden İtalyan kuvvetlerinin komutanına verdiği mektupta, Burdur da asayişsizlik gibi yorumlanacak bir durum olmadığını bildirmiş ve Müslümanların dinî bayramlarını kutladıkları bu günlerde yabancı askerleri görmek istemeyeceklerini belirtmiş ise de,40 İtalyan kuvvetleri 28 Haziran da Burdur'un güneyindeki Kayapınar ve Kurne ile Bucak'a yerleştirilmiş ve aynı gün Burdur da herhangi bir direnişle karşılaşmadan İtalyanlarca işgal edilmiştir. Bu durum, Mutasarrıf Vasfi Bey ve Askere Alma Dairesi Başkanı İsmail Hakkı tarafından protesto edilmiştir.
İkinci Ordu Müfettişi Cemal Paşa gönderdiği bir telgrafta "İtalyanların Burdur ve İsparta yönünde ilerlemelerine engel olunmasını" emretmiş idi.41

Yine o, Harbiye Nezareti'ne gönderdiği bir telgrafta da, "İsparta ve Burdur Bölgesinde milis teşkilâtın kurulmasına mahallî yetkililerin engel olduklarını" yazmıştı.42 Harbiye Nezareti ise verdiği cevapta: "İtalyan işgaline karşı protesto ve mitinglerin gerekli olduğunu, ancak milis teşkilâtı kurmaktan ve fiilen mukavemetten sakınılmasının uygun olacağını" yazmıştır.43

18 Nisan'da Dahiliye Nezareti'ne Muğlalılar tarafından gönderilen telgraf Antalya'nın işgalini protesto ile ilgiydi. İzmir'in Yunanlılarca işgalini de düzenlenen bir mitingle protesto ettiler44 ve Menteşeliler Müdafaa-i Vatan Cemiyeti'ni kurdular.45 Muğlalıların bu gayretlerine rağmen 23 Temmuz 1919'da kent İtalyanlar tarafından işgal edildi. İşgal askerî ve mülkî makamlarca protesto edildi.46 İtalyanlar son olarak 24 Temmuz'da altmış askerle Kaş'ı işgal ettiler. Kaş Kaymakamı Ali Rıza Bey, Antalya'daki İtalyan birliklerinin komutanına 24 Temmuz 1919'da gönderdiği bir yazıyla Andifli'ye (Kaş) asker çıkarılmasını protesto etmiştir. Bu protesto yazısında, "Asker çıkarılmasını gerektirecek herhangi bir olay meydana gelmediğini ve hükümetin de bu yönde bir emri olmadığı halde, mütareke hükümlerine aykırı olarak yapılan ihracı protesto ettiğini" bildirmiştir.47

Doğu Anadolu işgaline gelince; Kars, Ardahan ve Batum'un (Elviye-i Selase: Üç Sancak) kendi sınırları içinde kalacağını kabul eden Osmanlılar, mütarekeden önce 21 Ekim 1918'de Dokuzuncu Ordu Komutanlığı'na verdikleri emirle, Brest-Litovsk Antlaşması ile kazanılan yerler dışında, Türk ordusunca ele geçirilmiş olan yerlerin 24 Ekim'den itibaren altı ay içinde boşaltılmasını bildirmişti.48 Onun için Mondros'ta Osmanlı delegeleri Kars, Ardahan ve Batum'un "milletlerarası bir antlaşma ile" Osmanlılara bırakıldığını belirterek, Mondros Mütarekesi'nin 11 'inci maddesini, bu yerler Türklerde kalacakmış gibi düzenlemeyi başardılar. Oysa Brest-Litovsk Antlaşmasını Bolşevikler tanımadıklarını açıklamış, İtilaf Devletleri de bu antlaşmanın hükümsüz olduğunu Almanlara bile kabul ettirmişlerdi. Kaldı ki İtilaf Devletleri'nin Mondros Mütarekesi ile belirlenen koşullara riayet edecekleri şüpheli idi. Bu devletler mütarekenin imzalanmasından kısa bir süre sonra Kars, Ardahan ve Batum'un hemen boşaltılmasını istediler. Fakat Dokuzuncu Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa söz konusu kentlerin boşaltmasını ağıra alıyordu. Bu duruma İngilizler tepki gösteriyor, İstanbul hükümetini sıkıştırıyorlar, ihmal ve kötü niyetin söz konusu olduğunu ileri sürüyorlardı.49 Buna karşılık Harbiye Nezareti İngilizlerin şikayetlerini kabul etmeyerek, boşaltmanın gecikmesini doğal şartlara bağlıyordu.50 Bu yazışmalar sırasında 24 Aralık'ta Batum'a İngilizler asker çıkardı ve bir vali atadı. Böylece Batum'da Osmanlı yönetimi son buldu. Bu gelişmeyi 7 Ocak 1918'de Kars istasyonunda İngiliz generali G. F. Walker ile Yakup Şevki Paşa'nın buluşması izledi. İngiliz generalinin istekleri arasında Kars ve Ardahan'da bulunan Türk askeri için bir aylık yiyecek dışında gıda maddelerinin terk edilmesi, Kars'ın İngilizlerce işgal edilerek yönetiminin Ermeni heyetine bırakılması bulunuyordu. Gelişmeler daha çok İngiliz istekleri doğrultusunda oldu. Osmanlı ordusu bütün teçhizatıyla 1877/1878 sınırının gerisine çekilmiş, Kars, Ardahan yöresindeki top, silah ve cephanelerle yiyecek maddelerinin bir kısmı nakledilebilmiş, boşaltılan yerlerde millî teşekküller oluşmuştu. Fakat bunların da ömrü, İngiliz destekli Ermeni ve Gürcü istekleri karşısında kısa sürmüştür.
Bunlardan Kars İslâm Şurası 5 Kasım 1918'de Yakup Şevki Paşa'nın ve Kars Mutasarrıfı Hilmi Bey'in (Uran) yardımlarıyla Türk-İslâm kesimi tarafından kurulmuştur. Bu kuruluş Osmanlı Devleti'nden resmen idareyi devralmıştır.51 Bu kuruluşun önderleri arasında Fahrettin Erdoğan, Kağızmanlı Ali Rıza, Karslı Sarı Haliloğlu Muhlis, Orenburg'lu Mamil/Mamlıoğlu, Kepenkçi Emin Ağa bulunuyordu. Kars İslam Şurası ilk toplantısını 14 Kasım 1918'de yaptı. Bu toplantıda Fahrettin Beyin başkan olduğu sekiz kişilik bir Muvakkat Heyet ile Kepenkçi Emin Ağa başkanlığında Millî İslam Şurası Merkez-i Umumisi adıyla yerli bir hükümet kuruldu. Kars sancak ve kazaları ile Ahıska, Artvin, Batum sancak ve kazalarında da Millî İslam Şurası'nın şubeleri açılarak halkı, Ermeni ve Gürcü tehlikesi karşısında uyanıklığa, birlik ve beraberliğe çağırma işlerine önem verildi. Bu kararlar doğrultusunda çalışmalara başlandı.

30 Kasım 1918'de Kars İslam Şurası Büyük Kongresi toplandı. Bu kongrede merkezi Kars olmak üzere "Millî Şura hükümeti" kuruldu. hükümet on iki kişiden oluşuyordu. Ayrıca, "Millî Şura Ordusu" kurularak Mondros Mütarekesi hükümlerinin uygulanması nedeniyle çekilmekte olan Türk ordusunun silah ve cephanelerinin bir miktarının elde edilmesine çalışılacaktı. Osmanlı Devleti ile Türk bayrağına gönülden bağlı kalmaya, Türk kanunlarına göre adalet ve idarî işleri yürütmeye çalışmak da kongrede alınan bir diğer karardı.

Millî Şura hükümeti 17 Ocak 1919'da Büyük Kars Kongresi'ni topladı. Bu kongrede merkezi Kars olmak üzere "Cenub-i Garbi Kafkas hükümet-i Muvakkata-i Millîyesi'nin kurulmasına karar verildi. 18 maddelik bir anayasa kabul edildi. On kişilik hükümetin başkanlığına Cihangiroğlu İbrahim Bey getirilmiştir.52 Bu hükümetin resmî yayın organı Batum'da neşredilmekte olan Sada-yı Millet Gazetesi idi. Ayrıca Trabzon'da çıkmakta olan İstiklâl ile Erzurum'da yayımlanmakta olan Albayrak gazeteleri de bu hükümeti destekliyorlardı. hükümetin yaptığı açıklamalardan birisi şöyle idi: "Millî Meclis, halklara kendi kaderlerini serbestçe tayin etme hakkı tanıyan Wilson prensiplerine dayanarak, Kafkasya'nın güneybatısında kalan toprakları, buralarda yaşayan halkların meşru mülkü sayar, bu insanlar bu topraklara menfaat bağı ile de bağlıdırlar".53

Cenub-i Garbi Kafkas hükümeti'nin kuruluşuna ve çalışmalarına Ermenistan ve Gürcistan olumsuz tepki gösterdiler. Ermenistan Dış İşleri Bakanı Tigranian, İngilizlerin Kars'taki Müslümanlara göstermiş olduğu müsamahayı Avrupa devletlerine de şikayet etmiştir. Tigranian, Avrupalılara "Türk kuvvetlerinin Ermenistan'ı sıkboğaz ettiklerini ve ittihatçıların Ermeni halkını yeryüzünden silmeyi azmettikleri konusunda verdikleri kararı iyice anlamaları gerektiğini" bildirmiştir.54 Ermenilerle birlikte hareket etmekte olan Gürcistan hükümeti ve basını özellikle Ardahan bölgesinde hak iddia etmekteydi.55 Güneyde ve Doğuda Ermenilere, kuzeyde de Gürcülere karşı önemli mücadeleler veren, bu arada İstanbul'a gönderdikleri delegeler vasıtasıyla çeşitli girişimlerde bulunan56 söz konusu hükümet, bu hükümetin İngilizler tarafından 12 Nisan 1919'da yıkıldığını görüyoruz. 25 Mart 1919'da bu hükümet istiklâlini ilan etmeye karar vermişti. Bununla ilgili intibâhnâme adı verilen belgenin, yıkılıştan sonra 17 Nisan 1919'da bastırıldığı görülmektedir.57
Güneydoğu Anadolu'daki İşgaller
Mondros Mütarekesi'nin imzalandığı tarihte, Türk kuvvetlerinin elinde bulunan Katma istasyonundan 80 kilometre içeride bulunan ve bölgenin önemli bir ticaret ve sanayi merkezi olan Antep, 17 Aralık 1918'de İngilizler tarafından işgal edildi.58 İngilizler bu işgali mütarekenin 7. maddesine dayanarak yaptıklarını söylüyorlardı. İşgalin bir diğer nedeni de sözde kışın süvari hayvanlarının iaşesini sağlamaktı. Gerçekte gerek İngilizlerin ve gerekse diğer İtilaf Devletleri'nin güvenini sarsacak bir durum yoktu. Aslında İtilaf Devletlerinin kendi aralarında imzaladıkları Sykes-Picot Antlaşması'na göre -ki, bu antlaşmanın son şekli 10-23 Ekim 1916'da ortaya çıkmıştır- Antep, Urfa ve Maraş bölgeleri Fransızlara bırakılmıştı. Bununla beraber Mondros Mütarekesi'nden sonra İngilizler, Fransa'ya karşı bir pazarlık konusu olarak ellerinde bulundurmak amacıyla petrol sahası Musul vilayetiyle birlikte Kilis, Cerablus, Birecik, Urfa, Maraş ve Ayıntab'ı işgal etmeyi tasarlamışlardı.

İngilizler Antep'te Ermeliler tarafından büyük bir sevinç içinde karşılandılar, şehirde bulunan Ermeni azınlığı şımarıklıklar gösterdiler ve Türklere hakaret etmeye başladılar.59 23 Ocak'ta hükümet konağı, İngilizler tarafından basıldı, memleketin ileri gelenleri ve aydınları çeşitli bahanelerle Halep'e ve oradan da Mısır'a sürüldüler. Şehirde silah toplama hareketine girişildi, silahlarını vermeyenler ağır para cezasına çarptırıldı. İngilizlerin işgali dolayısıyla Antepliler tarafından yapılan mitingte belediye başkanı Lütfi Bey, halkın bu işgali kabul etmediğinin Barış Konferansı'na bildirmesini istiyor, sancak ahalisinin yüzde doksanı Türk olan ve Suriye ile hiçbir ilgisi bulunmayan bu öz Türk topraklarının haksız işgal edildiği ve hiçbir asayişsizliğe meydan verilmediği, bu nedenle işgalin kesin olarak reddedildiği bütün dünyaya ilân ediliyordu.60 Ayrıca, özellikle Ermeni taşkınlıkları nedeniyle kentin ileri gelenleri tarafından Bülbülzade Hacı Abdullah Efendi hocanın başkanlığında Cemiyet-i İslâmiye adı altında bir cemiyet kurulmuştur. Bu cemiyetin kurulması; bölgenin Fransızlara devrini öngören 15 Eylül 1919 tarihinde imzalanarak 30 Ekim 1919 tarihinde yürürlüğe konulan Suriye Antlaşması'nın Fransa ile İngiltere arasında imzalandığı günlere rastlamaktadır.

Antep'in işgal edilmesi üzerine işgal sırasının Maraş'a geldiği anlaşılıyordu. İşgalden önce Maraş'ta bulunan askerî malzeme Kayseri'ye nakledilmiş, şehirde Teğmen Cemal bir kıta asker ile kalmıştı.61 İngilizler 22 Şubat 1919'da Maraş'ı işgal ettiler. İngiliz birliği, Hint süvari alayından ibaretti, subay ve erlerinin bir kısmı Müslüman idiler.62 Maraşlılar, İngilizlerin şehre girmesini engellemek için Narlı kesimindeki Aksu köprüsünü yıkmışlardı. İngilizler, nehir üzerine bir köprü kurarak yürüyüşlerine devam etmişler, Ermeniler tarafından sevinç gösterileri içinde Şeyhadil mevkiinde karşılanmışlardır. İngilizler, kışla önüne geldiklerinde takım komutanı Cemal'in davranışından çekinerek istikametlerini Amerikan kolejine doğru değiştirmişler, bu kolejin yanı sıra Ahırbaşı kilisesi ile Ermeni ve Katolik kiliselerine yerleşmişlerdir.63

İngilizlerin işgalinden sonra, başka yerlere göç etmiş olan Ermeniler Maraş'a tekrar dönmeye başladılar. Bazı Ermeniler, Türkler aleyhine hukuk davası açtılar. Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni ayaklanması dolayısıyla yapılan göç hareketinde, haksız olarak Ermenileri sürdürmek suçu ile, o devirde Maraş Mutasarrıfı olan Sivas valisi İsmail Kemal Bey'i Maraş'a getirttiler, tutuklu olarak mahkemeye verdirttiler. Mahkemede beraat kararı alan İsmail Kemal Bey Halep'e sürüldü.64
Görünen o ki, İngiliz işgal kuvvetleri sekiz aylık işgalleri döneminde Ermenilere yüz vermemişlerdir. Çünkü İngilizler, Ermenilerin şikayetlerinin desise ve iftiradan ibaret olduğunu kısa zamanda anlamışlardı. Bu da işgal döneminin olaysız geçmesini sağlamıştı. Bu arada İngiliz birlikleri içindeki Müslüman erlerin tutumlarının da huzurunsağlanmasında büyük rolleri olmuştur. Başta mutasarrıf Ata Bey olmak üzere kentin ileri gelenleri de idareye müdahale edilmemesini, haklarına dokunulmamasını, işgal kumandanının yaptığı toplantıda dile getirmişlerdir.65 Ermenilerin Türklere karşı çeşitli desise, yalan ve iftiralarının giderek artması, bu hususlarda destek görmeye başlamaları Ekim 1919 sonunda İngilizlerin yerini Fransızların almasıyla kendisini göstermiştir. Bu durum 1919 yılı sonlarıyla 1920 yılında çok önemli direnmelere neden olacak ve yakın tarihimizde ünlü Maraş savunmaları başlayacaktır.

Urfa'nın işgali: İngilizler Mondros Mütarekesi'nin 7. maddesini ileri sürerek Urfa'yı da yapılan mütarekenin esas ruhuna aykırı olarak, işgal ederek büyük bir haksızlık yaptılar. İngilizlerin, Urfa'yı işgale kalkışmaları hiçbir sebebe dayanmıyordu. Mütareke sırasında Halep'in güneyinde bulunan İngiliz kuvvetleri, güvenliklerini ileri sürerek bu kenti işgal ettiler. Fakat Halep'in 200 km. kuzeydoğusunda bulunan Urfa'nın işgaline de hakları olmadığı gibi bu bölgede disiplinsizlik vesaire gibi sebepler de meydana gelmiş değildi.

Onüçüncü Kolordu Komutanlığı, İngilizlerin bir tabur askerle Birecik'i işgal ettiğini, Urfa ve Adıyaman'ın işgali haberlerinin de dolaşmakta olduğunu ve buna göre uyanık bulunulmasını, bir emirle yayımlamıştı.66 İngilizler 24 Mart1919 tarihinde Urfa'yı işgal ettiler. Karşılamaya çıkmayan mutasarrıf Nusret Bey İngiliz komutanı tarafından azarlandı. Nusret Bey, "işgalcileri karşılamak bir Türk mutasarrıfına yakışmaz" dedi.67 İşgal günü Urfa'da bulunan 1. Süvari Alayı Komutanı Binbaşı Hüseyin, Urfa'nın İngilizler tarafından işgalini şöylece bildiriyordu: "İngiliz komutanına aşağıdaki protesto mektubunu gönderdim. Henüz cevap alamadım: Urfa, bağımsız bir sancaktır. İtilaf hükümetleriyle kendi hükümetimin imza ettiği mütarekede bu bölgenin işgaline ait hiçbir kayıt olmamakla beraber işgali icap ettiren bir güvensizlik eseri de yoktur. Mütareke hükümlerine aykırı olan bu işgali protesto eder ve buraya gelme sebebinin bildirilmesini rica eylerim".68 Süvari alay komutanının bu raporundan biraz sonra kolorduya gönderilen ikinci bir raporda da şöyle denilmektedir: "Urfa'yı işgal eden kuvvetin gerçek miktarı iki yüz kişilik iki piyade bölüğü; bir zırhlı, altı yük ve üç binek olmak üzere on otomobil ve elli kadar yük arabasından ibarettir. İşgal şu suretle oldu; İngiliz yarbayı ve iki subayın bindiği bir binek otomobili ile bir zırhlı otomobil, Urfa'ya girerek mutasarrıfın yanına gittiler. Bir süre görüşüldükten sonra askerî hastahaneyi ve civarındaki bazı binaları dolaşarak İsviçreli Yakop'un evine misafir oldular".69

İngilizler, Urfa'daki Süvari Alayı'nın kentten çekilmesini istediler. Alay komutanı Hüseyin kendisine emir verilmeden çekilmeyeceğini bildirdi. İngilizlerle ısrarlı oldular. Alay komutanı durumu bağlı olduğu kolorduya bildirmenin yanı sıra, Urfa'da daha fazla kalmanın bir olaya meydan vereceğini düşünerek 25 Mart 1919 günü, bir süvari takımı bırakarak, Urfa'nın beş kilometre kuzeyindeki Karaköprü köyüne çekildi. İngiliz komutanı bu kez, Alay'ın Urfa'daki takımla birlikte kesinlikle Siverek'e çekilmesini istedi. Aksi halde İstanbul'a yazarak cezalandırılabileceğini, eğer alayın çekilmemesi için kolordudan bir emir verilmişse kendisine göstermesini istedi. Bu tavır, açık bir şekilde gözdağı vermek anlamına geliyordu. Süvari alay komutanı Hilvan'da birtakım bırakarak alayını Siverek'e çekti ve kolorduya bu durumu bildirdi. İngilizler Urfa'da Ekim 1919 sonuna kadar kaldılar. Bu tarihte Urfa'yı boşaltacaklar ve Fransızlara devredeceklerdir.
Boğazlar Bölgesinin işgali; Mondros Mütarekesi'nde İtilaf Devletleri'nce işgal edileceği açıkça belirtilen yerler Toros Tünelleri dışında İstanbul ve Çanakkale Boğazları istihkamlarıydı. Çanakkale Boğazındaki mayınları 1 Kasım 1918 tarihinden itibaren İngilizler toplamaya başlamışlar, Seddülbahir'de keşiflerde bulunmuşlardı. İtilaf Devletleri 6-12 kasım 1918 tarihleri arasında Çanakkale Boğazı istihkamlarına el koydular. İki İngiliz subayı 7 Kasım'da İstanbul'a gelmişti ve görevleri de Harbiye ve Bahriye Nezaretleri nezdinde irtibat subaylığı idi. Ertesi günü dört Fransız subayı da Beyoğlu'ndaki Fransız elçiliğine gelmişti. Bu sırada azınlıklar Beyoğlu sokaklarını İtilaf Devletleri'nin bayraklarıyla süslemişlerdi. 10 Kasım'da İstanbul'a iki İngiliz bir Fransız generali gelmiş, bunu 12 Kasım'da gelen bir Fransız tugayı izlemiştir. İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan savaş gemilerinden oluşan ortak donanma 13 Kasım 1918'de Dolmabahçe önünde demirlemişti. 61 gemiden oluşan bu donanma 15 Kasım'a gelindiğinde 167 gemiden teşekkül eder olmuştu.70 Bu donanmadan 3500 kişilik bir kuvvet karaya çıkarılmış, bunların 2000'i Beyoğlu'ndaki kışlalara, yabancı okul ve hastanelere yerleşmiş, geri kalanlar da ayrı ayrı yerlere dağıtılmıştı.71 Beyoğlu'ndaki İngiliz Kız Okulu, Müttefik İşgal Kuvvetleri Karargahı olmuştu. Müttefik komutanlığına atanan General Milne 27 Kasım'da İstanbul'a gelmişti. Haydarpaşa'dan Anadolu'ya uzanan demiryoluna hemen el konulmuştu.

Doğu Trakya'nın İşgali: Mondros Mütarekesi'ni takiben Fransız subaylarının 9 Kasım günü Uzunköprü'ye üç Fransız bölüğünün geleceğini bildirerek çeşitli ihtiyaçların hazırlanmasını istemeleri karşısında, İstanbul hükümeti ilgililere gönderdiği emirle, bu isteğe boyun eğilmemesini, zora başvurdukları takdirde direnilmeyerek protesto ile yetinilmesini bildirdi. Fransızlar 9 Kasım'dan itibaren Uzunköprü ile Sirkeci arasındaki demiryolu işletmesini ellerine aldılar, hatta kısa bir süre sonra da Bakırköy'e yerleştiler.

İstanbul'a ilk kez 23 Kasım 1918'de gelen General Franchet d'Esperey'nin İstanbul'a 8 Şubat 1919'da ikinci kez geldiğinde Beyoğlu'nda bir zafer alayı düzenlemişti. Padişahın Dolmabahçe Sarayı'ndan çıkartılmasını isteyen bu Fransız generali Türk vatandaşlık haklarının bütününden yararlanan Beyoğlu sakinlerini mağrur bir biçimde selâmladı. Süleyman Nazif'e, devrin Harbiye Nazırına, Sadrazam Tevfik Paşa'ya ve diğer görevlilere karşı bu generalin tutum ve davranışını İngiliz Başvekili Lloyd George'un şöyle tanımladığını görüyoruz: "Franchet d'Esperey, mümtaz bir general olmakla beraber son derece nezaketsizdi."72 Bu arada Fransızların, Osmanlı hükümetinden birtakım yersiz istekleri de oldu. Amiral Amet ve General Bunoust, Osmanlılardan İstanbul'da bulunan deniz kuvvetleri için hemen 120 bin ve Fransız işgal ordusunun Aralık ayı masrafları için de, Aralık ayı bitmeden, 200 bin liranın verilmesini istediler. Büyük malî sıkıntı içinde bulunmasına rağmen hükümet onları memnun eder düşüncesiyle bu isteği yerine getirmek zorunda kalmıştır.
Öte yandan Osmanlı meclisindeki bazı eleştiriler ve yakınmalar hem sarayın, hem de İtilaf Devletleri'nin tepkilerine neden oldu. Vahdettin, Meclisin tutumunu İttihatçılık hareketi olarak değerlendiriyordu. İtilaf devletleri temsilcileri de, mebusları İttihat Terakkiyi seçen kurul olarak görüyorlardı. Bu nedenle Meclisin dağıtılması için sarayı zorluyorlardı. Meclis başkanlığına verilen gensoru önergesinde, asayişin bozulduğu, yiyecek sıkıntısının arttığı, basın üzerinde tek yanlı sansür uygulandığı öne sürülmüştü. İç İşleri Bakanı Mustafa Arif, Vahdettin'in siyasal amillerin zorunluluğu yüzünden anayasanın 7. maddesinin verdiği yetkiye dayanarak Mebuslar Meclisi'ni dağıttığını bildiren iradesini okudu. Böylece saray da, hükümet de İttihatçıların çoğunlukta bulunduğu meclisin eleştirilerinden kurtulmuş İtilaf Devletlerini de memnun etmişti.

Tevfik Paşa'nın 3 Mart 1919'da istifası üzerine Damat Ferit Paşa sadarete getirilmişti. Ülke yönetiminde hiçbir deneyimi yoktu. Vahdettin'in eniştesi olan Damat Ferit'e yakınlık gösteriyordu. Bunda akrabalık bağlarının yanı sıra Ferit Paşa'nın İttihat Terakki düşmanı ve İngiliz yanlısı olmasının da payı vardı. Damat Ferit, İttihatçılar hakkında acele karar verilmesini isteyenlerin başında geliyordu. Ona göre imparatorluğun mahvını, Almanlar safında harbe girmekle İttihatçılar hazırlamıştı. Damat Ferit hükümeti Divan-ı Harbi Örfi'de bulunan sivil üyelikleri kaldırmıştı. Bu heyet savaş suçlularını, savaş esnasında halkı sıkıntıya düşürenleri ve Ermeni tehciri ile ilgili bulunanları yargılayacaktı. Hemen işe başladı. Çünkü hükümet, İttihat ve Terakki eski bakanlarını ve ileri gelenleri tutuklayarak mahkemeye sevketmiş bulunuyordu. Bekirağa Bölüğü denilen yere hapsedilen tutuklulardan altmış yedisi, 28 Mayıs 1919'da Galata'ya ve oradan da bir İngiliz vapuru ile elli beşi Malta'ya, on ikisi de Mondros'a sürülmüştür. Tutuklamalar yurt düzeyine yaygınlaştırılmıştı. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, Ermeni göçü sırasında Boğazlıyan'da Ermenileri öldürttüğü öne sürülerek, 2 Mart'ta tutuklanmış, Nemrut Mustafa Paşa başkanlığındaki mahkemece 35 yaşındaki bu genç kaymakam ölüm cezasına çarptırılmıştı. Vahdettin, fetva verilmeden bu kararı hemen onaylamış, 10 Nisan 1919'da Kemal Bey idam edilmişti. Bu olay, İstanbul'da önemli tepkilere neden olmuştu.
İzmir'in İşgali ve Yankıları
İtilaf Devletlerinin 5 Mayıs 1919 tarihinde Paris'te yaptıkları toplantıda İzmir'in Yunanlılarca işgaline ilişkin Lloyd George'un önerisine Clemencau ve Wilson sıcak bakınca, işgale ilişkin kararın 10 Mayıs 1919 günü yapılan oturumda kesinlik kazandığı görüldü.73 Kararın kesinleşmesinden önce 7 Mayıs 1919'da İzmir'in işgal edileceğinden haberdar edilen Calthorpe, 12 Mayıs'ta Defrance ve Sforza ile toplantı yaparak durumu müzakere ettikten sonra aynı gün İstanbul'u terk etti. Mayıs'ın 14'ünde İzmir'de Albay Fitzmaurice, Tümamiral Fransız Duvauroux, İtalyan Yüzbaşısı Magliqno, Amerikalı komutan Dayton ve Yunan deniz subayı Mauroudis ile bir toplantı yapan Calthorpe şu kararları almıştı: Fransızlar Foça topçu birliğini, İtalyanlar Karaburun'u, İngilizler Köstep adasını ve Yunanlılar da Sancakkale'yi işgal edeceklerdir.74 Bu kararları Amiral Calthorpe 14 Mayıs'ta Vali İzzet Beye ve Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa'ya bildirmişti.
Calthorpe'un bu birinci notasında "İzmir istihkamları ile çevresinde savunma tertiplerini haiz bulunan yerlerin Müttefik Devletler tarafından Mondros Mütarekenamesi'nin 7. maddesi gereğince bugün (14 Mayıs 1919) öğleden sonra işgal edileceği" yer almıştı.75 Bu notada, Yunan askerlerinin İzmir'i işgal edeceğinden bahsedilmemiştir. Öte yandan aynı mealde bir başka nota da aynı gün öğleden önce Amiral Webb tarafından hükümet başkanı sıfatıyla Sadrazam'a verilmişti.76 Bu notaya ilişkin hükümetin yayımlanan resmî tebliğinde şu cümleler yer almıştı: "Hükümet bu konuda, milletin hukuku ve devletin muhafazası için uhdesine düşen vazifeleri ifaya teşebbüs eylemiş, vekar ve sükünetin muhafazaedilmesi lüzumunun münasip lisanla, ahaliye tavsiyesi, Dahiliye Nezareti'nden Vilâyetlere tebliğ kılınmıştır".77 Bu durumda ilginç olan, Yunan işgali karşısında hükümetin kararının "millete vekar ve sükunu muhafaza lüzumunu" tavsiyeden ibaret olmasıydı! Hükümetin bu tutum ve davranışına karşın, Türk Genelkurmayı Harbiye Nazırı Şakir Paşa'nın hükümeti uyararak daha olumlu kararlara teşvik etmesi gereğine inanıyordu. Bu hususla ilgili olarak hazırlanıp hükümet başkanına sunulan yazıda şu cümleler yer almıştı: "İzmir'in tehdit edici bir durumu mütareke akdetmiş olanlar için söz konusu değildir. Bundan ötürü, İzmir ve civarını işgal için ne gibi bir sebep bulunduğu hakkında Harbiye Nezareti'nin aydınlatılmasını rica ile, memleketin göz bebeği olan bu yerin işgaline engel olacak isabetli tedbirlerinizi arz ve istirham eylerim".78

14 Mayıs günü akşamı, kimi kaynaklara göre gece yarısına doğru Calthorpe İzmir Valisine ve Kolordu Komutanına ikinci bir nota verdi. Bu nota ile Calthorpe; Mondros Mütarekenâmesinin 7. maddesi gereğince İzmir'in Yunanlılar tarafından işgal edilmesine Müttefiklerce karar verilmiş ve bu kararın Osmanlı hükümetine bildirilmiş olduğunu, işgalin 15 Mayıs günü yapılacağını, bu sebeple Yunanlıların karaya asker çıkaracaklarını, üzücü bir olaya yer verilmemesi için, bir süre Türk askerlerinin kışlalarından dışarı çıkmamalarını, Anadolu'ya herhangi bir haberin sızmaması için, yarın sabah erkenden telgrafhanenin, İngilizler tarafından işgal edileceğini79 bildiriyordu. Ali Nadir Paşa durumu bütün ayrıntılarıyla hemen İstanbul'a bildirmiş ise de bir cevap alamamıştı.80 İzmir Valisi de İstanbul'u durumdan haberdar etmişse de Damad Ferit, "Meclis-i Vükelâdan bir karar almadıkça bir tavsiyede bulunamayacağını" bildirmişti.81 Bunun dışında Vali İzzet, Calthorpe başvurarak, işgalin hiç olmazsa Müttefikler tarafından yapılmasını istediği, amirale gönderdiği bir yazı ile de olayı protesto ettiği anlaşılmaktadır.82 Öte yandan Kolordu Komutanı Ali Nadir birliklerine verdiği emirde; "İzmir'e çıkacak Yunan kıtaatı ile askerlerimiz arasında en ufak bir hadisenin, birçok esef verici olaylara sebebiyet vereceği muhakkak bulunduğu için, sükunetin muhafaza olunması çok lüzumlu görünür..." diyor ve böylece son derece olumsuz bir tutum ve davranış içerisine girmiş oluyordu.83

İzmir'in işgal edileceği hem Rum hem de Türk kesimlerince duyulduğunda, Rumlar Megalo İdea'nın gerçekleşmek üzere olduğunu görerek sevinç içinde bulunurken, Türk aydınlarından bir grup Redd-i İlhak Komitesi oluşturarak iki değişik el ilânı ile halkı Maşatlık'ta toplanmağa çağırdı.84 İlanlardan uzunca olanı "Ey bedbaht Türk" şeklinde başlıyor. ey kötü muameleye maruz kalan Türk" biçiminde bitiyordu.85

Bu ilanlar etkisini göstermiş, çocuk ve kadınlarla birlikte binlerce Türk, Maşatlık'ta toplanmış heyecanlı nutuklar söylenmiştir. Yunan işgalinin ilhakla neticelenmesine mani olmak esasında birleşmişyler ve "Reddi İlhak" prensibini kabul ederek iki karara varmışlardır: Birincisi: Belediye Başkanı, Müftü ve memleketin ileri gelenlerinden birkaç kişi seçilerek "Reddi İlhak Heyeti" adını alarak, İtilaf Devletleri katında Yunan işgalini protesto etmişler ve İlhakı kesinlikle kabul etmeyeceklerini bildirmişlerdi. İkincisi; Türkiye'nin bütün illerine telgraflar yazılarak, Yunan işgaline karşı yapılacak direnişe iştirak edilmesi istenmişti. Bu telgrafta; "İzmir ve havalisi Yunan'a ilhak ediliyor, işgal başladı. İzmir ve mülhakatı kâmilen ayakta ve heyecandadır. İzmir son ve tarihi gününü yaşıyor. Mitingler ve telgraflarla her yere başvurunuz ve vatan ordusuna iltihaka hazırlanınız" deniliyordu.86 Öte yandan İzmir Müdafaa-ı Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti de yayımladığı bir beyannameyi İstanbul'da üniversite profesörlerine, aydınlara, devlet adamlarına ve Amerika temsilcisine göndermişti. Bu beyannamede özet olarak şu hususlar yer almıştı: "Tarih bütün bir milletin, mevcudiyetini müdafaa için nasıl öldüğüne şahit olacaktır. Wilson prensiplerinin 12. maddesinin kesin sarahatına uygun olarak Türklerle meskün memleketlerin ayrılmaz bir bütün halinde kalması lüzumunda katiyetle ısrar ederiz".87
15 Mayıs 1919 sabahının erken saatlerinde Yunan çıkarması başlamış, İzmir'deki kiliselerin çanları çalmış ve kadınlı erkekli rıhtımı doldurmuş olan yerli Rumlar, "zito" diye bağırarak gösterilerde bulunmuşlardır. Bu arada işgal komutanı Zafiriu'nun bir beyannamesi dağıtılmış,88 İzmir Metropaliti Chrysostomos da bu komutana hoş geldin dedikten sonra, elindeki Haç'ı havaya kaldırarak onunla birlikte bulunanları kutsamıştı.89 Bu arada Chrysostomos, Yunan askerlerini Türkler aleyhine kışkırtan bir konuşma yapmıştır. İşte işgalcilere karşı ilk kurşun bu sıralarda atıldı ve Osman Recep Nevres (Hasan Tahsin) adındaki gazetecinin kurşunları Efzun birliğinin bir kısım erlerini yere yuvarlarken, Hasan Tahsin de orada şehit edildi.90

Yunanlılar kısa bir süre sonra Türk kışlasına saldırarak korkunç bir kanlı safha başladı. Komutanlarının emrine uyarak kışlaya kapanmış ve pasif bir durumda bulunan subay ve erlerin, dipçik ve süngü darbeleri altında üst ve başları arandı, kalpakları alındı; ceplerinden para, saat, yüzük, sigara tablaları ve mendillerine el konuldu, bir kısmı öldürüldü, bir kısmı da esir edildi.91 Bu arada Ali Nadir Paşa tokatlandı, "Zito Venizelos" demeye zorlanan, fakat bunu reddeden Albay Süleyman Fethi Bey şehit edildi. Hükümet konağındaki memurlar ile kışlada bulunan subay ve erlerin öldürülmemiş olanları rıhtımdaki Yunan gemilerine doğru sürüklenerek götürüldü.92 Bir saat içinde otuzdan fazla Türk subayı öldürülmüş, kurşunlanan ya da süngülenen yüzlerce askerin cesedi rıhtımda yerlere serilmişti.93

Kışla ve rıhtımda cereyan eden bu olaylardan sonra Yunanlılar, Türk mahallelerine saldırdılar; evlere girdiler ve binden fazla Türk ticarethanesini yağmaladılar.94 Yunanlılar rast geldiklerini kadın, çocuk demeden öldürüyorlardı, canlarını kurtarmak umuduyla daha güvenilir gibi sandıkları Ziraat Bankası girişindeki merdivenlere sığınmış olan kadın ve çocukların hepsi öldürülmüştü.95
Sayıları tam belli olmamakla beraber, yakın köyler dahil, İzmir'de öldürülenler iki bini geçiyordu.96 Bu kanlı sahnelerin yanı sıra başka facialar da görüldü; Türk kadınlarına, subay ailelerine saldırıldı, kocalarının önünde onlara tecavüz edildi.97
16 Mayıs ile 12 Haziran arasında Urla, Çeşme, Torbalı, Menemen, Manisa, Bayındır, Selçuk, Aydın, Ayvalık, Tire, Kasaba, Ödemiş, Nazilli, Akhisar ve Bergama işgale uğramıştı. Tarihçi Toynbee şunları belirtmiştir: "15 Mayıs 1919'da yıkıcı bir kuvvet Batı Anadolu'ya bir anda bir volkan dehşetiyle saldırmıştı. Dünya Savaşının sona erişinden altı ay sonra sivil halk ve silahsız Türk askerleri İzmir sokaklarında katliam edilmişti. İzmir'in köyleri de tahrip edilmiş ve kan deryası haline sokulmuştu.98

Bu süratli işgallerin, Venizelos'un isteği ile meydana geldiği anlaşılmaktadır. Venizelos, 19 Mayıs'ta "intizamın sağlanması ve mültecilerin dönüp yerleşmesi için memleket içine girilmesi gerekeceğini" komutan Zafiriu'ya bildirmişti.99 Bu arada Rum göçmenlerin İzmir ve Ayvalık bölgelerinde geniş bir alana yerleştirilmeleri gerçekleşmiş, Yunan İzmir Başkomiseri 25 Mayıs'ta Aydın'ın hemen işgal edilmesinin gerektiğini ilgililere bildirmişti.100 Bu yüzden Yunan ordusunun geçtiği yollar üstünde ve civarında bulunan kasaba ve köyler, büyük bir felaketle karşı karşıya geldi, bunların bir kısmı yağmalandı, bir kısmı ateşlendi, sakinlerinin bir kısmı da öldürüldü.101

Bu gelişmeler sırasında Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa, 24 Mayıs 1919'da 56'ncı Tümen Komutanlığı'na çektiği telgrafta, silah, cephane ve topların emin mahallere nakil olunması ve düşmana tek bir fişek bile kaptırılmaması emrediliyordu.102 Bu emir bir gün sonra işgal edilen Manisa'da uygulanamamıştı. Oysa Manisa'da çok miktarda top, silah ve cephane bulunuyordu. Bunun nedeni ise Manisa halkının ikiye bölünmüş olmasıydı. Bir kısmı, Cemiyet-i İslâmiye Reisi Müftü Âlim Efendi'nin de bulunduğu grupta diğer kısmı da Mutasarrıf Hüsnü-Yadis'in başını çektiği diğer grupta yer almıştı.103

Mutasarrıf, Manisa'nın işgal edilmeyeceğini Kuşadası Metropolit'i Yuvakin'den aldığı haberlere göre iddia ediyordu. İngiliz temsilcisi Ritz'de Manisa'nın işgal bölgesi içinde olmadığını ileri sürmüştü.104 Halk kitlesinin büyük bir kısmı Mutasarrıfın tutumu ve İngiliz temsilcisinin telkini nedeniyle Manisa'nın savunulması için gerekli tedbirleri almamışlardı. 25 Mayıs'ta Manisa işgal edildi.

Manisa'daki duruma benzer bir durum da Aydın'da yaşandı. Kenti savunmak isteyenlerle istemeyenler arasındaki mücadelede ikinci grup duruma hâkim olmuştu. Bu olumsuz tutum o kadar etkili oldu ki, 57. Tümen'in dağıtmak istediği silahları halkın büyük kısmı reddetmişti.105 İşgal sırasında yapılanlar, bu olumsuz tutumun ne denli gerçek olmadığını ortaya koymuştu. Çünkü Manisa'da Camiler, çalgılı meyhaneye çevrilmiş, Türklerin fesleri yırtılmış, silah aramak bahanesiyle kadınların üstleri başları yoklanmaya başlanmıştı.106
Yunan İşgallerine Karşı Gösterilen Tepki ve Protestolar
İzmir'in işgaline giden yoldaki gelişmeler 17 Mayıs'ta Damat Ferit Paşa'nın istifasına neden olmuş ise de hükümeti kurma görevi yeniden kendisine verilmişti. Yeni hükümetin kurulmasını onayladığında yayımladığı Hatt-ı Hümayun'da Padişah Vahdettin, her çeşit fedakarlığa hazır olduğunu, devlet ve milletin hukukunu korumanın tek emeli bulunduğunu belirtmiş107 ise de, Sultan Ahmet Mitingi hakkında kendisine bilgi vermek için gelmiş olan heyete "ağzımızı açalım, sesimizi yükseltelim, hakkımızı isteyelim, fakat elimizi kaldırmayalım" diyordu.108 Yine Vahdettin, vazife almaya hazır olduklarını söyleyen yedek subaylar cemiyeti temsilcilerine de "Allahın yardımı ile sizlerin yardımına ihtiyaç kalmayacaktır"109 diyordu. Damat Ferit ise yayımladığı beyannamede, "gerekirse vatan için bir er gibi göreve hazır olduğunu, belirterek "kurtuluş ve saadet hürriyetle, hürriyet ise cesaretle elde edilir" diyordu.110 Bu sözlerin sadece laftan ibaret olduğu yukarıda verilen açıklamanın ışığıda hemen ortaya çıkar. Bundan ayrı olarak 27 Mayıs'ta Bekirağa bölüğündeki tutukluların 24 saat içinde teslimini isteyen işgal kuvvetleri komutanlığının istemi reddedilemiyor, 67 Türk tutuklu 28 Mayıs'ta Malta'ya gönderilmek üzere yola çıkarılıyordu ki, bu tutum bağımsız devlet anlayışı ile telif edilemezdi.111
İzmir'in işgali üzerine İstanbul'da yapılan mitinglere gelince; İstanbul'da çok sayıda miting düzenlenmiştir. Bunlar 18 Mayıs 1919-23 Mayıs 1919 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Bu mitinglerde istenen gayet açıktı: Bağımsız yaşama hakkı. Bu hakka saygı gösterilmediği takdirde, karar yine açık ve kesindi: İstiklal uğrunda ölmek.

İlk miting 18 Mayıs 1919'da İstanbul Darülfünun (Üniversite) konferans salonunda yapıldı. Besim Ömer Paşa'nın başkanlığında yapılan toplantıda, profesörlerden birisi "Bağımsız bir millet için, icabında esir olmamak üzere, kuvvetlerini kullanmak lâzımdır, mücadelenin başına Darülfünunun geçmesi gerekir" diyerek kesin bir tavır takınırken, bir diğer konuşmacı da "kan döreker kahramanlıkla ölmeyi üstün tutarız" diyordu.112 Alınan kararlara uyularak; İzmir'in işgali İtilaf Devletleri katında protesto edildi. Bütün eylence yerleri ve okullar; mağazalar, kuruluşlar üç gün süreyle kapatıldı. 20 Mayıs 1919'da Üsküdar'da Doğancılar meydanında büyük bir kalabalığın katıldığı mitingte çoğunluğu kadınlar oluşturuyordu. Hatiplerden birisi "dört yüz bu kadar seneden beri minarelerinde ezan, camilerinde Kur'an okunan İzmirimizi hiçbir vakit bağışlamayacağız" diyordu. Bir kadın konuşmacı ise, "Biz kadınlar bu hak cihâdında en önde olacağız ve medeniyete riyalar söyleyen varlıklara her zaman lâ'netler, lâ'netler" diye haykırdı. İtilaf Devletleri temsilcilerine çekilen telgrafta "Yunanistan'ın esaretine girmeye asla tahammülümüz yoktur. .Çocuklarımızdan baki kalanlar helâl ve kendi hayatımızda feda olsun" deniyordu.113

19 Mayıs 1919 günü elli bin kişinin katıldığı Fatih mitinginde Halide Edip (Adıvar) kalabalığı coşturan ve ağlatan konuşmasında "Sabahsız gece" olmayacağını belirtiyordu. Bir diğer konuşmacı "kendi yurdumuzda hiçbir milletin bize hâkim, bize efendi olarak yaşamasına dayanamayız" derken bir diğeri ise, "Bugün İzmir'siz bir Anadolu ruhsuz bir cesettir. Vatan bugün için senden sükünet, yarın için hayat bekliyor" diyordu. Miting heyetinin Padişah'a sunduğu arıza da "milletin var olmak için canını feda etmeğe ne bu husus için verilecek emri hemen yerine getirmeye hazır olduğu" yer almıştı.114

İstanbul'da yapılan mitingler içinde en kalabalık ve coşkulu olanı kuşkusuz Sultan Ahmet mitingi idi. 23 Mayıs günü gerçekleştirilen mitingte Mehmet Emin (Yurdakul) ve Halide Edip (Adıvar) gibi tanınmış şahsiyetler konuşmuştu. Mehmet Emin Bey, "Millî ruhların önünde her kuvvetin âciz kaldığını ve Türk millî ruhunun şahlanmak üzere" olduğunu belirtirken, Halide Edip de, "can vermekten kaçınılmayacağına dair kalabalığı and içmeğe" davet etti ve kalabalık "V'Allahi" demek suretiyle bu teklifi yerine getirdi.115
26 Mayıs 1919'da Yıldız Sarayı'nda toplanan Saltanat Şurası'na katılanlardan birisi Yunan ve İtalyan işgalleri karşısında hükümetin giriştiği teşebbüslerden bir sonuç alınıp alınmadığını sormuş, Türk topraklarına giren düşmanların bu toprakları sadece işgal mi veya ilhak mı ettiklerini öğrenmek istemiş ve bunların bilinmesi üzerine kanaat beyan edilebileceğini ileri sürmüştü. Fakat bu kişinin soruları cevaplanmamıştı.116
İzmir'in İşgalinin Anadolu'daki Yankı ve Tepkileri
İzmir'in işgali büyük küçük herkesi üzmüş, Yunanlıların İzmir'de yaptığı taşkınlıklar, azgınlıklar ve cinayetler Türk milletinin heyecan ve nefretini artırmıştı. İzmir'in işgalini duyan şehir ve kasabalarda o andan itibaren hareketler başlamış İtilaf Devletleri temsilcilerine protesto yazıları gönderilmiştir. 117 16 Mayıs'ta Tavas'ta yapılan mitingte heyecanlı konuşmalar oldu; aynı gün Erzurum'da büyük bir toplantı yapıldı ve sonunda Padişah'a, hükümete, yabancı devletler temsilcilerine çekilen telgraflarla ve sert bir dille olay protesto edildi.118 Aydın'da yapılan mitingte de "Müdafaa-ı Hukuk cemiyetlerine hukuk-ı millîyemizi te'min edecek olan teşkilât-ı müsellehaya" vakit kaybedilmeden girişilmesini isteyen bir telgraf çekilmişti.119 15 Mayıs'ta Karaman'dan Sadaret makamına çekilen telgrafta işgal olayı nedeniyle Wilson prensiblerinin alenen bozulduğuna değiniliyor, memleketin Osmanlı hükümetinin elinde kalmasının en birinci arzuları olduğu vurgulanarak, cebren yapılan istilalara kanlarının son damlasına kadar karşı konulacağı ekleniyordu. Bu telgrafta Belediye Başkanı'nın, Cemiyet-i İslâmiye Reisi'nin ulema ve eşraftan kimi kişilerin imzaları bulunuyordu.120

Ilgın ilçesinden çekilen ve 15 Mayıs tarihini taşıyan telgrafta Belediye Reisi ile Müftünün imzaları bulunuyordu. Türklüğün tarihi egemenlik haklarının savunulması uğrunda bütün varlığımızla her türlü ve en yapılması güç fedakârlıkları yapmaya azmeylediğimizi bildiririz, deniyordu.121 Denizli müftüsü Ahmet Hulusi'nin imzasını taşıyan telgrafta ise, milletin Yunan çetelerinin yakında diğer yerlere de geleceğini düşünerek şimdiden şerefle ölmeyi göze aldığı belirtiliyordu.

Wilson İlkeleri hilafına İzmir'in işgal edildiğine değinen, bu kurumun ahali tarafından İtilaf Devletleri temsilcileri katında protesto edildiğini belirten bir diğer telgraf da 17 Mayıs tarihinde Belediye Reisi imzasıyla Kandıra'dan diğer Sadaret makamına gönderilmişti.122

Öte yandan 19 Mayıs tarihi itibarıyla Edirne'den çekilen Belediye Başkanı, Müftü, Müdafaa-ı Hukuk Heyeti Reisi ve diğer ileri gelenlerin imzalarının bulunduğu telgrafta İzmir'in hiçbir ilişkisi olmayan Yunan hükümetine terk ve tevdi edilmesinin insanlık vaadleri ile telifi kabil olmayan bir muamele olduğunun altı çiziliyor, Osmanlı haklarına uyulması isteniyordu. Niğde Reddi İlhak Heyeti imzasıyla 15 Mayıs'ta Sadaret makamına gönderilen telgrafa gelince; İzmir'in mütareke hükümlerine aykırı olarak Yunanistan'a ilhakı mahiyetinde işgal edildiği belirtilerek Niğde'nin bütün ahalisi adına protesto edildiği dile getiriliyor, Wilson vaatlerini yerine getirmeye davet ediliyor, akıtılan kanların yeterli olmaması durumunda beşikteki çocuklarımızla hazırız deniliyordu.

Milletin haklarının İzmir'in işgali ile gaspedildiğini ileri süren, öz Türk-İslâm memleketi olan İzmir'in her vakit Türklerin elinde kalmasının gerekliliğini vurgulayan telgraf ise Akşehir'den Sadaret makamına gönderilmişti. Bu arada millî hakların korunması sebeplerinin bildirilmesi de istenmişti.123 İzmir'in işgali küçük yerleşim yerlerinden gönderilen telgraflarla da protesto edilmişti.
Örneğin Ezine'den Sadaret Makamına ve Hariciye Nezareti'ne çekilen telgrafta işgalin Wilson prensiplerine ve devletler hukuku hükümlerine aykırılığı üzerinde duruluyor, Osmanlı egemenlik haklarının korunması emrinde hükümetin isabetli ve kesin önlemlerine intizar edildiği yer alıyordu. Teke'den gönderilen telgrafta "Antalya halkının kalbini kan ağlattı" denilerek işgal karşısında duyulan üzüntü ortaya konuluyor, hükümetin kati, kesin ve acele girişimlerde bulunması isteniliyor, direnme gücü şu cümleyle ortaya konuluyordu: Haklarımıza tecavüz etmek suretiyle ihlâl edilen milletin namusu varlığını silerek tarih sayfalarına geçmek ve yaşamak hakkına haiz bulunduğunu ispat etmek ister.124 Sadaret makamına Kırklareli'ne bağlı Pınarhisar ilçesinden gönderilen protesto telgrafında İzmir'in Paris Barış Konferansı kararlarına ve mütareke hükümlerine dayanılarak işgal edildiğine atıfta bulunuluyor, ezici çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu bölgenin zulüm ve imhaya alışık bir devletçe işgaline razı olmanın dünyada görülmemiş bir haksızlık olacağına işaret ediliyor, bu işgalden Wilson prensiplerine, hak ve adalete göre ticaret, nüfus, arazi, binalar bakımından Türklerde olan çoğunluğun ve hak severliğin göz önünde tutularak vazgeçilmesini istirham eyleriz deniliyordu.125 Yalvaç'tan çekilen telgraf son derece açık ve net olmanın dışında güçlü ve kararlı bir iradenin örneğini oluşturuyordu. İzmir'in Türk ve İslâm kanı ile yoğurulmuş olduğu hususu ilk cümle olarak yer almıştı. İşgal ve katliamlar karşısında duyulan öfke ve heyecan şu cümlelerle ifade ediliyordu: İşgallere göz yuman uygar insanlık önünde kanımızın son damlasını akıtarak canımızla düşmanlarımızı boğmak istiyoruz.126

İzmir'in işgalini protesto eden, infial derecesinde ortaya çıkan duygu ve düşüncelerin sergilendiği yüzlerce telgraftan Doğu Anadolu'dan çekilmiş olanlarına da birkaç örnekle değineceğiz. Silvan'dan Belediye Reisi, müftü ve eşraftan kimi kişilerin imzalarını taşıyan telgraf 17 Mayıs'ta Sadaret'e çekilmişti. Telgrafta istatistiklerden yararlanılarak 1.239.000 İslâma karşılık 210.000 kişilik Rum nüfusunun bulunduğuna dikkat çekilen işgal bölgesinin Osmanlı vatanından ayrılamayacağı savunuluyor, kutsal İzmir'in bir karış toprağının bile zayi olmasına karşı çıkılıyordu. Öte yandan Yunan gibi sefil bir hükümetin egemenliğine dayanılmayacak bir duruma gelindiğinin anımsatıldığı telgraf Hasankale'den çekilmiş, Padişah'tan isteklerinin yerine getirilmesi için istirhamda bulunulmuştu.127

Erzurum merkezinde 18 Mayıs günü Vilâyât-ı Şarkıyye Müdafaa-ı Hukuk-ı Millîye Cemiyeti'nin Erzurum Şubesince düzenlenen mitingte Cevat Dursunoğlu bir konuşma yapmıştı. Rumların baskınına uğrayan İzmir ve çevresinde olduğu gibi, Ermenilerin de Erzurum'a saldıracaklarına artık şühe kalmadığını belirtmiş, yapılacak olanın teşkilatlanarak saldırgana karşı koymak olduğunu sözlerine eklemiştir. Miting sonunda Wilson'a, İtilaf Devletleri temsilcilerine gönderilen telgraflarda işlenen hatanın düzeltilmesi istenmişti. Sadaret'e gönderilen telgrafta; İzmir'in işgali haberleri halkı dilhun ettiği üzerinde duruluyor, vilâyetin gerçek sahipleri bir milyondan fazla Türk'ün iki yüz bin kadar Rum'a terk edilmesinin Wilson prensiplerine aykırı olduğu savunuluyordu. İlhak kararı kaldırılmadığı takdirde "insan soyunca yapılması kabil olan her türlü fedakarlığın yapılacağı" ayrıca belirtiliyordu.128
Haziranın ikinci günü Erzurum merkezinde muazzam bir miting düzenlenmişti. Konuşmacılar, halkın kendi başının çaresine bakmaktan başka çıkar yol görünmediğini ancak kendi kuvvetine dayanarak selâmete çıkmanın mümkün olabileceğini belirttiler. Erzurum merkezindeki bu tür toplantılar kazalarda da etkisini gösterdi. Pasinler kazası merkez ve mülhakatı ahalisi 2, 3 ve 4 Haziran günlerinde gösteriler düzenlediler.

İlkine beş bin, ikincisine altı bin insan katılmış, ikinci mitingde İzmir ve havalisinin boşaltılmasını istemek için kararlar alınmış İtilaf Devletleri Temsilcilerine, Sadarete ve Dokuzuncu Ordu Müfettişliği'ne, yani Mustafa Kemal Paşa'ya başvuruda bulunulmuştur. Öte yandan 2 Haziran günü Bayburt'ta da bir miting düzenlenerek alınan kararlar Pasinler halkının başvurduğu makamlara gönderilmiştir.

Hınıs'ta da bir araya gelerek arka arkaya üç gün gösteriler yapan on bini aşkın halk da aynı ruh haleti içindeydi. Yunanlıları İzmir'den uzaklaştıracaklarını beklerken, işgalin genişletildiği, hak ve adalete aykırı tecavüz ve zulümlerin daha da şiddetlendiği son haberlerden anlaşıldığından, derin bir üzüntü içinde sabırsızlanarak postahane önünde sadre şifa verici bir haber beklemekteydi.

Aynı kaynaşma içinde Kığı halkından da aynı anlamda feryatlar yükselmektedir: Tarihi, eserleri ve ahalisinin ezici çoğunluğu ile Türk vatanının tartışma götürmez bir parçasını teşkil eden İzmir'in Yunanlılara verilmesinden, Kığılıların yüreği kan ağlamaktadır. Wilson prensiplerine ve İtilaf Devletleri'nin vaatlerine tamamıyla aykırı düşen bu kararın iptal edilmesi halinde, ilhakı ret için insanoğlunun gösterebileceği her türlü fedakârlığı göze almaya hazırlardı.129

Görüldüğü üzere protesto telgraflarının büyük bir kısmında İzmir ve çevresinin işgal edilmesiyle Wilson prensiplerinin çiğnendiği ve devletler arası hukukun da uygulanmadığı üzerinde duruluyordu. Yine işgal edilen bölgenin, Osmanlı ülkesinden ve yönetiminden kesinlikle ayrılamayacağı, bu coğrafyada yaşayan nüfusun çok büyük kısmını Türk-İslam kesiminin oluşturduğu, bunun yanı sıra Rumların nüfus bakımından azınlıkta kaldıkları üzerinde durulan diğer hususlar idi. Protesto telgraflarında işlenen bir başka konu da emlak, arazi, kültür ve tarih varlıkları bakımından da Türk-İslam kesiminin Rum kesimi üzerinde çok önemli bir üstünlüğe sahip olduğu idi. Yine bu telgraflarda çoluk çocuk, genç ihtiyar demeden toplumun bir bütün halinde kanlarının son damlasına kadar işgaller karşısında direnecekleri üzerinde durulan bir diğer husustu. İşte İzmir ve çevresinin işgal edilmesi nedeniyle protesto telgraflarında beliren bu hususlar, Millî Mücadele'nin örgütsel bütünselliğe ve merkezî bir yapıya kavuşmasında çok önemli etkiler yaratarak, olumlu katkılar sağladı.

Azınlıkların tutum ve davranışlarına gelince; Mondros Mütarekesi'nin uygulamaya konulmasıyla birlikte Rumların şehir ve kasabalardaki şımarıklıkları dayanılmaz bir duruma gelmişti. İstanbul'da Yunan Amirali Kokalidis'in demeci ve Venizelos'un Osmanlı başkentine geleceği şayiası Rumları sevinçten çılgına döndürmüştü. Ayrıca, çeşitli şehirlerde Rum çocuklarının Türk çocuklarına saldırdığı, sarhoş Yunan askerlerinin Türk kadınlarına sataştığı, işe karışmak isteyen Türk polislerini öldürdükleri görüldü.130 Rumlar Ayasofya'yı tekrar kilise haline getirmek ve Ayasofya'nın civarındaki Müslümanların evlerini yüksek fiyatla satın almak için girişimde bulundularsa da, hükümetin önlemleri sayesinde bu gerçekleşmedi. Rumların kurduğu Mavri Mira Cemiyeti'nin arkasında Yunan hükümetinin maddî ve manevî yardımı vardı. Bu cemiyet doğrudan Venizelos'tan direktif alıyor, Yunan Kızılhaçı da sağlık gereç ve ilâç yardımı adı altında silah ve cephane gönderiyordu. Bu cemiyetin örgütlediği Rum çeteleri Ege ve Marmara denizleri kıyıları ile Kırklareli dolayında ve Şile yöresinde faaliyet gösteriyordu. Buraların yanı sıra, Pendik ve Kartal civarında çok sayıda Türk kadın, çocuk ve erkeğini öldürdükleri görüldü. Rumlar bu faaliyetleri sırasında Ermenilerle de iş birliği yapmışlardı.
İstanbul'daki Pontus Cemiyeti tarafından yönetilen faaliyetler en tehlikeli olanıydı. Amaç, Rize'den İstanbul Boğazı'na kadar uzanan kuzey Anadolu toprakları üzerinde bir Pontus Devleti kurmaktı. Bu bölgedeki Türk köyleri basılarak yağmalanıyor, kimi köyler de yakılıyordu. Daha çok Samsun ile Vezirköprü arasında faaliyet gösteren Pontusçuların saldırıları İstanbul'un işgalinden sonra büsbütün artmıştır. Örneğin 1921'de Amasya, Samsun, Çarşamba, Terme, Merzifon, Vezirköprü, Ladik, Havza ve Tokat'ta öldürülen Türklerin sayısı 1641, yaralıların sayısı ise 923 idi. 131 Pontusçuluk faaliyetlerinde Merzifon Amerikan Koleji'nin payı büyüktü. Bu koleje 1920 sonlarında kurulan Merkez Ordusu tarafından yapılan baskında Büyük Yunanistan, Büyük Ermenistan ve Pontus'a ait haritalarla birçok kitap ele geçirilmişti.

İstanbul'da kurulmuş olan bir diğer Rum örgütü, Rum Muhacirleri Merkez Komisyonu adı altında çalışan Kordos isimli komite idi. Kordos Komitesi'nin gerçek görevi, dışarıdan göçmen gibi gelen çete mensuplarını, asayişi bozmak amacıyla memleketin çeşitli bölgelerine göndermekti. Komitenin Samsun'daki ilgililere gönderdiği telgrafta 450 kişiden oluşan fedai heyetinin asayişi bozmak üzere gönderileceği belirtilerek, Yunanlılarca yapılan İzci Teşkilâtı'ndan kalan silah ve malzemenin de sevk edileceği ayrıca yer alıyordu.132

Pontus Devleti'nin kurulmasında çalışmalar yapanlar arasında Marsilya'ya yerleşmiş, aslen Trabzonlu olan iş adamı Konstantin Konstantinides ile Yunan Albayı Katenyotis bulunuyordu. Fakat bir Pontus Cumhuriyeti kurulmasında Trabzon Metropoliti Chrysanthos en büyük faaliyeti gösteriyordu. Bu papaz 1919 Mart'ında Paris Barış Konferansı'na gönderilirken İstanbul Patrik'i ona Pontusluların haklarını savunma yetkisi vermişti. Bu papazın 2 Mayıs 1919'da Paris Barış Konferansı'na sunduğu raporda, Pontus bölgesi olarak Trabzon vilayeti ile Karahisar, Amasya, Sinop sancakları ve Sivas, Kastamonu illerinin bir kısmı gösteriliyordu. Yine bu raporda gerçeği ifade etmeyen şu rakamlarda verilmişti: hakiki Türk Müslümanlar 340 bin, Ermeniler 78 bin, Rumlar ise göç eden dahil 850 bin.133

Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasını takiben Ermenilerin tutumuna gelince; Padişah ve hükümet mütarekeden önce olduğu gibi imparatorluğun çeşitli unsurları arasında hâlâ bir ahenk kurulacağına inanmakta ve bu ahengin imparatorluğun ayakta tutulması bakımından gerekli ve kaçınılmaz olduğuna inanıyordu. Bu şekildeki tutumdan faydalanan ve esasen İngilizler ve Fransızlar tarafından himaye edilen Ermeniler siyasî çalışmalarda bulunuyorlardı. İsteklerini kabul ettirecekleri kanaatini taşıyorlardı. Bogos Nubar Paşa, 30 Kasım 1918'de İtilâf Devletlerine başvurarak tam bağımsız bir Ermenistan'ın kurulmasını ve bu bağımsızlığın İtilâf Devletleriyle Cemiyet-i Akvam'ın himayesi altına konulmasını istedi. Öte yandan Ermeni Patrik'i Zaven Efendi'de Şubat 1919'da Paris'e ve Londra'ya yaptığı ziyaretlerde Kral ve Başbakan dahil bir çok devlet adamıyla görüşmelerde bulundu. Bunu, Ermeni İttihat Kongresi'nin seçtiği Bugos Nubar'ın başkanlığını yaptığı bir heyetin, Kafkas Ermeni Cumhuriyeti'nin Başkanı Aharonian ile birlikte Şubat 1919 sonlarında "Onlar Konseyi"nde Ermeni isteklerini savunmalarını takip etti. Ermenistan için Maraş'la birlikte Kilikya'yı altı Doğu vilâyetini ve Trabzon ilinin bir kısmını istiyorlardı. Ermenistan'ın kurulması için gerekecek kuvveti kimlerin vereceği söz konusu olunca meselenin güçlüğü ortaya çıktı. Çünkü; İngilizler Ermenistan'da manda almak niyetinde değillerdi. İtalyanlar kuvvet vermeye yanaşmıyorlardı. Fransızlar ise 12 bin kişilik kuvvet verebileceklerini açıkladılar. Büyük devletlerin bu tereddütlü durumlarına rağmen Kafkasya'daki Near East Relief hemen faaliyete geçti, Türkiye'deki Ermeniler de, akla ve hayâle sığmayan taşkınlıklara başladılar. Bu durum 1920 sonlarına değin, devam etmiştir.
Mondros Mütarekesi'nin Uygulanması Karşısında Türk Milleti
Türk milleti, mütarekeyi izleyen günlerde, varlığını sürdürmek için gerekli olan iradeye hâlâ sahipti.134 Bunun için millî kurtuluş çabaları, daha çok kendiliğinden, çeteler kurma biçiminde ortaya çıktı. Bu fikir İttihatçılarda vardı. Onlar savaştan yenik çıkıldığı takdirde bazı önlemlerin alınması düşüncesindeydiler. Pozantı'da, Toroslar'da, Sille dağlarında, Ankara Kalesi'nde, Bozdağ'da, Madran dağlarında silah ve cephanelerin depolanması kararlaştırılmış ve halktan silah depolanmaya başlanmıştı. Deniz kuvvetlerinin küçük parçaları da İnebolu, Trabzon, Samsun, Zonguldak, Mersin ve İskenderun limanlarında toplanıyordu.135 Pontusçuların karşısına Erzurum'daki kolordu ile Karadeniz ve civarındaki yerlerde silahlandırılan gruplar söz konusu oldu. Örneğin, Topal Osman Ağa'nın yönetiminde önemli bir kuvvet Giresun ve doğusunda faaliyete başlamıştı.

Mondros Mütarekesi, başlangıçta genel bir ferahlık yaratmıştı. O günlerde ülkenin ihtiyaç duyduğu tek şey asayiş ve barıştı. Bunun da elbirliği ile gerçekleştirileceği yolunda basında çıkan haberler, kamuoyunda olumlu yankılar uyandırıyordu. Osmanlı hükümeti'nin Mütareke şartlarının hafif olduğu yolundaki telkinleri ile Wilson prensiplerinin inandırıcı etkileri, Türk halkına toparlanma ve direniş gücünü veriyordu. Fakat çok geçmeden ümit ve güven yerini ümitsizliğe ve kaygıya bıraktı. Çünkü, azınlıkların (Ermeni ve Rumlar) zulüm, işkence ve katliamla biten aşırı davranışları ile Wilson ilkelerinin uygulanmaması halkın karamsarlığını ve üzüntüsünü artırmıştı. Mütarekenin uygulanmaya başlandığı tarihten itibaren Anadolu'da düzenli ordunun kuruluşuna kadar geçen süre içinde milis kuvvetleri ve mevcut nizamî ordu ile ortaklaşa kurulan cepheleri, kuvvetleri, komutanlarını gösteren belgelere göre Kuva-yı Millîye dönemini belirlemek mümkün olabilir. Bu belgelerde konuyla ilgili ifadeler şöyledir; Mütareke maddelerinin düşman tarafından takibine başlandığı ilk günden I. İnönü muharebesine rastlayan zamana kadar Rumeli ve Anadolu'da vücut bulan Kuva-yı Millîye Teşkilatı ile bu meyanda askerî kıtalar tarafından alınan tertibat ve teşkilât genel olarak bundan ibarettir.136 Kuva-yı Millîye döneminin başlangıç tarihi, bölgelerin işgal tarihleri farklı olduğundan değişiktir. Örneğin Adana'da 21 Aralık 1918, Ayvalık'ta 28 Mayıs 1919, Ödemiş'te 30 mayıs 1919 gibi. Kuva-yı Millîye iki anlamda kullanılmıştır. Dar anlamıyla istilacı düşmana karşı koymak için mahallî olarak teşkilâtlanan kuvvetlerdir. Geniş anlamıyla, bağımsızlığını korumak uğruna meşru bir millî cereyan olarak, millî irade ve milletin genel desteği ile oluşan ve milletin bütün kuvvetlerini varlığında toplayan bir teşkilâttır. Kuva-yı Miliye'nin oluşumunda sağduyu, vatanı koruma duygusu, esaret altında yaşamaya kesinlikle alışmamış olma önemli etkenlerdi. Yurdu işgal eden ve kendi dininden olmayanlara karşı duyulan nefret, direnme konusunda önemli bir faktör idi. Ancak, halkın kültür düzeyinin düşük oluşu nedeniyle bu faktör İstanbul hükümetleri ve Vahdettin tarafından kötüye de kullanılmıştır, çıkarılan fetva ve beyannameler bunun somut kanıtlarıdır. Batı Anadolu'da Efe ve Zeybeklere olan halkın güven duygusu da Kuva-yı Millîye'nin oluşumunda bir diğer faktördü.
Türk ordusunun çekilmesini takiben Adana bölgesinin yabancı güçler tarafından işgal edileceği, bu toprakların anavatandan ayrılacağı söylentileri halkın telaşını büsbütün artırmış, 20 Kasım 1918'de Adanalı aydın kesimi, durumu aralarında görüşmeye başlamışlardı. Feryadname olarak isimlendirilen ilk protesto telgrafını 11 Aralık 1918'de İstanbul gazeteleri ile çeşitli makamlara gönderdiler. Bu telgrafta özet olarak, "Bin seneden beri bu vilâyette yaşıyoruz. Dört yüz küsür sene Ramazanoğlu ile birlikte Yavuz Sultan Selim'e tabi olarak, Osmanlı camiasına katıldık. Bin senelik tarihî bir hakkın verdiği selahiyetle ebediyyen Osmanlı kalmak istiyoruz. Hukukumuzun sağlanmasını ve savunulmasını Saltanat Makamı ile Basın'dan bekliyoruz" deniliyordu. Adanalı çeşitli meslek mensuplarıyla halk kesiminin imzalarını taşıyan ikinci protesto yazısı 15 Aralık 1918 tarihli İstanbul gazetelerinde yayımlandı.

Özet olarak "Adana ilinin nüfusunun büyük çoğunlukla Türk ve Müslümanlardan oluştuğu belirtilerek yörenin en eski Türk yurtlarından biri olduğu kanıtlanıyordu. Adana'nın işgaline karşı çıkılarak Türk topraklarından koparılamayacağı" savunuluyordu. 137

İşgaller karşısında halkın silahlanarak Kuva-yı Millîye birliklerine oluşturmaya ve mitingler düzenleyerek protestolarda bulunmaya başlamasının vatanın kurtarılması hususunda ilk önemli girişimler olarak görünmesine rağmen, bu tür faaliyetlerin millî amaca ulaşmada yeterli olmayacağı anlaşılıyordu.

Bu itibarla kurtuluş hususundaki çeşitli fikir ve kanaatlara sahip olanları; yabancı himayesini isteyenler, mahallî kurtuluş çaresi arayanlar ve ilmî-fikrî savunmalarla yurdun bölünmesini önlemeye çalışanlar olmak üzere üç noktada toplamak mümkündür.
Himaye (Manda) İsteyenler
Osmanlı devlet adamları arasında, İngilizlerin sempatisi kazanılır ve himayeleri sağlanırsa Osmanlı çıkarlarının korunabileceğine inananların etkilerinin giderek artmasında başta Vahdettin olmak üzere Damat Ferit'in ateşli bir İngiliz yanlısı olmalarının payı büyüktü. Bu görüşü Hürriyet ve İtilaf Partisi üyelerinin çoğu desteklemekteydi. 20 Mayıs 1919'da İngiliz Muhipleri Cemiyeti kurulmuştu. Kurucularına göre Türklerle İngiliz arasında yüzyıllardan beri sürüp gitmekte olan samimî dostluk söz konusuydu. İngiliz müzaheretinin lüzumlu olduğunu bir genelge ile belediyelere duyurarak cemiyete üye kaydedilmesi istenmişti. Aslında böyle bir derneğin oluşmasında Mondros mütarekesinin ilk günlerinden bu yana Vahdettin ve Damat Ferit'in İngiliz temsilciliği ile sıkı ilişkiler kurup onların her isteğini yerine getirmeleri ilk harcı oluşturmuştu. Bu tutumun bir sonucu olarak İtalyan temsilcisi Kont Sforza damat Ferit'i "Bir İngiliz centilmenin çok iyi taklit edilmiş şekli" diye niteliyordu.138 Damat Ferit 9 Mart 1919'da Webb'i ziyaret ederek, padişahın ve kendisinin bütün umutlarının önce Tanrı'ya sonra İngiliz hükümetine bağlı olduğunu söylemişti. Nitekim Damat Ferit, 30 Mart 1919'da İngiltere Yüksek Komiseri'ne bir proje sunarak İngiliz himayesini istemişse de İngilizler bunu kabul etmeyerek, kendisine Türk meselesinin Paris'te çözümleneceği cevabını vermişlerdi. İngiliz Muhipleri Cemiyeti'ni başta Alemdar ve Türkçe İstanbul olmak üzere kimi İstanbul gazeteleri bütün güçleriyle desteklediler. Cemiyetin üyeleri arasında sivil ya da asker her kesimden üst kademe yöneticileri ile emekli bürokratların bir kesimi yer almıştı. Damat Ferit ile Sait Molla yönetim kurulunda yer almışlardı, fakat cemiyetin fikir babalığını üstlenmişlerdi.
Derneğin gerçek yöneticisi Sait Molla idi. Kendisinin iki yardımcısı vardı: Ali Kemal ile rahip Frew. Eski bir Hürriyet ve İtilafçı olan Rıza Nur bile, İngilizlerin bu 3 kişi aracılığı ile söz konusu derneği kurdurtup Hürriyet ve İtilaf'ı hortlattıklarını ve Türkiye'yi parçalamaya çalıştıklarını söylemektedir.139 Yayımlanan bildiride derneğin amacıyla ilgili şu görüşlere yer verilmişti: Yüce İngiltere devleti ile Osmanlı saltanatı arasında içtenlikli dostluğun devamı ve güçlendirilmesi İslâmiyet'in yararınadır. İki ulus arasındaki dostluğu canlandırıp güçlendirmek ve İngiltere'nin dostça yardımıyla Osmanlı ülkelerinin birliğini ve haklarını sağlamak için derneğe İngiliz Muhipler adı verilmiştir. Cemiyet 16 Temmuz 1920'de yapılan yıllık toplantısında yönetim kurulunda değişlik yapılarak, cemiyet tam anlamıyla hükümet üyeleriyle üst düzey yöneticilerin birleştiği bir teşkilata dönüşmüştür. İngiliz Muhipler Cemiyeti varlığını Kurtuluş Savaşı sonuna kadar sürdürmüştür. Sait Molla, R. Halit Karay, R. Cevdet Ulunay 150'likler listesine konulup yurt dışına çıkarılmış, üyelerden bir kısmı ise çeşitli cezalara çarptırılmıştır.

Dış devletlerden birisinin himayesini (manda) isteyen cemiyetlerden birisi de Wilson Prensipleri Cemiyeti idi. Bu cemiyet, salt olarak Wilson prensiplerine sarılarak ABD'nin yardımını sağlamayı amaç edinmişti. Bu prensipler yenik milletler için bağımsızlıklarını ve çoğunlukta oldukları topraklarda egemenliklerini sürdürme yolunda umut kaynağı ve can kurtaran simidi olmuştu. Öncülüğünü Halide Edip ile Ahmet Emin Yalman'ın yaptıkları cemiyet 4 Aralık 1918'de kurulmuştu. Dört kişinin adı kuruluş dilekçesinde yer almıştı: H. Edip Adıvar, Celâlettin Muhtar Özden, Hüseyin Avni, Ali Kemal. Bu kurucular dışında etkin görev üstlenenler ise şunlardı: Refik Halid Karay, Celal Nuri İleri, Necmeddin Sadak, A. Emin Yalman, Yunus Nadi Abalıoğlu, Mahmud Sadık, Velid Ebuzziya, Cevad, Ragıp Nureddin farklı düşüncelere sahip bu kişiler arasında ortaya çıkan ayrılıklar, zamanla çatışmaya dönüşmüş çoğunluk Millî Mücadele'ye katılıp onu desteklerken; Ali Kemal ile Refik Halit Kuva-yı Millîyecileri asi sayacak kadar aşırı davranışlarda bulunmuşlardı.

Cemiyetin programına bakıldığında onun manda kelimesini kullanmadan ABD'nin siyasal ve ekonomik korumasını sağlamak amacıyla kurulduğu söylenebilir. ABD'yi buna razı edebilmek için ülkede yetenekli üyelerden oluşan bir hükümetin kurulması, hukuk alanında ve yönetimde gerekli düzenlemelerin yapılması zorunlu görünüyordu. Cemiyetin bildirisinde ise iki önemli konuya yer verilmişti:
Barış antlaşmasına Wilson prensiplerinden 12. maddenin esas alınması ve Türkiye'yi çağdaş hale getirmek için ABD'nin yardımı ile 15-25 yıllık bir eğitim ve aydınlanma sisteminin kurulması, başlangıçta; eğitim ve aydınlanma süreci diye adlandırılan ABD ile iş birliği çok geçmeden ABD mandasına dönüştü. Bu ortam içinde ABD taraftarı olanlar mandanın gerekliliğini belirten bir rapor hazırlamışlardı. Bu yüzden de Sivas Kongresi, manda sorununun, bir bakıma da Wilson Prensipleri Cemiyeti önerilerinin tartışıldığı bir arenaya dönüşecekti. Manda istekleri Sivas Kongresi'nde geçersiz hale gelirken Wilson Prensipleri Cemiyeti de etkinliğini tamamen yitirecekti.
Yerel Kurtuluş Çaresi Arayanlar
Mondros Mütarekesi'ni izleyen işgaller ile barış konferansından sızan haberler Türklerin vatanlarında bağımsız devlet olarak yaşayıp yaşayamayacakları hakkında kuşkuların doğmasına sebep olmuştu. Bu durum halkın kentlerini, bölgelerini korumaya sevk etmiş, birçok derneğin kurulmasını sonuçlandırmıştır. Bu derneklerin bazı ortak noktaları şunlardır:

Derneklerin adları korunma ya da savunmayla ilgilidir. Çalışmalar bölgenin Türk ya da Türk-İslâm olduğunu kanıtlamakla ilgilidir. Bu arada nüfus çoğunluğuna önem verilmiştir. Bölge halkının desteğini ve katılımını sağlamak için kongreler toplanmıştır. Wilson prensiplerinin 12'nci maddesinden hareketle söz konusu bölgelerin başkalarına verilmesinin önüne geçilmeye çalışılmıştır. Bu derneklerin Muhafazaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti, Redd-i İlhak Heyet-i Millîyesi, Vilâyât-ı Şarkıyye Müdafaa-i Hukuk-ı Merkeziyet Cemiyeti, Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti.
Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi
Bu dernek henüz mütareke istenmeden önce Talat Paşa'nın önerisiyle kurulmuştur. 2 Kasım 1918'de Trakya'nın elden çıkmasını önlemek için 30 Kasım'da derneğin kuruluş bildirisi verilmiş, önceleri Trakya Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi adını almıştır. Derneğin amacı, Trakya'nın Osmanlı padişahlığına bağlılığını ve toprak bütünlüğünü korumak idi. Bu amaca Wilson ilkelerine dayanılarak ulaşılabileceği belirtilmiş, Trakya'nın birliğinin sağlanmasıyla derneğin dağılacağı açıklanmıştır. Trakya adlı gazete derneğin yayın organıydı, dernek Trakya'nın (Batı Trakya dahil) soy, kültür, tarih ve ekonomi yönlerinden Türk olduğunu kanıtlamak için yayın yapıyordu. 22 Ocak 1919'da İstanbul'da düzenlenen toplantıda Trakya'nın bütünlüğünü ve halkın dörtte üçünün Türklerden oluştuğunu belirtmişlerdir. Trakya'nın Yunanlılara verilmesine karşı çıkan dernek 1919 yazından itibaren kongreler düzenlemiştir. Bunun için İtilaf Devletleri temsilcilerine ve Paris Barış Konferansı'na heyetler ve raporlar göndermiştir. Bu dernek Trakya'nın siyasî birliğini sağlamak için Batı Trakya Komitesi oluşturulmuştu. Misak-ı Millî'ye göre Batı Trakya, öngörülen sınırların dışında kaldığından derneğin bu hususla ilgili çabalarını Erzurum ve Sivas Kongreleri kararıyla bağdaştırma olanağı bulunamamıştı. Bu açmaz durum, bu derneğin A. ve R. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ne katılmasından sonra da sürmüştür.
İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti
İzmir'in Yunanlılara verileceği haberinin duyulması üzerine bir İtalyan dretnotunun gelişini izleyen saatlerde, 6 Kasım 1928'de kuruluş hazırlıklarına girişilmiş, fakat kuruluş belgesi vilâyete 23 Kasım 1918 günü verilmiştir.140 Derneğin kurucuları Moralıoğlu Halit ve Nail kardeşler, Menemenlioğlu Muvaffak, Binbaşı Hüseyin Lütfü, İtibar-ı Millî Bankası İkinci Müdürü Naci, emekli asker Abdurrahman Sami, Cami Baykut, İsmail Sıtkı, Tokatlızade Şekip gibi şahsiyetler bulunmaktaydı. İlk aşamada İzmir'in yabancılarına verilmesini önleyebilmek için Wilson prensiplerine dayanarak bölgenin Türklüğünü göstermeye çalışan dernek, 13 Mart 1919 tarihli İzmir Tiyatrosu'ndaki toplantının yapılmasında katkıda bulunmuştu. Alınan kararlar 3 maddeden oluşuyordu: 1- "İzmir ve Aydın ilinde Türkler gerek nüfus ve gerek emlak ve arazi yönünden çoğunluğu oluşturduklarından, Wilson prensiplerinin 12. maddesi gereğince ilimize yabancı egemenliği giremez." 2- Milletler Cemiyeti'ni oluşturan İtilaf Devletleri'nin adaletli politikalarından, İzmir ve Aydın vilâyetlerindeki Türk hakimiyetinin kaldırılmasının kabul edilmeyeceğini bekliyor ve inanıyoruz. 3- Gelecekte insanî ve medenî ülkülerle donanmış ve gerçek bir medeni heyet meydana getirmek isteyen Türkler, memleketlerinde başka bir egemenliğin hüküm sürmesini kesinlikle kabul etmemeye bütün kuvvetleriyle azmetmişlerdir.141

Bu cemiyet ilk ve son büyük kongresini 17-19 Mart 1919 günlerinde Millî Sinema'da yaptı. Çeşitli il ve ilçelerden gelenlerin arasında belediye başkanları ile Müftülerin bulunması dikkati çekmektedir. Kongre tarafından İtilaf Devletleri temsilcilerine çekilen telgrafla, Türk milletinin parçalanarak azınlıkların boyunduruğu altına düşürülmemesi, istenmişti.

Nüfus itibarıyla %80, emlak ve arazi bakımından %95 gibi ezici bir ekseriyeti Türkler ellerinde bulunduruyordu. Cemiyetin bu kongresi, Batı Anadolu'da Kuva-yı Millîye kongrelerinin toplanmasına ve millî güçlerin toplanmasına zemin hazırlamıştı. Cemiyetin faaliyetlerinin desteklenmesi konusunda en büyük yardım İzmir valisi ve kolordu kumandanı Nurettin Paşa tarafından yapılmış, onun görevden alınmasıyla cemiyetin çalışmalarında yavaşlama başlamıştır. Nurettin Paşa'nın görevden alınmasında İtilaf Devletlerinin İstanbul'daki temsilcilerinin hükümet üzerindeki baskıları önemli rol oynamıştır. Onun yerine 11 Mart'ta İzmir valiliğine tayin edilen (Kambur) İzzet 25 Mart'ta göreve başlamış, bütün gücüyle cemiyetin çalışmalarına engel çıkarmış, cemiyetin İttihatçılık ve
Bolşeviklikle itham edildiğini ileri sürmüştür. Cemiyet çalışmalarını broşürler basmak, protesto telgrafları çekmek dışında Avrupa'daki Türk dostu kişilerin dikkatlerini millî dava üzerinde toplamak ve içeride propagandaya devam etmek suretiyle İzmir'in işgaline kadar sürdürmüştür. İzmir'in işgalinden bir gün önce, 14 Mayıs 1919 günü akşamı, "Redd-i İlhak Beyannamesi'nin hazırlanıp yayımlanmasında cemiyetin ileri gelenleri etkili olmuştur.142

İzmir'in işgalinden sonra cemiyet, yönetim merkezini İstanbul'a nakletmek zorunda kaldı. Alaşehir Kongresi'nde (16-25 Ağustos 1919) alınan kararla yeni yönetim kurulu tespit edildikten sonra çalışmalarını hızlandırdı. Yine bu kongrede alınan kararla cemiyetin 15 kişiden oluşan yönetim kurulu üyelerinin sayısı 5 kişiye indirildi. İstanbul'daki çalışmalarına cemiyet, yeni yönetim kurulu üyelerinin belirlenmesinden sonra başladı. Cemiyetin propaganda ve Neşriyat şubesi bültenler hazırlayıp dağıtarak Millî Mücadele'yi destekliyor, İstihbarat şubesi de, işgal bölgesi ve Redd-i İlhak cemiyetleriyle irtibatta bulunuyordu. Ayrıca, İtilaf devletleri Yüksek Komiserleri'ne, hükümetlerine muhtıralar gönderiyordu. İstanbul'daki Millî Mücadele yanlısı gizli örgütlerle iş birliği yapılarak, birçok silah ve cephanenin Anadolu'ya kaçırılmasına yardım ediyordu. İstanbul'un 16 Mart 1920'de işgal edilmesiyle İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti yönetim kurulu üyeleri Millî Mücadele'ye katılmak için Ankara'ya gidince cemiyet böylece dağılmış oldu.
Bu arada, İzmir'in işgalinden önceki gece (14/15 Mayıs) İzmir halkını Maşatlık'ta toplanmaya çağıran iki değişik el ilânı İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti'nce teşkil edilen Redd-i İlhak Heyet-i Millîye'since hazırlanmış ve dağıtılmıştır. İzmir halkının ortak düşüncelere sahip olmasını sağlamanın yanı sıra, Türk halkının bütününü vatan savunmasına çağırması ve böylece milletin heyecanını kamçılaması bakımından yararı olmuştur. Redd-i İlhak adının kullanılması, Batı Anadolu'da kurulan ve kurulacak olan direnme örgütlerine isim olmuştur.
Vilâyat-ı Şarkıye Müdafaa-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti
Doğu illerinin milletvekilleri Ermenilere verilmek istenen ilerinin Türk olduğunu kanıtlamak amacıyla Mebuslar Meclisi'nde Doğu İlleri Grubu adıyla bir grup oluşturmuşlardı. Erzurumlu Raif Efendi, İstanbul'a giderek Süleyman Nazif ile görüşmüş Doğu Anadolu'daki toprakların bir kısmının Ermenilere bırakılacağına ilişkin düşünce ve fikirlerin bölge halkı üzerindeki olumsuz etkilerini anlatmıştı. Her ikisinin girişi ile 4 Aralık 1918'de diğer bazı kişilerin de katılımıyla Vilâyat-ı Şarkıye Müdafaa-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti kurulmuş, derneğin başkanlığına da Mahmut Nedim Bey getirilmiştir. Cemiyet yaptığı birkaç toplantıdan sonra şu esasları savunmaya karar verdi: Doğu vilâyetleri Müslüman ve Türk memleketidir. Burada Ermeniler öteden beri çok küçük bir azınlıktır. Elli yıldan beri Ermeniler bölgede çeşitli siyasî öldürmeler ve komitecilikle Müslümanları savunma yapmak zorunda bırakmışlardır. Bu esaslardan hareket eden dernek davasını duyurmak ve savunmak üzere Fransızca Le Pays (Vatan) ile Türkçe Hadisât gazetelerini çıkarmıştır. Cemiyet yayımladığı beyannamede; Ermenilerin Doğu vilâyetleri üzerinde hak iddia ettikleri ve isteklerini Hıristiyan devletlere duyurmak üzere harekete geçtikleri açıklandıktan sonra, Ermenilerin bu iddiası, nüfus, kültür ve tarih bakımından reddediliyordu.143 Kısa bir süre sonra çalışmaların, Ermenilere verilmek istenen illerde sürdürülmesi gerektiği anlaşılmış, bunun üzerine ilk şube 10 Mart 1919'da Erzurum'da açılmıştı. 11 Mart 1919'da Erzurum'un kurtuluş gününde düzenlenen gösteri sırasında, o günlerde Erzurum'da bulunan Şeyhzade Abdülhalim Efendi'ye, Padişaha iletilmek üzere bir muhtıra verilmişti. Bu muhtırada neye mal olursa olsun Türk olan bu bölgenin Ermenilere verilmesine karşı konulacaktı. Vilâyat-ı Şarkıye Müdafaa-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti'nin Erzurum Şubesi'nin ilk toplantısında Başkanlığa Hacı Fehmi, Saymanlığa Binbaşı Süleyman, Sekreterliğe de Cevat Dursunoğlu seçilmiş, bir süre sonra ise başkanlığa Raif Hoca getirilmişti. Dernek bir taraftan da bazı önemli kararlar almıştı. Bunları şöyle özetleyebiliriz: Bir Heyet-i fa'ale meydan getirmek, Teşkilâtı ilçe ve köylere kadar götürmek, Doğu illerinin hepsini bir fikir etrafında toplamak ve ordu ile mutlaka temasa geçmek. Öte yandan dernekte görevli olanlar. Mayıs 1919 başında göreve başlayan 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa'yla yaptıkları görüşmede gereken yardımın yapılacağı vaadini almışlar, böylece Kazım Karabekir Paşa'nın şahsında bir önder, bir koruyucu ve kuvvetli bir el bulmuşlardı. Bunun üzerine vilâyet kongresine hazırlanmakta olan cemiyet öteki Doğu illeri ile Trabzon'unda katılacağı daha geniş kapsamlı bir kongre düzenlenmesi için girişimde bulunmayı da kararlaştırmıştı. Bu amaçla Trabzon'daki Muhafaza-i Hukuk-ı Millîye Derneği ile Erzincan, Sivas, Van, Bitlis, Diyarbakır ve Elazığ'daki Müdafaa-i Hukuk-ı Millîye şubelerine başvurmuş, İstanbul'daki merkezin izin vermesi halinde Erzurum'da toplanıp iş ve güç birliği yapılmasını önermişti. Aynı zamanda Trabzon'daki dernekte aynı konuyla ilgili düşüncesini belirtmiş, Erzurum Kongresi bu girişimler ve öneriler sonunda gerçekleşmiştir.
Kilikyalılar Cemiyeti
Adana ve çevresinin Fransızlara verileceğine ilişkin haberler üzerine İstanbul'da bulunan Adana ileri gelenlerince 21 aralık 1918'de kurulmuş olan Kilikyalılar Cemiyeti'nin ismi ve kuruluş tarihi çeşitli kuruluş ve yayınlarda farklı olarak verilmekte, yanlışlığa neden olunmaktadır. Bu derneğin adı Kilikya Müdafaa-i hukuk Cemiyeti, Adana Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti şeklinde verildiği gibi144 kuruluş tarihi de yine farklı verilmiştir. Derneğin adı Kilikyalılar Cemiyeti'dir. Çünkü, İç İşleri Bakanlığı'na verilen dilekçede bu isim yer almıştır ve cemiyetin nizamnamesi de Kilikyalılar Cemiyeti Nizamnamesi Esasisi adını taşımaktadır.145 Cemiyetin kurucuları ve yönetim kurulu üyeleri arasında bulunanlardan bir kısmını şu kişiler oluşturuyordu; Başkan eski Ayan Meclisi Başkanı Rıfat, eski Dış İşleri Bakanı Nabi, eski Bayındırlık Bakanı Ali Münif, eski Ayıntap Mebusu Ali Cenani, eski İçel mebusu Hafız Mehmet, eski Maraş mebusu Abdülkadir, Yargıtay Hukuk Dairesi Başkanı Evliyazade Hacı Evliya.146 Cemiyet 6 maddelik bir nizamname neşretti. Nizamnameden cemiyetin çalışma alanına, Adana ve çevresi ile İçel ve Maraş sancakları ile buralara mücavir olan Ayıntap, İskenderun, Beylan ve Reyhaniye girmekte idi. Bu bölgede nüfusun yüzde doksanını Türklerin oluşturduğu, eskiden olduğu gibi Osmanlı Devleti'ne bağlılıklarının devam edeceği, bunun için iç ve dış girişimlerde bulunulacağı ve yukarıda adı geçen yerleşim yerlerinde merkezi İstanbul'da olan cemiyetin şubelerinin açılacağı nizamnamesinde yer almıştı. Cemiyetin nizamnamesinde ve çalışmalarında silahlı bir örgütlenmeden söz edilmiyordu. 28 Aralık 1918 tarihli Yenigün Gazetesi'nde yer alan habere göre; cemiyetin çalışma alanını oluşturan yerleşim yerlerinde toplam nüfus 1.118.828 idi ve bunun 965.335'ini İslâmlar, 160.042'sini Rumlar, 104.840'ını Ermeniler ve 35.269'unu da diğer saire oluşturuyordu. Kilikyalılar Cemiyeti'nin 18 ocak 1919'da İtilâf Devletleri'nin İstanbul'daki Yüksek komiserliklerine ve ABD Komiserine vermiş olduğu uzun bir muhtıra da: "Torosların güneyinde kalan sahanın, Basra Körfezi'ne kadar Osmanlı Devleti'nden koparılarak, mahallî hükümetlere verilmesi" yönündeki tasarılara karşı çıkılıyordu. Muhtırada sonuç nitelikli şu cümleler yer almıştı: "Dünya'nın haritasını düzenleyecek ve milletlerin geleceğini tayin edecek olan büyük devletlerin büyük bir tarihî geçmişe sahip olan Türk milletini bir azınlık boyunduruğu (Ermeniler kast ediliyor) altına koymayı reva göremeyeceklerini ümid etmek isteriz."147

Bu cemiyet, 1919 yılı sonuna doğru Hürriyet ve İtilâfçı Zeynelabidin'in Adana Valiliği'ne atanmasını engellemiş, valiliğe Celal Bey atanmıştır. Öte yandan, Mustafa Kemal 15 Haziran 1919 tarihli yazısında, Türklüğün tarihi ve meşru hudud-ı millîsi içinde yer aldığını belirttiği Kilikya'nın, anavatan dışında bırakılmaya çalışıldığını, bu konuda İslâmların, Ermenilerin ve diğer yabancıların güttüğü gayelerin bildirilmesini, istemişti. Konya'da 2. Ordu Müfettişi Cemal Paşa, cevap telgrafında Adana ile ilgili bir teşkilâtın varlığından söz etmekle birlikte, daha çok işgal bölgesi dışında, faaliyet gösterdiği gerekçesiyle bu cemiyet hakkında fazla bilgiye yer vermemiştir.148
Faaliyetlerini işgal ve tehdit altındaki İstanbul'da sürdürmesine ve dönemin olumsuz koşullarına karşılık, Kilikyalılar Cemiyeti, İstanbul hükümetleri'ne ve İtilâf Devletleri makamlarına çekinmeden başvurarak, olumsuzlukların düzeltilmesini istemiş, Mustafa Kemal ile ilişkilerini sürdürmüş ve bilhassa, Adanalı aydınlarla birlikte yürüttüğü çalışmalarına etkinlik kazandırmaya çalışmıştır.
Trabzon Muhafazaa-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti
Millî Mücadele başlarında Trabzon vilâyeti, bugün beş ilimizin bulunduğu -Rize, Trabzon, Gümüşhane, Giresun, Ordu- bütün Doğu Karadeniz bölgesini kapsıyordu. 1914 nüfus istatistiğine göre, Trabzon vilâyeti'nin nüfusu 1.122.000 dolayında idi. Bunun; 921.000'i İslâm, 161.000'i Rum ve 37.000'i de Ermeni ahaliden oluşuyordu.149 Daha önce belirttiğimiz gibi Trabzon Metropoliti Chrysanthos, Pontus Cumhuriyeti kurulması için hararetli bir propagandaya koyulmuştu. Düşünülen Pontus Devleti'nin başkenti Trabzon olacak, güneyde Gümüşhane'yi içine alacak ve batıda Kastamonu-Sinop yöresine kadar uzanacaktı. Merkezi İstanbul'da şubeleri Karadeniz bölgesinde bulunan Pontus Cemiyeti kuruldu. Pontus Gazetesi çıkarıldı. Rum halkın Avrupa'nın çeşitli merkezlerine heyetler gönderdi.150 Bunu, Chrysanthos'un 2 Mayıs 1919'da Paris Barış Konferansı'na sunduğu muhtıra izledi. Burada, Karadeniz bölgesinde Rum nüfusun Türk nüfusundan daha fazla olduğu, bunun bağımsız bir Rum devleti kurmak için yeterli sayılması gerektiği ileri sürülüyordu.151

Trabzon Muhafazaa-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti belirttiğimiz bu şartların oluşturduğu bir ortamda 12 Şubat 1919 tarihinde kurulmuştur. Cemiyetin ismi ve kuruluş tarihi birçok eserde yanlış olarak verilmiştir. Cevad Dursunoğlu, Millî Mücadelede Erzurum adlı eserinde (s. 23) "Aralık ayının (1918) sonunda İstanbul'dan hareketle on günlük bir yolculuktan sonra Trabzon'a geldiğini halkın, Trabzon Muhafaza-ı Hukuk Cemiyeti, etrafında toplandığını ve davanın yazı ile müdafaasının Barutçuzâde Faik Ahmet'in çıkardığı İstikbâl gazetesince üstlenilmiş olduğunu..." kaydediyor. Oysa, bu tarihlerde cemiyet henüz kurulmuş değildi. İstikbal gazetesi 10 Aralık 1918'den itibaren yayımlanmaya başlanmıştır. Dursunoğlu ihtimal ki, cemiyetin kuruluş tarihini onun yayın organlığını daha sonraları üzerine almış olan İstikbal gazetesinin çıkmakta olmasıyla karıştırarak yanılgıya düşmüş olmalıdır. Cemiyetin kuruluş tarihi konusunda bir diğer yanlışlık Tayyib Gökbilgin'in, Millî Mücadele Başlarken, adlı eserinde Mart 1919 olarak gösterilmekle yapılmış oluyor (C. I, s. 75). Bu her iki eserdeki yanlışlıklara değinmiş olan Mahmud Goloğlu da yayımladığı eserlerde aynı hataya düşmüş görünüyor. Goloğlu, Erzurum Kongresi, adlı eserinde (s. 17) Trabzon Muhafaza-ı Hukuk-ı Millîye Cemiyeti'nin kuruluş tarihini doğru olarak 12 Şubat 1919 olarak verirken, Millî Mücadelede Trabzon ve Mustafa Kemal Paşa, adlı eserinde (s. 15) Aralık 1918 olarak gösteriyor.

Genelkurmay Harp Dairesi'nce yayımlanmış olan, Türk İstiklâl Harbi, C. I'de (s. 173) Trabzon ve Havalisi Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti olarak yazılmış, aynı serinin II. Cild 1. kısmında (s. 12) Trabzon Müdafaa-ı Hukuk-ı Millîye olarak ve III. ciltte ise (s. 21) sadece, Muhafaza-ı Hukuk Cemiyeti, şeklinde yazılmıştır. Bu değişik ve yanlış isimlendirmelere işaret eden Mahmud Goloğlu,152 aynı eserinde cemiyetin ilk kongresinin tarihini 13 Şubat 1919 (s. 18) şeklinde verirken, diğer yapıtında ise, 12 Şubat 1919 olarak göstermektedir.153 Oysa, görüleceği üzere ilk kongrenin tarihi 23 Şubat 1919'dur. Bu tür yanlışlıkları sadece bu eserlerde değil diğer eserlerde de görmek mümkündür. Bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere Trabzon'da kurulan cemiyetin adı "Trabzon Muhafaza-ı Hukuk-ı Millîye Cemiyeti"dir: Kuruluş tarihi ise, 12 Şubat 1919'dur.154 Trabzon'da Aralık 1918'den beri yayımlanmakta olan İstikbal Gazetesi cemiyetin yayın organı olmuştur. Cemiyetin kurucuları Trabzon'un güçlü Müslüman-Türk eşrafı idi. Bunların büyük bir kısmı da İttihatçı idi. Örneğin Barutçuzadeler, Nemlizadeler, Abanozzadeler gibi. İtilâfçı aileler ise merkezi İstanbul'da bulunan Trabzon Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti ile ilişki kurarak onu desteklemişlerdir. Cemiyetin idare heyetinde; Hafız Mehmet, Barutçuzade Faik, Çulhazade Kadri, Nemlizade Şevki, Subaşızade Münir, Müftüzade Hacı Mehmet, Kulaksızzade İbrahim vs. bulunmakta idi. Cemiyetin kuruluş nedeni;

siyasetle meşgul olmayacağı, her türlü parti kavgalarından uzak, birleşerek millî mevcudiyetimizin korunması için gereken çalışmaların yapılacağı biçiminde açıklanmıştır. 13 maddelik tüzüğünün ilk iki maddesi maksat kısmını oluşturuyordu. Bu kısım özetle şöyle idi: 1 - Vilâyetin Osmanlı Devleti'ne bağlılığını korumak için bilimsel belgelerle gereken savunmalarda bulunmak, millî haklarımızı koruyacak vasıtaların sağlanmasına çalışmak, 2-Bu amacı sağlayacak; tarihî, sosyal ve ekonomik belge ve delillerin toplanması, istatistikler düzenlenmesi ile İtilâf Devletleri temsilcilerine notalar verilmesi ve millî haklarımızı barış konferansında savunmak üzere gerektiğinde temsilciler gönderilmesi ve millî hakların, milletlerin kendi geleceğine sahip olmak hususundaki hak ve yetkilere dayanarak ihlal edilmemesi konusunda etkili girişimlerde bulunulması.155
Cemiyetin ilk kongresi 23 Şubat 1919 tarihinde toplandı. Kongre tarafından cemiyetin başkanlığına Barutçuzade Ahmet Bey seçilmiştir. Trabzon ilinin Türklüğünü, coğrafya ve etnik durumunu belirten ayrıntılı raporlar hazırlanırken başkan Barutçuzade Ahmet Bey'in oğlu Faik Bey'in İstikbal gazetesi cemiyetin görüşlerini yayma görevi üstlenmiştir. Ayrıca İtilâf Devletleri temsilcileri ile barış konferansı çevrelerine gerekli bilgileri vermek amacıyla İstanbul'a oradan da Paris'e bir heyet gönderilmesi kararlaştırılmıştır. Bunun için "Sulh Heyeti" denilen 5 kişi seçilmiş, yol giderleri için para toplanmış, ancak bu kurulu Avrupa'ya gönderme olanağı bulamamıştı. Kısa sürede cemiyetin Rize, Giresun, Of ve Ordu şubeleri açılmıştı. Cemiyetin ikinci kongresi 22 mayıs 1919'da toplanmıştı. Bu kongrede alınan kararlar arasında azınlıkların işgallerine karşı silahla karşı konulması, asker toplanması, Vilâyet-i Sitte ile birlikte çalışmak üzere her vilâyetten gönderilecek delegelerin katılmasıyla büyük bir kongre toplanması yer almıştı. Bu amaçla Erzurum, Van, Diyarbakır, Bitlis, Elazığ, Sivas illerindeki müdafaa-i hukuk cemiyetlerine telgraflar çekilerek kongreye katılmaları istenmişti. Böylece Erzurum Kongresi'nin toplanmasına destek olundu. Trabzon'daki bu cemiyet 27 Haziran 1919'da Padişah'a ve Sadaret'e gönderdiği telgraflarda; Paris konferansında milleti küçültecek kararlar alınırsa bunun kabul edilemeyeceği ile millet ve memleket için onaylanmayacak bir senedin ve kendileriyle ilgili alınacak bir kararın kabul edilemeyeceğini bildirdi. Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Millîye Cemiyeti Sivas Kongresi'ni takiben "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Trabzon şubesi haline gelmiştir.
Millî Kongre
İstanbul'daki kimi aydınlara göre Türk ulusu, dış dünyaya karşı isteklerinde birlik halinde bulunmalı ve ulusal güçlerin bütünü de birleşmeli idi. 1918 yılının 29 Kasım'ında Millî Talim ve Terbiye Cemiyeti'nde ilk toplantı gerçekleştirildi. Millî Kongre'nin bu toplantısına katılan parti ve kuruluşlardan bazıları şunlardı: Teceddüt Partisi, Hürriyet Perver Avam Partisi, Radikal Avam Partisi, Türk Ocağı, Edebiyat Fakültesi, Tıp Fakültesi, Fen Fakültesi, Himaye-i Etfal (Çocuk Esirgeme), Öğretmen Okulları Mezunları, Millî Savunma, Kadınları Çalıştırma, Basın Dernekleri, Millî Talim ve Terbiye, Galatasaraylılar Yurdu vb. Katılan kuruluşlardan ikişer temsilcinin katıldığı toplantıda Millî Kongre adı benimsenerek bir program komisyonu seçilmişti. Göz doktoru Esat Işık'ın öncülüğünü yaptığı Millî Kongre 6 Aralık 1918'de düzenlediği toplantıda programını bir bildiri ile açıklamıştır. Amacını şöyle belirtmişti: Bütün Kuva-yı Millîye'yi birleştirmek, vatanın haklarını ve menfaatlerini koruyacak ve gerçekleştirecek yolları ve araçları sağlamaya çalışmak. Bu amaca ulaşmak için takip edilecek yollar ise öncelik sırasıyla şöyle açıklanmıştı:

1 Her şeyden önce Milletler Cemiyeti'ne özgür ve bağımsız bir millet olarak girebilmek için gerekli tedbirleri almak,
2 Basında, vatanın hak ve menfaatlerinin bir fikir birliği içinde ele alınmasını sağlamak,
3 Kamuoyunu aydınlatmak için değişik dillerde broşürler, gazeteler yayımlamak, konferanslar, toplantılar düzenlemek,
4 Yabancı ülkelere heyetler göndermek,
5 Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan topluluklar arasında uyuşma ve kardeşlik kurulmasını sağlamak.156
7 Aralık 1918 tarihli Hadisat gazetesinde yayımlanan bildiride Millî Kongre'nin amacı ayrıntılı olarak şöyle açıklanmıştı: Devletin ve milletin geçirdiği bu en güç ve tarihsel anlarda bütün insanlık ve uygarlık dünyasına, vatanın yüksek ve hayati haklarının ve menfaatlerinin sağlanması ve korunması. Kuva-yı Millîye'nin birleştirilmesi ve tek tek ya da bir arada dağınık olan çalışma ve etkinliklerin derlenerek ortak amaca doğru yönlendirilip yönetilmesi.

Millî Kongre, bir genel sekreterlik oluşturacaktı ve uzmanlık komisyonları kurulacaktı. Aydın ve düşünür herkes doğal üye sayılıyordu. Ayrıca Millî Kongre, İmparatorluktaki bütün etnik toplulukların ülke menfaatlerinin bilincine varmış temsilcileri ile ilişki kurmayı gerekli görüyordu. Bildiride üzerinde önemle durulan bir husus da yayımlanacak belgelerin ve broşürlerin içerikleri arasında birlik ve uygunluk bulunması gerektiği idi. Parti ve derneklerden birçoğunun bu girişime katılmamaları ya da onu desteklememeleri Millî Kongre'nin etkin olamamasının önemli nedenlerinden birisiydi. 1919 Ocak başlarında Hürriyet Perver Avam Partisi Başkanı Fethi Okyar bütün partileri ortak bir toplantıya çağırdı ise de, Osmanlı Demokrat Partisi ile Hürriyet ve İtilâf Partisi eski İttihatçılarla bir toplantıya katılmayacaklarını belirttiler. Millî Kongre'nin başkanı Esat Işık da, İttihatçılar lehine çalışmakla suçlandı. Millî Kongre'nin girişimi 1919 sonlarına değin sürdürüldü. İzmir'in işgalini protesto için 23 Mayıs'ta düzenlenen ünlü Sultanahmet mitingi Millî Kongre'nin önemli etkinliklerdendir. 25 Mayıs'ta toplanan Saltanat Şurası'nda, Millî Kongre'yi temsil eden Selahattin Bey, Millî Şura oluşturulmasını savunmuştu.
5 Haziran 1919'da tutuklanan Esat Işık sürgüne gönderilince Millî Kongre başsız kalmıştı. Bir ara Amerikan mandasını isteyenler arasına katılan Esat Işık, Kasım ayında yapılan seçimlerde belirli bir boşluğu doldurmaya çalışmıştı. Son Osmanlı Mebuslar Meclisi'nin açılmasıyla, daha önceden giderek azalmaya başlayan Millî Kongre'nin etkinliği tamamıyla son bulmuştur.
Vahdet-i Millîye Heyeti
İçinde bulunulan karmaşık durum ve parçalanma tehlikesi karşısında birlik ve beraberlik içinde hareket etme düşünce ve duygusundan doğan bir başka girişim de Vahdet-i Millîye Heyeti'nin oluşturulması idi. Bu girişimin öncüsü Ayan Meclisi Başkanı Ahmet Rıza idi. Çürüksulu Mahmut Paşa, bu girişimde onu destekleyenlerin başında geliyordu. Vahdet-i Millîye hareketi içinde yer alanlar arasında şunlar bulunuyordu: İzzet Paşa, Tümen Komutanı Rıza, Osman Nizami, Bayındırlık eski Bakanı Ziya Paşa, Cevat Paşa, Abdurrahman Şeref, Dr. Celal Muhtar, eski elçilerden Nabi, Eski Mabeyn Katibi Cevat, Celalettin Arif ve Gazeteci Sadık. Vahdet-i Millîye Heyeti'ne gireceklerin İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin son dört yıllık olumsuzluklarına karışmamış olmaları şart koşulmuştu ve bu heyetin kuruluş tüzüğü Mart 1919 başlarında hükümete verilmişti.

Milletin haklarını ve isteklerini Müttefiklerle Paris Konferansı'nda dile getirmek ve savunmak Vahdet-i Millîye'nin amacı idi. Barışın gerçekleştirilmesi için ABD ile iş birliği yapmayı benimsemişti. Bunun için olmalı ki, Ahmet Emin Yalman da Vahdet-i Millîye girişimini destekliyordu. Öte yandan bu girişime ne saray, ne hükümet ne de İngiliz ve Fransız yüksek temsilcileri sıcak bakmıyordu. Ayan Meclisi'nin 25 Şubat 1919 tarihli oturumunda sert tartışmalar olmuştu. 6 Mart 1919 tarihinde kuruluş ve programı resmen ilan edilmiş olan Vahdet-i Millîye Heyeti pek başarılı olamamıştır. Bu heyet aynı zaman da Hürriyet ve İtilâfçılara göre İttihat ve Terakki'nin yeni bir oyunu idi.

Mondros'tan Samsun'a Türk Kurtuluş Mücadelesinin Doğuşu/Prof. Dr. Salahi R. Sonyel

Birinci Dünya Savaşı'nda yenilgiye uğratılan Osmanlı Devleti, Donanma Bakanı Hüseyin Rauf (Orbay'ın) başkanlığındaki delegasyonu aracılığıyla, İtilâf Devletlerini temsil eden İngiliz Amirali Sir Arthur Somerset Gough Calthorpe başkanlığındaki delegelerle 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi'ni imzalıyor; Osmanlı Devleti'ne kısmen zorla kabul ettirilen teslim koşullarını uygulamayı kabulleniyordu. Türk görüşünce, mütarekenin en sert maddeleri ya da sık sık ihlalinden şikayet edilenler şunlardı: Madde 1. Çanakkale ve Karadeniz Boğazları güvenlik içinde ve özgür olarak seyrüsefere açılacak; boğazlardaki istihkâmlar Bağlaşıklar tarafından işgal edilecektir; Madde 2. Hudut karakolları ve iç düzeni korumada kullanılacak az sayıda güçler dışında, tüm Türk orduları ivedilikle terhis edilecektir; Madde 7. Bağlaşıkların güvenliğini tehlikeye koyacak bir durum olursa, Bağlaşıklar, Türkiye'nin herhangi bir stratejik noktasını işgal edeceklerdir; Madde 24. Altı 'Ermeni ilinde' (Doğu illeri) karışıklık çıkarsa, İtilaf Devletleri buraları işgal hakkını koruyacaktır.1

Mondros Mütarekesi hatalı izlenimlere ve aşırı iyimserliğe yol açmış; onu imzaladığı haberi ülkenin her yanında sevinç yaratmış; başta Sadrazam İzzet Paşa olmak üzere, kimi Osmanlı yetkilileri bu mütarekeyi ılımlı olarak göstermeye çalışmışlardı.2 Ancak, Türklerin çoğunluğunun o günlerde pek kavrayamadığı (ama Türk tarihçilerin daha sonra belirttikleri)3 oldukça önemli bir nokta vardı: Mütareke, Türk sorununun emperyalist tasarılara göre çözümlenmesi yönünde bir özür oluşturuyordu.

Çok geçmeden Bağlaşıklar, mütareke koşullarının esnek ve çapraşık koşullarından yararlanarak, Osmanlı Devleti'ni bölmek amacıyla, önceden hazırlamış oldukları gizli planlarını açıkça uygulamaya koyuyorlardı.4 Mütarekenin İtilâf Devletlerince nasıl bozulduğunu, onu imzalamış olan Türk başdelegesi Hüseyin Rauf söyle anlatmaktadır: "Mütarekenin mürekkebi henüz kurumadan, Fransızlar, İtalyanlar ve İngilizler, İstanbul'da bir sömürge havası yaratmaktan geri kalmadılar."5 İngiltere'nin İmparatorluk Genel Kurmay Başkanı General Henry Wilson bile, 4 Nisan 1919'da İngiltere Başbakanı David Lloyd George'a gönderdiği yazıda şöyle diyordu: "Türkiye ile imzalanmış olan mütarekenin uygulamasında aşırı gidilmiş ve ... Türklere karşı belki daha sert bir tutum izlenmiştir."6
İşgaller ve Direniş Örgütleri
Mütarekenin imzalanmasından bir gün sonra (31 Ekim'de) Osmanlı azınlıklarının gösteri ve taşkınlıkları başlıyor; İstanbul ve İzmir'de kimi binalara İtilâf Devletleri'nin bayrakları çekiliyordu.7 İngilizler, 3 Kasım'da Musul'u, İngilizlerle Fransızlar 6 Kasım'da Çanakkale Boğazı'nı işgale başlıyorlardı. İki gün sonra (8/9 Kasım'da) yine İngilizler, Antakya, Altınözü, Kırıkhan, Reyhanlı, Samandağ, Yayladağı ve İskenderun'u işgal ediyor; yerel halk arasında hoşnutsuzluk yaratıyorlardı.
Bu olaylar kaydedilirken, bir Fransız tümeni 7 Kasım'da Batı Trakya'da İskeçe'yi işgale başlıyordu.8 Bu olay üzerine, Batı Trakya'nın Türklerde kalmasını sağlamak amacıyla, 10 Kasım'da, İstanbul'da, Yüzbaşı Süleyman Askeri'nin eşgüdümünde Batı Trakya Komitesi kuruluyordu. Yine 10 Kasım 1918'de İngilizler Çanakkale kentine çıkıyor; Fransız güçleri Uzunköprü'ye ulaşıyordu. Bu gelişmelere ve İtilâf Devletleri'nin baskılarına dayanamayan İzzet Paşa kabinesi 8 Kasım'da erkten çekiliyor; yerini 11 Kasım'da Tevfik Paşa kabinesi alıyordu.

Bu kabine döneminde de işgaller sürüyor; 13 Kasım'da İngiliz, Fransız ve Yunan gemilerinden oluşan 61 parçalık filo İstanbul önünde demirliyor; Beyoğlu Hıristiyanları çılgınca gösteriler yapıyorlardı. Bu işgal ve gösterilere içerleyen İstanbul basını, özellikle Minber gazetesi (16 Kasım), Tevfik Paşa hükümetini eleştiriyor; mütareke çiğnenirken yönetimin seyirci kaldığını vurguluyordu. Aynı tarihli Tasvir-i Efkâr ise, "Ne yapacağız? Nasıl kurtulacağız?" diye sorarken, Sabah gazetesinde Ali Kemal, "Kurtuluşumuzu İtilâf sayesinde görüyoruz" diyordu.9

23 Kasım'da gemi ile İstanbul'a gelen Fransa Orta Doğu Ordusu Başkomutanı General Franchet d'Esperey, Rum ve Ermeni azınlıkların taşkın gösterileriyle karşılanıyor; Türkleri kaygılandırıyor; 24 Kasım tarihli Minber gazetesi şöyle diyordu: "Memleketin düşünürleri harekete geliyor. Vatanın selâmetini kurtarmak için bütün aydın fikirlerin birleşmesi ümidi kuvvet bulmuştur." Dört gün sonra (29 Kasım) İngilizler, İtilâf Devletleri adına Gelibolu'ya çıkarma yapıyor; ertesi gün, İskenderun'un kuzeyinde bulunan Payas'ı işgal ediyorlardı.

Bu işgallerin yarattığı tehlikeleri sezen ve devletin çökertilmesini, ulusun bağımsızlık haklarının yokedilmesini ve Türkiye topraklarının işgal altına alınmasını önlemek amacıyla 29 Kasım'da, İstanbul'da Milli Kongre kuruluyordu. Göz doktoru Esat Paşa'nın başkanlığında 60 kadar parti ve derneğin katıldığı bu kongrede bir program komisyonu kurularak eyleme geçiliyordu.10 Öte yandan, Doğu Trakya'nın Türkiye'den kopartılmasını önlemek amacıyla, 1 Aralık'ta Trakya-Paşaeli Osmanlı Haklarını Savunma Derneği (Müdafaa-i Hukuk-u Osmanî) kuruluyordu. Dernek, Edirne ve Lüleburgaz'da kongreler düzenleyecek, Avrupa'ya delegeler gönderecek, daha sonra Anadolu ve Rumeli Haklarını Savunma Derneği'nin Edirne'deki bir şubesi olacaktır.11 Aynı zamanda, İzmir bölgesinin Türklerden ayrılmasını önlemek amacıyla İzmir'de Osmanlı Haklarını Savunma Derneği kuruluyordu.12

Bu sırada işgaller sürüyordu. 2 Aralık'ta Fransızlar Dörtyol'u işgal ediyor; Karadeniz bölgesi Rumlarının önderleri, İngiltere Dışişleri Bakanlığı'na gönderdikleri bir andıçta, Türkiye'nin Karadeniz kıyılarında, İtilâf Devletleri'nin koruyuculuğu altında Pontus Devleti kurulması isteminde buluyorlardı.13 Ermeniler de Türkiye'nin Doğu illerinde bir Ermenistan kurma düşü peşinde koşuyorlardı. Bu tehlikeler önünde, 3 Aralık'ta Urfa'da Hakları Savunma Derneği, 4 Aralık'ta İstanbul'da Doğu Anadolu Haklarını Savunma Derneği (Vilâyet-i Şarkiyye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti) kuruluyordu. Derneğin amacı, Doğu Anadolu'nun Ermeni, Rum ve Gürcülere verilmesini önlemek ve Türkiye'de kalmasını sağlamaktı.14 Ayrıca, İstanbul'da, aralarında Halide Edip, Necmeddin Sadık, Ahmet Emin, Yunus Nadi vs. gibi birçok ünlü gazeteci ve yazarın da bulunduğu Wilson İlkeleri Derneği kuruluyordu. Bu derneğin amacı, Türkiye için Amerika'nın güdümünü sağlamaktı.15
İşgaller sürerken Türkiye'nin kimi yerlerinde daha birçok savunma örgütleri kuruluyordu. 6 Aralık'ta İstanbul'da Milli Kongre toplanarak programını ve bir bildiri yayımlıyor; tüm ulusal güçleri birleştirmeye, ulusun hak ve çıkarlarını sağlamaya, Milletler Cemiyeti'ne özgür ve bağımsız bir ulus olarak girmeye, dayanışma konularında yayın yapmaya ve yabancı ülkelere kurul göndermeye çalışacağını ilan ediyordu. Ancak, İngilizler ve Damat Ferit, bu kongrenin çalışmalarından hoşlanmıyorlardı. Esat Paşa 18 Mayıs 1919'da, Damat Ferit'in sadrazamlığı günlerinde tutuklanarak Kütahya'ya sürülecektir.16

Yine 6 Aralık'ta İngilizler Kilis'i işgal ediyor ve Ermenileri çok sevindiriyorlardı. 7 Aralık'ta Fransız birlikleri Antakya'yı, 9 Aralık'ta Oğuzeli'ni, 11 Aralık'ta Ermenilerle birlikte Dörtyol kasabasını işgal ediyor; Müslüman evlerini yağmalıyor ve Adana halkını epeyce kaygılandırıyorlardı. 17

Aralık'ta İngilizlerle Fransızların Güney ve Güneydoğu Anadolu'da işgalleri hızlanıyordu. Fransızlar Tarsus, Ceyhan, Karataş, Misis ve Toprakkale'yi işgal ediyorlardı. Çoğu Ermenilerden oluşan 1500 kişilik bir Fransız birliği Mersin'e giriyor; İngilizler Antep'i işgal ediyor; Ermeni azınlık taşkınlıklar yapmaya başlıyordu. 18 Aralık'ta Fransızlar Tarsus ve Yumurtalık'ı, 19 Aralık'ta Bahçe, Hassa, Islahiye, Mamure, Pozantı ve Adana'yı işgal ediyorlardı. Türkler, bu işgallere karşı ilk eylemlerine girişiyor; Dörtyol'un Karakese köylüleri, Fransız ve Ermeni askerlerinin sık sık işledikleri cinayetlere dayanamayarak, Fransız askerleriyle çarpışıyor; barikatlar kurarak köylerini savunuyor; 15 işgalci askeri öldürüyorlardı. Bunun üzerine Fransızlar şaşkınlık içinde Dörtyol'a çekiliyorlardı.17

Bu işgaller sürerken, bir süreden beri İstanbul'da bulunan General Mustafa Kemal, 20 Aralık'ta General Ali Fuat'la durumu gözden geçirerek, askerden terhislerin durdurulması, silah ve cephanenin teslim edilmemesi, subayların Anadolu'ya geçmesi ve halkın maneviyatının yükselmesi gerektiği yolunda kararlar alıyorlardı.18 21 Aralık'ta Padişah Vahdettin, Mebusan Meclisi'ni kapatıyordu. İngilizler, işgallere karşı sesini yükseltmiş olan bu meclisin kapatılması için bir süreden beri Padişahı sıkıştırıyorlardı. Aynı gün (21 Aralık) Fransız ve gönüllü Ermeni birlikleri Adana'ya girerek askeri binaları işgal ediyor; kentte tutuklamalar başlıyordu. Yine 21 Aralık'ta İstanbul'da Kilikyalılar Derneği kuruluyordu. Bu dernek, Trakya-Paşaeli, İzmir Osmanlı Haklarını Savunma, Doğu İlleri Haklarını Savunma Dernekleri gibi, İzmir'in Türk egemenliğinde kalmasını savunuyordu.19 Öte yandan, 23 Kasım'da İngilizler Nizip'i, 25 Kasım'da Fransızlar Adana'nın Cebeliberek (Osmaniye) ilçesini işgal ediyorlardı.

İşgaller yeni yılda da devam etti. 1 Ocak 1919'da İngilizler Antep'i, 3 Ocak'ta Urfa-Bilecik'in güneyinde, demir yolu üzerinde bulunan Cerablus kasabasını işgal ediyorlardı. 5 Ocak'ta tutuklamalar yine başlıyor; 7 Ocak'ta, Boğazlıyan eski Kaymakamı Kemal Bey, 1915 Ermeni olaylarından sanık olarak İstanbul'da tutuklanıyordu. Tutuklamalar bundan sonra daha sistematik biçimde sürecekti. 9 Ocak'ta Yunanlılar Uzunköprü-Hadımköy demir yolunu işgal ediyorlardı.

Bu olaylardan kaygılanan Padişah, 10 Ocak'ta İngiliz Yüksek Komiserine gönderdiği gizli mesajda, bütün umudunu İngiltere'ye bağlamış olduğunu bildiriyor ve "Her istediğimiz kimsenin tutuklanmasına razıyım" diyordu.20 20 Ocak'ta, Samsun'daki Amerika Tütün Firması (American Tobacco Company) yetkilisi tüm Müslümanların, özellikle köylülerin silahlandırıldığını biliyordu. Vakit gazetesinde Ahmet Emin, "Yegâne ümit kapısı, aydınlar birlik halinde bir milli kuvvet teşkil etmeli; temiz amaçlarla bir mücadele açmalı; her türlü fikri ve partiyi sinesine kabul edecek kadar yüksek bir fikirden, vatanî mücadele başlamalıdır" diyordu.21 Bu olaylarla başa çıkamayan Tevfik Paşa, 12 Ocak'ta istifa ediyor, ama ertesi gün ikinci kabinesini kuruyordu. Bu sırada Türk ordusunun karargâhı Kars'tan Erzurum'a naklediliyor; Ruslardan kalan çok savaş aracı ve yiyecek de birlikte taşınıyordu. Ordu çekilirken bölgedeki Müslüman halkı silahlandırıyordu.22
14 Ocak'ta İngilizler Resulayn, Arappınar ve Şiftek istasyonlarını işgal ediyor; bir Yunan taburu Trakya'da Hadımköy'den Kuleli Burgaz'a kadar bütün demir yolu istasyonlarını ele geçiriyordu. 15 Ocak'ta Fransızlar Doğu demir yollarını ele geçiriyor; İngilizler de Haydarpaşa istasyonuna el koyuyor, Antep sancağını işgal ediyorlardı. Bu sırada, İtilâf Devletleri'ne yaranmak amacıyla İstanbul'da, Türkiye'nin tek başına direnemeyeceğine inanlar tarafından İngiliz, Fransız, İtalyan ve Amerikan Dostları Dernekleri kuruluyordu.

18 Ocak'ta Paris Barış Konferansı Versay sarayında çalışmalarına başlıyor; Kilikyalılar Derneği, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Amerikan Yüksek Komiserlerine birer bildiri göndererek Adana'nın Türk olduğunu, Türklerin yabancı boyunduruk altında yaşamayı dilemediklerini bildiriyordu. Bildiriye bir de kitapçık iliştirilerek, Adana ilinin tarihini anlatıyor, nüfus istatistiklari veriyor, Ermeniler'in Adana'da (Kilikya) nüfusun ancak yüzde 15'ini oluşturduklarını, yüzde bir oranında toprağa ve yüzde on iki oranında taşınmaz mallara sahip oldukların açıklıyordu.23 18 Ocak tarihli Tasvir-i Efkâr gazetesinde "Kilikya'nın kurtarılması" konusundaki yazı sansüre tabî tutuluyordu.

Ocak ayında Kilikya'da Ermeni canavarlıkları sürüyor; 22 Ocak'ta İngilizler Konya istasyonunu işgal ediyorlardı. Trakya-Paşaeli Osmanlı Haklarını Savunma Derneği'nin İstanbul'da yaptığı toplantıda, Batı Trakya'daki Yunan işgalinin kaldırılması talep ediliyor; "Trakya bir bütündür, yüzde 85'ini Türkler oluşturur" diyordu.24 Türklerin mütareke koşullarını keyfî olarak uygulayan Bağlaşıklara karşı yer yer örgütler kurarak direnişte bulunmalarını hazmedemeyen İngiltere'de Dışişleri, Savaş ve Donanma Bakanlıklarının 23 Ocak'ta katıldığı toplantıda, mütareke koşullarının uygulanmasına Türklerin zorluk çıkardıklarına, suçlu Türklerin tutuklanarak cezalandırılmasına ve tutuklananların Malta'ya sürülmesine karar veriliyordu.25 Bir gün sonra da (24 Ocak), İngiliz Yüksek Komiseri Calthorpe, Sadrazam Tevfik Paşa'nın, 200 kadar kişinin tutuklandığını; Er-meni olaylarından sorumlu 40 kişilik bir liste hazırlandığını söylemiş olduğunu Londra'ya bildiriyordu.26 Bu sıralarda İstanbul'da tutuklananlar Bekirağa bölüğüne kapatılıyorlardı. Onların arasında Hüseyin Cahit, Kara Kemal, Tevfik Rüştü, Ziya Gökalp, Mithat Şükrü vs. de vardı. Bir süre sonra hepsi de Malta'ya sürülecektir.

1919 yılı Şubat ayında işgaller devam ediyordu. 1 Şubat'ta İngilizlerle Fransızlar, Kasaba (Turgutlu)-Aydın demiryoluna el koyuyor; İngilizler, İngiliz savaş tutsaklarına kötü davrandıklarını iddia ettikleri 23 kişinin kendilerine teslim edilmesini Osmanlı Dışişleri Bakanlığı'ndan talep ediyorlardı. İki gün sonra da (3 Şubat) Fransızlar, Pozantı'nın altı kilometre kuzeyindeki Akköprü ve Çiftehan'ı işgal ediyorlardı.
Türkiye Bölüşülüyor
İşgal ve tutuklamalar sürerken, Rum, Ermeni ve öteki Osmanlı azınlıklarının önderleri, Osmanlı Devleti'nden toprak koparmak için eyleme geçiyor, 3-4 Şubat'ta Paris Barış konferansı'nın huzuruna çıkan Yunanistan Başbakanı Eleftherios Venizelos, sözde Wilson ilkelerine dayanarak,27 İzmir'i de içermek üzere Batı Anadolu, Trakya ve Oniki Adalar üzerinde hak iddiasında bulunuyordu.28 Bu sırada Pontusçular da eyleme geçerek, Karadeniz sahillerinde bir Pontus Cumhuriyeti kurmak için çabalıyorlardı.29

Ermeni önderlerden Bogos Nubar'la Avedis Aharonyan da 26 Şubat 1919'da konferans huzuruna çıkarak, Osmanlı Devleti'nin Van, Bitlis, Diyarbakır, Harput, Sivas, Erzurum ve Trabzon'dan oluşan yedi Doğu ili ile Güneydoğu'da Maraş, Kozan, Cebelibereket (Osmaniye) ve İskenderun limanıyla birlikte Adana ilini kapsayacak bağımsız bir Ermenistan kurulması isteminde bulunuyordu.30 Bunlara ek olarak Kürt ayrılıkçılar da Anadolu'nun Doğu illerinde, İngiliz güdümü altında kendilerine özerklik verilmesini diliyorlardı.31

Paris'te bu gelişmeler kaydedilirken, İstanbul'da basına konan sansür 5 Şubat'ta ağırlaştırılıyor; Ermeni olayları sanıkları için kurulmuş olan özel savaş divanları yargılamalara başlıyordu. 10 Şubat'ta Adana'daki durum oldukça karışıyor; Türk mağazaları Ermeniler tarafından yağmalanıyordu. Öte yandan, Trabzon'un Türklerde kalmasını sağlamak için Trabzon Milli Hakları Koruma Derneği (Muhafazaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti) 12 Şubat'ta Müftü İmameddin Efendi başkanlığında kuruluyordu.32 Aynı gün İstanbul'da Sadrazam Tevfik Paşa Yüksek Komiserlere barış koşulları konusunda sunduğu andıçta, Wilson ilkelerinin kabul edildiğini; büyük Ermenistan kurulmasının kabul edilmeyeceğini, ama Ermenilere Doğu illerinden biraz toprak verilebileceğini bildiriyordu.33 Öte yandan İstanbul'da Rumlar ve Ermeniler tarafından Fransızca yayımlanan gazeteler Türkler için iğrenç yalanlar uyduruyorlardı.

1919 yılı Şubat ayı ortalarına doğru durum o kadar kötüleşiyordu ki, Balıkesir'de yayımlanan Ses gazetesi şöyle diyordu: "Milletleri yaşatan, ilerleten birincil amil ittifaktır. Ey Müslümanlar, el ele verelim. Başımız üstünde dolaşan felâket ve izmihlâlden titreyelim. Bir hareket-i milliye gösterelim. Yaşayacaksak elbirliği ile yaşayalım; öleceksek de elbirliği ile ölelim." Ertesi gün (14 Şubat), İzmir ve çevresinin Yunanlılara verileceği haberi üzerine, Hukuk-u Beşer'de Hasan Tahsin (Osman Nevres) şöyle diyordu: "Türklerin mahvolmaması için propaganda, isyan, her şey meşru olacaktır."34 Bu sırada, Fransız basınında Türkiye'ye karşıcıl yayın sürüyordu. Fransız yönetiminin yarı resmi yayın organı Le Temps'in İzmir muhabiri 15 Şubat'ta şunu bildiriyordu: "Gizlice çete teşkilatı kuruluyor."35

Dört gün sonra (19 Şubat) Pontuscu Rumların çalışmalarına karşı koymak amacıyla Samsun'da Karadeniz Türkleri Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruluyor; Hukuk-u Beşer'de Hasan Tahsin şunları yazıyordu: "Asla unutmasınlar ki, Türk ölmedi, yaşıyor! Ve burayı Yunan'a vermeyecektir. Vermek isteyecek kuvvetle paylaşacak kozumuz vardır. Süngülerimiz, silahlarımız olmasa bile, âsî ruhumuzla, coşkun kanlarımızla, hararetli vicdanlarımızla, sökülmeyen dişlerimizle bu memleketi savunacağız."36 Bu sırada Çukurova'daki (Kilikya) olaylar sürüyor; Mersin bölgesindeki Ermeni çeteleri, 20 Şubat'ta Tece köyünü sararak ateşe veriyor; köyde toplu öldürmeler ve yağmalar yapıyorlardı. Bu olaylar Mersin'deki halk arasında büyük gerginlik yaratıyordu.
Yine 20 Şubat'ta, Osmanlı Devleti'nin Doğu İllerini Savunma Derneği (Comite de Direction de la Ligue de Defense Des Droits Nationaux de Vilayets Orientaux) tarafından İngiliz Yüksek Komiserliği'ne ve İngiltere Başbakanı'na bir yazı gönderilerek, Türkiye'nin bölünmesine karşı çıkılıyordu. Bu yazının bir suretini 19 Mart'ta İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour'a gönderen Amiral Calthorpe, şu yorumda bulunuyordu: "Bu dernek 'Ermenistan'ı (Doğu İlleri'ni) Türklere bıraktırmak ve Ermeni hak iddialarına karşı mücadele etmek için kurulmuştur. Derneğin komitesi benimle görüşmek için başvuruda bulundu ama kendilerine, görüşlerini bana yazılı olarak bildirmelerini söyledim."37

Bunun ardından İngilizler, 22 Şubat'ta Maraş'ı işgal ediyor; Türk halk, Narlı dolaylarındaki Aksu köprüsünü yakıyordu. Savaş döneminde Türkiye'den ayrılmış olan birçok Ermeni'ler kitle halinde ülkeye dönmeye başlıyordu. 23 Şubat'ta Yunanlılar, Edirne'ye bağlı Karaağaç'ı işgal ediyorlardı. Bu arada, 24 Şubat'ta kabinesinde değişiklik yapan Tevfik Paşa, 3 Mart'ta büsbütün istifa edecektir. Yine 24 Şubat'ta, İngilizler Urfa'ya bağlı Birecik'i işgal ediyor; 25 Şubat'ta Karadeniz Türklerinin Haklarını Koruma Derneği'nin Tokat şubesi açılıyordu. 3 Mart'ta istifa eden Tevfik Paşa'nın yerine 4 Mart'ta Damat Ferit Sadrazam oluyordu. Aynı gün, Edremit, Burhaniye ve bölgesi Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti genel sekreteri yazmanı Avni İsmail imzasıyla, Balıkesir'de yayımlanan Ses gazetesine bir yazı gönderilerek, Türklerin haklarının her türlü araçla korunacağı belirtiliyordu.38

Bir gün sonra da, Edremit'te binlerce kişi toplanarak, Türk topraklarının başkalarına verilmemesi için önlem almayı kararlıştırıyor; Padişaha bir tel yazısı göndererek, Edremitlilerin Osmanlı sancağı altında yaşamak istediklerini belirtiyorlardı.39 Ancak, 7 Mart'ta Fransızlar Kozan'ı işgal ediyor; oradaki Ermeniler zafer takları kuruyor;40 8 Mart'ta da Zonguldak ve Erekli'yi işgal ediyorlardı. Aynı gün, Elaziz'den Sadrazama gönderilen ve Mamuretül Aziz, Akdağ, Harput ve öteki kentlerle köy ileri gelenlerinin imzalarını taşıyan bir protesto, Sadrazam tarafından İngiliz Yüksek Komiserliği'ne iletiliyordu.41

Bu gelişmeler kaydedilirken, Sadrazam Damat Ferit, 9 Mart'ta İngiliz Yüksek Komiser vekili Richard Webb'i görmeye giderek, kendisinin ve efendisi Padişahın Tanrı'dan sonra İngiltere'ye umut bağladıkları yolundaki güvencesini birçok kez yineliyordu.42 Bu sıralarda, çevrede İzmir'in Yunanistan'a verileceği söylentilerine karşı, 12 Mart'ta İzmir Osmanlı Haklarını Savunma Derneği'nin temsilcileri, Yüksek Komiserliklere gönderdikleri andıçlarda, İzmir ve çevresinin Türk olduğunu belirterek, Yunanistan'a verilmemesi isteminde bulunuyorlardı.43 12 Mart'ta Urfa Müftüsü Hasan Efendi, Belediye Başkanı Hacı Ahmet ve birçok ögenin Osmanlı Dışişleri Bakanlığı'na gönderdikleri ve bir sureti İngiliz Yüksek Komiserliği'ne havale edilen bir mektupta, Urfa Türk ve Kürtlerinin Türkiye'den ayrılmayı dilemediklerini bildiriyorlardı.44 Aynı gün, Van ilçesi ögelerinden gönderilen bir yazıda, Türkiye'nin bölünmemesi için ABD Başkanı Wilson ve Fransa Başbakanı Clemenceau'ya başvuruda bulunuluyordu.45
13 Mart'ta Trabzon Ulusal Hakları Savunma Derneği kongresi de hükümete, Trabzon'un Türkiye'den ayrılmamasını dileyen ve İngiliz Yüksek Komiserliği'ne aktarılan bir bildiri gönderiyordu.46 15 Mart'ta Van, Harput, Beyazit ve öteki bölgelerden Padişaha ve Sadrazama gönderilen ve yine İngiliz Yüksek Komiserliği'ne suretleri iletilen yedi adet yazıda, Türkiye'nin bütünlüğünün korunması dileniyordu.47 17 Mart'ta, Urfa'nın Akçakale ilçesi Fransızlarca işgal ediliyor; Edremit'te Redd-i İlhak Derneği kuruluyordu.48 17-18 Mart arasında ilginç bir olay kaydediliyor; Samsun'daki Rum çetelerine karşı savaşmak üzere Teğmen Hamdi, askerlerini alarak dağa çıkıyordu.49 İzmir'de ise, 17 Mart'ta açılıp 19 Mart'ta sona eren İzmir Osmanlı Haklarını Savunma Derneği kongresi, İtilâf Devletleri'nin İstanbul'daki Yüksek Komiserlerine birer telgraf çekerek, İzmir'in Türklerden alınmamasını istiyor; "Türk milleti tehlikelere karşı kendini koruma kararındadır" diyordu.50

20 Mart'ta Trakya-Paşaeli Osmanlı Haklarını Savunma Derneği ile Batı Trakya Komitesi karma delegeler kurulu, Trakya'nın Türklerde kalmasının gereğini Paris'te anlatmak üzere İstanbul'dan yola çıkıyordu. Kurula şu yönerge verilmişti: Doğu ve Batı Trakya birleştirilip Osmanlı yönetimine bırakılsın. Bu olmazsa, Batı Trakya bağımsız olsun.51 Yine 20 Mart'ta, Harput iline bağlı Egin Müslümanları, Osmanlı yönetimine gönderdikleri ve Dışişleri Bakanlığı'nca İngiliz Yüksek Komiserliği'ne bir sureti sunulan telyazısında, Ermeni canavarlıklarını ve o yörede Ermeni idaresinin kurulmasını protesto ediyor; Wilson ilkelerinin uygulanmasını diliyorlardı.52 Aynı gün (20 Mart), İzmir ve dolaylarındaki yörelerin ileri gelenleri tarafından İngiliz Yüksek Komiserliğine gönderilen bir telyazısında, o bölgedeki Rum taşkınlıklarından şikayet ediliyordu. Telgrafı imzalayanlar arasında İzmir Belediye Başkanı Hasan Paşa, Manisa Belediye Başkanı Vekili Bahri Bey, Balıkesir Belediye Başkanı Emin Bey vs. de vardı.53 Öte yandan 24 Mart'ta Urfa bir İngiliz piyade bölüğü tarafından işgal ediliyor; Türk süvari alayı komutanı işgali protesto ediyordu. Ayrıca Lozan'daki Türkler, Türkiye'nin parçalanmasına karşı çalışmalarda bulunmak üzere bir Savunma Derneği kuruyorlardı.54
Yeni İşgaller
Bu sırada İtalyanlar, Bağlaşıkların bilgisi olmadan Antalya, Kaş ve Silifke'yi 28 Mart'ta işgal ediyor; Türkler ve özellikle Müftü Ahmet Hamdi Efendi tarafından protesto ediliyorlardı.55 Ayrıca, ülkenin tanınmış ailelerine mensup hanımlar da, 29 Mart'ta Paris, Londra, Roma ve Washington kadın derneklerine gönderdikleri bildirilerde Türk tezini savunuyor; daha birçok öteki yerlerden Türk halk, çeşitli emellerden etkilenerek yerel yönetime ve basına başvuruyor, sevdiği toprakların ayaklar altına alınmaması isteminde bulunuyor; ayrıca Van, Urfa ve Ermenek'ten Başbakanlığa ve İçişleri Bakanlığı'na telyazıları gönderiyordu.56 Yine 29 Mart'ta, Antalya Müslümanları adına Belediye Başkanı Mustafa Bey, İngiliz Yüksek Komiserliği'ne gönderdiği telyazısında Antalya'nın İtalyanlarca işgalini protesto ediyordu.57 Bu sıralarda Doğu İlleri'ndeki Kürtler de Ermeni yayılmasından kaygılanıyor; Diyarbakır Kürt ögeleri, Padişaha gönderdikleri bir yazıda, bir Ermeni yönetimi kurulmasından kaygılandıklarını bildiriyorlardı.58 Edremit ve Sivas ögeleri de, 8 Nisanda İngiliz Yüksek Komiseri'nin eline geçen ayrı bildirilerde, Yunan ve Ermeni yayılmasına karşı endişelerini belirtiyorlardı.59
1919 yılı Nisan ortalarına doğru ulusal direniş haketlenmeye başlıyordu.14 Nisan'da İnebolu'da Rum çetelerine karşı ilk ulusal müfreze kuruluyor;60 15 Nisan tarihli İngilizce The Times gazetesi, Türkiye'nin kimi illerinde, çok ağır olan barış koşullarına karşı direnme hazırlıkları yapıldığını bildiriyordu.61 Bu arada işgaller sürüyordu. 16 Nisan'da Fransızlar Afyonkarahisar istasyonunu işgal ediyorlardı. Yine 16 Nisan'da İngiliz İstihbarat Servisi mensuplarından Yüzbaşı H. A. D. Hoyland'ın İstanbul'daki İngiliz Genel Karargâhına bildirdiğine göre, bir zamanlar İçişleri Bakanlığı müsteşarlığı görevinde bulunmuş olan, Fezan eski milletvekili Cami Bey yerel dağıtımını yaptığı bir kitapçıkta, tarih ve istatistiklere dayanarak, Bağlaşıklardan, İzmir'i Yunanistan'a ilhak etmemeyi diliyordu.62 17 Nisan'da ise, Eğin ögeleri Türkiye'nin bölünmesine karşı çıkıyorlardı.63

Trabzon'daki İngiliz Kontrol Subayı Yüzbaşı Crawford'un 19 Nisan'da kaleme aldığı raporda, Trabzon Muhafaza-i Milliye Cemiyeti'nin, halkının yüzde 80'i Türk olan o bölgenin Türkiye'den ayrılmayı dilemediğine dair bir önerge kabul ettiğini bildiriyordu.64 22 Nian'da Diyarbakır ve Midyat ögeleri de, hükümete gönderdikleri ve İngilizlere iletilen telyazısında, Osmanlı yönetimine bağlılık beyan ediyor ve Ermeni tahakümüne karşı kaygılarını dile getiriyorlardı.65 26 Nisanda İtalyan askerleri Konya'ya ulaşıyor; 1 Mayısta Kuşadası ve Selçuk'u işgal ediyorlardı. 2 Mayıs'ta da, İngiltere, Fransa ve ABD, İtalya'dan gizli olarak, İzmir'in Yunanistan'a verilmesini görüşmeye başlıyor;66 5 Mayısta Doğu illeri Haklarını Savunma Derneği Erzurum şubesi, Trabzon, Sivas, Diyarbakır, Elazığ, Bitlis, Van ve Erzincan'a çağrıda bulunarak, toplanıp işbirliği yapmalarını öneriyordu. Bu çağrı daha sonra Erzurum Kongresi'yle sonuçlanacaktır.67
İzmir'in İşgali
Paris Barış Konferansı 5 Şubatta Yunan toprak isteklerinin incelenmesiyle ilgilinecek bir komisyon görevlendirmişti. Çalışmalarını Mart sonunda bitiren komisyon, Yunan dileklerini bazı değişikliklerle kabul etmişti.68 Bu sırana ABD Başkanı Wilson'un Fiume sorunu ile ilgili tutumu yüzünden İtalyan kurulu 24 Nisan'da konferansı terk edince, 6 Mayıs'ta "Üç Büyükler -İngiltere, Fransa ve ABD - büyük gizlilik içinde aldıkları bir kararla Yunanistan'ı, İzmir'i işgale çağırmışlardı.69 Yunanlılardan önce davranan İtalyanlar, 11 Mayıs'ta Fethiye, Bodrum, Marmaris ve Kuşadası'nı işgal ediyorlardı. Kaymakam ve bölük komutanı ile Osmanlı Haklarını Savunma Derneği, İtalyan kuvvetlerinin bu davranışını 13 Mayıs'ta protesto ediyorlardı. Bodrum'dan da 25 Müslüman, 5 Rum ve 1 Musevi'nin imzaladığı protesto yazısı hükümete ve Yüksek Komiserlere iletildi.70

14 Mayıs'ta İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri vekili Richard Webb, İzmir'in Yunanlılarca işgal edileceğini Sadrazam Damat Ferit'e bildiriyordu. İzmir'de işgal hazırlıklarıyla uğraşan Yüksek Komiser Amiral Calthorpe da, Vali İzzet Bey'e ve 17. Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa'ya, Bağlaşıkların istihkamları işgal edeceklerini haber vermişti.71 İzmir'in işgal edileceği haberi Türk halk arasında büyük bir öfke yarattı. Vali konağının önünde toplananlardan bir genç, valiye nota verdikten sonra dışarıya çıkan İngiliz temsilci James Morgan ve yardımcısı Stith'e şöyle haykırıyordu: "Henüz ölmedik.
Biz yüce bir ulusuz. Uykuda gibi görünüyorsak da uğraş içinde bulunuyoruz. Ülkemizin peşkeş çekilmesini kabul edemeyiz. Bazı karışıklıklar olacaktır. Biz ölebiliriz, ama başkaları da bizimle birlikte ölecektir".72 Öteyandan Köprülü Kazım, "Savaşa yarar herkes silahlarıyla dağa çıksın, savaşalım" çağrısında bulunuyor; silahlanarak iç bölgelere çekilmek kararı alınıyordu.73

14-15 Mayıs arası Redd-i İlhak kurulu İzmir'de bir bildiri yayımlayarak, halkı ulusal birliğe ve işgale karşı direnmeye çağırıyor, şöyle diyordu: "Wilson ilkeleri adı altında hakkın gasp ediliyor ve namusun parçalanıyor. Güzel memleketin Yunan'a verildi... Artık kendini göster. Bütün kardeşlerin Masatlıktadır. Oraya yüz binlerce toplan ve ezici çoğunluğunu göster. Burada zengin, fakir, alim, cahil yok. Yunan hakimiyetini istemeyen ezici bir kitle olduğunu ilan ve ispat et!"74 Kadınlı erkekli İzmir halkı Masatlık'taki Yahudi mezarlığına akıyor; gece sabaha kadar ateşler yakılarak limandaki İtilaf gemilerine Yunan işgalinin protesto edildiği gösteriliyor; yapılan konuşmalarda İzmir'in Türkiye'den alınamayacağı, Yunanistan'a verilemeyeceği dile getiriliyordu.75

15 Mayıs sabahı, Yunanlılar İzmir'i işgal ediyorlardı. İzmir Başpapazı Hrisanthos, Yunan askerlerini takdis ediyordu. Ellerinde Yunan bayraklarıyla rıhtıma birikmiş olan Rumlar coşkun gösteriler yapıyorlardı. Hukuk-u Beşer gazetesi sahibi Hasan Tahsin, kentte törenle ilerleyen Yunan işgal gücünün bayraktarını tabancayla vuruyor; ortalık birden karışyor; Hasan Tahsin ve daha birçok Türk şehit ediliyordu. Bunun üzerine Yunan/Rum kırımı ve yağması başlıyordu. Bu arada İzmir'in işgali haberi hızla yurdun her yanına telgrafla yayılıyordu. Denizli kenti ve yakın köyler halkı miting düzenliyor; Müftü Ahmet Hulüsi Efendi yaptığı konuşmada "İşgale uğrayan ülke halkının silaha sarılması ve savaşması farz-ı ayindir, fetva veriyorum; Hristiyanlara dokunmayınız" diyordu.

İzmir'i işgali üzerine hükümete ve İtilaf Devletlerine binlerce yazı ve telyazısı gönderilmeye başlandı. Ilgın, Karaman ve Alaşehir halkı adına Başbakanlığa çekilen telgraflarda işgalin kabul edilemeyeceği belirtiliyordu. Niğde Redd-i İlhak kurulu, işgalin yıldırım düşer gibi duyulduğunu belirtiyor; Keçiborlu halkı adına belediye başkanı, Başbakanlığa çektiği telgrafta, İzmir için ulusa buyruk vermenin yeteceğini bildiriyor; İtilaf Devletleri Yüksek Komiserlerine ise İzmir için kan dökmeye hazır oldukları uyarısında bulunuyordu. Ezine ögeleri, heyecanda olduklarını, kesin önlemler beklediklerini bildiriyorlardı. Antalyalıların tel yazısında, işgalin Türk ulusuna hakaret demek olduğu, boynu bükük ölmektense onurla ölmeyi tercih ettikleri, hükümetin kesin ve ivedi önlem almasını bekledikleri belirtiliyordu. Yalvaçlıların tel yazısında "Türk ulusu zilletle yaşayamaz, namusumuzla yaşayacağız, namusumuzla öleceğiz" deniliyordu. Karacasu'dan çekilen telgrafta, miting yapılarak halkın ölmeye ant içtiği belirtiliyordu. Silifkeliler de işgali protesto ediyor; Aydın, Konya ve Burdur'da mitingler yapılıyordu. Muğla'da yapılan mitingde, Mustafa Kemal Paşa'nın yurdu kurtarmak için Anadolu'ya geçtiği söyleniyordu.76 İzmir'in işgali üzerine Menteşe Müdafaa-i Vatan Cemiyeti kuruluyordu.77

16 Mayıs'ta Yunanlıların işgalleri Bornova ve Karşıyaka'ya genişledi. 173. alayın silah deposunu basan Türkler, Yarbay Kasım'ın emrindeki milis örgütüne girerek ilk direniş gücünü oluşturuyorlardı. Ancak, Seferihisar Yunanlılarca işgal ediliyor, ama protestolar sürüyor; Kastamonu ve ilçesinde yapılan mitinglerde milli yas ilan ediliyordu.78 Bursa, Tavaş, Bayramiçi, İnegöl ve Seydişehir'de mitingler düzenleniyor; Çorlu'dan çekilen telgrafta, "Bu hareketin fiilen isyanımıza neden olacağından emin olunuz" deniliyordu. Pınarhisar, Acıpayam, Ayancık, Silifke, Ordu ve Hayrabolu'dan gönderilen telyazılarında işgal protesto ediliyordu.79 Gördeş'ten 'genel halk' imzasıyla Başbakanlığa çekilen telyazısında, "Aydın oğullarının yurdunu baştanbaşa ateş ve kana boğmadıkça başka bir ele teslim etmemeye yemin ettik" deniliyordu. Osmaneli, İnegöl, Gemlik, Çatalca, Nevşehir, Konya, Beyşehir, Keskin, Babaeski ve Ezine'den de protesto telgrafları gönderiliyordu.80 Edremit Redd-i İlhak Derneği ilk tarihî toplantısını yapıyor;81 Trabzon'un ileri gelenleri, belediye dairesinde bir toplantı yapıyor ve İzmir'in işgalini protesto etmek kararını alıyorlardı. 17 Mayıs'ta, belediye başkanı Osman Ağa (Topal) başkanlığında büyük bir miting düzenlenerek İzmir'in işgali protesto ediliyordu.82
İzmir olayları yüzünden güç bir durumda kalan Sadrazam Damat Ferit, 17 Mayıs'ta istifa ediyor; aynı gün İtalyanlar, Afyon ve Akşehir istasyonlarını denetim altına alıyor; Milas'ın iskelesine, Güllük'e dek el koyuyorlardı. İstanbul basını, İzmir'in işgali haberini ancak 17 Mayıs'ta açık olarak yazabiliyor ve Wilson ilkelerinin uygulanmayışından yakınıyordu. İşgal haberini verirken sansürün buyruklarına uymadığı gerekçesiyle Tasvir-i Efkar ve Yeni Gazete 24 saat süreyle kapatılıyordu. Yunanlılar da İzmir'de Köylü ve Müsavat gazetelerinin idarehanelerine el koyuyorlardı.83 Yurdun birçok yerinde mitingler sürüyor, İstanbul'a telyazılar gönderiliyor; İzmir'in işgali protesto ediliyordu. Eskişehir, Çal, Kütahya ve Kandıra'da mitingler yapılıyor; Kandıralılar, hükümetin emirlerine hazır olduklarını bildiriyorlardı. Silvanlılar Başbakanlığa gönderdikleri telgrafta bir karış toprağın bile verilmesine seyirci kalamayacaklarını belirtiyor; "Hınıs ve Pasinler adına İstanbul'a ve Erzurum Valiliği'ne gönderilen tel yazılarında "çıkacak boğazlaşmanın sorumluluğunu kabul etmeyiz" deniyordu. Bozkırlar da bir telyazıyla işgali protesto ediyor; Ezine, Ödemiş, Kırklareli, Gördeş, Kalecik, Keskin ve daha birçok yerden protesto telgrafları gönderiliyordu.84

Bu protestolar yapılırken, Yunanlılar, 17 Mayıs'ta Çeşme'yi, İtalyanlar da Söke ve Milas'ı işgal ediyorlardı. Hadisat gazetesi şöyle diyordu: "Gözyaşlarımız olsun bırakınız aksın. Sevgili İzmir'imizin, Anadolu'nun gözbebeği, baştan aşağı Türk ve Müslüman olan, en büyük şehrimizin, can ve siyaset hasmımız olan Yunanistan'ın askeri işgali altına girdiğini öğrendik. 1.239.782 Türk ve Müslüman, 298.373 Rum'un zülüm ve esaretine tevdi edildi". 18 Mayıs'ta İstanbul Üniversitesi'nin 4 bini bulan öğretmen ve öğrencileri, Dr. Besim Ömer Paşa'nın yönetiminde toplanarak İzmir'in işgali olayını görüşüyor; Rıza Tevfik sükunet tavsiye edince, İzmir'li Hamdi Şevket buna karşı çıkarak, "Memleket zaten yanmış, yanacaksa şanlı olarak yansın" diyor; eyleme hazırlanılmasını öneriyordu. Birkaç konuşmacıdan sonra bütün gençlik adına, ulusun birliği için gerçek bir seferberlik ilan edilmesi; hudutta, düşman içeri girmişse orda savaşılması öneriliyordu. Fen Fakültesi adına Giyasettin, "Asıl mücadele bundan sonra başlıyor" diyordu. Tıp Fakültesin'den Sırrı, "Eğer hakkımızı teslim etmezlerse, buradan bağırıyorum: dünya barış yüzü görmeyecektir" uyarısında bulunuyordu. Hukuk Fakültesi öğrenci temsilcisi, "Bütün varlığımızla isyan ediyoruz; gereken maddi ve manevi teşkilatı yaptık" diyordu.85

İzmir'in işgaline karşı tüm yurtta miting ve protestolar sürüyordu. Ankara'da Cavit Paşa'nın başkanlığı altında eşraftan 12 kişilik bir grup, 18 Mayıs'ta öğleden sonra, kentteki İngiliz kontrol subayını görmeye giderek, Yunanlıların İzmir'e asker çıkarmalarını protesto ediyorlardı. Mevlevi tevvesi şeyhi, Müftü ve belediye Başkanı da protestocular arasındaydı.86 Erzurum'da yapılan mitingde Dursunzade Cevat, Ermeni istilası tehlikesine değinerek, "Tek çare silahlanıp karşı koymaktır; bunun dışında kurtuluş yoktur" diyordu. Wilson'a ve İstanbul'daki İtilaf Yüksek Komiserlerine, yapılmış olan hatanın düzeltilmesini isteyen telyazıları gönderiliyordu. Bursa, Tire, Havza ve İstanbul Amerikan Kız Koleji'nde yapılan mitinglerle işgal protesto ediliyor; Denizli eşrafı ve mutasarrafı, İtilaf Devletleri temsilcilerine gönderdikleri telgrafta, İzmir'i terk etmedikleri takdirde Denizli halkının İzmir'i savunacağını bildiriyorlardı. Şebinkarahisarlıların Padişaha gönderdikleri telgrafta, yurdun işgaline karşı susanların ileride lanetle anılacağı belirtiliyordu.87 Zonguldak, Mudanya, Üsküdar ve Alaşehir kadınlarından gönderilen telgraflarla işgal lanetleniyordu, Bafralılar İzmir'in kurturılması için emre hazır olduklarını bildiriyor; Beyşehirliler, İçişleri Bakanlığı'na eli silah tutan bütün halk şehitlere katılmadıkça bir karış toprağı vermemeye yeminli olduklarını yazıyorlardı. İstanbul'daki siyasi partiler ve belediye başkanı da işgali protesto eden bildiriler yayımlıyor, protestolar gönderiyorlardı.88
Yine 18 Mayıs'ta Foça Yunanlılar tarafından işgal ediliyor; İngilizler Alaşehir'e el koyuyarlardı. O günkü İleri gazetesi şu yorumda bulunuyordu: "İzmir'in işgali karşısında bütün Anadolu, bütün Türkler birleşti. En son dereceye kadar vatanı savunmaya karar verdi." Vakit gazetesi şöyle diyordu: "İzmir'de cereyan eden olaylar - M. Aşım: İzmir'in işgali, İstanbul ve taşra kamuoyunda yarattığı şiddetli heyecan... İzmir'le en az ilişkisi olan Kastamonu taraflarından öyle telgraflar geliyor ki, bunların altında Ayşe, Fatma imzaları vardır. Bunlar da Anadolu'nun kahramanlı sınıfına katılmaktadır. İzmir işgal edileli hiçbir Türkte rahat huzur kalmamıştır. İzmir'i birkaç yıl Anadolu'dan ayırmak, Anadolu'yu baştan başa mezaristan yapmaya yeter."

Bu olaylar sürüp giderken, 19 Mayıs'ta Mustafa Kemal, 9. Ordu birlikleri müfettişi sıfatıyla, sözde bölgedeki silahları toplama, çeteleri bastırmak ve sükûnü yeniden kurmak göreviyle Samsun'a ulaşıyordu. Aynı gün işgallere karşı her yanda protestolar devam ediyordu. Tirebolu'lar 19 Mayıs'ta bir miting düzenleyerek İzmir'in işgalini protesto ediyor;89 haklarını son nefeslerine kadar koruyacaklarını ve bu konuda imkânın elverdiği her türlü özveriye hazır olduklarını bildiriyorlardı. İstanbul'da birlerce kişinin katıldığı bir miting düzenleniyordu. Mitingi izleyen Bağlaşık Polis Kontrol Subayı Ceccaldi'nin 19 Mayıs'ta kaleme aldığı raporda anlattığına göre, duygulanmış ve ağlayan bir kalabalığa, ikisi kadın olmak üzere (Halide Edip de dahil) altı konuşmacı hitap ederek, ulusun, İzmir'in Yunanlılara verilmesini hazmedemeyeceğini haykırmışlardı. Mitingde hazır bulunan çok sayıda kadınların göğüslerinde "İzmir kalbimizdedir" sözcüklerini taşıyan rozetler vardı.90

Yine 19 Mayıs'ta, İngiliz Yüksek Komiseri vekili Amiral Richard Webb, Dışişleri Bakanlığı'na gönderdiği "oldukça ivedi" işaretli yazıda şöyle diyordu: "İzmir'in Yunanlılar tarafından işgali tüm Batı Anadolu ve İstanbul'da protesto fırtınası başlatmıştır. Padişaha, yönetime ve Yüksek Komiserlere durmadan telyazıları gönderilmektedir."91 Amiral Webb, aynı gün Londra'ya gönderdiği telyazısında, Yunan işgalinin İstanbul'daki Müslümanlar arasında yaratmış olduğu duyguların "billurlaştığını" ve matem nişanesi olarak İstanbul'daki mağazaların 18 Mayıs günü kapandığını bildiriyordu. 16
Mayıs'tan beri 200 kadar protesto yazısı almış olduğunu bildiren Webb, bu yazıların kimilerinin tehdit edici olduklarını, iç bölgelerden İstanbul'a yürüyüş düzenlenmesinden ve çeteler kurulmasından söz edildiğini belirtiyor, şunları ekliyordu: "İç bölgelerdeki durumun oldukça tehlikeli olduğunu seziyorum."92

20 Mayıs'ta, İstanbul'un Üsküdar semtinde, binlerce kişinin katıldığı büyük bir miting düzenleniyordu. Mitingi izleyen Bağlaşık Polis Kontrol Subayı Yarbay E. C. Maxwell, 22 Mayıs'ta kaleme aldığı raporda şu yorumu yapıyordu: "Tüm miting, benim şimdiye dek tanık olduğum mitinglerin en etkilisi ve en hazini olmuştur. Hemen hemen herkes toplantıya katılmıştı. Erkekler, kadınlar ve çocuklar başlangıçtan sona kadar ağlıyor; kadınlar göğüslerini yoluyorlardı. Çevrede işitilen tek ses, her yandan yükselen ah'lar ve ağlamalardı... Tüm miting esnasında düzen korundu."93 Bu sırada, Ünye'liler, 21 Mayıs'ta bir telgrafla protestoda bulunuyor; İzmir'in işgali protestolarına yerel dernekler de katılıyordu. Trabzon Muhafazaa-ı Hukuk-u Milliye Cemiyeti, İzmir'in işgali üzerine, 22 Mayıs'ta Yüksek Komiserlere protesto telyazıları gönderiyordu.94 28 Mayıs günü, işgal azınlıklarına silahla karşılık verilmesi, bütün Doğa Anadolu'yu temsil edecek daha geniş bir kongrenin düzenlenmesi kararlaştırılıyordu.

29 Mayıs'ta Amiral Calthorpe, İngiltere Dışişleri Bakanı vekili Lord Curzon'a gönderdiği yazıda, o güne dek kendisine ve öteki Yüksek Komiserlere, ek olarak dünya önderlerine, İngiliz Kralı'na, İngiliz Parlamentosu'na ve hatta Japonya yönetimine, Türkiye'nin her yanından yüzlerce protesto telyazıları ve yazıları gönderildiğini bildiriyor; Türklerin, Yunan işgaline karşı duydukları öfke ve kaygıları yansıttığını kaydediyor, şunları ekliyordu: "Bir tüm olarak bu telyazılarının (Türk) halkının gerçek ve geniş kapsamlı duygularını yansıttığını ve bu duyguların gözardı edilemeyeceğini hissediyorum."95
Türk Ulusal Akımının Doğuşu
Türk tarihçiler arasında ulusal akımın başladığı tarih konusunda görüş ayrılıkları vardır. Genellikle Mustafa Kemal'in ulusal direnişi başlatmak gizli amacıyla, Anadolu'yu yatıştırmak görevi ve 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla Samsun'a ayak bastığı 19 Mayıs 1919 günü başlangıç tarihi olarak kabullenmektedir; ancak, bu tarih, ulusal mücadelenin o tarihten önce var olmadığı izlenimini verir. İkinci tarih olarak Yunanlıların İzmir'i istila ettikleri 15 Mayıs 1919 gösterilir. Bu tarıhte ulusal direnişin Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak Cemiyetleri biçiminde örgütlendiğine işaret olunur. Üçüncü tarih olarak, yenik düşmüş bir Türkiye'ye zorla kabul ettirilmek istenen Mondros Mütarekesi'nin imzalandığı 30 Ekim 1918 gösterilir. Bu tarihten sonra, Bağlaşıkların mütarekenin koşullarından yararlanarak, bir savaş ganimeti bildikleri Türkiye'yi bölüşmeye koyuldukları belirtilir.96

Daha başka tarihler üzerinde de durulabilir. Örneğin Mustafa Kemal'le Ali Fuat'ın İstanbul'da buluşarak, Osmanlı Devleti'nin geleceği konusunda görüştükleri, Ordu vasıtasıyla ve ulusal iş birliğiyle bir direniş örgütleme gereği konusunda görüş birliğine vardıkları 20 Aralık 1918 tarihi de eklenebilir.97 O dönemde İtalya'nın İstanbul'daki Yüksek Komiser katını işgal eden Kont Carlo Sforza, "Mustafa Kemal Paşa, henüz 1919'un ilk aylarında, tek kurtuluş yolunun bağımsız bir Türkiye olduğunu hissetmişti" der.98 Harp Tarihi Dairesi Arşivi belgelerine dayanan Ahmet Hulki Saral'a göre, Karakese köy halkının 19 Aralık 1918'de Fransızlara karşı koyması, Türk ulusuna saldıran düşmana karşı ilk ayaklanma ve direnişti. Yine Saral'a göre, 1919 yılı başından itibaren eyleme geçen Karahasan ve arkadaşları, Türkiye'de ilk ulusal direnişi başlatmış oluyorlardı.99
1934'te İstanbul'da yayımlanan Tarih'in 4. cildinin 31. sayfasında şöyle denir: "Ayvalık tarafından 600 kişilik bir kuvvet başında bulunan Ali Bey, Ayvalık'ı işgale gelen Yunan alayını ateşle karşıladı (28 Mayıs 1919); artık düşmana, saltanat ordusu tarafından değil, Türk halkının milli teşekkülleri tarafından fiili mukabele başlamıştı. Bu andan itibaren Yunanlılara karşı anayurdun Türk milleti tarafından silahla müdafaası başlamış demektir".100 İzmir'de Osman Nevres (takma adı Hasan Tahsin Recep) tarafından 15 Mayıs 1919 günü atılan ilk kurşunu da unutmamak gerektir.101
Ulusal akamın gelişmesi ve yayılması üç evreye ayrılabilir:

1. İtilaf Devletleri'nce işgal edilen, ya da işgal edilmesi kararlaştıralan bölgelerde Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin kuruluş dönemi. Bu dernekler daha çok Başkan Wilson'un 14 ilkesinden esinleniyorlardı. İşgalin yapıldığı ya da istila şeklini aldığı İzmir ve Aydın ili gibi yörelerde bu bölgelerin yabancı ülkelere katılmasını ya da işgallerin genişlemesini her açıdan önlemek amacıyla Redd-i İlhak Cemiyetleri kurulmuştu.102 Mondros Mütarekesi'nin Türkler için ne anlama geldiğini kavrayan yurtsever Türk aydınlar, başta İzmir olmak üzere, Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde direniş örgütleri kurmuşladı. Özellikle düşman işgali tehlikesiyle karşı karşıya olan ve azınlık eylemlerinin yoğun olduğu bölgelerde kurulan bu örgütlerin başlıca amacı, kuruldukları bölgelerin Türklüğünü çeşitli istatistiki bilgilerle kanıtlayarak düşman işgalini önlemekti. Batı Anadolu'da Yunan ve Güneydoğu Anadolu'da Faransız işgallerine karşı oluşturulan Kuvay-ı Milliye birlikleri, Anadolu insanının Avrupa devletlerinin hakkında vermiş olduğu haksız kararlara karşı bir tepkisiydi. Anadolu Türklüğünün bağımsız ve özgür yaşama isteğini yansıtan bir ruhun ifadesi olan Kuvay-ı Milliye, düzenli ordu kurulmasına kadar geçen süre içinde Yunan ve Fransızların özgürce ve hiçbir tepki ile karşılaşmadan Anadolu içlerine ilerlemelerine engel olmak suretiyle Türk ulusunun ölüm-kalım savaşında oldukça önemli bir görevi yerine getirmiştir.103

2. Türk ulusçularının düzenlediği ulusal kongereler dönemi. 4 Eylül 1919'da toplanan Sivas Kongresi'yle bu dönem doruk noktasına erişiyor; tüm Mudafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak Cemiyetleri tek bir örgüt olarak Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Teşkilatı adı altında birleşerek, Anadolu'da fiili bir yönetimin çekirdeğini oluşturan ve Sivas Kongresi'nce seçilen Hey'et-i Temsiliye önderliği altında, ana hatlarını Misak-ı Milli ile çizdiği siyasayı gerçekleştirmek için başlangıçta milis güçlerinden oluşan Kuvay-ı Milliye'yi eyleme geçirmiştir.

3. 23 Nisan 1920'de Anadolu'da Büyük Millet Meclisi yönetiminin kurulduğu dönem ve sonrası. Bu dönemde Türk ulusal akımının önderleri, 16 Mart 1920'de Osmanlı başkenti İstanbul'un İtilaf Devletleri'nce resmen işgaline karşılık kendi fiili hükûmetlerini kurarak, düşmanlarının düşmanlarıyla ilişkiler kurmaya koyulmuşlardı. Bu dönem 1923 Temmuzu'nda imzalanan Lozan Antlaşması'yla Türk ulusalcılarının başarılarını taçlandırmıştır.

1. İngiliz Kaynaklarına Göre Türk Ulusal Akımı Niçin ve Nasıl Başladı
İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Sir Arthur Somerset Gough Calthorpe, İngiltere Dışişleri Bakanı vekili Lord Curzon'a 30 Temmuz 1919'da gönderdiği yazıda, 3 ile 24 Temmuz tarihleri arasında İstanbul'dan Trabzon'a giderek araştırı yapmış olan Deniz Yarbayı Heathcote-Smith'in, Ulusal Savunma Örgütleri'ne (Müdafaa-i Milliye Cemiyetleri) ilişkin olarak 24 Temmuz'da kaleme aldığı raporun bir suretini iliştiriyor, şu yorumda bulunuyordu: "Türk ulusal akımının doğuşu ve sür'atle yayılması şu nedenlere dayanır: Yunan ve İtalyan işgalleri ve yakında bağımsız Ermenistan ve Pontus cumhuriyetlerinin kurulacağı yolundaki söylentiler. Bu etkenler, Anadolu Müslümanları arasında kaygı ve huzursuzluk yaratmış ve onları, ulusçu kışkırtıcıların eylemlerine kolayca kaptırmıştır. Cılız ve iflas etmiş bir hükümet bu gelişmelerle başa çıkamamıştır."

Heathcote-Smith ise raporunda şunları kaydediyordu: "Oldukça ciddi bir akım başkaldırmaya başlamıştır. Bu akım, 3 Temmuz'da henüz gizli ve başlangıç evresindeydi. 8 Temmuz'da ise, Erzurum'da yapılan açıklamada bir akım örgütleneceği bildirilmişti ve bugün, Türkiye'nin her yanında Ulusal Savunma Örgütleri resmen ortaya çıkmıştır. Bu akımın meydana gelişinin başlıca nedeni, İzmir'in işgal edilmiş olmasıdır. Türkiye (ve İttihat ve Terakki!) 30 Ekim 1918'de o kadar yüreksiz ve savaş bitkini idiler ki, bu ülkeyle ilgili herhangi bir sert barış kararı hiçbir direnişle karışlaşmadan alınabilirdi. İzmir'in işgaline dek aradan yaklaşık olarak yedi ay geçmiştir. Mütarekeden bu yana geçen her ay halka, Türkiye'nin toprak bütünlüğünü ancak Wilson'un 14 ilkesinin güvence altına alabileceği telkin edilmişti. Kimi devletlerin, Türklere, sorunlarının sempatiyle incelenmekte olduğunu ima ettikleri bilinmektedir. İzmir olayı ve Yunanlıların, işleri berbat etmesinin ardından, ulusal akım gelişmeye başladı ve bugün Ulusal Savunma Örgütü gerçekte Türkiye anlamına gelmektedir. Rumlarla Ermeniler tarafından katledilme korkusu... Türkiye'nin belirsiz ve gittikçe genişleyen bir bölümünün gerçekten yirilmiş olması, Küçük Asya'daki başlıca kentiyle (İzmir) kuzeyde bir Pontus cumhuriyeti ve bağımsız bir Ermenistan kurulacağı söylentileri ve Yunanlıların, Bağlaşıkların yardımıyla İzmir'e sızdıkları inançları -tüm bu gerçeklerle kaygıların toptan etkisi- Ulusal Savunma Akımı için ideal bir hava yaratmıştır".104
Sonuç
Mustafa Kemal (Atatürk), Samsun bölgesini yatıştırmak, silahları toplamak ve varsa şuraları dağıtmak resmi göreviyle, Sadrazam Damat Ferit tarafından ve Padişahın izniyle atandığı 105 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktığında, Anadolu'da ulusal bir direniş başlatmakla ilgili tasarıları kafasında taşıyordu. Daha önce bu tasarıları kimi tanınmış Ordu komutanlarıyla, özellikle Anadolu'da İtilaf Devletleri'nin gözünden uzakta, önemli askeri güçlere komuta edenlerle (örneğin Kâzım Karabekir) görüşmüş, onların onaylarını almıştı. Bununla birlikte, başlangıçta ulusun ve ordunun genel ilgisizliğiyle karşılaşmıştı, çünkü halk ve ordunun bir bölüğü hala Padişah-Halife'ye içten bağlıydı. İtilaf Devletleri'nden yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu kafalarında yer etmişti. Kurtuluş yolu ararken, İtilaf Devletleri'ne karşı düşmanlık durumuna girilmeyecek, Padişah-Halife'ye canla başla bağlı kalınacaktı. 106
Yurdu kurtarma çabalarında Osmanlı aydınları arasında görüş ayrılıkları başgöstermişti. Kimileri (Padişah ve Sadrazam da dahil) Türkiye'yi İngiliz koruyuculuğuna vermekle kutarılabileceklerine inanıyorlardı.Öğrenimlerini ABD'de yapmış olan kimi yazar ve gazeteciler, örneğin Ahmet Emin ve Halide Edip, Wilson ilkeleri derneği çevresinde toplanarak, Türkiye'nin ABD güdümüne verilmesi görüşünü savunuyorlardı.

Kimileri de, bölgesel kurtuluş yolları arıyor, bazı bölgelerin Osmanlı Devleti'nden koparılması yoluyla sorunun çözümleneceğine inanıyor; dahası, kimi bölgeler, devletin çökmesine kaçınılmaz gözüyle bakarak, kendi kendilerine kurtarmaya çalışıyorlardı.107 Ancak, ulusun egemenliğine dayanan bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak ateşiyle yanan ulusal akımın önderleri, bu görüşlerin hiçbirini benimsememişlerdi. Mustafa Kemal, Büyük Nutku'nda şöyle der: "İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur... Ya bağımsızlık, ya ölüm. İşte gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktı."108

A. Milli Direniş ve Teşkilatlanma: Kuva-i Milliye ve Müdafaa-i Hukuk

Türk Siyasî Hayatında Klasik / Geleneksel Sistemden Modern Sisteme Geçiş Çabaları / Doç. Dr. Davut Dursun


Giriş
Türk siyasi hayatının en önemli asrı, tartışmasız 19. yüzyıldır. Aslında bu durum sadece Türk siyasi hayatı için değil, aynı zamanda bütün dünya için de geçerli bir durumdur. Avrupa'da klasik/geleneksel sistemden kopuş ve modern sisteme geçiş çabaları Türkiye'ye göre daha erken dönemde başlamış olsa da bu süreçte kesin bir toplumsal, ekonomik ve siyasi dönüşümün gerçekleşmesi, genel olarak 19. yüzyılda gerçekleşmiştir. Avrupa'da klasik/geleneksel sistemde değişim ve dönüşüm ihtiyacının hissedilmesi siyasi planda feodal yapıların yerini merkeziyetçi ulus-devlet formlarına bırakmaya başlaması, ekonomik alanda tarımsal üretim ilişkilerinden sanayi devrimiyle birlikte gündeme gelen sanayi üretim ilişkilerine, ticarette ise yerel ve kıtasal ticaretten kıtalararası ticarete geçilmeye başlanmasıyla birlikte gündeme gelmiştir. Bu süreçte, tarım toplumunun gereklerine göre oluşmuş mevcut yapılar yerlerini sanayi toplumunun ihtiyaçları doğrultusunda yapılanan yeni yapılara, rejimlere ve sisteme terk etmek zorunda kalmıştır.

Söz konusu süreçten Türk siyasi sisteminin etkilenmemesi ve klasik/geleneksel niteliğini olduğu gibi koruması elbette ki mümkün değildi. Avrupa'ya göre biraz geç de olsa değişme ihtiyacı duyulmuş ve sistem toptan bütün alanlarda yenilenme sürecine girmiştir. Bu yenilenmenin en yoğun şekilde yaşandığı, bir yandan klasik/geleneksel yapıların ve süreçlerin etkisinin giderek gerilemeye başladığı, buna karşılık geri çekilen yapıların yerini yeni modern yapıların aldığı 19. yüzyılda bu dönüşümün nasıl gerçekleştiği, hangi alanların öne geçtiği ve ne tür sonuçlar doğurduğu bu yazı çerçevesinde incelenecektir.
Bir Değişim ve Dönüşüm Asrı Olarak 19. Yüzyıl
Dünya sisteminin en aktif aktörlerinden biri olan Osmanlı Devleti'nin son asrını oluşturan 19. yüzyıl, hem dünya sistemi hem de Osmanlı Devleti için tam bir değişim yüzyılıdır. Bu asırda sosyal hayatın her alanında köklü değişmeler, dönüşümler ve şaşırtıcı kırılmalar yaşanmıştır. Bir yandan hızla sanayileşen Avrupa devletlerinin tüm dünyaya yönelik meydan okuma ve emperyalist saldırıları sürerken, diğer yandan Batı dışı toplumlar bu saldırılar karşısında ayakta durma ve tutunma mücadelesi vermekteydiler.
Osmanlı Devleti'nin 19. yüzyıldaki siyasi, kültürel, sosyal, ekonomik, idari ve diğer alanlardaki gelişmelerini, Avrupa güçlerinin dünyaya yönelik meydan okumaları karşısında ayakta durma, saldırıları geri püskürtme ve emperyal politikalara karşı direnme çabaları çerçevesinde değerlendirmek mümkündür.
Öncelikle bu asırda dünyada olup bitenlere bakmak gerekiyor. XVIII. yüzyıl biterken Fransa'da meydana gelen 1789 İhtilali, bir bakıma 19. yüzyıldaki siyasi ve diğer alanlardaki tüm gelişmelerin muharrik unsuru olmuştur. İhtilal sadece Fransa'da siyaset sürecini ve ilişkileri değiştirmekle kalmamış, getirdiği yeni fikirler, anlayışlar ve değerler tüm Avrupa'yı ve kısa bir zaman sonra dünyayı yavaş yavaş etkisi altına almıştır. Bu süreçte yeni sınıflar, yeni aktörler, yeni değerler ve yeni düşünceler siyaset sahnesine çıkmışlardır. Klasik/geleneksel olarak nitelenebilecek eski rejimin kurumları, yapıları, değerleri, düşünceleri, aktörleri ve süreçleri giderek gündemden düşerken yeni rejimin kurumları, değerleri, aktörleri ve süreçleri gündemi işgal etmeye başlamıştır.

Aristokrasi ile kilisenin iktidar üzerindeki tekeli, yeni sosyal sınıflar olarak yükselen burjuvazi ve daha sonra işçi sınıfı karşısında boyun eğmek zorunda kalmıştır. İhtilalin meşrulaştırdığı "ulus" ve "ulusçuluk" düşünceleri siyaset dünyasında imparatorlukların ve monarşilerin parçalanmalarına hizmet ederken yeni oluşumlara uygun zeminin oluşturulmasında dönüştürücü rol oynamıştır.

İhtilal Fransası'nın güçlü imparatoru N. Bonaparte'in atları tüm Avrupa'yı nallarıyla çiğnerken "eski rejim"e dayalı monarşiler "yeni"ye karşı ortak tedbirler alma ihtiyacı duymuşlardır. Waterloo'da teslim alınan Napoleon'un Saint-Helene Adası'na sürülmesi, elbette yerinden oynayan taşın hareketini önleyecek değildi. Avrupa, geleneksel iktidarlarını korumak isteyen monarşilerle İhtilal Fransası'nın cesaretlendirdiği cumhuriyet ve milliyetçilik eğilimlerinin cazibesine kapılan toplumlar şeklinde bloklara ayrılmaktaydı.

Diğer yandan Avrupa güçleri arasındaki mücadele ve sömürgecilik hareketi, Avrupa'dan denizaşırı topraklara kaymıştır. Aslında İngiltere, Fransa, Hollanda, Portekiz ve İspanya gibi Avrupalı güçlerin denizaşırı topraklarda "kolonlar" kurmaları XVI. yüzyılın başlarına kadar geri gitmektedir. Fakat uzun yıllar kıyı bölgelerinde sınırlı kalan sömürgecilik hareketi 19. yüzyılda Afrika ve Asya kıtasının iç bölgelerine yönelmiş ve kısa zamanda bu kıtaların Avrupalı güçlerce paylaşılması şeklinde gelişme göstermiştir. Avrupalı güçler hem Avrupa topraklarında hem de denizaşırı bölgelerde birbiriyle mücadele ediyorlardı. Emperyal politikalar takip eden sömürgeci devletler kendi aralarında dünyayı paylaşıyor, bu bölgeleri "beyaz adamın medenileştirme misyonu" çerçevesinde köleleştiriyorlardı.

Siyasi süreçler ve örgütlenmeler sahasında da bu yüzyıl yeni yönelişlerin ve örgütlenmelerin asrı olmuştur. Bu süreçte monarşiler ve aristokrasiler çökerken veya gerilerken yeni sosyal sınıflar ve onların şahsında yeni ideolojiler yükselmiştir. Siyasi egemenliğin "halk"ta olduğu inancı yaygınlaşmış, iktidar gökten yeryüzüne indirilmiştir. Bu çerçevede "demokrasi teorisi"nin eşitlik ilkesi ile liberalizmin özgürlük ilkesi yeni örgütlenmelerin temel ideali olmuştur. Halk kesimleri siyasi iktidarı ele geçirme yarışına "siyasi partiler" aracılığıyla katılırken, iktidarın sınırlandırılması için "anayasacılık" hareketleri giderek güçlenmiştir.
Halkın temsilcilerinden oluşan "yerel" ve "ulusal" kurullar ve meclisler, iktidarı kullanmada ön safa geçmişlerdir. İktidar-toplum ilişkilerinde "temsil ilkesi" belirleyici bir ilke olarak gelişmelerde belirleyici rol oynamıştır. İktidarın, toplumun temsilcileri aracılığıyla kullanacağı bir alan olduğu ve ilişkilerin buna göre örgütlenmesi gerektiği inancı yerleşmiştir.
Mekanik teknolojinin vücut verdiği sanayileşme hareketi üretim ilişkilerinde köklü değişikliklere yol açmış, ekonomik alanda yeni süreçler, ilişkiler ve kurumlar ortaya çıkmıştır. Sanayi Devrimi ile birlikte geleneksel üretim ilişkilerine dayalı süreçler toplumların gündeminden çekilirken sanayileşme süreçlerine uygun toplumsal yapılar örgütlenmişlerdir. Değişen üretim ilişkileri yeni sosyal sınıfları öne geçirmiş, burjuvazi ve işçi sınıfı sanayi medeniyetinin dominant toplum kesimleri olarak sosyal yapı sahnesinin en önünde yerlerini almışlardır. Bu iki sınıf sadece üretimde değil ticaret, kültür ve siyaset dünyasında da müessir olmaya başlamıştır.

On dokuzuncu yüzyılın yükselen medeniyeti olan Batı dünyasında bu gelişmeler olurken Batı dışı toplumların bu gelişmelerden etkilenmemeleri, kendi geleneksel sistemlerini ve yapılarını olduğu gibi korumaları mümkün değildi. O günün şartlarında, nispeten açık toplum görüntüsü veren imparatorlukların, kendi dışındaki dünyada meydana gelen gelişmelerden kısa zaman içerisinde etkilenmeleri şaşırtıcı değildir. Nitekim Avrupa'da bu değişmeler olurken Batı dışı toplumlarda da bu değişmelerin etkileri kısa zamanda ortaya çıkıyordu. Emperyal bir sürece yönelen Batı medeniyetinin kurumları, değerleri, problem çözme yöntemleri Batı dışı toplumlar tarafından taklit edilen, iktibas yoluyla alınan ve kendi özgül problemlerinin çözümünde kendisinden yararlanılan model olarak görülmüştür. Bu sebeple 19. yüzyıl Batı dışı toplumlar için Avrupa örneğine göre modernleşme sürecine girilen, Batı kurumlarının ve süreçlerinin alınmaya çalışıldığı, geleneksel sistemlerden uzaklaşarak çözümün Batı modellerinde arandığı, bu çerçevede geleneksel olanlarla modern olarak tanımlanan Batılı olanların rekabet ettikleri bir yüzyıl olarak ortaya çıkmıştır. Bu süreçleri Osmanlı Devleti de yaşamış ve köklü bir değişmeye maruz kalmıştır.
Türk Siyasi Hayatında "Değişim" İhtiyacı
19. yüzyıl Osmanlı Devleti için her alanda bir "değişim" asrı olmuştur. Bir yandan giderek işlevsizleşen klasik yapılar ve kurumlar terk edilirken, yerlerini farklı medeniyet dünyasından iktibas edilen yeni yapılar, kurumlar ve süreçler almıştır. Maksimum genişlemenin sınırına 17. yüzyılın ortalarında ulaşmış olan Osmanlı Devleti, bu asrın sonlarından itibaren çekilmeye başlayarak giderek küçülmüştür. 1699'da "Karlofça'da mühürlenen Viyana yenilgisi, Hıristiyan gücü karşısında Müslümanlar için hemen hemen kesintisiz ve uzun bir gerileme dönemi başlatmıştır."1

Viyana yenilgisinden yaklaşık bir asır sonra imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile Rusya, Osmanlı ülkesinde toprak, bazı ticari ayrıcalıklar ve Osmanlı Devleti'nde yaşayan Ortodoks tebaa üzerinde hamilik kazanmış, Müslümanların meskun oldukları toprakları ele geçirmiştir. Bu olaydan çeyrek asır sonra gerçekleşen Napoleon'un Mısır seferi ve işgali, Akka'da İngiltere'nin desteğindeki Osmanlı kuvvetlerine yenilmesiyle, görünüşte başarısızlıkla noktalanmış gibi gözükse de, "Batılı bir devletin küçük bir ordusunun bile Orta Doğu'nun önemli topraklarından birine kolaylıkla girip orayı işgal edebileceğini göstermiştir".2
Bir asır içerisine sığan her üç olay da Osmanlı Devleti'nin artık eski gücünde olmadığını, genişlemeden sonra çekilme sürecine girdiğini ve en önemli sorunun bu çekilmeyi ve küçülmeyi durdurmak olduğunu göstermekteydi. Dünya sistemi değişmekteydi ve Osmanlı gücü karşısında Batı giderek artan bir tempoda meydan okumaya yönelmişti. Geleneksel kurumlar ve yöntemlerle bu meydan okumaya karşı koymak, çekilmeyi ve küçülmeyi durdurmak imkansız gözüküyordu. Asırlardır rekabet halinde olduğu Batı karşısında savaş meydanlarında uğranılan başarısızlıkların askeri alanla sınırlı olmadığını anlamak zor değildi.

Siyasi sistemlerin başarısı mevcut problemlerin çözümünde gösterdikleri performansta ve etkinlikte ortaya çıkmaktadır. Her sistem ortaya çıkan toplumsal sorunları kendi yöntemi ve kurumlarıyla çözüme kavuşturmaktadır. Sistemlerin problem çözmedeki becerisi ve başarısı devam ettikçe herhangi bir sorun ortaya çıkmamakta, ama bu süreçte ortaya çıkan başarısızlıklar sorunların giderek artmasına, sistemin tıkanmasına yol açmakta, iktidar mevkiinde bulunanların mevcut problemleri çözecek bazı tedbirler almalarını zorunlu hale getirmektedir. Sistemin kendi tarih akışı içerisindeki değişimin ötesinde yukarıdan bir muktedir el ile değiştirilmesi ihtiyacı tam da bu dönemlerde gündeme gelmektedir.
"Değişim" Çabalarının Başlaması
Osmanlı Devleti'nde 18. yüzyılda karşımıza çıkan "yenilik" veya "ıslahat" çerçevesindeki değişmelerden önce de sistemin restore edilmesiyle ilgili pek çok "düzenleme" yapılmıştır. 17. yüzyılın başlarında Sultana bir rapor sunan Koçi Bey idarede, maliyede, askeriyede ve diğer alanlarda tespit ettiği pek çok aksaklığa, bozukluğa ve çürümeye işaret ediyor, acilen bazı tedbirlerin alınmasını istiyordu.3 Yine aynı dönemde müellifi bilinmeyen Kitab-ı Müstetab'ın yazarı da bir dizi probleme işaret etmekteydi.4 Bu ve bunun dışındaki pek çok rapor ve layihada dile getirilen aksaklıkların düzeltilmesi, problemlerin kendi sistematiği içinde çözümlenmesi için bir dizi çaba gösterilmiş, çeşitli yenililikler devreye sokulmuştur. Bizim dikkat çekmek istediğimiz "değişme", yürüyen süreçte ve sistemin kendi problem çözme mekanizmaları içerisindeki yenilik çabaları değil, sistemin kendi araçlarıyla sorunu çözememesinden dolayı rakip ve hatta düşman sistemlerin problem çözme yöntemlerine yönelmesi, rakiplerin yapılarının ithal veya iktibas edilmesiyle ortaya çıkan "değişme"dir. Bu nitelikteki sözünü ettiğimiz "değişme"yi 18. yüzyıldan başlatabiliriz.

Bu yüzyılın başında on iki yıl sadrazamlık yapan Damat İbrahim Paşa'nın (1718-1730) giriştiği reform teşebbüsleri, hiç kuşku yok ki, yeni bir dönemin başlangıcını oluşturmuştur. Batıyı tanımak için Viyana ve Paris'e elçiler göndermesi, Batılı mekan ve yaşama anlayışının bir yansıması olan Lâle Devri'ni başlatması, matbaanın tesisi gibi yenilikler, yeni yönelişin ilk ipuçlarını veriyordu. Fransız asıllı Comte de Bonneval ile Macar asıllı ve Fransız uyruklu Baron de Tott'un askeri alandaki reform çabalarında görevlendirilmeleri, mevcut problemlerin çözümünde yabancılardan yararlanma yönteminin giderek yerleşmekte olduğunu gösteriyordu.5
En mümeyyiz vasfı bir "yenilik" ve "reform" asrı olan 18. yüzyılın başlarında yaşanan "Lâle Devri, her şeyden evvel yeni bir yaşamak zihniyetinin ifadesi"6 olmuştur. Devre adını veren "lâle" yeni zihniyetin, yeni yaşama anlayışının, kozmos ve evren idrakinin sembolü olarak kabul edilmelidir. Tabiatla insan arasındaki ilişkilerde otaya çıkan bu yeni anlayış ve bakışta Batının ve özellikle de Fransız etkisinin büyük olduğu kesindir. Bu bakımdan Lâle Devri'ni Batı etkisindeki bir zihniyet değişiminin başlangıcı olarak kabul edebiliriz.

Reform çabaları önce askeri alanda başlatılmış olsa da diğer sahalarda da yenilikler kendini göstermiştir. Zaten henüz askeri alanla idari alanın kesin çizgilerle ayrışmadığı geleneksel sistemde, askeri alanda gerçekleştirilen "değişme"lerin, idari, sosyal, kültürel, dini ve diğer alanları da etkilemesi beklenmelidir. Özellikle matbaanın girişi kültür ve bilim alanında kalıcı etkiler bırakmıştır.

18. yüzyılın sonlarına doğru saltanat makamına oturan III. Selim'in giriştiği "yenilik"lerle ortaya çıkan "Nizam-ı Cedit" çabası sadece askeri alanla sınırlı kalmamış; eğitim, mali, idari ve sosyal alanlarda da "Yeni Düzen" kurma hedeflerine yönelmiştir. "Selim, talim ve terbiyesi kalmamış bir insan yığınından ibaret olan yeniçeri ordusunun yanında modern bir ordu teşkil etmek istedikten maada ulamanın iddialarını ve nüfuzlarını kırmak, fetvalariyle padişahın teşrii hakkını taksim eden şeyhülislamların salahiyetlerini azaltmak ve nihayet Avrupalıların san'atte ve ilimde yaptıkları keşiflere ortak olarak onların sanai, zirai, iktisadi müesseselerinden iktibaslar yaparak, Osmanlı imparatorluğunu yenileştirmek istemişti."7

III. Selim'in Yeni Düzen kurma çabalarında istediği başarıya ulaşamadığı ve sonunda "yenilik" siyasetine karşı ortaya çıkan ayaklanmada hem iktidarını hem de hayatını kaybettiği biliniyor. Statükodan yana olan sınıflar, devlet elitleri ve kurumlar mücadeleyi kazanmış "değişim"den yana olan Padişah ve ekibi mücadeleyi kaybetmiştir. III. Selim ile birlikte onun yenilik çabaları ve kurumları da ortadan kalkmıştır. Fakat bu durum Osmanlı iktidarının ve idaresinin yenileşme ve değişmeye duyduğu ihtiyacı ortadan kaldırmış değildir. Hatta III. Selim'le birlikte "değişme" ihtiyacının daha da arttığı bile söylenebilir. Zira Selim'den önce imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) ile Selim Dönemi'nde gerçekleşen Napoleon'un Mısır'ı işgali (1798-1801) Osmanlı gerilemesinin hangi vahim boyutlara doğru ilerlediğini gösteriyordu. Bu gerilemenin durdurulması için bir an önce tedbir alınması, düzenin restore edilmesi veya Nizam-ı Cedid'in kurulması gerekiyordu. Selim'in çabaları aslında Osmanlı gerilemesi ve daralmasının durdurulmasına, problem çözemeyen geleneksel sistemi problem çözer hale getirme amacına yönelik çabalardı. Aslında gerileme ve çöküşün sadece askeri alanda değil idari ve sosyal alanda da durdurulmasının gerektiğine işaret ediliyordu.
"Değişim" Hareketinin Hızlanması:

19. yüzyıla, III. Selim'in reform çabalarının bir ayaklanma sonunda başarısızlığa uğramasıyla giren Osmanlı iktidarının başına gelen II. Mahmut (1808-1839), selefinin "yenilik" ve "değişim" çabalarını sürdürmekte kararlıydı ve bunu toplumun bütün alanlarına yaymaktan başka çare görmüyordu. Bu sebeple II. Mahmut yenilik çabalarını askeri, idari, siyasi, sosyal, kültürel, eğitim, 19. ekonomik ve sağlık alanlarının bütününe yaymaya çalıştı ve adeta her alanda toptan "değişim" hareketini başlatmış oldu. Kendisinden sonra gelen Abdülmecit (ö.1861), Abdülaziz (ö. 1876) ve Abdülhamit (ö.1918) de onun açtığı yolda ilerleyerek tamamen yenilenmiş bir Osmanlı iktidarı ve sistemi meydana getirmeye çalıştılar. 19. yüzyıldaki yenilik ve değişim çabalarının başlıca simgelerinden biri, hiç kuşkusuz, hemen hemen her alanda yenilik ve değişiklik vaat eden Tanzimat Fermanıdır. 3 Kasım 1839'da ilan edilen Ferman'dan şunları özetleyebiliriz: "Tanzimat en geniş çevre ve manası ile ele alınırsa, bir cihan görüşünden başka bir şey değildir. Kendisinden evvelki nizamı beğenmiyor, kendinden sonra kendi kurduğu nizamı görmek istiyor. Yalnız siyasi ve idari sahada değil, içtimai hayatın hemen her sahasında bir yeni nizam isteniyor"du.8

Bu durumda 19. yüzyıl Türk siyasi hayatı için hemen her alanda köklü "değişim"lerin gerçekleştiği, eski "nizam"ın giderek terk edilerek yerine yeni "nizam"ın ikame edilmeye çalışıldığı, başta siyasi-idari ve sosyal düzene temel oluşturan dünya görüşünün, buna bağlı olarak da kültürel, ekonomik, dini, ailevi telakkilerin farklılaştığı bir dönem olarak değerlendirilmesi mümkündür. Toplumun klasik/geleneksel yapısı, kurumları ve bunların temel işlevlerinde radikal denebilecek kırılmalar, kaymalar ve farklılaşmalar meydana gelmiş, toplum yapısına yeni sınıflar, kurumlar ve işlevler dahil olmuştur. Mesela geleneksel düzendeki "haraca" bağlı bir "zimmî" sınıfın varlığı ve düşüncesi giderek terk edilerek yerine "milleti galibe" ile Avrupa devletleri ilişkilerinde önemli rol oynayan bir "Frenkler", "lövantenler" sınıfı gelişmiştir.9 Yine bu çerçevede Osmanlı toplumunun değer hükümleri değişime uğramış, yalnız sosyal hayatla ilgili değerler değil siyasi ve idari değerler, otoritenin kaynağı gibi temel kurumlarda da değişiklikler ortaya çıkmıştır. 19. yüzyıl her alanda ikili bir yapının egemen olduğu bir asır olmuştur. Bir yanda yeniye, Avrupalılığa, ıslahata yönelik olan yeni yapılar, diğer yanda ise eskiye, gelenekselliğe, muhafazakarlığa ait olan yapılar ve kurumları aynı anda yaşama imkanı bulmuşlardı. Bir bakıma yeni ile eskinin, Avrupai olanla yerli olanın rekabeti söz konusu oluyordu.
Siyaset Alanındaki Temel Değişmeler
19. yüzyılda Osmanlı yenileşme hareketinin siyaset alanında gerçekleştirdiği "değişme"yi birkaç başlık altında incelemek mümkündür.
1. Siyasi-İdari Sistemin Merkezileştirilmesi Çabaları:
Osmanlı Devleti'nde siyasi iktidarı elinde tutan halife/Sultanın iktidarının alanı ve sınırlandırılması konusu çeşitli spekülasyonlara ve farklı değerlendirmelere konu olmuştur. İktidarın örgütlenmesini sağlayan bir anayasa ve bir "sosyal kontrat" söz konusu olmadığından sistem bir "monarşi" olarak görülmüş ve iktidarın keyfi şekilde kullanıldığı ileri sürülmüştür. Oysaki uygulamada sultanın iktidarını fiiliyatta sınırlandıran pek çok yapı mevcut olduğu gibi siyasi örgütlenmede müessir geleneksel kurumlar ve ilkeler de iktidar sürecinde belirleyici olmuştur. Müslüman halkın ve yöneticilerin temel referans kaynağını oluşturan klasik fıkıh kitaplarında halifelerin ve imamların yetkileri ve görevleri tartışılmış, bu konuda teorik bir çerçeve oluşmuştur. Ne var ki sultanla onun iktidarı altında yaşayan toplum kesimleri arasında iktidarın konumuyla ilgili herhangi bir sözleşme görülmemiştir. Bürokrasinin ileri gelenleri, yeniçeriler, ulema ve meşayih, sultanlara karşı tavır koymuş, tahtlarını kaybetmelerinde etkili olmuşlardır. Fakat hiçbir zaman bu kesimlerle sultanlar arasında bir belge üzerinde uzlaşmaya varılmış, sultanın yetkileri tartışma konusu olmuş, karşılıklı güvenceler verilmiş değildir. Bu konudaki tartışmalar hukuki ve dini bir sorun olarak ulema arasında yapılmıştır.
III. Selim'in ayaklanma sonucu iktidardan uzaklaştırılmasını takiben, taşrada güçlenen ayanlarla merkezi iktidar arasında imzalanan "Sened-i İttifak" (1808) her ne kadar uygulanma imkanı bulamamış bir "sözleşme" ise de ilk kez farklı feodal toplum güçleri ile merkezi yönetimin bir masa etrafında toplanarak siyasi iktidara ilişkin bazı tasarrufları konuşmaları ve sonunda bir metin üzerinde ittifak etmiş olmaları açısından önemlidir.10 Bir taşra derebeyi olan Alemdar Mustafa Paşa'nın çabalarıyla İstanbul'da toplanan bazı Anadolu ve Rumeli ayanı ile valilerin merkezi yönetimin temsilcileriyle birlikte üzerinde ittifak ettikleri "Sened-i İttifak"la kendi haklarını ve imtiyazlarını pekiştirmiş ve merkezi yönetime kabul ettirmişlerdi. Sultan tarafından isteksizce onaylanan Sened-i İttifak'ın yürürlüğe konulması çabaları statüko yanlılarının sert tepkileriyle karşılaşmış ve yeniçerilerin ayaklanmasıyla her şey sona ermiştir.11

Temelde "büyük ayanın devlet iktidarını kontrol altına alma teşebbüsünü ifade"12 eden Sened-i İttifak, "bir harb ve ihtilal ortamı içinde iktidarı ele alan ayanlar tarafından padişahın mutlak otoritesi karşısında açıkca kendilerinin durumlarını garanti altına almak gayesi ile kabul ettirilmiş bir vesikadır."13 Bu nedenle siyasi açıdan önemi büyüktür. Şimdiye kadar sultanların otoritelerini sınırlandıran çeşitli faktörler söz konusuydu, fakat taşra güçlerinin merkezi yönetimle bir belge üzerinde uzlaşarak sultanın otoritesini sınırlandırmaları hiç olmamıştı. Daha önce hukuki ve dini bir sorun olarak ulema arasında tartışılan sultanın otoritesi meselesi, ilk kez toplumsal güçler, yönetilenler arasında da tartışma konusu haline gelmiş ve önemli bir mesafe de alınmıştır.

İktidarını güçlendirmeyi, düşündüğü reformları gerçekleştirmenin ön şartı olarak gören II. Mahmut, önce taşradaki feodal güçleri ve merkezdeki her türlü yeniliğin önüne dikilen kurumları etkisiz hale getirmek mecburiyetinde olduğunu biliyordu. Onun için önce merkezi yönetimle bir sözleşme imzalayacak kadar güçlenen ve Sened-i İttifak ile çeşitli imtiyazlar elde eden taşra ayanını ortadan kaldırma yoluna gitti. 14 Ardından kendi kontrolü önündeki en önemli engeli oluşturan yeniçeri ordusunu ortadan kaldırdı (1826) ve ulema sınıfını güçsüzleştirmeye çalıştı. Bu süreçte ulema, mali ve idari özerkliğini kaybetti. İdari reformlar çerçevesinde oluşturulan Maarif Nazırlığı, Adliye Nazırlığı gibi kurumlar ulemanın yetkilerinin bir kısmını devralarak siyasi iktidarın denetimine geçti.15 II. Mahmut, iktidarı önündeki engelleri tek tek kaldırıp otoritesini genişletirken hem sistemi merkezileştiriyor hem de kendisine bağlı yeni bir bürokrasi sınıfı oluşturuyordu. 19. yüzyıl Osmanlı bürokrasisi hem bileşimi, hem konumu hem de sistem içerisindeki işlevleri açısından öncekilerden bütün yönleriyle farklı bir görüntü vermektedir. Yeni bürokrasi eskisi gibi toplumsal temelden yoksun bir Kapıkulu Bürokrasisi değil, tam tersine sistem içerisinde siyasi işlevler de üstlenen ve her türlü gelişmede katkısı bulunan güçlü bir bürokrasidir.
II. Mahmut Dönemi, klasik/geleneksel yönetim sisteminden kesin bir kopuşu ortaya koymaktadır. Padişah-ulema-yeniçeri dengesi bozulmuş, sistem bütünlüğünü kaybetmiştir. Muhtelif zamanlardaki düzeltme çabalarından da olumlu sonuçlar alınamamıştı. Bu durumda II. Mahmut daha radikal bir yenilik yapmak zorundaydı. İşte bu çerçevede Batı modelinde oluşturulan kurumlar (Seraskerlik, Vezaretler...) yeni bir yönelişin ifadesi oluyordu. O'nun idaredeki hedefi otoritesini artırmak ve bütün iktidarı kendi elinde merkezileştirmekti. Hem İstanbul'da hem de taşrada bütün aracı otoriteleri devreden çıkarmak istiyordu. Bu amaçla veraset, gelenek veya halk desteğinden gelen bütün iktidarları kaldırarak sistemi merkezileştirdi. Merkezi hükümetin yetkisini genişletti. Müsadere sistemini kaldırdı. Haberleşme sistemine önem vererek posta sistemini kurdurdu. Takvim-i Vekayi (1831) adındaki gazeteyi yayınlattı.16

19. yüzyılda II. Mahmut'un yenilik çabalarıyla başlatılan idarenin merkezileştirilmesi süreci Tanzimat ve Meşrutiyet Dönemlerinde de sürdürüldü. Hatta bu merkezileştirmenin maksimum noktasına Cumhuriyet döneminde ulaştığı söylenebilir. Osmanlı geleneğine uygun bir formda hazırlanmış olan Tanzimat Fermanı ile devlet idaresinde köklü değişiklikler hedeflenmekteydi. Klasik sistemden kopuşu ve modern sistemin kurulması arzusunu simgelemesi açısından Tanzimat Fermanı'nın ayrı bir önemi vardır. Mevcut sorunları gelenek ve şeriattan ko****a gören Tanzimat Fermanı, sorunların üstesinden gelinebilmesi için bir dizi değişiklik, yenilik ve "kavanin-i cedide" yapılması ihtiyacına işaret ediyordu. Fermanı padişah adına kaleme alan ve ilan eden Mustafa Reşit Paşa, bürokrasinin görüşlerine ve isteklerine tercüman olmakta, "ıslahatta siyasi ve idari tedbirlere öncelik vermekte, devletin kurtuluşunu bilhassa kuvvetli ve merkezi bir idarede görmekte" idi.17

Reşit Paşa'nın gerçekten yapmak istediği padişahın siyasi ve idari otoritesini, karar verme yetkisini sınırlandırarak fiilen bu yetkileri bürokrasiye devretmek idi. Bu yolla padişah siyasi otorite açısından gücü sınırlandırılmışken bürokrasi güçlendirilmiş ve idari işlevlerin yanında siyasi işlevlerle de donatılmış olacaktı. Bunun için de elbette ki sistemin merkezileştirilmesi gerekiyordu. Babıali'nin idarede kesin egemenliğini sağlamak için sadece padişahın otoritesini sınırlandırmak da yeterli değildi; bunun yanında ayanın ve ulamanın nüfuz ve gücünden kurtarılmış ve merkezin emirlerine bağlı bir memur kitlesinin meydana getirilmesi de gerekiyordu. Bu süreçte gerçekleştirilen yeniliklerle ulema sınıfının idaredeki etkinliği azaltılarak bürokrasi güçlendirilmiştir. Bundan dolayı Tanzimat Devri'nin bir bakıma bürokrasinin en parlak devri olduğu söylenebilmektedir. Tanzimat Devri'nin yenilikçileri karşılarındaki engelleri aşmak için merkeziyetçi bir idare meydana getirmişlerdir. Nitekim Tanzimat Fermanı'nın uygulanmasına başta ayan ile ulemanın karşı gelmiş olmaları bir tesadüf değildir.18

1839'da ilan edilen Hatt-ı Hümayun, yeni dönemi başlatıyor ve klasik sistemden kesin bir kopuşu ifade ediyordu. Ferman yeni bir şeyden çok eski uygulamalara dönüş şeklinde sunulsa da İslamî geleneklerden açık bir kopuş olduğu kesindi. "Tebaanın hayatı, namus ve mülkiyet güvenliği, iltizamın ve ona ilişkin bütün suiistimallerin kaldırılması, silahlı kuvvetlere sürekli ve düzenli asker alınması, suçla itham edilenlerin adil ve açık muhakemesi ve kanunların uygulanmasında her dindeki kişilerin eşitliği gibi ilkeleri ilan etti."19 Özellikle her dine inananların eşitliği ilkesi gelenekten köklü bir ayrılış idi. Müslüman olmayanlar Müslümanlarla aynı seviyeye getiriliyorlardı. Hatt-ı Hümayun başarılı geçmişe devamlı atıflar yapsa da iyi bir idare için yeni kurumların ve kanunların gerekliliğine dikkat çekmekteydi. Nitekim bu yeni kanunlar ve kurumlar özellikle adalet ve maliye alanlarında ortaya çıkacaktır.
Diğer taraftan Tanzimat Fermanı'nın uygulanması amacıyla yapılan yenilikler arasında idarenin güçlendirilmesi ve merkezileştirilmesi bağlamında valilerin nüfuz ve yetkilerinin azaltılmış olduğunu görmekteyiz. Valiler yalnız asayiş işlerinden sorumlu hale getirilmiş malî işlerse merkezden geniş yetkilerle gönderilen muhassıl-ı emval adlı görevlilere aktarılmıştır. Vergi tahsili işleri valilerin ve ayanın kontrollerinden kurtarılmıştır. Maliye teşkilatı malî merkeziyetçilik prensibi üzerinde örgütlendirilmiş, ademi merkeziyetçiliğe son verilmiştir. Yine bu çerçevede kadılık teşkilatı mensupları da iyice merkeze bağlanmışlardır. Netice olarak 19. yüzyıldaki siyasi ve idari yeniliklerin ve yeniden yapılanma çabalarının sistemi bütün yönleriyle merkezileştirme amacına yönelik olduğu, bu asra kadar padişahlar tarafından kullanılan siyasi otoritenin büyük bölümünün yavaş yavaş bürokrasiye geçmeye başladığını, yeni teşekkül eden bürokrasinin idari işlevler yanında siyasi işlevler de görmeye başladığını, bürokrasinin kendisine engel olarak gördüğü toplumsal sınıf ve kurumları güçsüzleştirmeye yönelik çeşitli tasarruflarda bulunduğunu söylemek mümkündür.

1856 Islahat Fermanı, modern devletin en önemli özelliği olan vatandaşların dinlerine göre ayırıma tabi tutulmaması yönünde büyük bir adım attı ki, bu durum da klasik/geleneksel sistemden radikal bir ko****u. Tanzimat Fermanı'nın araladığı kapıyı Islahat Fermanı sonuna kadar açarak cizyeyi kaldırdı. Askerliği gayrimüslimlere de teşmil etmekte bir beis görmedi. Böylece Osmanlı tebaasının eşitliğini ilan ederek geleneksel anlayış ve değerlerden kopmuş oldu. Kırım Savaşı'nın ardından ilan edilen Islahat Fermanı ile Osmanlı iktidarı Avrupa'nın talep ettiği reformların tümünü kabul etmiş oluyordu.

Aslında Londra ve Paris'te hazırlanmış olan Islahat Fermanı eşitlik adına her çeşit hukuki, siyasi ve ekonomik hakları gayrimüslimlere de tanıyordu. Bununla Ferman, "Osmanlı Devleti'nin o güne kadar sahip olduğu temel prensiplerin ve geleneklerin tamamını göz ardı ediyordu."20 Avrupa bu yolla Balkan Hıristiyanların hamisi rolünü Rusya'dan alarak etkili konuma yerleşmiş oluyordu. Balkan Ortodoks Hıristiyan eliti bakışlarını Rusya'dan Batıya yöneltmekteydi.
2. Danışma ve Temsil Kurullarının Yerleştirilmesi
19. yüzyılda Osmanlı Devleti'nde siyasi alanda meydana gelen değişmelerden biri de hem ulusal, hem de yerel düzeyde çeşitli alanlarda kurulların, danışma meclislerinin ve temsil sisteminin gelişip yerleşmesi olmuştur. Aslında klasik Osmanlı devlet yapısı kurullardan ve danışma geleneğinden habersiz değildi. Devletin kuruluşundan beri mevcut olan, yapısı ve bileşimi zamanla farklılaşan Divan-ı Hümayun sistemin en etkin kurumlarından biri olarak önemli roller oynamıştır. Devlet işlerinin padişah adına görüşülüp kararların alındığı, siyasi ve idari faaliyetlerin yürütüldüğü bir kurul-organ olan Divan-ı Hümayun, 17. yüzyılın ortalarından itibaren etkinliğini kaybetmişti. Divan-ı Hümayun'daki üyeler sivil halk kesimlerinin temsilcisi değil bürokrasinin farklı kanatlarının temsilcileriydi ve padişah adına hareket ediyorlardı. Yasama, yürütme ve yargı yetkisine sahip Divan-ı Hümayun'un etkinliğinin azalmasından sonra idari otorite giderek Babıali'nin eline geçmiştir.21
Divan-ı Hümayun dışında sadrazam başkanlığında toplanan İkindi, Çarşamba ve Cuma divanlarını da anmak gerekir. 18. yüzyıl sonlarına doğru III. Selim önemli kamusal sorunları görüşmek üzere Meşveret Meclislerini toplantıya çağırmıştır. Devlet idaresinin üst tabakasına mensup yetkililerin katıldığı bu meclisler reform programlarının hazırlanmasında önemli rol oynamışlardır. II. Mahmut da bu yöntemi sürdürmüştür. Ne var ki Meclis-i Meşveret "ihtiyaca göre toplanan bir meclisti ve sürekli bir yapı arz etmemekteydi. Gündemi yalnızca tek ve belirli bir konu ile sınırlıydı ve kendine bağlı bir bürokratik örgütü bulunmuyordu."22 Tanzimat Fermanı'nın öngördüğü bütün reform hareketlerinin hazırlayıcısı ve yürütücüsü olarak öne çıkmış olan Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye, Divan-ı Hümayun ve Meclis-i Meşveret'in yerini alarak Tanzimat Dönemi'ne damgasını vurmuştur. Padişah adına yasama ve yargı yetkilerine sahip olan bu kurul ile daha sonra kurulan Meclis-i Tanzimat (1854) üyeleri bürokrasiden geliyorlardı ve burada yönetilenlerin temsili söz konusu değildi.23

Bu gelişmelere rağmen Osmanlı sistemi, temsili hükümet ilkesini ve temsil kurumlarını, esas itibariyle Batılı örneklerden almış bulunmaktadır. Eğer Osmanlı geleneğinde temsili sistem örneği aranacaksa buna verilecek en anlamlı örnek toplumun en alt birimini oluşturan mahallelerden verilebilir. "Osmanlı'nın ilk günlerinden itibaren, imparatorluk emirleri yerel ayan, eşraf, lonca temsilcileri ve imamların toplantıya davet edilmeleri suretiyle kasabalara ulaştırılıyordu. (...) Köyler ve daha küçük yerleşim alanlarında muhtarın yanında ihtiyar meclisi seçme geleneği mevcuttu."24 Ne var ki toplumun en alt birimini oluşturan mahalle ve köylerde meslek, din ve coğrafi temelde temsil ilkesine göre oluşmuş kurullar, daha üst düzeydeki örgütlenmelerde söz konusu değildi. Mesleki gruplaşmalardan doğan loncaların yöneticileri, esnaf tarafından seçiliyor ve üyelerini temsil ediyorlardı. Coğrafi gruplaşmanın ürünü olan mahallelerin başındaki şeyhler de yine halkın seçimi ile belirlenmekteydi. Benzer şekilde dini ve etnik cemaatlerin organizasyonunda da yöneticiler cemaat gelenekleriyle belirleniyor ve kendi cemaatlerini temsil ediyorlardı. Lonca, mahalle ve cemaat temsilcileri merkezi yönetimle halk arasında önemli rol oynuyor ve iki kesim arasında aracılık yapıyorlardı.25 Bu durumda toplumun alt tabakalarında işleyen bir temsil sisteminin mevcut olduğunu ve bu sistem içerisinde ilgili halk kesimleri tarafından belirlenen temsilcilerin merkezi ve yerel iktidar tarafından tanındığını, özellikle iktidar/halk ilişkilerinde rol oynadıklarını söyleyebiliriz.

Temelde temsili hükümet ilkesi ve pratiği ile ilgili hiçbir madde içermeyen Gülhane Hatt-ı Hümayunu (1839) ile başlayan Tanzimat Devri, bir kanun koyma, idarenin tüm eylemlerini "nizamname" ile düzenleme çabalarının yoğunlaştığı bir devirdir. Klasik sistemde her sancak için bir kanunname çıkarılırdı. Kanunnameler arasında temelde bir benzerlik ve birlik olmakla beraber her birinin ilgili sancakla sınırlı olması, idarede tek biçimliliği değil farklılığı esas alıyordu. Tanzimat'la birlikte bu uygulama son bulmuştur. Bu dönemde çıkarılan nizamnameler tüm Osmanlı ülkesi için geçerli hale getirilmiştir. "Bu devir nizamname çıkarma, kanun koyma (vaz'etme) devridir. Gerçekten de Tanzimat Dönemi'nin genel ruhu bize göre, idarenin bütün işlemlerinin yazılı ve belirli kurallara, nizamnamelere göre yapılmasının sağlanması olarak ifade edilebilir. İdareciler tamamen bu nizamnameler ve kanunlara bağlı olarak tebaayı yönetmek zorundadırlar."26
Tanzimat Fermanı'nın işaret ettiği yeni kanunların ve nizamnamelerin çıkarılması, bu düzenlemelerin yapılabilmesi için özel kurullar ve kurumların tesisi gerekmiştir. Bu bakımdan 19. yüzyıldaki kurulların ve meclislerin önemli bir kısmı sözü edilen nizamname ve kanunları hazırlamak amacıyla oluşturulmuştur. Böyle bir ihtiyaç ve gereklilik meclislerin ve kurulların tesisini zorunlu hale getirmiştir. Meclis-i Ahkam-ı Adliye ve benzeri pek çok kurul bu amaçla oluşturulmuştur.

Aslında klasik sistemde de mevcut olan meclis, danışma ve şura geleneği 19. yüzyıldaki yenilikler çerçevesinde geliştirilerek daha da yaygınlaştırılmıştır. Bu süreçte idarenin her alanında ve düzeyinde genelde idari temsilcilerin yer aldıkları "danışma" organları öne çıkmıştır. Bu meclislerin veya kurulların çoğu padişah adına hizmet görseler de, fiiliyatta padişahın otoritesini sınırlandırma ve otoritenin bürokrasiye intikal ettirilmesine hizmet etmişlerdir. Diğer yandan mevcut olan "danışma" geleneği yaygınlaştırılarak idaredeki keyfiliğin önüne geçilmek istenmiştir. Siyasi yapının demokratikleşmesi ve meşruti hüviyete kavuşturulmasında bu meclislerin ve danışma kurullarının yaygınlaşmasının olumlu katkısının olduğu söylenebilir.

19. yüzyıldaki bir diğer önemli gelişme ise devletin değişik seviyelerindeki kurullarında halkın temsiline dayanan bir yapılanmanın gerçekleşmiş olmasıdır. Bu bakımdan temsili hükümet sistemi gerçek anlamda eyaletlerde başlamıştır, denilebilir. 1840 yılında eyaletlerdeki valilerin yetkilerini kısmak, merkezin otoritesini arttırmak ve mali sistemi yeniden örgütlemek amacıyla çıkarılan bir fermanla "bölgenin başlıca halk gruplarından ve yönetici sınıf temsilcilerinden oluşan danışma meclisleri"27 kurulmuştur. Vilayet sistemine geçilmeden önce sancak ve kazalarda halk temsilcileri ve yöneticilerin iştiraki ile iki tür meclis kurulmuştu. Muhassılı olan vilayet ve bölge merkezlerinde her biri on üç üyeden oluşan Büyük Meclisler ve muhassılı olmayan yerlerde ise Küçük Meclisler adıyla anılan kurullar oluşturulmuştur. Büyük Meclislerin yedi üyesi hükümeti, altı üyesi de yerel ayan ve loncaları temsil ediyorlardı. Tanzimat reformlarının uygulandığı kazalarda oluşturulan Küçük Meclislerin beş kişiden oluşan üye sayısının üçünü hükümet temsilcisi, ikisini de yerel ayan temsil ediyordu.28

Bu meclislerdeki halk temsilcilerin seçimi yöntemi oldukça karmaşıktı ve bugünkü anlamda demokratik bir yapı görüntüsü vermiyordu. Ancak ilk defa bu meclisler yoluyla halkın hükümette temsiline imkan verilmiş oluyordu. Yukarıda belirtildiği gibi daha önce mahalle düzeyinde halkın temsiline imkan veren bir yapı vardı, fakat hükümette temsil söz konusu değildi. Ne var ki bu meclislerdeki temsil de nihayet yerel nitelikli idi ve "çoğunlukla seçilenler her dinsel, ekonomik ve toplumsal grubun egemen sınıflarının üyesiydi ve halkın çıkarlarından çok kendi sınıf çıkarlarını temsil ediyordu."29
Bununla birlikte birçok açıdan bu meclisler önemli bir yeniliği ve gelişmeyi ifade ediyorlardı. Öncelikle bir seçim ilkesi ortaya konulmuştu. Halkın temsilcilerinin nasıl seçileceği resmen belirlenmişti. Diğer yandan temsil ilkesi de resmen onaylanmış ve sisteme dahil edilmişti. Gayrimüslimlere de yer verilmesi ve Müslümanlar gibi idari, mali ve adli sorunların tartışılmasına katılabilmeleri önemli bir gelişmeydi. Ayrıca meclis başkanlığının kadılara verilmeyip hükümet temsilcisi diğer üyelere verilmesi de önemli bir gelişmeyi ifade ediyordu.30

Daha sonra adları Eyalet Meclisleri ve Sancak Meclisleri olarak değiştirilmiş ve 1864 yılına kadar faaliyetlerine devam etmiş olan31 ve eyalet ile sancakların yönetiminde önemli işlevler üstlenen bu meclislerde mahalli halkın din temeli üzerinde temsil edilmeleri, esasında temsili sistem geleneğinden yoksun olan Osmanlı iktidarı için önemli bir gelişmeyi ifade ediyordu. Şimdiye kadar mevcut olan kurullar veya meclislerde bürokrasi temsilcileri görev almış ve onlar da padişah adına hizmet görmüşlerdir. Şimdi ise yönetilen halk kamusal işlerin görüşülmesi ve karara bağlanması sürecine temsilcileri yoluyla iştirak etmekteydiler.

1864 yılında yayımlanan Vilayet Nizamnamesi, Osmanlı Devleti'nin idari taksimatını yeniden düzenleyerek idarenin her kademesinde üyelerinin çoğu seçimle işbaşına gelen her vilayet, sancak ve kazada "Meclis-i İdare"leri getirdi. Mülki idarecilerin başkanlığı altında teşekkül ettirilen Meclis-i İdarelerde Müslim ve gayrimüslim halkın temsilcileri yer almaktaydı. Bunun yanında vilayetlerde kurulan ve her sancaktan seçilmiş iki Müslüman ve iki gayrimüslim üyeden teşekkül eden Vilayet Genel Meclisi adında bir başka meclis de vardı.32 İdarenin her düzeyinde kurulan ve temsil esasına dayanan bu meclislerin yanında önce İstanbul'da ardından diğer şehirlerde kurulan belediye teşkilatları içindeki, yine temsile dayanan belediye meclislerini de hatırlatmak gerekir.

Osmanlı Devleti'nde temsili sistemle ilgili en önemli gelişme, elbette ki Meclis-i Mebusan'ın toplanmasıdır. Farklı düzeylerdeki idare meclisleri olsun belediye ve diğer meclisler olsun, mahalli düzeyde meclisler idi ve temsili niteliği ilgili yöre ile sınırlı bulunuyordu. İmparatorluk düzeyindeki ilk temsili kurum Meclis-i Mebusan olmuştur. Geçen asrın sonlarına doğru başlayan sistemi yeniden oluşturma ve reform çabaları 19. yüzyılda siyasi ve idari alanda farklı bir dünya görüşünün, ideolojisinin ve kültürün gelişip yerleşmesini sağlamıştır. Bu süreçte muhalefet, örgütlü muhalefet, temsili kurumlar, anayasal monarşi, iktidarın sınırlandırılması, parlamentonun açılması gibi fikirler özellikle bürokraside ve aydınlar arasında taraftar bulmuştur. 23 Aralık 1876 tarihinde yürürlüğe giren Kanun-ı Esasi, aynı zamanda bir parlamentonun kuruluşunu, işleyişini ve yetkilerini de belirlemekteydi. Meclis-i Umumi adı verilen ve iki ayrı "Heyet"ten oluşan Meclis'in Heyet-i Ayan bölümü atama ile, Heyet-i Mebusan ise halkın seçtiği temsilcilerden oluşacaktı. "Bu, temsil ilkesinin gelişim tarihi içinde, millet temelinden, şahıs temeline doğru önemli bir geçişin de göstergesi oldu."33 Zira anayasanın getirdiği üç önemli yenilik vardı; kısmen atama yerine seçimle gelecek vekiller meclisi olacak, elli bin erkek başına bir vekil seçilecek, meclisin her üyesi kendi seçim bölgesini ve kendi mezhebini değil tüm Osmanlı vatandaşlarını temsil edecekti. Artık temsilciler kendilerini seçen milletlerini değil tüm Osmanlıları temsil edeceklerdi. Anayasada millet ayırımı sürdürülmekle birlikte temsil sistemin işlemesinde terk edilmekteydi.
Heyet-i Ayan, doğrudan doğruya padişah tarafından kayd-i hayat şartı ile atanacak kişilerden oluşmaktaydı. (Kanun-ı Esasi, md.: 60-64) Meclisin ikinci heyetini oluşturan Heyet-i Mebusan ise her elli bin Osmanlı erkek nüfusuna bir temsilci düşecek şekilde halk tarafından seçilecek "mebus"lardan oluşuyordu (Md: 65). Seçimin nasıl yapılacağı ile ilgili bir yasa çıkarılacak, seçimler dört yılda bir ve gizli yapılacak, mebus seçilebilmek için Türkçe okumak ve mümkün olduğu ölçüde yazmak gibi özel şartlar gerekmekteydi (Md: 65-80).34

Daha Kanun-ı Esasi yürürlüğe girmeden önce Meclis-i Mebusan üyelerinin seçimleriyle ilgili hazırlıkların yapıldığı görülmektedir. Anayasayı hazırlayan komisyon, sadece ilk seçimlere mahsus olmak üzere 28 Ekim 1876 tarihinde "Meclis-i Mebusan Azasının Suret-i İntihabı ve Tayinine Dair Talimat-ı Muvakkate" başlıklı bir genel seçim beyannamesi yayınlanmış ve ilk meclisin üyeleri buna göre seçilmiştir.

Bu beyannameye göre hangi vilayetten ne kadar mebus çıkacağı belirtiliyordu. Mebus sayısı asgari 130 olacaktı; bunun 80'i Müslüman, 50'si de gayrimüslim olacaktı. Kanun-ı Esasi her elli bin Osmanlı vatandaşına bir mebus öngörmüşse de beyanname 130 sayısı ile sınırlamıştır. Seçimler iki dereceli yapılacaktı.35 Olağanüstü koşullar nedeniyle, beyannamede belirtilen hususlar uygulanamamış ve seçimler yapılamamıştır. Mebusların seçimleri Vilayet Meclisleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Bir bakıma Vilayet Meclisi üyeleri ikinci seçmen (müntehib-i sani) olarak kabul edilmiş ve onların seçtiği kişiler mebus olarak İstanbul'a gönderilmiştir.

19 Mart 1877'de İstanbul'da toplanan, Osmanlı ülkesinin dört bir yanından gelen değişik dil, din, mezhep, kültür ve bölgeye mensup rengarenk 115 mebus ilk Osmanlı parlamentosunu oluşturmuşlardır. İlk Osmanlı parlamentosunun çağdaşı meclisler gibi bir sınıfsal temeli yoktu ve esas itibariyle "etnik bir renkliliğe sahip"ti.36 Yetkileri, bileşimi, çalışma yöntemleri, sistem içindeki yeri ve işlevleri elbette tartışılabilir bir konuydu. Ama onun sembolik olarak ifade ettiği önemli bir gelişme vardı ki o çok önemliydi: Klasik/geleneksel sistemde mevcut olmayan ülkesel düzeyde yönetilenlerin temsilcilerinden oluşan bir kurul, meclis veya organın siyasi kararların alınması ve temel kuralların konulması sürecine katılmaları ilk kez gerçekleşiyordu. Bu ilk gelişme Osmanlı iktidarının geleceğini ve ilerideki siyasi örgütlenmeleri de derinden etkileyecekti. Bu bakımdan 19. yüzyılda Türk siyasi hayatında gözlemlenen siyasi gelişmelerin belki de en önemlisi temsil sisteminin yerleşmesi ve kurumsallaşmaya başlamasıdır.
3. Siyasi Düşüncelerin Farklılaşması ve Anayasalı Devlete Geçilmesi
19. yüzyılda Osmanlı Devleti'nde ortaya çıkan siyasi gelişmelerin en önemlilerinden bir diğeri de devlet ve iktidara ilişkin düşüncelerin farklılaşması ve örgütlü muhalefet hareketlerinin ortaya çıkmasıdır. Bu asra kadar Osmanlı aydınları siyasi iktidara ilişkin sorunları ve süreçleri geleneksel ölçüler içerisinde tartışırken, yürürlüğe konulan yenilikler ve uygulanan politikalar toplum ve aydınlar arasında farklı tepkilerle karşılanmıştır.37 Özellikle giderek güçlenen ve siyasi iktidarın kullanılmasında padişahın önüne geçen Babıali'nin Tanzimat Dönemi'nde izlediği politikalar geniş bir muhalefet cephesinin oluşmasında etkili olmuştur.
Aydınların idareye karşı ilk örgütlü hareketi, Islahat Fermanı'nın yayınlandığı tarihten üç sene sonra Şeyh Ahmed Efendi liderliğindeki Kuleli Vakası'dır (1859). Henüz teşebbüs halinde iken haber alındığından harekete geçemeden elebaşıları tutuklanıp çökertilen gizli örgütün adının "Fedailer Cemiyeti" olduğu ileri sürülmüştür.38 Cemiyetin amacı ve ideolojisinin ne olduğu net olarak belli olmamakla beraber hükümetin uygulamalarına karşı oldukları ve yönetimi değiştirmeyi hedefledikleri sanılmaktadır.

Tanzimat'ın yaptığı şey Avrupalıların yapısını barbar ve onarılamayacak kadar kötü olduğuna inandıkları Osmanlı iktidarının klasik/geleneksel kurumlarını yıkarak yerlerine Batıdan iktibas edilen kurumları ikame etmeye çalışmak oldu. Bu çabasında çok başarılı olduğunu söylemek zor olmakla beraber en azından klasik kurumların ve yapıların geriletilmesi, işlevsiz hale getirilmesi ve yenilerin önünün açılması konusunda belli bir merhalenin alındığı açıktır. Avrupalı kurumların ve yapıların benimsenmesinin Osmanlı iktidarını ve toplumunu güçlendireceğine, mevcut sorunların çözümüne katkıda bulunacağına inanılıyordu. Osmanlı devlet eliti, Avrupalılarca ve İstanbul'daki elçiliklerce bu görüşe zorlanıyor, bu görüşün benimsenmesinde etkili oluyorlardı. Bu gelişme ve politikalar kısa zamanda muhalefetini yaratmakta gecikmedi. Yeni Osmanlılar ve diğer muhalif unsurlar bu meyanda ortaya çıkmışlardır. Ne var ki muhalif unsurlar artık klasik/geleneksel kurumları ve yapıları değil onların modernize olmuş şekillerini savunuyorlardı.

Tanzimat idarecilerinin politikalarına ve idare tarzına muhalefet eden bir diğer örgütlü hareket Yeni Osmanlılar Cemiyeti'ne mensup olanlardan gelmiştir.39 1861'de iktidarı ele alan Abdülaziz Dönemi'nde meşruti idare cihazının kurulması talepleri iyice su yüzüne çıkmıştır. Fransa, İngiltere ve Avusturya'nın desteğiyle etkin bir reform politikasının yürürlüğe konulmasını isteyen bir notanın verildiği sırada Yeni Osmanlılar da örgütlenmekteydiler. Tanzimat Dönemi'nin etkin devlet adamları olan Âlî ve Fuat Paşaların yönetimi sırasında "yeni kanunlar(ın) ve kurumlar(ın) akın halinde sökün"40 etmesi muhalefetin gelişmesinde önemli etkide bulunmuştur. Dönemin etkili haberleşme vasıtası olan gazeteler yoluyla muhalif düşüncelerini ve hükümet politikalarını eleştiren yazıları kaleme alan Yeni Osmanlılar Avrupa'ya kaçmak ve burada muhalefetlerini sürdürmek mecburiyetinde kalmışlardır. Babıali hükümetinin ülkeyi keyfilikle idare ettiğine inanan Yeni Osmanlılar, Osmanlı Devleti'nin Batı karşısında boyun büker hale gelmiş olmasından rahatsızlık duyuyor ve mevcut duruma çare bulmak için çeşitli önerilerde bulunuyorlardı. Temel hedefleri "Babıali'nin keyfi idaresine son verip yerine meşruti bir idare getirmek" idi.41 Yeni Osmanlılar padişahı değil bürokrasiyi ve Babıali'yi hedef alıyorlar "Usul-i Meşveret" adını verdikleri parlamenter rejimi savunuyorlardı. Eleştirilerinde genellikle Tanzimat idarecilerinin dinden uzaklaşmalarını, Batılı güçlere teslim olmalarını, padişahın otoritesinin hiçe sayılmasını, "meşveret"e önem verilmemesini dile getiriyorlardı. Kendisine karşı mücadele verdikleri Âlî Paşa'nın ölümü üzerine (1871) bulundukları Avrupa merkezlerinden yavaş yavaş İstanbul'a dönen Yeni Osmanlılar düşüncelerini burada savunmaya çalıştılar.
10 Mayıs 1876'da patlak veren medreseli öğrencilerin ayaklanması hükümetin değişmesiyle noktalandı. Yeni hükümette, Yeni Osmanlıların yanlıları da görev almışlardı. Ne var ki yeni hükümetle padişah arasında ciddi bir güven problemi bulunuyordu ve bu güvensizlik sonunda Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi'nin Halife/Sultanın hal'ine cevaz veren bir fetva vermesiyle yeni bir döneme girilmiş oldu. Padişah Abdülaziz hükümet tarafından iktidardan uzaklaştırılırken yerine V. Murat'ı geçirmeyi başarıyorlardı. Bu durum "hürriyetçiler için bir zafer gibi göründü. Murat yıllarca Genç Osmanlılarla temasta bulunmuş ve onlara sempati göstermişti; bunlardan bir çoğu şimdi saray memuriyetleri aldı. Kıbrıs'tan çağrılan Namık Kemal onun özel sekreteri oldu".42 Bu gelişme Osmanlı Devleti'nde anayasal devlet idaresine geçmenin kapısını da aralamış oldu. Zira hükümete giren Mithat Paşa ve diğer Yeni Osmanlılar "Usul-i Meşveret"i ve "Kanun-ı Esasi"yi savunuyorlardı. Anayasa ve meclisle birlikte tesis edilecek parlamenter sistemin bürokrasinin konumunu güçlendireceğine, sorunların çözümüne katkıda bulunacağına ve bu yolla Avrupa devletlerinin ilgisini kazanacaklarına inanıyorlardı.

Mithat Paşa tarafından hazırlanan V. Murat'ın tahta çıkış hattının müsveddesinde ilk kez "Kanun-ı Esasi" ve "Meclis-i Mebusan" vaatlerinde bulunulmaktaydı. Fakat hükümet üyeleri bu vaatler üzerinde ittifak edemediklerinden hattan çıkarılmıştır.43 V. Murat'ın kısa süren saltanatı sırasında Kanun-ı Esasi için ön hazırlıklar yapılmış, ne var ki olumlu bir sonuç alınamamıştır. Sağlık sebepleriyle V. Murat'ın tahttan indirilmesi ve yerine kendisinden anayasayı ilan etme sözü alınmış olan44 II. Abdülhamit'in tahta çıkarılması sırasında ara verilen Kanun-ı Esasi çalışmaları bir zaman sonra yeniden başlatılmıştır. 30 Eylül 1876 tarihli irade ile Kanun-ı Esasi Layihasını hazırlamak üzere Mithat Paşa başkanlığında ve yirmi dört üyeli bir komisyon kurulmuştur.45

Mithat Paşa'nın başkanlığı altında çalışmalarını sürdüren özel komisyon yıl sonuna doğru çalışmalarını tamamlayarak tasarıyı ilan edilebilir hale getirdi. Aslında komisyon üyelerinin hepsi Kanun-ı Esasi'nin niteliği ve kapsamı konusunda fikir birliğinde değillerdi. Kanun-ı Esasi'den yana olanlar olduğu gibi karşı çıkanlar da vardı. Hatta Kanun-ı Esasi yanlıları arasında bile görüş ayrılıklarının bulunduğu anlaşılmaktadır.46 Bir kurucu meclisin değil üst düzey devlet elitlerinin elinden çıkmış olan Kanun-ı Esasi, 23 Aralık 1876 tarihinde hükümran iktidar tarafından ilan edilerek yürürlüğe girmiştir.47 Böylece tarihte ilk defe Osmanlı Devleti anayasalı devlet idaresine geçmiş oluyordu. Her ne kadar Kanun-ı Esasi'nin yürürlükte kalması fazla uzun sürmedi ise de Osmanlı tebaasının anayasa, anayasal rejim ve sınırlı iktidarla tanışmaları mümkün olmuş, modern devletin kurulması yolunda önemli bir aşama geçilmiştir.

Kanun-ı Esasi'nin ilanının, Balkanlar'da yapılacak düzenlemelerin ve reformların görüşüldüğü uluslararası Haliç Konferansı'nın açılış gününe denk getirilmiş olması dış dinamikleri öne geçirmiş, konferansın gereksiz olduğu, Osmanlı Devleti'nin gerekli düzeltmeleri yapacak duruma geldiği görüntüsü verilmek istenmiştir.48 "1876 Kanun-ı Esasi'sinin imparatorluk hükümetini ıslah etmek veya değiştirmek için gerçek bir arzuyu temsil etmediği, sadece Batılı devletlerin gözlerini boyamak ve tabi milletler yararına müdahale planlarını bozmak amacında olan bir manevra, bir göstermelik olduğu tenkidi sık sık yapılmıştır."49
Kanun-ı Esasi'nin ilan edildiği tarihteki şartlar ve daha önceki benzer reform programlarının ilanında izlenen politikalar bu tür eleştirileri haklı çıkarmaktadır. Gerçekten de Balkanlar'da büyük bir kargaşa vardı ve Rusya bölgede giderek nüfuz kazanmaktaydı. Bölgede her geçen gün yaklaşmakta olan savaşı önlemek için son çare olarak buradaki vilayetlerin durumunu görüşmek ve yeni düzenlemeler yapmak üzere bir konferans toplanması kararlaştırılmıştı. Osmanlı Devleti Rusya'ya karşı Avrupa'nın desteğini kazanmak istiyordu. Daha önce 1839 Tanzimat Fermanı, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'ya karşı Avrupa'nın desteğini kazanmak, 1856 Islahat Fermanı ise Kırım Savaşı'nın ardından elverişli bir barış antlaşması yapmak için Batı'nın olumlu katkısını sağlamak amacına yönelik olmuştu. Şimdi de Rumeli sorunu nedeniyle "müdahale ve himaye planlarını önlemek ve Rusya ile ufukta gözüken savaşta Batı desteğini sağlamak üzere mükemmel bir zamanda seçilmişti."50

Neticede hangi sebeple ilan edilmiş olursa olsun ister gerçekten idarenin ve siyaset sürecinin yeniden düzenlenmesi ihtiyacına binaen rasyonel bir reform olarak, isterse mevcut konjonktür içerisinde Batının desteğini kazanmak için olsun, meydana getirdiği etki ve siyaset sürecine yaptığı katkı değişmemektedir. Osmanlı iktidarının yeni bir yola ve sürece girmesinde etkin rol oynamış ve geri dönülmez bir şekilde sistemin restorasyonuna hizmet etmiştir.
Sonuç
19. yüzyıl hem ulusal hem de global düzeyde bir değişim ve dönüşüm asrı olmuştur. Dünya sisteminin baş aktörü olan Batı'da meydana gelen köklü değişmeler sadece Batılı toplumların ilişkilerini değiştirmekle kalmamış Batı dışı toplumları, devletleri ve medeniyetleri de dönüştürmüştür. Kurulduğundan beri Batı dünyasıyla iletişim halinde bulunan Osmanlı Devleti'nin temsil ettiği medeniyet ve toplumsal ilişkiler, kurumlar, yapılar, süreçler ve sistem 19. yüzyıl öncesinden beri bir çözümsüzlük ve tıkanmışlık içerisinde bulunuyordu. Klasik yöntemlerle problem çözemiyor, kendisini yenileyemiyor, beklentilere cevap vermekte zorlanıyordu. Rekabet halinde bulunduğu Batılı devletlerle olan mücadelede başarısız oluyor, devamlı kendini koruma refleksi içerisinde yer alıyordu. Ayakta kalabilmek ve rekabeti sürdürebilmek için sistemi yenilenmesi, restore edilmesi ve reforma tabi tutması bir zorunluluktu.

18. yüzyılda, önce askeri alanda başlatılan mevcut kurumsal ve toplumsal ilişkileri yenileme ve reforma tabi tutma çabaları 19. yüzyılda toplumun tüm alanlarına yayıldı. Radikal tedbirler ve çözümler gündeme getirildi. Devlet eliyle ve iktidar aracılığıyla yürürlüğe sokulan "yenilik"lerin umulan neticeyi hasıl ettiği tartışılabilirse de sistemin kendisini yenilemesinde önemli katkılar sağladığı kesindir. Süreçte bir yandan padişahın otoritesi ve iktidar alanları sınırlandırılmaya çalışılırken diğer yandan bürokrasi giderek güçlenmiş, padişahın iktidarı idareye geçmiştir. Toplumsal bölünmüşlük, din ve etnik farklılık temelinde örgütlü klasik sistemin parçalı yapısı modern sistemin merkeziyetçi ve din farklılığını dikkate almayan formuna dönüşmüştür. Kişisel iktidar pratiğinden idarenin her kademesinde etkin kurullara, danışma organlarına doğru bir gelişme ortaya çıkmıştır. Diğer yandan yönetilen halk kesimleri siyasi karar alma ve kural koyma sürecine dahil edilmiş, halk temsilcilerinden oluşan yerel ve ulusal meclisler toplumsal sorunların çözümünde rol üstlenmişlerdir.
Modern devletlerin en önemli özelliği olan anayasal devlet pratiğiyle Türk siyasi hayatı 19. yüzyılda tanışmıştır. Devlet çatısının anayasa metni ile düzenlenmesi, iktidar organlarının yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi, iktidarın kurumlar arasında paylaştırılması, halkın temel hak ve özgürlüklerinin tasrih edilmesi önemli bir gelişme olmuştur. 19. yüzyılın en önemli özelliği bir yandan geleneksel/klasik kurumların yaşamaya devam etmeleri, diğer yandan ise modern kurum ve yapıların tesisine çalışılması sonucu idare ve siyasette ikili bir yapının ortaya çıkmış olmasıdır. Bu ikili yapı 19. yüzyıl boyunca rekabet halinde bulunmuş ve rekabette yeni yapılar ve kurumlar başarıyı yakalamışlardır. 20. yüzyıldaki siyasi, idari ve sosyal gelişmeler bir bakıma 19. yüzyıldaki "yenilik"lerin ve bu çerçevedeki düzenlemelerin doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu düzenlemeleri ve süreçleri doğru kıymetlendirmeden 20. yüzyıl süreçlerini ve gelişmeleri anlamak imkansızdır.

Mondros Mütarekesi Sonrası Türkiye'nin İşgaline Karşı Millî Direniş: Kuvây-İ Milliye (1918-1921) /Doç. Dr. Adnan Sofuoğlu

1914 yılının sonbaharında İttifak Devletleri (Almanya, Avusturya-Macaristan, İtalya) saflarında 1. Dünya Savaşı'na katılan Osmanlı Devleti, uluslararası bağlarından kurtulmak için, aynı zamanda İngiltere ve Fransa'nın tahakkümünden çıkmak düşüncesindeydi. Buna mukabil diğer taraftan da Almanya'nın etkisi altına girmekteydi. Savaşa katılan Osmanlı Devleti birçok cephede mücadele etti. Ancak 1918 yılına gelindiğinde savaştaki genel durum A.B.D.'nin İtilaf Devletleri yanında savaşa girmiş olması sebebiyle İttifak Devletlerinin aleyhine bir gelişme göstermekteydi. Bu ortamda Osmanlı Devleti'nin durumu da parlak değildi. Nitekim Mayıs ayında Romanya, Eylül'de Bulgaristan mütareke imzalayarak savaştan çekildi. Bu gelişmeler karşısında Osmanlı Devleti'nin de mütareke imzalayıp savaştan çekilmekten başka seçeneği kalmamıştı. Nitekim 8 Ekim 1918'de Talat Paşa Hükümeti istifa etti. Yerine Ahmet İzzet Paşa Hükümeti kuruldu. Yeni hükümet İstanbul'da esir tutulan İngiliz generali Townshend aracılığıyla 20 Ekim 1918'de mütareke için girişimlerde bulundu. Bilahare Bahriye Nazırı Rauf Bey başkanlığında Türk Heyeti Limni Adası'ndaki Mondros Limanı'na geldi. Burada İtilaf Devletleri adına İngiliz komutan Amiral Calthorpe başkanlığındaki heyetle yapılan görüşmeler sonucunda 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi imzalandı.1 Böylece Osmanlı Devleti savaştan çekildi. 11 Kasım'da Almanya da teslim olarak savaştan yenik olarak çekilecektir. 25 maddeden oluşan Mondros Mütarekesi ağır hükümlerden oluşmaktaydı. Yani Osmanlı Devleti tam anlamıyla teslim olmaktaydı. Esasında Osmanlı Devleti daha 1. Dünya Savaşı'ndan önce emperyalist devletler arasında nüfuz bölgeleri halinde paylaştırılmıştı. Savaş sırasında da İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa, Rusya bilahare İtalya) yaptıkları gizli antlaşmalarla Osmanlı Devleti'ni aralarında paylaştılar. Yani bir bakıma nüfuz bölgelerini teyit ettiler.2 İşte şimdi mütareke hükümleri galip devletlere bu nüfuz bölgelerini fiilen işgal etme fırsatı verdiği gibi azınlıklara da harekete geçme imkanı sağlıyordu. Çünkü mütareke uygulandığında devletin elini kolunu bağlayacaktı. Mütarekenin yürürlüğe girmesinden sonra ise İtilaf Devletleri Türk topraklarını fiilen işgal ederek parçalayacak girişimlerde bulunacaklardır. Nitekim antlaşma kısa bir süre sonra uygulanmaya başlandı. Antlaşmaya uygun olarak Türk birlikleri geri çekildi ve terhis edildi. Ordunun mevcudu 50000'e indirildi.

Diğer taraftan devletin ulaşım ve haberleşmesi, askeri önemi olan maden ürünleri İtilaf Devletlerinin denetimine geçti. 6 Kasım'dan itibaren Çanakkale ve İstanbul boğazları İtilaf Devletleri kuvvetlerince işgal edildi. Kendi donanmaları arasında bulunmayacağına dair söz verdikleri halde içlerinde Yunan savaş gemisinin de bulunduğu İtilaf Devletleri Donanması 13 Kasım 1918'de İstanbul'a geldi ve demirledi. Aynı zamanda antlaşmanın 7. maddesine dayanarak İngilizler, Çanakkale, Musul, Batum, Antep, Konya, Maraş, Birecik, Samsun, Merzifon, Urfa ve Kars'ı işgal ettiler. Fransızlar da Trakya'daki demiryolunun önemli istasyonları ile Dörtyol, Mersin, Adana ile Afyon istasyonunu işgal ettiler. İtalyanlar ise önce pasif kaldılar. Ancak daha sonra Batı Anadolu'da Yunanistan lehine siyasi gelişmeler olunca, onlar da Antalya, Kuşadası, Bodrum, Fethiye ve Marmaris'i işgal ettiler. Ayrıca Konya ve Akşehir'e de birlikler yolladılar.3
Bunların dışında 18 Kasım'da Lord Curzon Avam Kamarası'nda yaptığı konuşmada "Kürt, Arap, Ermeni, Rum ve Yahudilerin" Türk egemenliğinden kurtarılacağını söyleyecektir. Ayrıca mütarekenin 24. maddesi de Osmanlı Devleti üzerinde bir Ermeni Devleti kurulmasının yolunu açmaktaydı. Bu gelişmeler Rum ve Ermenileri harekete geçirecek örgütleri vasıtasıyla hem siyasi hem de tedhiş faaliyetlerini başlatacaktır.4
Mütareke Sonrası İstanbul Mütarekeye Karşı Tepkiler ve Siyasi Gelişmeler
Klasik Devletler hukukuna göre mütarekeler daimi ve devamlı bir statü oluşturan barış düzenini ifade etmezler. Ancak Mondros Mütarekesi'nin hükümleri Osmanlı Devleti'ni, devletin asli niteliklerinden yoksun bıraktığı gibi, mütareke öncesi sınırlar dahilinde işgali hemen takip eden devrede Suriye, Lübnan, Irak gibi yeni devletlerin kurulması çabalarına imkân vermiştir. Yukarıda da belirtildiği gibi aynı durum Doğu Anadolu'da bir Ermeni Devleti kurmak, Batı Anadolu'yu ise Yunanlılara vermek şeklindeki tavırla sürdürülmek istenecektir.5

Mütarekenin uygulanmasına ise ilk tepkiler kumandanlardan gelecektir. Nitekim Mustafa Kemal Paşa mütareke hükümlerinin doğurabileceği feci akıbetleri dikkate alarak bütün kayıtlara rağmen düşmanların elinde oyuncak olmamak için Sadrazam İzzet Paşa'ya uyarılarda bulundu. Bu şekilde Sadrazam İzzet Paşa'ya gönderdiği telgraflarda mütareke hükümlerinin yanlış anlaşılmaya müsait olduğunu, bu durum düzeltilmedikçe, ordular terhis edilecek ve galiplerin her dediğine boyun eğecek olursak düşman ihtiraslarının önüne geçmeye imkân olmayacağını bildirdi.6

Mustafa Kemal Paşa'nın gösterdiği bu tepkiler gibi Irak Cephesinde Ali İhsan (Sabis) Paşa, Kafkas Cephesinde Yakup Şevki Paşa da mütarekenin imzasından sonra bölgelerindeki gelişen olaylara tepki göstermişlerdi.
Mütarekenin imzalanmasından sonra cephelerde bu gelişmeler olurken İstanbul'da da antlaşmanın uygulanmasından dolayı bazı anlaşmazlıkların çıkması bekleniyordu. Ancak İstanbul'daki yönetim mütarekenin bozulmaması için çaba sarfediyordu. Bu buhranlı günlerde, 2 Kasım'da İttihat ve Terakki'nin önde gelenleri olan Said Halim, Enver, Talat ve Cemal Paşalar ve diğerlerinin yurt dışına kaçışları ve hükümetin bu kaçışlara göz yumduğu suçlamaları üzerine Ahmet İzzet Paşa Hükümeti'nin çekilmesi istendi. 6 Kasım'da Ayan Reisi Ahmet Rıza Bey Tevfik Paşa'nın Sadrazam olmasını Padişah'a iletti. Ahmet İzzet Paşa ise bazılarınca istenildiği gibi İttihatçıların kaçmalarına göz yumduğu gerekçesiyle suçlanan İçişleri Bakanı Fethi Bey ve diğer İttihatçi bakanların kabineden çıkarılarak yeni bir kabine kurması isteğine yanaşmadı ve 10 Kasım'da hükümetten çekildi.7 Böyle en buhranlı günlerde hükümetin istifası ve bir idari boşluğun oluşması, Mütarekenin uygulanmasında Türkler aleyhinde gelişmelere vesile oldu.

Bu sırada 13 Kasım'da İstanbul'a gelmiş bulunan Mustafa Kemal Paşa, kendisinin de yer alacağı tutarlı ve kararlı bir hükümet kurulması için çabalara girişti. İlk iş olarak kurulma hazırlıkları yapılan Tevfik Paşa Hükümeti'nin güvenoyu almasını engellemeye çalıştı. Ancak bütün çabalara rağmen Tevfik Paşa Hükümeti güvenoyu aldı ve göreve başladı.8
Bir müddet sonra 2 Aralık 1918'de Damat Ferit Paşa Ayan Meclisi'nde Milli Meclisin fesh edilmesini istedi. Padişah da İttihat ve Terakki mensuplarının çoğunlukta olduğu Meclis-i Mebusan'ı 21 Aralık 1918'de feshetti.9

Artık İstanbul'da tam anlamıyla bir kargaşa bir düzensizlik ve ne yaptığını bilmezlik hakimdi. Bu ortamda Tevfik Paşa Hükümeti 3 Mart 1919'a kadar iktidarda kaldı. Bundan sonra, istifa eden Tevfik Paşa Hükümeti yerine 4 Mart 1919'da Damat Ferit Paşa Hükümeti geçti. Ferit Paşa Padişahın eniştesi olmasından dolayı saraya yakındı ve Padişah VI. Mehmet Vahdettin'in tam olarak güvendiği bir kişiydi. Damat Ferit yeniden kurulmuş olan Hürriyet ve İtilâf Fırkası'nın da önde gelen bir mensubuydu.10
Böyle bir ortamda mütareke sonrası, İstanbul'da çeşitli çevrelerde karamsarlık havası etkili olmaya başlamış, geleceğe yönelik bir takım düşünceler ortaya çıkmıştı.

Bu düşüncelerden biri, Osmanlı Devleti kesin olarak yenilmiş ve hiçbir karşı koymada bulunamayacak duruma düşmüştür; dolayısıyla adil olsunlar veya olmasınlar yenen devletlerin merhamet ve insafına başvurmaktan başka çare yoktur, şeklindeydi.

Bu düşüncelerin yanı sıra, İstanbul'da daha önceki dönemlerde önemli görevlerde bulunan ordu komutanları ve askerler ordunun mümkün olduğu kadar güçlü tutulmasından yana idiler. Bunun için yapılabilecek ne varsa yapmaya hazır idiler. Bu dönemde Harbiye Nezareti ile Erkân-ı Harbiye'deki görevlilere büyük işler düşüyordu. Ancak İstanbul'da halkın ve aydınların karamsarlığı içinde yapabilecekleri de sınırlı bulunuyordu. 11

Bu düşünceleri taşıyanlar kendi düşünceleri doğrultusunda faaliyette bulunmak üzere çeşitli parti ve kurumlar kurdular.

Mütareke sonrası işgaller karşısında halk ise perişan ve şaşkın bir duruma düştü. Ancak Ege'de, Kilikya'da, Kafkas'ta, fiilen tecavüze uğratılmaya ve öldürülmeye başlanınca, bilahare Doğu Anadolu'da aynı tehdit hissedilince halk silaha sarılıp fiilen karşı koymaktan başka çare göremedi ve bu işe büyük bir yüreklilikle atıldı. Durumun dehşet ve vehameti karşısında yer yer birtakım teşekküller oluşturuldu. Bu teşekküller her ne kadar çeşitli fikir ve kanıda olmakla beraber asıl gaye milli kurtuluş idi. Milli gayeye hizmet edecek şekilde kurulan bu cemiyetlere genel olarak "Müdafa-ı Hukuk (Hakları Savunma) Cemiyetleri" adı verildi.12
Yunanlıların Batı Anadolu'ya Yönelik Faaliyetleri İzmir'in İşgali ve Tepkiler
İçerideki bu gelişmelerin yanı sıra Mondros Mütarekesi'nden sonra Yunanlılar Megali İdea doğrultusunda Batı Anadolu üzerindeki siyasi ve askeri faaliyetlerini hızlandırmışlardı. Nitekim Venizelos propaganda çalışmalarını derhal başlatmış ve hemen 2 Kasım 1918'de I. Dünya Savaşı'na girmeleri karşılığı İngilizlerce kendilerine vaad edilen Türk toprağı Batı Anadolu'nun batı kısmının Yunanlılara terkini istemişti.13 Ancak St. Jean de Maurienne anlaşmasıyla "Rus Hükümetinin muvafakati itirazı kaydıyla" İzmir dahil Antalya'ya kadar olan bölge İtalyanlara bırakılmıştı. Fakat şimdi İngilizler İzmir bölgesini İtalyanlara bırakmak istemiyorlardı. Nitekim yukarıda zikredilen anlaşmayı Rusların imzalamamış olması sebebiyle geçersiz sayılarak bu yöredeki İtalyan isteği dayanaksız bırakıldı.14
Bu arada Yunanlılar bölgeye Rum nüfusu kaydırıp yığmaya, çeteler teşkiliyle karışıklıklar çıkarmaya ve Türkleri yerlerinden etmeye çalışıyorlardı. Böylece yörede hem Rum nüfusu çoğaltılıyor hem de mütarekenin 7. maddesine işlerlik kazandırılıp işgâl için zemin hazırlanıyordu.15

Bir yandan da Yunanlılar diplomatik girişimlerde bulunuyorlardı. Nitekim 30 Aralık 1918'de Paris Barış Konferansı'na bir memorandum sunarak Anadolu'daki isteklerini dile getirmişler. Bilahare 3-4 Şubat 1919'da Venizelos aynı isteği şifahi olarak Paris Barış Konferansı "Onlar Şurası" huzurunda tekrar etmişti.16

Nihayet Yunanistan Başbakanı Venizelos'un Paris Barış Konferansı nezdinde yürüttüğü girişimler, İtalya'nın muhalefetine karşı, İngiliz, Fransız ve ABD'nin desteğiyle netice verdi ve İzmir'in Yunan birliklerince işgali 6 Mayıs 1919'da İtalyanların toplantıda bulunmadığı bir sırada kararlaştırıldı.17 İngilizler bu durumu Türklere 14 Mayıs günü haber verdiler. İşgâl haberi Türkler arasında çok büyük bir heyecana yol açtı. Çünkü İzmir'deki Yunan işgalinin kısa süreli değil devamlı kalacağına dair kuvvetli belirtiler çoktu. İzmirli Türkler İzmir'in işgal edileceği şayiaları çıkması üzerine vali Nurettin Paşa'nın da gayretleriyle 26 Aralık 1918'de Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurmuş, Türklerin haklarını ilmi ve ikna edici delillerle savunmak gayesiyle faaliyet göstermiş, bu amaçla bir de 17-19 Mart 1919 tarihleri arasında çevredeki yerleşim birimlerinin de katılımıyla bir kongre toplamıştı.18 Şimdi ise bir de Redd-i İlhak Cemiyeti kurdular. Bu cemiyet mensupları 14-15 Mayıs 1919 gecesi şimdiki Bahri Baba Parkı'nda toplanıp mücadele kararı verdiler. Ancak bir sonuç almaları güçtü. Nitekim 15 Mayıs 1919 sabahı İtilâf Devletleri donanması kontrolünde İzmir'e Yunan birlikleri çıkmaya başladı.

İzmir'in işgalinden sonra Yunanlılar burada durmayıp içerilere doğru işgâl alanlarını genişlettiler. Manisa dahil Batı Anadolu'da önemli merkezleri işgâl ettiler. Bilahare Yunan işgâl harekatı İzmir Sancağı, Manisa ve Ayvalık yöresini içine alan Akhisar, Alaşehir ve Nazilli'nin batısından geçen ve Milne hattı adı verilen hatta kadar genişleyecektir.19

İzmir'in Yunanlılar tarafından işgâli üzerine İtalyanlar da Kuşadası'na asker çıkardılar. Güllük'ü, Söke'yi, Milas'ı işgal ettiler. Bilahare de İtalyanlar ile Yunanlılar genel olarak Menderes nehri sınır olmak üzere anlaştılar.20
İzmir'in Yunanlılar tarafından işgâli, Anadolu'daki Türkler arasında hem dehşet hem de büyük bir üzüntü meydana getirdi. Başta İstanbul olmak üzere Anadolu'nun hemen her yerinde protesto gösterileri ve mitingler tertiplendi. Her yere telgraflar çekildi. Bu şekilde Yunan işgâli protesto edildiği gibi, padişahın da duruma el koyması ve bir çare bulması istenmekteydi.21

Gerçekten İzmir'in işgâli bir dönüm noktası olmuştur. Nitekim daha önce İtilaf Devletleri'nin işgâl ettikleri yerler için bu derece tepki oluşmamıştı. Ancak, İzmir'le ilgili Mondros Mütarekesi'nde hiçbir hüküm yokken, İzmir'in daha önce bir Osmanlı vilayeti olan Yunanistan tarafından işgâli Türk milletinde büyük bir infial uyandırdı. Çünkü tarihi gelişmeler göstermişti ki, Balkanlı milletler, Osmanlı egemenliğine son verdikleri yerde çok kez Müslümanlık ve Türklük diye bir şey bırakmamaya çalışmakta ve uygarlık yapıtlarını dahi silip süpürürcesine barındırmamakta, en azından pek ağır bir baskı altına alınmaktadır. Şimdi bu durum Ege bölgesine uygulanacaktı.22

Nitekim İzmir'de Yunan ordusunun ve yerli Rumların ortaya koydukları çılgınlıklar ve katliamlar, ayrıca yerli Rumların Yunanlılarca silahlandırılması, bölgeye adalardan ve Yunanistan'dan Rum halkı getirerek iskân edilmeye çalışması23 bu durumu açıkça ortaya koymaktaydı.

İzmir'in işgâli ile yapılan yağma ve katliamlar Türk topraklarının birer ikişer elden gitmeye başladığını gösteren çok önemli bir gelişmeydi.

Bu gelişmeler üzerine 14. Kolordu Komutanı Yusuf İzzet Paşa da Bandırma'daki İngiliz mümessilliğine; İzmir ve civarının işgalini protesto eden ve işgale karşı mukavemet edeceğini bildiren bir telgraf gönderdi.24
Bu durum karşısında halktaki galeyanı dindirmek ve oluşan mukavemet havasını kırmak için bölgede bulunan İngiliz subayları işgâlin geçici olduğunu ve muvakkaten yapıldığını propaganda etmeye başlamışlardır.25
İşgale Karşı Mukavemet ve Kuvay-ı Milliye Hareketinin Doğuşu
İzmir'in işgâli hadisesi hükümetin istifasına sebep oldu. Bu istifadan sonra kurulan yeni Damat Ferit Hükümeti'nde Şakir Paşa Harbiye Nezareti'nden çekildi. Yerine mukavemet yanlısı Şevket Turgut Paşa görev aldı.26

Esasında Yunanlıların İzmir'i işgalleri Megali İdea'larını gerçekleştirmek yönünde önemli bir adım attıklarını gösteriyordu. Diğer taraftan Osmanlı yöneticileri de daha 1915'ten itibaren Yunanlıların Anadolu üzerindeki istek ve emellerinden haberdardılar. Şimdi Yunanlılar İzmir'e asker çıkarıp daha içlere doğru harekâta geçtiklerine göre Megali İdea düşüncelerini gerçekleştirmek istediklerini ortaya koyuyordu. Bu konuda Harbiye Nezareti, istihbarat birimlerince daha evvel ele geçirilen ve Anadolu'daki Yunan hedeflerini ortaya koyan haritayı da ekleyerek Sadarete sunduğu raporda "...Gerçi bunların sıhhati hakkında kati bir şey söylenmesi kabil olmasa da, İzmir, Aydın ve Manisa fecaine rağmen şu aralık Avrupalılar nezdinde yeniden bazı müsadata nail oldukları anlaşılmakta olan Yunanlıların vaziyetten bilistifade teşebbüs etmeleri muhtemel her türlü tevsî işgal hareketlerine sed çekilmeğe muktezî tedabir-i sâye-i fehimane ehemmiyetle müsterhemdir..." denmekteydi.27 Buradan da anlaşılacağına göre Osmanlı Erkan-ı Harbiyesi, bilhassa Yunan işgaline karşı mukavemet düşüncesindeydi.28 Bu bakımdan ilk iş olarak Harbiye Nezareti İzmir'in işgali akabinde 17. Kolordu'nun dağılması üzerine, 56. Fırkayı Nezarete bağlamış, 14. Kolordu karargâhını da Tekirdağ'dan Bandırma'ya naklini kararlaştırmıştı ki Bandırma da Yunan işgal bölgesi arasındaydı.29

16.5.1919 tarihinde de Harbiye Nezareti namına gönderilen Cevat (Çobanlı) imzalı bir telgrafla bütün birliklerden "...Yunan asker ihracı karşısında alelûmum kıtaatımızın terk-i mevki etmeyerek yerlerinde kalmaları ve bir emr-i vaki halinde silâhlarından tecridi gibi bir muameleye maruz kalmamaları için her kıtanın toplu, silâh başında ve zabt-u rabtı yerinde bir halde bulundurulması en küçük müsellah kıt'anın dahi bu yolda hareket etmesi" istendi.30 19 ve 20 Mayıs 1919 tarihinde de Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa bu telgrafa zeyl (ek) olarak 14. ve 17. Kolordu Komutanı ve 57. Fırka'ya gönderdiği şifre telgrafla ".Her kıt'a bulunduğu mıntıkada kalarak asayişi kendisine tevdî olunan mahallin emnü asayişine son dereceye kadar dikkat ve muhafaza edilerek ve ancak mütelifin kuvvetlerinin hakikî cebir ve tazyiki karşısında çekilmek ve asla elindeki silâh ve cephanesini teslim etmemek ve esarete rıza göstermemek. Kıtaat çekilmeye mecbur olsa bile ahz-ı asker şubeleri (askerlik şubeleri) yerlerinde kalarak ifa-yı vazifeye devam eylemelidirler. Zabitan ailelerini şimdiden sağa ve sola sevkeylemek ahalinin heyecanına mucip olacağından bundan sarf-ı nazarla bu gibi aileleri azh-ı asker zabıtanın ve her kıtadan muvakkaten bırakılacak sivil bir iki zabıtanın himayesine tevdî eylemek lâzımdır." uyarısında bulunarak, işgal edilecek bölgelerden içerilere muhaceretin başlamasına engel olmak ve işgal edilen yerleri en azından idaresinin terk edilmemesini sağlamak istemekteydi.31
İçişleri Bakanı Ali Kemal de bu sırada İngilizlerin bilgisi dışındaki işgale karşı mukavemetten yana gözüküyor ve Balıkesir mutasarrıfı Hilmi Bey'e ".Merkezden bir emir (emr-i sarih) ve İngilizlerden konferansın mukadderatına dair tebliğ-i kat'i olmadıkça asla Yunanlılar tarafından asker ihracına ve işgale müsaade edilmemesi ve iktiza ederse her türlü kuvvetlerle mukavemet olunması lâzımdır" telgrafını gönderiyordu.32

Bunların yanısıra Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa, ilk iş olarak Batı Anadolu'daki buhranlı duruma düzen vermek ve tedbir almak, dağılan 17. Kolordu'nun 56. Fırka'sını yeniden derleyip toparlamak vazifesiyle Albay Bekir Sami Bey (Kunduk)'i Batı Anadolu'ya gönderdi.33

Esasında Harbiye Nazırlığı işgale karşı mukavemetten yana bir tavır almıştı ama nasıl bir sistem dahilinde mücadele edileceği açık değildi. İşte bu ortamda Burdur Askerlik Şubesi Başkanı İsmail Hakkı Bey, Denizli'de bulunan 57. Fırka komutanı Albay Şefik Bey'e 15.5.1919 tarihinde bir telgraf göndererek "halkın çoğunluğuna dayanacak şekilde bir teşkilat yapılmasını ve bunların mümkün mertebe el altından silahlandırılmasını" teklif etti.34 Ayrıca telgrafta 12. Tümen dairesinde 20000 mükellefiyet meyanında gönüllü ve fedâî teşkilâtın yapılmasının mümkün olduğunu da belirterek 57. Fırka komutanının emir ve görüşlerini istemekteydi. İsmail Hakkı Bey bir gün sonra bu telgrafa ek olarak gönderdiği telgrafında da "her şube dairesinde cihet-i mülkiye ve askeriye marifetiyle gizli yapılacak mukavemet-i Milliye merkezleri teşkilâtın çekirdeği olacağını" belirtmekteydi.35 Bunlar o ortamda önemli görüş ve tekliflerdi.
Diğer taraftan Yunan işgalinin gittikçe genişlemesi karşısında36 Yunanlılara karşı sivil direniş arayışları ve faaliyetleri başlamıştı. Kâzım Özalp İzmir'in işgali üzerine Menemen'e geçmiş oradan da Bandırma'ya hareket etmişti. Yol boyunca istasyonlarda (Manisa, Kırkağaç, Soma, Balıkesir) İzmir'in işgalini anlatarak belediye reislerinden Yunanlılara mukavemet için "Redd-i İlhak" teşkilâtı vücuda getirmelerini istemişti.37 Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri de silahlı mücadele yapmak ve direniş kuvvetleri oluşturmak için gayret sarf etmekteydi.38 Bu arada sivil katkılı ilk direniş Urla'da vuku bulmuştu. İzmir'in işgali üzerine Urla'da 800'ü bulan Rum çeteleri 16 Mayıs 1919'da Türk köylerine saldırıp yakıp yıkmaya ve yağmacılığa başlamaları üzerine, Urla'da 173. Piyade Alay Komutanı Yarbay Kâzım, elinde bulunan 18 silahlı erle birlikte birkaç jandarma erini, alayın mekkarecilerini, subayların hizmet erlerini silahlandırdı. Bu arada halkla da işbirliği yaparak teşkil ettiği milis kuvvetlerini de komutasına alıp Rum çetelerine karşı koydu. Bilahare Yunan birlikleriyle mücadele etti.39 Bu hareket ilk etapta başarısızlıkla sonuçlanmışsa da büyük çoğunluğu ile Rum olan bir kasabada bile sivil halkın ileri gelenleri ile idareci ve din adamlarının iş birliği ile mukavemet kurulabileceğine ve bu şekilde işgale mukabele edilebileceğine bir örnek teşkil etti.40

Bütün bunların yanında mukavemet aleyhtarı propagandalar da yapılmaktaydı. Nitekim İzmir'in işgali üzerine oradan içerilere gelen yolcuların anlattıkları mukavemet taraftarlarınca millî direnişin başlatılması yönünde kullanılmaya çalışılırken, aynı yolcuların anlattıkları olaylar mukavemet aleyhinde de kullanılmaktaydı. Nitekim muhalif propagandalar ve yolcuların anlattıkları halk üzerinde aksi tesir de yapmakta ve bu durum halkı zaman zaman sükunete de sevk etmekteydi. Çünkü hem anlatılanlar, hem de menfi propagandaların etkisi, aynı zamanda İtilâf Devletleri donanmasının Yunanlıların ve yerli Rumların Müslümanlar aleyhinde kendi gözleri önünde yaptıkları kanlı faciaya karşı seyirci kalmaları bütün bu muamelenin İtilâf Devletlerince tertiplendiği ve Yunanlıların her şeyi yapabilecekleri manasında yorumlanabiliyordu. Bu arada mücadele aleyhine propaganda yapanlarca, mukavemet göstermenin ve silâha sarılmanın katliama sebep olduğu ve olacağı halka fısıldanıyordu.41

Bu sırada Yunan ilerleyişi de gittikçe genişlemekteydi. Nitekim ilerleyen Yunanlılar Menemen'i işgal ederek silâh ve cephaneyi ele geçirdiler. Bu durumda direnişten yana olan Erkan-ı Harbiye-i Umumiye (Genelkurmay) Reisi Cevat Paşa, 22 Mayıs 1919'da Batı Anadolu birliklerine "...Devletin Yunanlılara kaptıracak fazla ne bir silâh ne de bir fişengi var. Binaenaleyh bu gibi tehlikelere maruz mallarla esliha ve cephane ile toplarımızı hiç bir dağdağaya meydan vermemek üzere emin mahallere nakil ettirmenizi rica ve böylece teslim-i silâh gibi zilletlere meydan bırakılmamasını ehemmiyetle ilâve eylerim" mealinde şifre telgrafı gönderdi.42

Diğer taraftan direnişten yana olmasına rağmen Harbiye Nezareti eldeki mevcut birliklerin direnişe müsait olmadığını düşünmekteydi. Çünkü mütarekeden sonra özellikle Batı Anadolu'daki birlikler çekirdek haline gelmiş durumdaydı. Aynı zamanda İzmir işgalinden sonra yapılan aleyhte propagandalar neticesi askerler birliklerinden kümeler halinde firar etmeye başlamışlardı. Bu firarlar neticesi birliklerde asker sayısı o derece azalmıştı ki işleri görecek, nöbet tutacak asker kalmamıştı. Firarları önlemek için vur emri dahi çıkarılmıştı.43
İşte bu ortam içinde 57. Fırka komutanı Albay Şefik Aker, bölgedeki durumu içeren ve Burdur Askerlik Şubesi Reisi İsmail Hakkı Bey'in görüşleri doğrultusunda çare içeren bir raporu Harbiye Nezareti'ne sundu. Bu raporda özetle ".Bölgedeki ruhî durumu aşağıda arz ve tasvir ederim. Halk ümitsizdir. Yunanlılar gibi ezeli bir Türk düşmanının hâkimiyetine girmektense İtalyan işgalini uygun buluyorlar. Yunanlıların ve özellikle çetelerin mezalimi halkın moralini kırmıştır. Erler de her türlü şiddetli tedbire rağmen %95 oranında dağılması, tümeni pek acı ve zor durumda bırakmıştır. Halkın moralinin bozulmasına başlıca sebep Yunanlıların nizamî kuvvetlerinden ileriye sürdükleri başıbozuk çetelerin yaptıkları mezalime karşı himaye edilmemeleridir. Aldığımız tedbirler, kuvvetlerimizin azlığı sebebiyle yeterli olamamaktadır. Savaşmaya hazır ahalide küçük bir kuvvet varsa da zamanında düzenli ve gizli bir teşkilat kurulmaması yüzünden bunlardan da faydalanılamamaktadır" dedikten sonra Albay Şefik Aker mücadeleye hazır olarak miktarı pek az olan asabi yaratılışlı çoğu Çerkez ve Giritlilerin varlığından bahsedip, raporunun sonunda da "Durumun ıslah için Kuva-yı Milliye Teşkilâtı vücuda getirmenin en iyi tedbir olacağını" belirtti.44

Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Cevat Paşa da raporu okuduktan sonra bu raporun son kısmındaki Kuva-yı Milliye teşkilâtı kurulmalıdır cümlesinin altını çizerek "son fıkra gayet önemlidir ve acele edilmesi lâzımdır" diye not düştü.45 Bu kayıt basında dahi yer aldı. Böylece Kuva-yı Milliye adı ve düşüncesi benimsenmekte ve Kuva-yı Milliye devri başlamaktaydı.46

Nitekim bu sırada Ayvalık Mevki Kumandanlığı'nın Yunan işgaline karşı yardım isteği üzerine bölgede görevli bulunan Bekir Sami Bey, 28.5.1919'da gönderdiği telgrafta "Görülecek büyük işlere karşı elimizde pek az muvazzaf Türk kıtaatı mevcuttur. Muvafık bir cereyan vermeğe muvaffak olduğumuz Ayvalık işgali meselesinden lüzum hissedeceğiniz icraatı mümkün olduğu kadar az zayiatla bilhassa millî kuvvetlerle yapmanızı pek rica ederim" diyecektir.47 Böylece 29 Mayıs günü Yunan işgaline karşı burada ilk askeri direniş milis kuvvetleriyle birlikte verilecektir.48

Yine 29 Mayıs'ta ise Ödemiş kaymakamı Bekir Sami Bey İtilaf devletleri temsilcilerine çektiği protesto telgrafında ".artık biliniz ki kalem değil silah konuşuyor" diyerek adeta Kuva-yı Milliye devrinin açılmış olduğunu ortaya koyuyordu.49

Bilahare Balıkesir'de ve diğer bölgelerde Yunanlılara karşı oluşan cephelerin tertibi ve Kuva-yı Milliye'nin edilmesi, bunlara nasıl asker sağlanacağının çözümlenmesi gerekiyordu. Bu sebeple bölgede Müdafa-i Hukuk ve Redd-i İlhak cemiyetleri bir Heyet-i Merkeziye oluşturarak kongreler toplama yoluna gitti. Nitekim daha sonraları toplanacak olan Balıkesir, Alaşehir ve Nazilli Kongreleri'nde bu yönde kararlar alınacaktır.50
Kuvay-ı Milliye'nin Yapısı
Yukarıdaki bölümlerde millî kuvvetlerin oluşturulması için bölgede yapılan çalışma ve faaliyetler anlatıldı. Bu şekilde millî kuvvetlerin oluşturulması ise şu plân ve program çerçevesinde yapılmaktaydı. 1. Hükümetle resmen ilgisi olmayacak, fakat milli bir sıfat ve salahiyet taşıyacak bir gayr-i resmî kuvvetin meydana çıkartılması. Bu kuvvetlerin el altından ordunun silâh ve cephanesiyle donatılması. Bunların yanında ordu birliklerinin askerî sıfatını değiştirecek subayları aralarına sokarak bu kuvvetlerin düzene sokulup, ordu komutanlıklarının gizli ve maskeli sevk ve idaresi altında hareket ettirilmesi. 2. Ordunun nizamiye kuvvetlerinin de bu millî kuvvetlerle beraber o kuvvetin maskesi altında direnişe iştirak ettirilmesi.51
Kuva-yı Milliye'yi örgütleyenler genelde terhis edilmiş olan Osmanlı birliklerinin subayları, İzmir işgalinden sonra içerilere çekilip direnişe karar veren subaylar ile İttihat ve Terakki yönetimi döneminde tayin edilen ve milliyetçi ideolojiyi benimsemiş olan kaymakamlarla mutasarrıflar ve yönetiminde yer almış Ermeni tehciri dolayısıyla ya da savaş suçlusu olarak suçlanıp tutuklanma ihtimali bulunan yöneticilerdi.52

Önceki bölümlerde anlatıldığı gibi millî kuvvetler genelde önce halkın üzerinde söz sahibi olan unsurları ikna ederek oluşturuldu. Bilahare bunları mücadeleye kazandırdıktan sonra da bunların vasıtasıyla bütün milleti mücadeleye sevk etmek plânlandı.53 Böylece hudut ve istiklâlin muhafazası için Anadolu'nun batısında ve güneyinde oluşturulan54 Kuva-yı Milliye umumî olarak mahalli teşkilatla idare edilmekteydi. Nitekim millî kuvvetler Müdafa-i Hukuk Cemiyeti'nin Heyet-i İdare ve Heyet-i Merkeziyeleri tarafından teşkil olunmaktaydı. Millî kuvvetler sabit ve seyyar olmak üzere iki türlü idi. Bunlardan seyyar kuvvetler, silâh altında vazife gören efraddan maada bütün milletin fertlerinin eli silah tutan gençlerinden teşkil olundu. Millî kuvvetler yalnız kendi mıntıkalarında değil icap eden diğer mıntıkalara da geçmekte idiler. Sabit kuvvetler ise seyyar kuvvetleri teşkil edenlerin maadasından teşekkül etmekteydi. Bunlar her türlü şarta karşı müdafaa tertibatı alırlardı. Bu kuvvetlerin ihtiyaçları zenginler tarafından ve ordunun muaveneti ile temin olunmaktaydı.

Millî kuvvetleri teşkil edecek her fert Kur'an'a el basarak mal ve can üzerine yemin ederdi. Efradın piyadelerine yevmiye yarımşar lira ve süvarilerine yetmiş beş kuruş, zabitanlara yemeklerinden başka yirmi lira verilmekte ayrıca önemli hizmetleri ve fedakârlıkları halinde ikramiye de verilmekteydi. Bu miktarları Heyet-i Temsiliye ve Heyet-i İdare icab-ı hale göre değiştirmekteydi.55

Ancak Kuva-yı Milliye nizamî bir ordu değildi. Tümen, alay, tabur, bölük teşkilâtları yoktu.56 Millî kuvvetlerin insan kaynağı yukarıda da değindiğimiz gibi dağda gezen eşkıya ve zeybekler, asker kaçakları, hapishaneden çıkarılan mahkûm ve zanlılar, bir nevi askere alma şeklinde köylerden kasabalardan toplanan kimseler, gerçekten millî ve vatanî duygularla, başka gaye gözetmeksizin mücadeleye katılan gönüllü ve adamlarıyla birlikte müfreze oluşturularak mücadeleye katılan mülk sahipleri idi.57

Bölgelere göre çete veya çeşitli isimlerle anılan Kuva-yı Milliye birliklerinin bir umumî kumandanı, ayrıca da cephe kumandanları vardı. Kuva-yı Milliye iki oymağa ayrılmaktaydı. Birincisine müfreze, diğerine de posta denilmekteydi. Müfrezeler 50 kişilik olup komutanlarına müfreze kumandanı; postalar ise 15 kişiden mürekkep olup komutanlarına "postabaşı" adı verilmişti.58

Çeşitli isimlerle anılan millî kuvvetlerin komutanları genelde efeler ve eşkıya reisleri, komitacılar, sivil kumandanlar ve subaylardan oluşmaktaydı.59
Kuva-yı Milliye'nin muharebe taktiği imkân ve şartlar gereği bir yere bağlı kalmamak şartıyla mahdut sayıda müfrezelerle bir ve müteaddit baskınlar yapılarak düşman mevzilerinde karışıklıklar yaratmak ve en ziyade başarı elde edilen yerde baskını tamamlamaktı.60
Kuvay-ı Milliye'ye Karşı İstanbul Hükümeti ile Heyet-i Temsiliye'nin Tavırları
Önceki bölümde değinildiği gibi, hükümet, Yunan işgalinin İzmir işgaliyle sınırlı kalmayıp, İngilizlerin önderliğinde tezgâhlanan bir hile ile sınırı belirsiz istilaya dönüşmesi karşısında buraların Yunanlılara bırakılamayacağını göstermek ve ispatlamak gayesiyle bölgedeki direniş hareketini bir süre destekledi.61 Nitekim Damat Ferit Paşa Hükümeti'nin 1 Haziran 1919'da gazetelere gönderdiği tebliğden bu durum belli olmaktaydı.62 Ancak hükümet sadece Yunanlılara karşı direnişi desteklemekteydi. Yani bu hareketin yaygınlaşmasını istememekteydi.63 Çünkü bu sırada bir grup Anadolu'ya geçerek işgallere karşı Anadolu'da teşkilatlanma çalışmaları başlatmıştı. Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri de direniş hareketlerini oluşturmaya çalışmaktaydılar. Bilindiği gibi bu sırada Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkmış bir müddet sonra da 22 Haziran 1919 Amasya Genelgesi'yle açıkça Millî Mücadele Hareketi başlatmıştı. Bu ortamda hükümetin direnişe karşı tavrı değişti. Bu sırada 8 Haziran'dan itibaren de İngilizler Mustafa Kemal Paşa'ya karşı tavır almışlar ve O'nun geri çağrılması için hükümete başvurmuşlardı.

Diğer taraftan Dahiliye Nazırı Ali Kemal ise teşkilatlanma faaliyetlerine karşı tavır alıyor ve şiddetli tebligatlar yayınlayıp ilgililere gönderiyordu. Nitekim 18 Haziran'da genel olarak Kuva-yı Milliye Hareketini yasaklayan genelge yayınladı.64 Bir müddet sonra hükümette direniş yanlıları ile karşıtları arasında mücadele baş gösterdi ve karışıklık çıktı ki bu ortamda Ali Kemal ile birlikte direniş yanlısı Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa da istifa etti yerine Harbiye Nezareti'ne Millî harekete karşı olan Ali Ferit Paşa getirildi. Ancak Sivas Kongresi'nden sonra işbaşına gelen Ali Rıza Paşa bilahare onun istifasından sonra iktidara gelen Salih Paşa Hükümetleri Kuvay-ı Milliye'ye taraftar olacaklarsa da Nisan 1920'de tekrar işbaşına gelen Damat Ferit Hükümati Kuvay-ı Milliye'ye karşı şiddetle cephe alacaktır.65 Şimdi bu ortamda Kuva-yı Milliye'nin mahallinden sevk ve idaresi daha büyük bir önem kazanmaktaydı.

Bu gelişmeler vuku bulurken Mustafa Kemal Paşa liderliğinde başlatılan Millî Mücadele hareketi her şeye rağmen adım adım gelişme göstermekteydi. Nitekim bu sırada Mustafa Kemal Paşa Erzurum Kongresi'ne katıldı. Burada Kongre Başkanlığına seçildi, Kongrede Kuva-yı Milliye'nin amil kılınacağı kararı alınmış aynı zamanda Millî Mücadelenin ilk siyasi kuruluşu olan Heyet-i Temsiliye oluşturuldu. Mustafa Kemal Paşa aynı zamanda bu heyetin başkanlığına getirildi.66

Bilahare 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında Sivas Kongresi toplandı. Bu kongrede de Kuva-yı Milliye'nin amil kılınacağı kararı alındı aynı zamanda bütün Kuva-yı Milliye birliklerinin tek çatı altında toplanması ve Heyet-i Temsiliye'nin denetimine verilmesi kararlaştırıldı. Bu sırada Kongre, Ali Fuat Paşa'yı "Garb-ı Anadolu Umum Kuva-yı Milliye Kumandanlığı"na tayin etti. Ayrıca Kuva-yı Milliye'nin yaygınlaştırılması için çalışmalara başlandı bu gayeyle işgal bölgelerine elemanlar gönderildi.67
Kuvay-ı Milliye Talimatnamesi
Ayrıca bu arada yukarıda ifade edilen girişimlerin yanısıra Sivas'ta gayet mahrem Millî Kongre Heyet-i Merkeziyesi imzalı iki bölümlü bir Kuva-yı Milliye talimatnamesi hazırlanarak sadece bölgelerde tespit edilen güvenilir Kuva-yı Milliye komutanlarına gönderilecektir. Bu sekilde çeşitli bölgelerde oluşan Kuva-yı Milliye zabt-u rabt altına alınmaya çalışılacaktır. Kuva-yı Milliye'nin yapısını çalışma şeklini, hedef ve gayelerini ortaya koyan bu talimatname şu esasları ihtiva etmekteydi:
Yalnız Kuva-yı Milliye teşkilatına memur olacaklara verilmek üzere gayet mahrem talimatdır.

1. İstiklâlimizi muhafaza uğrunda teşekkül ve taazzüv etmiş, millî kuvvetler her türlü müdahale ve tecavüzden masundur. Devlet ve milletin mukadderatına irade-i seniye hâkim ve âmildir. Ordu, makam-ı mua'alâ-yı hilâfetin masumiyetine kâbil olan iş bu irade-i milliyenin tâbi ve hadimidir.
2. Ordu tecavüz vukuunda plânına tevfikan harekâtı irad edeceğinden ayrıca bervechi ati teşkilât yapılır.
3. Teşkilât-ı Milliyenizle ordu arasındaki irtibatı Heyet-i Temsiliye muhafaza eder. Ancak bir tehlike halinde her türlü merkez mücadelede mücavirinde bulunan kıta kumandanlarıyla irtibatta bulunur.
4. Millî müfrezeler Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Heyet-i idare ve Heyet-i Merkeziyeleri tarafından teşkil olunur. Bu hususta icap eden muavanetin ahz-ı asker rüesası ve kumandanları ifa ederler. Bu teşkilâtın tevsii emrinde atideki hususat nazar-ı dikkate alınmalıdır.
a. Anasır-ı gayrimüslimenin kasreti
b. Harekât-ı ihtilâliyeye mahsus kuvvetlerin
c. Sırf soygunculuk ve intikamcılık ve esbab-ı saire ile ilcâ-yı cinayet ve icrâ-yı şekavet eyleyen Müslim ve gayr-i Müslim çetelerin azlığı ve çokluğu.
5. Millî müfrezeler sabit ve seyyar olmak üzere iki türlüdür. Umumiyetle mücadele ve emniyet ve asayiş temin ve idamı ve icabında orduyu takviye ve harekâtının teshil maksadı ile seyyar müfrezeler teşkil olunur. Bundan başka eşkiyaların taarruzdan ve anasır-ı gayrımüslimenin ihtilâl ve tecavüzünden kasaba ve köylerin muhafaza ve müdafaa için mahalline seyyar ve sabit müfrezeleri vücuda getirilir.
6. Seyyar müfrezeler silâh altında ifa-yı vazife eder efraddan maada bütün efrad-ı milletin eli silâh tutan gençlerinden teşkil olunur. Bir tehlike anında vuku bulacak davet üzerine orduyu seferber edecek olanlar orduya iltihak eder. Mütebaki kuvvet tehlikelere karşı olup bunlara lüzumunda makineli tüfek ve top da ilhak olunur. Efradın muhabere görmüş olması müreccahdır. Zabt-u rabta kadir ve maharette bu müfrezeler şekavetgâh bir kuvvet olmayıp selâmet-i millet ve memlekete vakfı hizmet ve
5. hayat etmiş kanaatkâr zevattan mürekkep olmalıdır. Müfrezelerin teşkili emri kumanda ve idaresi tabiî askerî manga, takım ve bölük gibidir. Mükâfat ve mücâzat dahi askerlikteki gibidir.
7. Müfrezeler yalnız kendi mıntıkalarında değil lede-l icap mücavir mıntıka müfrezeleri ile tevhidi mesai için diğer mıntıkalara geçerler. Bu vezaif mahalli heyet-i idare ve merkeziyenin emri ile olur. Ancak ahval-ı mühimmede müfrezeler kendiliklerinden muavenete koşmakta mükelleftirler. Yalnız bu halde mensup oldukları heyet-i idare veya merkeziyeleri haberdar ederler. Mühim görülen memalikiye icabında bir kıta-yı askeriye dahi kuvve-i zahir olarak gönderilir.
8. Vilayet ve müstakil liva heyet-i merkeziyeleri ile Heyet-i Temsiliye lüzum gördüğü mıntıkaların müfrezelerini muhatarada bulunan her hangi mücavir bir mıntıkaya sevk ve celb ile ifa-yı vazifeye davet edilir. Bu halde mıntıkalar kendilerine mensup müfrezelerin noksanlarını ikmal ve sevk etmekte mükelleftir.
9. Sabit müfrezeler seyyar müfrezeleri teşkil edenlerin maadasından teşekkül eder. Bunlar tarafından lüzum görülmüş köylerde, nahiyelerde ve şehirlerin mahallerinde müdafaa tertibatı yapılmak Hristiyanların katliam ve hârık ika ve asayişin ihlâli gibi haince maksatlarına ve eşkiya çetelerinin taarruz ve tecavüzüne karşı tedabir alırlar.
10. Sabit ve seyyar millî müfrezelere nüktezi eslihayı mütenevvianın temin ve tedariki mühimdir. Eşkiyadan alınan silâhlar ve zenginler tarafından para ile tedariki mümkün olan tüfenk ve rovelver ve bomba teslihata madar olabilir. Bu hususta ordunun da muaveneti talep olunur, müfrezelerin temin-i iaşeleri dahi heyet-i merkeziye ve idarelerce mukarrerata tevkifan ifa edilir.
11. Her nevi fazla esliha, mühimmat ve malzeme münasip mahallere depo edilir. İcabında düşman eline geçmesi melhuz depolar muhataralı mıntıkadan nakil veya nakle imkân yoksa mecburiyet halinde seyyar ve sabit müfrezelere kefaletle ve muntazam numara tahtında tevcih olunur.
12. Millî müfrezeleri teşkil edecek her fert, Kur'an-ıazime mal ve canı üzerine el basarak tahlif olunur.
13. Müfrezelerin sıhhiye umuru için evvelce askerlikde ders görmüş olanlardan istifade olunmalıdır. İlâç ve sargı takımları ordudan talep olunur.
14. İş bu müveccih bir talimatname maiyetinde olup ahkâmı her malûlen şerait ve icabatına tevfikan tatbik olunur.
Millî Kongre Heyet-i Merkeziyesi Seyyar ve Sabit Müfreze Zabitan ve Efradına Hali Faaliyete Geçtikleri Zaman Verilecek İkramiye İle Tarz-ı İaşelerini Müşir Talimatnamedir.
1. Yaya ve atlı efrada ekmek ve bineklere arpa verilmekle beraber, piyadelere yevmiye yarımşar lira ve süvarilere yetmiş beş kuruş verilecektir.
2. Zabitana alet seviye yemeklerinden başka mahiyye yirmi lira verilecektir.
3. Fevkâlade fedakârlık ve hizeti sebk edecek olanlara Heyet-i İdare ve merkeziyenin tensip edeceği kadar ikramiye verilmelidir.
4. Bu talimat katî olmayıp Heyet-i Merkeziye ve heyet-i idarelerce icab-ı hale göre tashih ve tebdil edilebilir.
5. Gönüllü müfrezelere iltihak edecek olan ordu zabitan ve efradı hakkında da aynı süratte muamele edilecektir.68
Böylece Kuvay-ı Milliye, oluşmasından itibaren B.M.M. Hükümeti (Ankara Hükümeti) tarafından Ocak 1921'de düzenli ordunun kurulmasına kadar geçen sürede işgâlci güçlere ve iç problemlere karşı başarı ile mücadele edecektir. Düzenli ordunun kurulmasından sonra ise bütün milisler düzenli birlikler halinde tensik edilerek ordu birlikleri içine alınacaklardır.69

Trakya Paşaeli Müdafaa-İ Hukuk Cemiyeti / Yrd. Doç. Dr. Zekai Güner

Osmanlı Devleti'nin parçalanmak istendiği; İzmir'in Yunanlılar tarafından işgal edileceği, Doğu Anadolu'da da bir Ermenistan Devleti kurulmak istendiği, Batı ve Doğu Trakya'nın Bulgarlar ve Yunanlılara verileceği, Karadeniz kıyılarında Samsun-Trabzon bölgesinde Pontus Rum Devleti kurulmak istendiği, Kilikya'nın Türkiye'den alınacağı, Mondros Mütarekesi'nden sonra açık seçik ortaya çıkmıştı. 1919 yılının Ocak ayının başında çalışmalarına başlayan Paris Barış Konferansı'nın sürdüğü sıralarda gerek Avrupa basınından alınan haberler ve bunların Türk basınına yansımaları; gerekse haber ajanslarından alınan bilgilerden, bunların gerçekleşmek üzere olduğu anlaşılıyordu.

Bu gelişmeler karşısında Osmanlı Hükümeti, acz içinde, yalnız "hey'et-i nasiha" adıyla heyetler göndererek halkı işgaller karşısında sükûnete ve işgallere direnmemeye çağırıyordu.

Yunanistan'a, Ermenistan'a Türk topraklarının verileceği haberleri Türk aydınlarını harekete geçirdi. Öncelikle bu ülkelere verilecek toprakların savunulmasını sağlamak için yurdun çeşitli bölgelerinde "Müdafaa-i Hukuk", "Muhafaza-i Hukuk" ve "Reddi İlhak" adlarıyla cemiyetler kuruldu. Müdafaa-i Hukuk Mondros Mütarekesi'nin haksız uygulamalarıyla zulüm ve adaletsizlik baskısı altında ezilmek, sömürge halinde yaşatılmak suretiyle cezalandırılmak istenen Türklerin, millet olarak ve bu topluluğun siyasî ifadesi olan millî, bağımsız bir devlet kurarak yaşamak hakkını fiili bir mücadele sonunda elde etmesidir.

Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri önceleri, tarih, nüfus üstünlüğü haklarına dayanarak, propaganda yoluyla bölgelerinin kurtarılmasını amaçlıyordu. Bu cemiyetler belirli bir merkezi otorite ve birlik bulunmamasına, her cemiyet kendi bölgesinin kurtuluşu ile ilgili olmasına ve genel olarak silahlı mücadele değil, propaganda ve yayın yoluyla haklarını yurt ve dünya kamuoyuna anlatmak, Avrupa devletlerinin parlamento ve hükûmelerine haklı sesini duyurmak yolunu seçmişlerdir.

Cemiyetlerin kurulmasındaki temel duygu Türklük duygusudur. Temsil ettikleri bölgelerin tarih, coğrafya ve nüfusça Türklere ait olduğunu ispat etmek ve böylece Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılmamayı sağlamak gayesiyle kurulmuş cemiyetler, program ve beyannamelerinde görüldüğü gibi ilmî araştırma, istatistiki bilgi ile büyük devletlere haklı olduklarını kabul ettirmek için propaganda yolunu yeterli görüyorlardı. Programları vatanın bütünlüğü ve Türk milletinin bütünü düşünülerek hazırlanmamıştı. Taşıdıkları adlar bunu açıkça göstermektedir.

Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri bölge esasına göre kuruldukları ve siyasetle ilgili olmadıklarını ilan ettikleri için siyasî fırkalarla resmen bağlantılarının olmadığını belirterek, fırka mücadelelerine karışmak istemiyorlardı. Şu da bir gerçekti ki bu cemiyetlerin temelini İttihat ve Terakki mensupları oluşturuyordu. Fakat Mustafa Kemal Paşa'nın liderliğinde "İttihatçı11k"tan ayrılarak "Müdafaa-i Hukuk"un milliyetçilik duygusu çerçevesinde "Misak-ı Milli" sınırları içerisinde birleşebilmişlerdir.

Milli Mücadele'nin en önemli temellerinden birisi, halkın cemiyetler halinde teşkilâtlanarak kendi haklarını savunmaya başlamasıdır. Böylece halk, yani o toprakların sahipleri, kaderlerine kendileri sahip çıkarak geleceklerini de kendileri tayin etmek istemektedirler. İşte bu sebepledir ki halk Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerini kurarak, kongreler tertipleyerek İstanbul'a ve bütün dünyaya haklılıklarını açıklıyorlardı.

Trakya Paşaeli Müdafaa-i Hey'et-i Osmaniyesi Cemiyetin Kuruluşu ve Beyannâmeleri

Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Mondros Andlaşması'nın, Yunan ve Bulgar Devletlerine tanıdığı imtiyaz ve haksızlıklar karşısında, Türk unsurunu harekete geçirmek ve teşkilandırmak üzere hakların Müdafaası amacıyla kurulmuş olan tek cemiyettir. Ayrıca Trakya -Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Batı ve Doğu Trakya'da çoğunluğu teşkil eden Türklerin haklarını, İtilâf Devletleri'ne karşı, barış yoluyla tanıtabilmek için; Türk unsurunun nüfus, ekonomi, kültür ve tarihi üstünlüğünü ortaya koymak, İtilâf Devletleri nezdinde diplomatik girişimlerde bulunmak, muhtıralar vermek, nüfus istatistikleri hazırlamak, harita, grafik ve broşürler hazırlayarak Trakya Türk'ünün haklı sesini dünyaya duyurmak için kurulmuş bir cemiyettir.

İlk kuruluş adı, "Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi" olan cemiyet, kuruluşundan (1 Aralık 1918) Büyük Edirne Kongresi (9 Mayıs-l3 Mayıs 1920) kararıyla "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" ile aynı çatı altında birleşmesine kadarki dönemde gelişen olaylar, çalışma konularımızı teşkil etmektedir

Birinci Dünya Savaşı'nın Osmanlı Devletin'nin mağlubiyetiyle sonuçlanması, Trakya Meselesini çok ağır şartlar alında gündeme getirmişti. Daha dün denilebilecek kadar kısa bir zaman önce Batı Trakya'nın kaybedilmesinden duyulan acı henüz unutulmamıştı. Hem siyaset adamları, hem de Trakya halkı yeni bir oldu-bitti ile Doğu Trakya'nın da elden çıkmasından korkuyorlardı. Bu tehlike o kadar kesin bir şekilde hissediliyordu ki, devletin en önemli şahsiyetlerinden olan Ahmet Rıza Bey, Çürüksulu Mahmut Paşa ve Ahmet İzzet Paşa kendilerini ziyaret eden Trakya Heyetine "Türkiye'de kalmayacağı anlaşılınca Trakya'nın bağımsızlığını ilan ediniz." tavsiyesinde bulunmuşlardı.1 İşte bu şartlarda Trakyalılara memleketlerinin geleceğiyle yakından uğraşacak bir cemiyetin kurulması fikri İttihat ve Terakki Partisi yöneticilerinden, özellikle de Talat Paşa'nın önerisiyle, Trakya'nın olabilecek bir saldırı ve ilhakına direnmek üzere yeni bir teşkilâtlanmaya gidildi.

İstanbul'da, Edirne Milletvekili Faik (Kaltakkıran), Edirne Belediye Başkanı Şevket Bey, Avukat Şeref (Aykut) Bey, Tüccar Yolageldili Kasım Efendi'nin öncülüğüyle, Kasım Efendi'nin küçük Kınacıyan Hanı'ndaki yazıhanesinde 2 Kasım 1918'de toplanılarak "Trakya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adında bir cemiyet kurulması kararlaştırıldı. Avukat Şeref Bey'in teklifiyle Cemiyetin adı "Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" olarak değiştirildi.2

Fiilen kurulmuş olan bu cemiyetin Edirne Valiliği'ne verdiği kuruluş beyannamesinde cemiyetin resmi adı, "Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi" olarak değiştirilmiştir.3 Cemiyet böylece çalışmalarına başlamıştır.

Cemiyetin yayın organı olduğunu alt başlığından anladığımız "Trakya-Paşaeli Gazetesi"nin ilk sayısı 2 Aralık 1918'de yayına başlamıştır.4 Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi hakkından en güvenilir ve en önemli kaynağımız, Cemiyetin çıkardığı bu gazetedir. Sahibi ve Müdürü Mehmet Şeref (Aykut) Bey'dir.

Trakya-Paşaeli Gazetesi ilk sayısında cemiyetin programını yayımlamıştır.5 Cemiyet Programı İstanbul gazeteleri tarafından da yayımlanmıştır.6 Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi'nin programının tam metni şöyledir:

1. Trakya'nın Osmanlı Padişahlığındaki rabıta ve tamamiyet-i mülkiyesinin, temini maksadıyla "Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi" namında bir cemiyet teşkil edilmiştir.

2. Cemiyetin merkez-i idaresi Edirne şehridir.

3. Heyet-i idarenin itimadnâmesini haiz zevattan mürekkep irsal edeceği mes'ul murahhaslar vasıtasıyla memalik-i ecnebiyede ve payitahtta maksadını müdafaa edecektir.

4. Cemiyetin gayesi; Cemiyet-i Akvam nazariyesinin müessisi olan Wilson Prensiplerine riayetle memleketin hakk-ı hakimiyet ve tamamiyetini kanun dairesinde müdafaa ve istahsâldir.

5. Cemiyet bir reis ve on iki azâdan mürekkep bir heyet-i idare ile tedvir edilir.

6. Cemiyetin bütün teşebbüsatı senedât ve vesaik üzerine müesses olarak haricen ve dahilen neşriyat ve telkinat ile meşrû davasını ve tarihe müstenid olan hakkını müdafaa ve istihsâl eylemektir.

7. Cemiyetin Osmanlı Padişahlığında mevcut fırkalardan hiçbiriyle alâkası yoktur.

8. Cemiyet, kanun mucibince kendi tedarik edeceği menâfi ile tedvir-i mesâlih eyleyecektir.

9. Makâsıd-ı cemiyet olan Trakya birliği ve tamamiyetinin husuliyle cemiyet infisah edecektir.

10. Cemiyet kavanîn-i Devlet-i Aliye'ye tabî bir şahs-ı manevîdir.7

Cemiyetin kuruluş beyannâmesi, Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyeti adına, Reis; Edirne Müftüsü Mestan Efendi, Edirne Belediye reisi Şevket Bey, Maksut - Beyzâde Derviş Bey, Müftüzâde Cemal Bey, Nazmi Beyzâde İsmail Bey, Faik Bey, Doktor Rıfat Osman Bey, Mustafa Paşazâde Fethi Bey, Kumanlızâde Ömer Efendi, Mustafa Beyzâde Neyyir Bey, Yolageldili Kasım Efendi, Ali Seyfeddin Efendi ve Avukat Şeref Bey tarafından imzalanarak yayımlanmıştı.8 Beyannâmeyi sadeleştirerek cemiyetin kuruluş gayesini şöyle açıklayabiliriz:

Merkezi Edirne'de olmak üzere "Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet- i Osmaniyesi" namıyla bir cemiyet teşkil ettik. Gayesi: Garbî ve Şarkî eski Edirne Vilayetini teşkil eden Trakya'da yaşayan Türk, Ermeni, Rum, Musevi, Bulgar milletleri ile beraber bu gün Edirne Vilayetinde (1.094.371) nüfus-ı sakin olduğu halde bundan (615-720) miktarının Türk ve Müslüman olduğu nazar-ı dikkate alınınca Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti) maddelerine nazaran vilayet sakinlerinin çeşitli unsurlara göre yarısından fazlasını Türk ırkı teşkil etmesi dikkate alındığında artık bizim şu Türk ve Müslüman davasını dünyada fazilete sahip bütün medeni milletlere karşı en yüksek, en gür sesimizle müdafaa etmekten başka yapacak bir işimiz kalmamıştır. İkinci beyannâme, "Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi"nin Edirne Merkez İdaresinin Trakyalılara hitaben yayımladığı beyannâmedir.9

Cemiyet bu beyannâmede özetle gayesini şöyle belirtmektedir:

Ecdadımızın celâlet yadigarı olarak, Avrupa'da elimizde yalnız Edirne vilayeti kalmış iken bu mübarek toprakların Müslüman olan mühim bir kısmı da kötü idare yüzünden Bulgar boyunduruğuna geçmiştir. Bu da yetmiyormuş gibi son zamanlarda payitahtın bekçisi olan yurdumuza göz diktiğini görmekten elem ve ısdırap duymaktayız. Türklerin gadre uğramış haklarını müdafaa etmek için "Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi" teşekkül etmiştir. Beyannâmenin, ilk bölümünden açıkça anlaşılacağı üzere cemiyetin bir Türk yurdu olduğunu, yirminci asrın geleceğine hakim olan medeni milletlere, Birinci Dünya Savaşı'nın galiplerine davasını belgelerle anlatmak ve bu yoldan Trakya halkının haklarını sadece tarih, kültür ve nüfus üstünlüğü haklarına dayanarak, deliller ve propaganda yoluyla bölgesinin Türklüğünü ispatla sorumlu saymıştır. İlk kuruluşunda Trakya'ya saldıracak dış düşmanlarına karşı, kurucuların silahla mücadele etmeyi düşünmedikleri anlaşılmaktadır.10

Cemiyet Beyannâmesinin ikinci kısmında "makasid-i vataniyesi nizamnâmesinin müeddi-i sarihinden buyurulacağı üzere Trakya birliğini meydana getirmekten ibarettir." diyerek, hiçbir şüphe ve tereddüde yer vermeyecek şekilde tespit etmiştir. Balkan Savaşlarından önce, Batı Trakya'yı teşkil eden Gümilcine ve Dedeağaç sancakları Edirne vilayetine bağlı idiler. Ahalisinin %85'i Türk olan Batı Trakya davasının, Doğu Trakya'nın mukadderatıyla birleştirilerek Trakya birliği parolası altında ele alınmasını istemekteydi.11

Beyannâmenin son bölümünde parti kavgalarından vazgeçilmesi istemekte, memlekette mevcut olan bütün cemiyet ve partilerden istifa edilerek yalnızca Trakya-Paşaeli Cemiyeti'ne tabî kalınması vurgulanmakta ve halkın bu gayeye ulaşana kadar Cemiyeti desteklemesi rica edilmektedir. Bu bölümden anlaşılacağı üzere, Trakya davası partiler üstü bir memleket meselesi olarak görülmektedir.

Cemiyet, Trakya davasını, partiler üstü bir memleket meselesi olarak ele almış olmakla beraber, gerçekte bu konuyu bütün milli Mücadele boyunca yürüttüğünü söyleyemeyiz. Cemiyetin, Hürriyet ve İtilâf Partisi mensuplarıyla halife taraftarlarının ve sahte şeriatçıların bozguncu tahriklerini önlemeye, tamamıyla muvaffak olduğunu söyleyemeyiz. Trakya-Paşaeli Cemiyeti'nin kuruluşu ve programını izahtan sonra şimdi teşkilâtına geçebiliriz.

Cemiyetin Teşkilâtı

Trakya-Paşaeli Cemiyeti'nin yapmış olduğu çalışmaları daha iyi anlayabilmek için cemiyetin teşkilâtının iyi bilinmesi gerekmektedir. Cemiyetin yayımladığı kuruluş beyannamesinden anlaşıldığı üzere, beyannameyi imzalamış on iki zat resmi kurucularıdır. Bu kurucular, cemiyetin ilk merkez heyetini teşkil etmişlerdir.

Merkez teşkilâtı şöyledir: Reis: Edirne Müftüsü Mestan Efendi. Azâlar: Edirne Belediye Reisi Şevket Bey, Maksud Beyzâde Derviş Bey, Müftüzâde Cemal Bey, Nazmi Beyzâde İsmail Bey, Faik Bey (Kaltakkıran), Doktor Rıfat Osman Bey, Mustafa Paşazâde Fethi Bey, Kumanlızâde Ömer Efendi, Mustafa Beyzâde Neyyir Bey. Azâ ve Veznedar: Yolageldili Kasım Efendi. Azâ ve Kâtip: Hafız Rıza Efendizâde Ali Seyfeddin (Tülümen) Efendi. Azâ ve Murahhas: Avukat Şeref Bey.12

Cemiyetin kuruluş döneminde İstanbul'daki siyasi cereyanlara göre cemiyet reislerinin değiştirilmesi ve İstanbul hükümetinin ve onun emriyle hareket eden Trakya'daki mülkiye memurlarının zorluk çıkarmalarından cemiyet teşkilâtı, Trakya'da nahiye ve köylere kadar genişletilmiş fakat kuvvetlendirilememiştir. Kazalarda ise, cemiyetin idaresi bu görevi kimse üzerine almadığından müftülere bırakılmıştır.

Cemiyetin ilk reisi Edirne Müftüsü Mestan Efendi, birkaç ay sonra, bu vazifeden, cemiyetin yabancılarla ilişkilerini kolaylaştırmak düşüncesiyle istifa etmiştir. Reisliğe Dedeağaç konsolosu Şükrü Bey getirildi. 13 Damat Ferit Paşa'nın ikinci defa sadarete gelişi sıralarında ise, Müftü Hilmi Efendi, Ali Rıza Paşa kabinesi döneminde 16 Ekim 1919 Edirne Kongresi kararıyla reisliğe, Edirne Belediye Reisi Şevket Bey seçilmişlerdir.

Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi, kuruluş döneminde her liva (Edirne, Kırklareli, Tekirdağ ve Gelibolu) ikişerden sekiz kişilik (Altı yedek aza) merkez heyeti seçilmiştir. Cemiyetin şehir, kaza ve nahiyelere göre teşkilâtı şöyle idi:

İSTANBUL: Galip Bahtiyar (Göker) Bey, Hüseyin Sabri Bey, Nedim Bey, Faik (Kaltakkıran) Bey, Hüseyin Tahsin Bey,14

TEKİRDAĞI (Tekirdağ): Mümessil: Eşraftan Adil Beyefendi, Reis: Ömer Raci Efendi. Azâlar: Belediye Reisi Halis Bey, Emin Bey, Hacı Hüseyin Ağazâde Mehmet Efendi.15

ÇORLU: Mümessil: İhsan Bey. Reis: Müftü Şaban Sırrı Efendi, Eşraftan Münib Bey, Eşraftan Hulusi Beyzâde Ali Bey, Bakkal Mustafa Mazhar Efendi. Sandık Emini: Uncu Ahmet Efendi. Katip: Rüştiye Mektebi Başmuallimi Hüsnü Efendi.16

LALAPAŞA: Reis: Müftü Adem Vasfi Efendi. Reis: İmam Veli Efendi, Taşlı Müsellim Karyesinden Emin Ağa, Suleoğlu Hüseyin. Sandık Emini: Mehmet Efendi.17

LÜLEBURGAZ: Mümessil: Müftü Ömer Efendi. Reis: İmam Veli Efendi. Azâlar: Doktor Ahmet Bey, Mestan Efendizâde Enver Bey. Aza ve Veznedar: Belediye Reisi İsmail Efendi, Tüccardan Bakkal Berri Efendi, Tüccardan Bakkal Ali Haydar Efendi.18

MALKARA: Mümessil: Ali Bey. Heyet-i Maliye ve Reisi. Eşraftan Hacı Rakım Beyzade Ali Bey, Azâlar: Şeyh Ali Efendi, Müftü Kazım efendi. Sandık Emini: Şakir Efendi.19

UZUNKÖPRÜ: Mümessil: Eşraftan Hafız İsmail Efendizâde. Reis: Müftü Abdurrahim. Azâlar: Eşraftan Sofyalı Hüseyin, Abdullatif, Derviş Ahmed, Hacı Yunusoğlu Mustafa ve Dimetokalı Emin Beyzâde Ali Beyefendi.20

İPSALA: Mümessil: Hüseyin Efendi. Reis: Müftü Abdulkadir Efendi, Azâlar: Hüseyin Sadık, Yunus, Nizam ve Hüsnü Beyefendiler. Veznedar: Rıza Efendi.

SARAY: Mümessil: Emirzâde Sadık Bey. Reis: Müftü Ahmed Nuri Efendi. Azâlar: Saatçızâde Hüseyin Basri Efendi. Veznedar: Kırımızade: Kamil Efendi, Murad Giray ve Süleyman Beyler.

KIRKKİLİSE: Mümessil: Müftü Bahaeddin Efendi. Azalar: Eşraftan Zahid Bey, Muhiddin Bey, Doktor Fuad Bey, Cemal Bey, Avukat Şükrü Efendi, Eşraftan Hilmi Bey, Salim Efendi, Raif Bey, Bankacı Ahmed Efendi ve Hatip Mehmet Efendi.21

BABAESKİ: Hurşit Bey, Sultan Efendi, Şevket Bey, Adil Bey, Hüsnü Efendi, Hulusi Efendi.

HAVSA: Edip Bey, Recep Efendi, Hüsnü Efendi, Edhem Efendi, İbrahim Efendi, Naib Efendi, Ahmet Bey. (İpsala'yı vekâleten);

PAVLI: Said Efendi, Mehmet Efendi.

HAYRABOLU: Hafız Hasan Efendi, Osman Efendi, Zeynel Bey, Mehmed Tevfik Bey, İsmail Efendi.

KAVAKLI: Şerif Efendi, Haydar Efendi.

VIZE: Hurşid Efendi, Hüsnü Efendi.

İNOZ (ENEZ): Arif Bey, Osman Bey.

PINARHİSAR: Hasan Efendi, Emin Efendi, Mehmed Efendi.

ÇATALCA: Cemal Bey, Osman Bey.

ÇERKESKÖY: Molla Mehmed Efendi.

KEŞAN: Müftü Raşit Efendi, Mehmed Adil Bey, Belediye Reisi Şevket Bey.

İĞNEADA: Eşraftan İsmail Bey, Tüccardan Hacı Ali.

GELİBOLU: Şevket ve Mestan Beyler.

SARAYAKPINAR: Mustafa Bey.22

MAKSUTLU NAHİYESİ: Reis: Müderris Osman Efendi. Azâlar: Küneli Hacı Ahmed Ağa, Hacı İsmail Ağa. Veznedar: Kuvvetbeyli Molla Mehmed Efendi, Harmanlı'dan Recep Ağa, Karapınarlı Mıstık Ağa.

ZALUF NAHİYESİ: Reis: Aslıhan'dan Hafız Süleyman Efendi. Azâ: Sazlı Malkoçtan Derviş Ağa. Veznedar: Yeniköylü Muhtar Ali Efendi, Çakmak'dan Hacı İsmail Efendizade Ali Efendi, Hamidler'den Şakir Ağa.

ÖMERBEY NAHİYESİ (UZUNKÖPRÜ): Reis: Muhacir Kadköyünden Hatip Osman Efendi. Azâlar: Mandıra'dan Molla Hüsnü Efendi, Kırk Kavaklar'dan Hafız Şaban Efendi, Çongara'dan Nazaroğlu Mehmed Ağa. Azâ ve Veznedar: Hafız Şerif Efendi, Bıldır Karyesinden Said Ağa, Siyahiden Said Oğlu İbrahim Ağa, Sultanşahtan Salim Çavuş.23

Görüldüğü gibi Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi teşkilât olarak Trakya'nın il, ilçe ve nahiyelerine kadar sistemli bir şekilde teşkilâtlanmıştır. Bunlardan ayrı olarak cemiyetin Trakya dışında Adapazarı'nda da teşkilâtını kurduğunu görmekteyiz. Nitekim Balkan Savaşları (1912-1913) sonunda, Bulgarların yaptığı zulümler neticesinde yurtlarını bırakıp Anadolu'ya gelen Batı Trakya Türkleri, Adapazarı'nda, Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi'nin şubesini açmışlardır. Bu teşkilâtlanmayı, Adapazarı şubesi Reisi Hüseyin Hilmi Bey'in Trakya-Paşaeli Gazetesi'ne göndermiş olduğu ve gazetede neşredilen mektubundan anlamaktayız.24 Cemiyetin, Trakya ve Adapazarı'nda bu geniş teşkilâtı kurmasından sonra ilk icraatı, bölgedeki Bulgar ve Yunan tehdidine karşı aldığı tedbirler ve yaptığı çalışmalar olmuştur.

Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi'nin kuruluşundan itibaren Ocak 1919 başına kadar geçen bir buçuk ay içinde bütün dikkat ve çalışmalarını Batı Trakya'ya çevirmişti. Doğu Trakya demiryolunun, Yunan taburları tarafından işgali (4 Kasım 1918) olayı ve Venezilos'un Paris Barış Konferansı'na verdiği meşhur muhtırasıyla,25 Trakya üzerindeki Yunan hırs ve emelleri ortaya çıkınca çalışmalar bu yöne kayacaktır. Cemiyetin Batı Trakya için, özellikle Gümülcine sancağında, Bulgarların Türklere karşı yaptıkları zulüm ve işkenceleri çok geniş olarak basın yoluyla protesto ettiğini, İstanbul gazetelerine verilen açıklamalarla büyük bir propaganda faaliyetlerine girdiğini görmekteyiz.

İstanbul basınına verilen uzunca iki açıklamada, Batı Trakya Türklerinin, 1912'den beri Bulgar idaresi altında uğradıkları zulüm ve imha siyaseti, şahıs, zaman ve yer gösterilerek anlatıldıktan sonra, bu bölge için tarafsız bir kontrol altında halk oylaması yapılması istenmektedir. Bu açıklamada Batı Trakya'nın tarih, milliyet, din, kültür ve ekonomik yönleriyle Türk olduğunu ispata çalışıyordu. Batı Trakya'da halk oylaması fikri de ilk önce cemiyet tarafından ortaya atılmıştı. Cemiyet, Batı Trakya'da 40.000 Bulgar ve 50.000 Rum'a karşılık 400.000 Türk bulunduğunu açıklıyordu.26

Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi gerek İstanbul'da Osmanlı devlet dairelerinin özellikle Erkân-ı Harbiye-i Umumiye, İç ve Dışişleri Bakanlıklarının yardımıyla, Doğu ve Batı Trakya'da meydana gelen baskı ve zulümleri kamuoyuna duyurabilmek için belgeler, grafikler ve haritalar hazırlayarak bunları yabancı devlet adamlarına, yerli ve yabancı gazetelere dağıtıyorlardı. Bundan başka cemiyet, Trakya-Paşaeli gazetesinde27 ve İstanbul'un milliyetçi Türk gazetelerinde de bunları yayımlatmaya çalışıyordu.

Türk Dünyası gazetesi Bulgar mezalimini28 yer, şahıs ve zaman göstererek canlı şekilde duyurmuştur.Trakya-Paşaeli Cemiyeti, Trakya'nın Türklüğünün ortaya konulması yanında Bulgar ve Rumların çevirdiği entrikaları gözler önüne serebilmek için yoğun bir belge faaliyetlerine başlamıştı.
İlk olarak Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi ve Bulgar Milli Meclisindeki Türk milletvekilleri tarafından, Sofya'daki yabancı devlet mümessillerine 18 Aralık 1918 tarihinde özel bir muhtıra verilmiştir.29

İkinci olarak, Amerika Cumhurbaşkanı Wilson'a gönderilmek için bir izahname yazılmıştır.30 Bu izahnamede, Bulgarlar tarafından gerçeklerin nasıl çarpıtıldığı kesin delillerle açıklanmakta ve Bulgar zulümleri bir defa daha dile getirilmektedir.

Üçüncü olarak, İstanbul'da bulunan İtilâf Devletleri mümessillerine Ocak 1919 tarihinde bir muhtıra verilmiştir.31
Dördüncü olarak, Trakya'nın geleceği ile ilgili kararların da verileceği Paris Barış Konferansı'ndan sızan haberlerde Trakya'nın Yunanistan'a verileceği söylentisi üzerine cemiyet tarafından 10 Eylül 1919 tarihli yine bir muhtıra gönderilmiştir. 32

Son olarak Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi'nin yaptığı ilmî çalışmalara ait olarak haritalar çizilmiştir. Bu haritaların ilki, Edirne şehrine ait haritadır.33 Haritalar fetih tarihi olan 1361 ile 1919 yılları arasında Edirne'nin Osmanlı hakimiyeti altında genişleme derecesini kültür ve sanat eserlerini açıklamaktadır. Bir diğer haritada Trakya-Paşaeli Cemiyeti'nin verdiği esaslara göre İstanbul'da çizilip Galip Kemali Bey (Söylemezoğlu) tarafından Londra'da yayımlanan haritadır. Bu haritaya göre, Batı ve Doğu Trakya'daki nüfus çoğunluğu ve Türk ve Rumların sahip olduğu toprak nispeti Türklerin lehinedir.

Batı ve Doğu Trakya'da Türklerin hakları çok açık olarak meydanda iken galip devletler bu durumu, batı kamuoylarında özellikle Amerikalılardan saklamak, hatta İstanbul'un ve Osmanlı Devleti'nin dış dünya ile ilişkilerini kesmesine önem vermişlerdi. Türk'ün bu haklı davasını savunmaya yarayacak haberlerin dışarı sızmasını önledikleri gibi hiçbir heyetin dış seyahatine izin vermiyorlardı. Türkler, Avrupa kamuoyunu etkileyebilecek belgeleri ancak İstanbul'da bulunan İtilâf Devletleri Fevkalâde Yüksek Komiserlerine verebiliyorlardı. Önemli şahsiyetlerin dahi yurt dışı seyahatlerine müsaade etmiyorlardı. Trakya-Paşaeli Cemiyeti tarafından seçilen mümessiller, Trakya'nın hukukunu müdafaa etmek üzere Paris Barış Konferansı'na katılmak için yola çıkarıldılar.34

Bu heyette Trakya Milletvekili Kocabaş Arif, Mahmut Nedim, Bulgar Sobranyası Milletvekili Celâl (Perin) ve İskeçeli Hüseyin Sabri Bey bulunmakta idiler. Konferansa gidecek heyet, İstanbul'da Paris için vize alamamış ve İtalyan Sefareti Tercümanı Galli'nin yardımıyla ve İtalyan yatıyla 20 Mart 1919'da İstanbul'dan hareket etmiş ve Toranto üzerinden Roma'ya gidebilmişti. Heyet, Paris için Roma'da da vize alamamış ve üç ay kadar Roma'da kalarak Paris Barış Konferansı nezdinde temaslarda bulunmuş, bu temasları çok olumlu geçmiştir.35

Paris Barış Konferansı'na katılmak için Roma'ya kadar gidebilen Trakya-Paşaeli Cemiyeti Heyeti, Temmuz 1919 başında İstanbul'a dönmüştür. Murahhaslar, Roma'da bulundukları süre içinde İtalyan Dışişleri Bakanlığı'nda, ikinci ve üçüncü derecedeki memurlarla görüşebilmiş ve Trakya hakkında belge, broşür, grafik ve haritaları İtalyan gazetelerine ve İtalya'nın siyasi çevrelerine dağıtarak haklı davalarını duyurabilmeye çalışmışlardır.36

İtalya'nın Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyeti murahhaslarını Roma'ya götürmekle rakibi olan Yunanistan'ın Balkanlar'daki istiklâl politikasına elden geldiği kadar güçlük çıkarmak ve bu arada bundan kendileri için siyasi çıkar sağlamayı amaçladığı düşünülebilir. Heyet, memlekete dönerek ilk iş olarak Edirne'de birinci kongresini toplamış ve bölgenin geleceği hakkında birtakım tedbirler almayı daha uygun görmüştür.

Cemiyetin Kongreleri

Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi'nin başlıca beş kongre toplamış olduğu anlaşılmaktadır. Bu kongrelerin ilki 10 Temmuz 1919 Perşembe günü saat 14.00'te toplanan Trakya Kongresi'dir.37 Trakya Kongresi Merkez Teşkilâtı'nda açık bulunan reislik ve azâların yerine yenilerini seçmek, cemiyetin kuruluşundan beri yapmış olduğu çalışmaları anlatmak, takip ettiği hal ve hareketleri vatandaşlara anlatmak gereğini duyduğu için bir kongre toplamaya karar vermiştir. Bu kongreye merkez heyeti, mümessillikleri ve vilâyetin ileri gelen esnafı davet edilmiştir.

Merkez heyeti reisi Mestan Efendi sağlık sebebiyle istifasını sunmuş ve kongre başkanlığına şehbender Şükrü Bey'i önermiştir. Cemiyetçe, hazırladığı rapor okunmuştur. İlk celsenin bitiminden on dakika sonra ikinci celseye başlanmıştır. Müftü Bahaedden Efendi celsenin başında, yapmış olduğu değerli hizmet ve çalışmaları için cemiyetin ilk reisi Mestan Efendi'ye, kongre kararıyla teşekkür edilmesini önermiş ve ittifakla kabul edilmiştir. Cemiyetin yeni başkan ve üyelerinin tespiti için seçimlere geçilmiştir. Yapılan seçim sonucu aşağıdaki üyeler yeni merkez heyetini oluşturmuştur:

Reis: Hilmi Efendi. Azâlar: Belediye Reisi şevket Bey, Şehbender Şükrü Bey, Yakupefendizâde Derviş Bey, Ahmedefendizâde Cemal Bey, Müftüzâde Cemal Bey, Doktor Rıfat Osman Bey, Rasimbeyzâde Hacı İbrahim Bey, Reşitbeyzâde Ahmed Bey, Cezzarzâde şevki Bey, Nazmibeyzâde İsmail Bey, Avukat şeref Bey, Lüleburgazlı Avukat şevket Bey ve Bekir Efendizâde Hafız Mehmet Efendi seçilmişlerdir.

Seçim sonuçlarının açıklanmasından sonra Müftü Hilmi Efendi tarafından dua okunarak kongre dağılmıştır. Bu kongre kararıyla İltilâf Devletleri mümesillerine telgraf çekilmesi karara bağlanmış ve kongre çalışmalarını tamamlamıştır.

Cemiyetin ikinci kongresi 16 Ekim 1919 günü, Edirne'de toplanmıştır. Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Kongresi'nde şimdiye kadar yapılan işler hakkında bilgi vermekle beraber bundan sonra yapılması gerekli işler konuşulmuş, on altı kişi olmak üzere yeni bir heyeti merkeziye seçilmiş, Batı Trakya'nın Bulgar ve Yunan zulmü altında ezilmemesini, Doğu Trakya'da milli arzuyu takviye etmeyi kararlaştırılmıştı.

Bulgar ve Yunan işgaline bırakılan Trakya parçaları için İtilâf Devletleri nezdinde protesto telgrafları çekmek ve Batı Trakyalılara davalarında her yönden yardım etmek kararı alındı.38 Yunan taburlarının ve yerli Rum çetelerinin Doğu Trakya demiryollarını işgale ve Rumların tahrikleri sonucu, Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin bir dizi tedbirler almasını gerektirmiştir. Bu vesile ile 1920 yılının Ocak ayı ortalarında Cemiyet üçüncü kongresini toplamıştır. Edirne'de toplanan kongreye merkez heyeti ile kaza heyetlerinden birer üye katılmıştı. Bu kongrede, Trakya-Paşaeli Cemiyeti silâhlı milli teşkilât işini müzakere etmiş, Doğu Trakya'ya yapılabilecek saldırılara karşı milli bir savunma teşkilâtı kurmak, Yunanlıların ve yerli Rumların yapabilecekleri oldu-bittilere karşı uyanık bulunmak, Barış Konferansı'nın Doğu Trakya'yı Türk topraklarından ayıracak kararlarına karşı koymak üzere Doğu Trakya'da "Bekçi-Korucu" ismi altında 3.000 kişilik milli teşkilâtın kurulmasına karar verilmiştir. Ayrıca Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nden başka bir teşkilât, "Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Edirne Heyet-i Muvakkatesi"nin ve şubelerinin kurulmasına karar verildi.39 Yukarıdaki kararların alınmasında, Heyet-i Temsiliye Reisi Mustafa Kemal Paşa'nın Sivas Kongresi nizamnamesinin ekine göre, silâhlı milli müfrezeler kurulması ve I. kolordunun bu40 hususta âzami derecede gizli yardımda bulunması emri etkili olmuştur.

Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin bazı üyelerinin özellikle Tekirdağ'ın olumsuz tutumları, kolordu ve tümen komutanlarının kendi seferi ihtiyaçlarından fazla, milli teşkilâta verilecek silâh ve cephane olmamasından "Bekçi-Korucu" ismi ile kurulması düşünülen silahlı milli teşkilâtın İstanbul'un resmen işgaline (16 Mart 1920) ve I. kolordunun seferberlik ilanına kadar gerçekleşmediğini görmekteyiz. İstanbul'un işgali (16 Mart 1920) ve I. kolordu kumandanı Cafer Tayyar Paşa'nın seferberlik emrinden doğan durumu görüşmek üzere 31 Mart 1920 tarihinde Lüleburgaz'da bir kongre toplandı. Kongreye İstanbul'dan kaçabilen Trakya milletvekillerinden Şakir (Kesebir), Galip Bahtiyar, Hayreddin ve I. Kolordu Kumandanı Cafer Tayyar Bey, Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Merkez Heyeti üyeleri, Edirne vilayetiyle (Edirne, Kırklareli, Tekirdağ ve Gelibolu Sancakları) Çatalca Sancağı'nın her nahiyesinden çağırılıp gelebilen birer delegenin katılmasıyla 31 Mart 1920 günü toplanmıştı. Kongreye çağırılıp gelebilen delege sayısı 67 kişiydi. Tekirdağ Sancağı'ndan 55. Tümen Kumandan Vekili Cemil Bey'in ve Trakya -Paşaeli Merkez Heyeti'nin teşviklerine rağmen birkaç delege gelebilmişti.41

Lüleburgaz Kongresi'nde yapılan görüşmeler sonucunda kongreye katılanlarda "Her ihtimale karşı hazır olmak ve insanca yaşamak hakkımızı ve milli varlığımızı tasdik etmezlerse son vatan vazifemizi yapmak" düşüncesi hakim olmuştu. Kongre "Kötü sonuçlardan, Trakya'nın yok olacağına" inanmaktaydı. Bu şartlar altında Lüleburgaz Kongresi, oy birliğiyle, Trakya'nın kimin tarafından olursa olsun, yabancı işgaline ve içteki ihtilâl hareketlerine karşı, savunma ve mücadele kararını verdi. Lüleburgaz Kongresi'nde alınan bu çok önemli kararla, Trakya-Paşaeli Cemiyeti'nden ayrı olarak kurulan "Trakya Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Merkez Heyeti" adıyla yeni ve devamlı bir silahlı savunma teşkilâtı kuruyordu. Ayrıca alınan kararlar arasında önemli bir konuda Sivas Kongresi kararlarına uygun olarak yapılmış örgütlenmenin, "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" ile olan ilişkisi kesilmiştir. Milliye Merkez Heyeti'ne bağlı olarak hareket edecekti.42

Kongre kararları incelendiğinde, dışarıdan ve içeriden gelebilecek her türlü etkiye karşı silahlı savunmanın yapılacağı ve bu savunmayı yapmakla yükümlü teşkilâtın "Müdafaa-i Hukuk Merkez Heyeti" olduğu anlaşılmaktadır. Bu suretle kolordu kumandanı, Trakya'nın geleceğiyle ilgili kararları veren tek makam olmaktan çıkıyor, daha çok kararları uygulamakla yükümlü bir askeri kumandanlık oluyordu. Kongre, gerek katılanlar açısından gerekse Doğu Trakya'nın savunulması açısından çok önemli bir gelişmeydi. Aldığı kararlara bakıldığında Milli Mücadele içinde Trakya'nın Anadolu ile aynı görüşte olduğunu ortaya koymaktadır. Mustafa Kemal Paşa'ya kararlar acilen bildirilmişti.43

Büyük Millet Meclisi'nin açılması için yoğun hazırlık içinde bulunan Mustafa Kemal Paşa "Trakyalıların, yurt savunmasında gösterdikleri gayreti takdir ettiğini, müzakerelerin safhalarını ve Ankara'da toplanacak meclis için Edirne vilayetinden seçilecek olan milletvekillerinin sür'atle gönderilmesini" gönderdiği cevabî telgrafla istemekteydi.44

Lüleburgaz Kongresi'nde oluşturulan "Trakya Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Heyet-i Merkeziyesi" Edirne'de yeni bir kongre toplama çabası içinde iken, dışarıda Osmanlı Devleti aleyhine önemli gelişmeler oluyordu. "San-Remo Konferansı" (24 Nisan 1920) adı altında İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan devletleri arasında Osmanlı İmparatorluğu paylaşılıyordu. San-Remo'da Osmanlı barış andlaşmasının esasları kararlaştırılırken hiçbir Osmanlı heyetinin fikri ve görüşünün alınmasına lüzum görülmemişti. Bu konferans Trakya meselesi hakkındaki isabetsiz ve haksız kararlar verilirken, uydurma ve haksız birtakım istatistikleri öne sürerek Trakya'yı Türk Devleti'nden koparmayı amaçlıyordu.45 San-Remo Konferansı'nda kararlaştırılan Türk barış şartları hakkında basında çıkan haberler çok endişe vericiydi. Trakya Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Heyet-i Merkeziyesi, bu önemli dış gelişmeler karşısında, Lüleburgaz Kongresi kararlarına göre, Trakya'nın savunmasından sorumlu ve savunma ile ilgili her türlü tedbiri almaya yetkili en büyük siyasi güçtü. San-Remo Konferansı'nda Edirne vilayetinin Yunanistan'a verilmesinin kararlaştırıldığı söylentileri gelir gelmez "Trakya Müdafaa-i Hukuk-ı Heyet-i Merkeziyesi" böyle bir durumda silahlı savunmada bulunmak için halkın desteğini kazanmak istedi. Bu nedenle Lüleburgaz Kongresi'nin son maddesine dayanarak, Trakya mümessillerinden bir kongre toplayıp halkın direnme konusundaki fikirlerini yoklamak, buna dayanarak gereken tedbirleri almak istiyordu.

Büyük Edirne Kongresi'nden bir gün evvel, 8 Mayıs 1920 Cumartesi günü Sultan Selim Camii avlusunda yapılan büyük mitingde, toplumu heyecanlandıran ve kalpleri vatan müdafaası arzusuyla coşturan konuşmalar yapıldı. Edirne'nin Türk olarak kalacağı ve gerekirse, bu konuda her türlü çareye başvurulacağı yolunda ant içilmişti. Kongre ertesi gün 9 Mayıs 1920 Pazar günü Erkek Öğretmen Okulu konferans salonunda açıldı. Edirne vilâyetiyle Çatalca sancağından çağrılan 264 delegeden 236'sı kongre çalışmasına katılmıştı.46

Büyük Edirne Kongresi'ne Trakya'nın her bölgesinden gelen, her çeşit halk tabakasından iki yüzün üstünde delegenin katılmasıyla; Trakya'nın silahlı savunulması, Avrupa'ya gönderilecek üyelerin seçimi ve bunlara verilecek selâhiyetnâme konusu, cemiyetin adı üzerinde yapılan tartışmalar ve iki cemiyetin birleştirilmesi gibi Trakya'yı yakından ilgilendiren meseleler konuşulmuş ve yeni kararlar alınmıştı.47

Beş gün süren Edirne Kongresi'nde, Reis Şevket Bey tarafından ortaya konulan birleşme konusu reye konularak, "Trakya-Paşaeli Cemiyeti" ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" isimleri birleştirildi, "Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" unvanı kabul edildi. Böylece iki cemiyetin oy çokluğuyla birleştirilmesine karar verildi.

Kongre 13 Mayıs Perşembe günü saat 17.24'te karar suretini bütün üyelerin imzalamasıyla sona erdi. Büyük Edirne Kongresi;48 Edirne ve Çatalca meclis-i umûmîleri azâsıyla bütün belediyeleri rüesası ve müftülerinden ve her nâhiye namına müntehâb ikişer murahhastan ve Edirne'de mevcut kâffe-i Hey'at-ı siyâsîye mümessilleriyle Trakya-Paşaeli ve Müdafaa-i Hukuk Heyet-i Merkeziyeleri azâsından mürekkeben 9 Mayıs 1336 tarihinde Edirne'de akd ve ictimâ eden 217 kişilik büyük kongre, beş gün zarfınca icrâ-yı müzakereden sonra mevâdd-ı âtiyeyi taht-ı kararı almıştır.

1. Trakya, azim ve bir Türk ve Müslüman ekseriyetiyle meskûn olup câmia-i Osmaniye'den bittefrik Yunanistan'a verilmesi yolundaki tasavvuratı suret-i kat'iyede red eder.

2. Trakya'nın Yunanlılar tarafından işgaline ve bu maksadı teshil için dahilen vukûbulacak her türlü ihtilâl harekâtına karşı mukavemet ve müdafaa edilecektir.

3. Trakya Müdafaa-i Hukuk Teşkilâtı, müstakilden idare etmek üzere beş livâ namına üçer murahhastan mürekkep bir heyet-i merkeziye intihâp ve kabul olunmuştur. Liva namına intihâp olunan zevât bervech-i âtidir:

Edirne: Belediye Reisi Şevket Bey, Tüccardan Kasım Efendi, Ahırköylü Ahmet Bey.
Tekirdağ: Mebus-ı sâbık Faik Bey, Malkaralı Nazmi Bey, Saraylı Ali Naci Bey.
Gelibolu: Mebus-ı sâbık Şakir Bey, Baha Bey, Ekrem Bey.
Çatalca: Mebus-ı sâbık Hayreddin Bey, Halil Sadi Bey, Hüseyin Şevket Bey,
Kırkkilise: Lüleburgaz'dan Şevket Bey, Babaeskili Hamdi Bey, Kırkkiliseli Hamdi Bey. Milli Kumandan sıfatıyla Miralay Cafer Bey heyet azâsındandır.

4. Trakya mukadderâtının istilzam edeceği bilcümle mukarrerât ve teşebbüsât-ı siyâsiyenin ân-ı lâzımında ittihâz ve icrâsında ve en son çare olmak üzere müracaât edilecek müdafaa-i fiiliyenin kâffe-i icabâtını şimdiden ihzâr ve temin ve müdafaanın zaman ve suret-icrâsı ve teferruat-ı saîresini tespit ve tayin husûsunda ve memleketin alel-ıtlak emri idaresinde heyet-i merkeziye selâhiyet-i kâmileye mâlik olup Trakya kuvve-i âliyesini temsil eder.

5. Trakya Hukuk ve menâfiini Avrupa'da müdafaa etmek üzere Galip Kemali, Galip Bahtiyar ve Salih Cevdet Beyler selâhiyet-i lâzimeyi hâiz murahhas intihab olunmuşlardır. Çorlulu Cezzarzâde Ziya Bey de heyet-i murahhasa beyânda bulunacaktır. iş bu mukarrerât heyet-i umumiye muvâcehesinde kabul ve imza olunmuştur.

Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyeti Osmaniyesi 1334

Trakyalıların Edirne Kongresi'nde silahlı savunma kararı almaları Mustafa Kemal Paşa tarafından takdirle karşılanmış, Cemiyet merkezine gönderdiği telgrafında bu memnuniyetini ve Trakya üzerindeki düşüncelerini belirtmiştir. Edirne Kongresi kararları incelendiğinde üzerinde önemle durulması gereken biri olumlu, diğeri olumsuz iki konu ortaya çıkmaktadır. Olumlu olanı, Anadolu'nun dışında Milli Mücadelemiz için çok önemli bir olay Trakya'daki Türk unsurunun herhangi bir düşman saldırısına silahla karşı koyma azmi ve kararlılığıdır. Kongrenin olumsuz yanı ise Osmanlı Murahhas Heyeti ile Trakya-Paşaeli Cemiyeti'nin Paris Barış Konferansı'na heyet göndermeleridir. Bu olay Anadolu'da gelişen Milli Mücadele'ye ve onun otoritesine ters düşen bir durumdu. Nitekim cemiyetin yapmış olduğu bu siyasi girişim başarısız olacaktır.

"Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi" kuruluşundan bir yıl sonra Sivas Kongresi kararlarına uyarak "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk cemiyeti'nin Trakya'daki teşkilâtını idare etmek vazifesini üzerine almıştır. Edirne Kongresi kararıyla iki cemiyet "Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı altında kesin olarak birleşmişlerdir. Vermiş olduğumuz bu açıklamalardan Trakya'da sanki iki ayrı cemiyet faaliyet gösteriyor şeklinde bir anlam çıkabilir. Kesinlikle iki ayrı cemiyet yoktur. Önce kurulmuş olan Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi, yayımlamış olduğu nizamname ve beyannamesine uygun gayesini gerçekleştirmek için giriştiği siyasi teşebbüslerde, serbestçe ve Anadolu'nun herhangi bir etkisi olmadan devam etmek için cemiyet adına ve yetkilerine sadık kalmayı uygun görmüştür. Bunun yanı sıra Müdafaa-i Hukuk vazifesini de üstlenmiştir. Gerçekte Trakya'da iki heyet ve iki teşkilât yoktur. Aynı cemiyetin bu birleşme neticesi olarak, bir "Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi" diğeri ise "Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı altında iki mühür kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkışından bir ay gibi kısa bir zaman içinde, bütün Anadolu ile yakından temasa geçerek Milli Kurtuluş gayesiyle başladığı mücadelede fikir ve iş birliğinin esaslarını gerçekleştirmede başarılı olmuştu. Bu olay Trakya için de yeni bir devrin başlangıçı olmuştur. Bundan sonra Trakya işleri de yeni bir istikamete girmeye ve yeni bir anlam kazanmaya başlamıştır. Trakya'daki bu milli teşkilât Atatürk'ün gösterdiği yolda, bütün yurdu kapsayan Milli Mücadele'nin bir parçası haline girmek fırsatına kavuşmuştur. Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti bu büyük liderin idaresinde ve onun gösterdiği yolda Milli Mücadele'deki müstesna yerini almıştır.

Millî Mücadelede Sivil Direnişin Kökleri: Müdafaa-İ Millîye Cemiyeti (19131919) /Prof. Dr. Nâzım H. Polat

Her türlü kavramın içeriği, zamanla daralarak veya genişleyerek, biraz da güncel olaylardan etkilenerek değişir. "Sivil Direniş" kavramı da bugün resmî makamlardan tamamen bağımsız olarak bir inisiyatif grubu, bir dernek veya bir sendikal hareketi çağrıştırır. Ancak konu Millî Mücadele olunca, sivil direnişin anlamı, saldırgan düşmana karşı durma olur ve bir kısım resmî makamların en azından kısmî desteğini de kapsayacak biçimde genişler. Çünkü resmî makamlar da sivillerle aynı gemidedir.

Osmanlı Devleti'nde toplumun tamamını hedef kitle olarak gören, toplum hayatının her yanına bir istikamet vermek üzere kurulmuş ilk resmî dernek "Osmanlı Menâfi-i Milliye Cemiyeti"dir. Meclis-i Mebusan'ın açıldığı 17 Aralık 1908'de kurulan Menâfi-i Milliye Cemiyeti, tipik bir "Osmanlıcı" kuruluştur. Nizamnamesinin başındaki "Karındaşlar Osmanlılar!" hitaplı metinde Müslüman, Hıristiyan, Musevi bütün kavimler elbirliği ile vatanın selâmeti çalışmaya davet edilmiştir. Nizamnamenin 14. maddesinde ise cemiyetin hiçbir partiye mensup olmadığı vurgulanarak, "cemiyet dahilinde ne siyasî ne de dinî bir taarruza meydan verilecektir." Cemiyetin Osmanlıcı tavrını kendisini tarif ettiği şu ifadelerde daha iyi görebiliriz: "Cemiyet, bilâ-tefrik-i cins ve mezhep bil-cümle Osmanlıların ittihat ve uhuvvet-i samimanelerini rehber-i saadet ittihaz etmiş bir heyettir."1 Avusturya'nın Bosna-Hersek'i ilhakı ve Bulgaristan'ın bağımsızlık ilanı (5 Ekim 1908), ertesi gün Girit'in Yunanistan'a katılması (6 Ekim 1908), böyle bir cemiyeti bazılarının gözünde lüzumlu kılmış olabilir. Hakkında bir kapatma kararı bulunmadığına göre; söz konusu bölgelerin ayrılma isteklerinin Osmanlı Devleti tarafından da kabullenilmesi ve özellikle 1909 Nisan başlarında Adana yöresindeki Ermeni patırtılarının yönlendirdiği devrin sosyal ve siyasî zemini, cemiyetin çalışma alanını ortadan kaldırmış demektir. Dolayısıyla, bu derneğin aydınlarımız ve ileride yaşanacaklar üzerinde hatırı sayılır bir etkisi bulunduğu söylenemez.

Millî Mücadeleyi yapan ruhun kökleri, İİ. Meşrutiyet'in ilanından sonra örgütlü toplum hayatının vaz geçilmez unsurları olarak faaliyet gösteren kuruluşlarda aranmalıdır. Vatandaşı Kuvâ-yı Milliye ruhuna hazırlama konusunda, her birinin farklı ölçüde payı ve hizmeti bulunduğu kabul edilebilecek Türk Derneği, Türk Teâvün Cemiyeti, Türk Yurdu Cemiyeti, Halka Doğru Cemiyeti, Türk Ocağı, Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslâmiyesi, Millî Türk Cemiyeti, Donanma Cemiyeti, Teşkilât-ı Mahsusa gibi (hepsinin İttihat ve Terakki ile bir bağlantısı mevcut) pek çok kuruluş sayılabilir. Ancak, II. Meşrutiyet ortamında kurulup, İİ. Balkan Savaşı'ndan itibaren toplumu yönlendirmede, yani istediği tarzda kamuoyu oluşturmada en başarılı görünen ve Millî Mücadele yıllarındaki sivil-millî direniş örgütlerinin anası diyebileceğimiz kuruluş, Müdafaa-i Milliye Cemiyeti'dir.


Bu makalede, Müdafaa-i Milliye Cemiyeti'nin
a. Hangi ortamda,
b. Nasıl kurulduğu;
a. c. Neler yaptığı;
ç. Nasıl bir muhalefetle kapatıldığı;
e. Millî Mücadeleyi yapan irade ve kuruluşların doğmasındaki rolü ifade edilmeye çalışılacaktır.

Kuruluş Sırasındaki Siyasî, Sosyal ve Kültürel Ortam Yukarıdaki "gemi" alegorisini sözün gelişine uysun diye kullanmıyorum. Türkiye/Osmanlı Türklüğünün karşı karşıya kaldığı ilk büyük felaket, 1828'de doğuda Ahıska'nın düşüp Kafkaslarda Rusları durduracak barikat kalmaması üzerine, Rusların batıda savaşsız Edirne'yi teslim almasıdır (22 Ağustos 1829). Sonra, millî hafızaya 93 Harbi olarak kazılan felakette doğuda Erzurum, batıda Yeşilköy'de millî gurur çiğnendi, millî vicdan kanatıldı. Ancak beterin beteri henüz geridedir. Çünkü bu düşman, nüfus ve nüfuz olarak devrin büyük güçlerinden biridir. Halbuki 1912-13'teki Balkan savaşlarında daha büyük bir felaket, henüz devlet olmayı tam anlamıyla başaramamış Balkan topluluklarından geliyordu. Dolayısıyla bu hezimet, sivil halk üzerinde 93 Harbi'nden daha onarılmaz tahribatlar bıraktı. 93 Harbi, Türklüğü Anadolu'ya sıkıştırma ve "Boğazlar"ı ele geçirme; Balkan Harbi ise Türklüğü yalnız Avrupa'dan değil, Anadolu'dan da sökme planıdır.

Osmanlı aydınının büyük bölümü, Jön Türklerden beri, iç isyanları "istibdadın unsurları birbirine düşürmesi", toprak kaybını ise bu yönetim biçiminin sonucu olarak görüyordu. Fakat özlenen yönetim yani "hürriyet, adalet, müsavat" rejimi, 10 Temmuz (1324) "ıyd-ı millî"siyle II. Meşrutiyet rejiminin başlaması da, Balkanlardaki kopmaları durdurmaya yetmemişti. Hele hele tamamına yakını Müslüman olan Arnavutların "kavmiyât" davası, sonun başlangıcına gelindiğini gösteriyordu. Bahsetmek istediğimiz sivil direniş örgütü, işte bu ortamda, önce ruhlarda bir "millî direniş" oluşturmak üzere kurulmuştur.

II. Meşrutiyet rejimi, birden bire, politize olmuş bir kitle yarattı. Şiiri, hikâyesi, tiyatrosu, mizahı, hatta inancı 10 Temmuz'dan ibaret bir toplumda her şeyin bayağı propagandaya malzeme yapıldığı bir toplumda, II. Meşrutiyetin 9. ayında; bu duruma isyan anlamı taşıyan, ferdi ve duygusal sanat anlayışı, kendisini Fecr-i Ati Encümen-i Edebisi (kuruluş: 20 Mart 1909) ile göstermişti. Bu, akıntının karşı istikametine kürek çekmek idi. 1911'de Trablusgarp Harbinin gürültüleri, kendisi için konuşan sanatın sesini boğuyordu. Balkan Harpleri ise sanatın kendi kendisi için terennüm etmesini, bencillik olarak niteliyordu. Yakup Kadri, bu dönüşümü, kendi yaşadıklarıyla şöyle anlatır.

"Arkamda Fecr-i Âti, önümde bu büyük kumandanlar (Gros, Bergson, Gourmont), 'sanat şahsî ve muhteremdir' bayrağı elde, yıllarca iniş yokuş yürümediğim yer, çatmadığım adam kalmadı. San'at şahsî ve muhteremdir: Hiçbir şövalye, kendi arması üzerindeki dövizi için, eminim, benim kadar cihada çıkmamıştır.

Bu coşkunluğum, sanat perisi yolunda bu serdengeçtiliğim, ilk millî felâketimiz olan Balkan Harbi'ne kadar, bütün ateşiyle devam etti. Fakat, ne vakit ki Çatalca önüne dayanan düşman toplarının sesini tâ yatağımın içinde işitmeye başladım, hisseder gibi oldum ki, hayatta benim yaptığım mücadeleden daha mühimleri vardır.

Balkan Harbi'ni daha bir sürü millî felâketler takip etti. Ben gene 'Sanat şahsî ve muhteremdir' diyorum. Fakat, onun yanı başında, hiç değilse onun kadar şahsî ve muhterem şeyler olabileceğini de düşünmeye başlamıştım. Nihayet 1914-1918 geldi. Garp imperialismasının kandan ve yağmadan gözü dönmüş kurt sürüleri, bütün vahşetiyle bizim zavallı ağıllarımızın üstüne de saldırdı ve ortada, ne edebî cemiyetlerden, ne mukaddes sanat davalarından eser kaldı. O zaman, artık, sarâhatiyle anladım ki, istiklâli uğrunda o derece ter döktüğüm sanat, evvelâ, bir cemiyetin, bir milletin malıdır, sonra da nihayet bir devrin ifadesidir. Bunlardan tecrit edilmiş bir sanatın ne mânâsı, ne kıymeti vardır. Müstakil sanat, müstakil vatanda olabilir."2

Aslında burada konuşan yalnızca Yakup Kadri değil, onun şahsında Türk aydınının büyük bölümüdür. "Şahsi ve muhterem" sanat anlayışını terk eden şair ruhların doğal sevgilisi/annesi, sosyal faydacı sanatın değişmez konusu olan "vatan"dır. Bahsetmek istediğimiz sivil direniş örgütü, işte bu ortamda, her şeyi ve bu arada tabii sanatı da millî hedefler istikametine yönlendirmek üzere kurulmuştur.

Nasıl Kuruldu?

Balkan savaşlarındaki hezimet, bıçağın kemiğe dayanması idi ki Bulgar toplarının İstanbul'a ulaşan vahşi seslerindeki tehdide karşı, toplu korunma mekanizmasını harekete geçirdi. 1912 sonlarına doğru, basında, siyasi grup ve endişelerden tamamen uzak bir "müdafaa-i milliye cemiyeti" kurulması gerektiğine dair yorumlar çıkmaya başladı. Hatta bu gibi yazılar sadece İstanbul'da değil, Anadolu basınında da görülüyordu.

Devrin hakim siyasî temayülünü temsil eden, iktidar partisini doğuran İttihat ve Terakki Cemiyeti, İstanbul gazeteleri, vasıtasıyla kamuoyuna, vatanın tehlikede olduğundan bahisle, tehlikeyi bertaraf edecek bir oluşumu meydana getirmek maksadıyla herkesi Darülfünun (Üniversite) konferans salonuna davet ediyordu. Kamu oyununun hassasiyetini tam zamanında değerlendiren bu stratejik çağrıya göre kurulacak Müdafaa-i Milliye Cemiyeti, Edirne ve Adalar'daki Hakimiyet-i Osmaniye'yi fiilen ve tamamen "muhafaza ve istila edilmiş vatan parçalarındaki "hukuk ve milli menfaatleri müdafaa" için çalışacaktır.

Osmanlı Devleti üç aydan beri duçar olduğu ahvâlin emsalini altı yüz senelik müddet-i mevcudiyetinde asla müsadif olmamıştır. Bugün vatan tehlikede bulunuyor. Âba ve ecdadımızın miras-ı mukaddesini, yani dinimizi, vatanımızı, müdafaa etmek en mukaddes vazifemizdir. Bu vazifenin fariza-i ifasında ihmal edersek, ahlâf ve tarihimizin lânet-i müebbedesine ihraz-ı istihkak etmiş oluruz.

Vatanımız tehlikede!... Bu musîbet-i müştereke önünde, her Osmanlıya terettûb eden vazife, şahsa ait her emel ve her hissi unutmak ve elbirliğiyle vatanı kurtarmağa çatışmaktır. Bu ümniye-i mübeccelenin (yüce umudun) husulünü temin için bir 'Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti' teşkil olunarak her meslek ve fırka erbabından zevât-ı hamiyetsimâta müracaat olundu.

Edirne ve Adalar'daki hakimiyet-i Osmaniyeyi fiilen ve tamamen muhafaza ile beraber, istila-dîde (istila görmüş) olan mahall-i sâiredeki hukuk ve menâfi-i milliyemizi imkânın müsait olduğu derecede ve hatta en büyük fedakârlıklar ve havârık (hârikalar) göstererek müdafaa etmek makarrât-ı kat'iyyemizdendir (kat'î kararlarımızdandır). Bil-umum Osmanlıların muavenetine arz-ı ihtiyaç ediyoruz. Vatanı kurtarmak için uzanacak her ele sarılacağız, öpeceğiz ve vatanı kurtaracağız. Cenâb-ı Hak'tan tevfik ve nusret isteriz".3

Edebî bakımdan çok etkili olması için özen gösterilmiş olan bu metnin üç önemli özelliğinden bahsedebiliriz:

1. Öncelikle vurgulanan şeyler son derece açıktır ve bunların başında "vatanın tehlikede olduğu" hükmü vardır. Bu fikre ayrılan iki cümle de âdeta, "artık söze gerek yok" der gibi kısa ve yalındır.

2. Böylesi bir metinde akla ilk gelen şey, çağrıda söz konusu cemiyetin particilik hissiyatından uzak olduğunun vurgulanmasıdır. Fakat II. Meşrutiyet gibi "örgütlü" ve "sivil toplum"a geçiş sayılan, çok partili demokratik yönetim biçiminin benimsendiği bir devirde, insanların siyasetten soğutulması istenmemiştir. Öyle ise "partisizlik" yerine, her siyasî görüş, her türlü sosyal ve iktisadî gruptan aydınlara müracaat edildiği belirtilmiştir. Metnin sonundaki "vatanı kurtarmak için uzatılan her ele sarılacağız, öpeceğiz" ifadeleri de aynı anlama gelmektedir.

3. Söz konusu çağrı metninde, "vatan", Hâkimiyet-i Osmaniye, "Osmanlı Devleti" gibi terimlerin kullanılmasına rağmen, bunlarla birlikte sıkça görmeye alıştığımız "hükümet" kelimesine hiç yer verilmemiştir. Böyle bir metnin kurgusu, hiç şüphesiz, kurulacak cemiyetin "sivil" özellikte olması gerektiğine işarettir.

Yapılan çağrı hedefine ulaşarak Darülfünun Konferans Salonu'nda toplanan aydınlar, 18 Kânun-ı sâni 1328'de (1 Şubat 1913) Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'ni kurdular. Kurucular arasında en faal görünenler, Talat Bey (sonra Paşa), Midhat Şükrü (Bleda), Hüseyin Cahit (Yalçın) Dr. Esat (Işık) gibi İttihatçılardır. Toplumun tamamına hitap etmek emelindeki bir kuruluşun daha başlangıçta "İttihatçı" diye damgalanmaması için bu faal rol alanlar, diğer siyasî grupların ileri gelenlerinden Prens Sabahattin, Ömer Lutfi Fikri, Damat Ferit Paşa, Müşir Fuat Paşa gibi etkili kimseleri ziyaret ederek cemiyete katılmalarını isterler. Hatta davet edildikleri halde kuruluş toplantısına gelmeyenlerin bu davranışına muhalefet manası verilmeyerek kabullerine bağlı olarak, çeşitli kurul üyeliklerine seçilirler. Ancak, yukarıdaki ilk üç muhalif isim ile İttihat ve Terakki içinde farklı bir çizgiyi temsil eden İstanbul muhafızı Ahmet Cemal Paşa (1872-1922), daha baştan karşı tavır takınarak cemiyete katılmayacaklarını bildirmişlerdir.4

Cemiyetin 31 Ocak 1913'teki kuruluş toplantısında, çeşitli çalışma alanları tespit edilip 5 ayrı heyet seçilmiştir. Bunlar;

1. İane Heyeti (9 kişi)
2. Tenvir-i Efkâr (Heyet-i İrşadiye) (25 kişi)
3. "Gönüllü Alaylar" Teşkili için Heyet (9 kişi)
4. Hastahaneler Heyeti (7 kişi)
5. Heyet-i Faale (İdare Heyeti) (27 kişi)
Cemiyetin yapılanması nizamnamesinin dördüncü maddesinde belirtilmiştir.

Buna göre cemiyetin İstanbul'daki genel merkezi kongre tarafından seçilecek 1. ve 2. reis ile aşağıda adı geçen heyetlerin başkanlarından oluşan bir idare heyeti tarafından yönetilecektir. İstanbul'un bütün belediyelerinde, birer merkez şubesi bulunacaktır. Kazalardaki şubeler livalara, livalardakiler vilayetlere, vilayetlerdeki şubeler ise genel merkeze bağlı olacaklardır. Bahsedilen heyetlerin isimleri, nizamnamede;

1. Maliye heyetleri
2. İrşat heyetleri
3. Mümaresât-ı Bedeniye ve Askeriye heyetleri
4. Sıhhiye heyetleri
5. Heyet-i İdare
şeklinde belirtilmiştir.

Ancak basındaki haberlerden "Maliye Heyetleri"nin görevlerini "İane Heyetleri", "Mümaresât-ı Bedeniye ve Askeriye Heyetleri"nin görevlerini ise "Gönüllü Heyetleri"nin yürüttüğü anlaşılıyor. Bu farklılık söz konusu heyetlerin üzerinde en çok durduğu hizmet alanını da ifade etmektedir.

Kuruluş toplantısından hemen sonra yapılan ilk görev dağılımındaki isimler -muhtemelen bir kısmı kendi iradesi seçildiği için- uzun müddet aynı kalmamıştır. Nitekim dernek henüz iki ayını doldurmadan, Merkez-i Umumî Heyet-i Faalesi yeniden şekillenmiştir.

1913 Haziranı'nın ortalarında, "Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti makamına kaim bulunmak üzere Müzâheret-i Milliye Cemiyeti ünvanıyla yeni cemiyet" kurulmak istenmiş5 fakat daha sonra bundan vaz geçilmiştir.

Çalışma Yöntemi ve Neler Yaptığı

Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti Nizamname-i Esâsîsi'nin 1. maddesinde amaç ifade edilirken cemiyete; harp meydanına koşabilecek millî terbiye, sıhhat ve imkâna sahip bir toplum yaratmak gibi çok geniş bir çalışma alanı/görevi verilerek şöyle denmiştir: "Cemiyet memâlik-i mütemeddine-i sairede olduğu gibi terbiye-i milliye ve sıhhat-i umumiyeye ihtimam ile milletin seviye-i fikriye ve faaliyet-i hayatiyesini inkişâf ve takviye ettirecek ve bütün milleti hayat-ı mesâiye alıştıracak ve led-il-hâce meydan-ı harbe koşabilecek kuvveti, idmanı, inşi-râhı verecek esbâb-ı terbiyeyi tehiye ve te'min etmek ve âlâm ve mesaib-i harbin teskinine muavenet ve milletin refah ve saadet-i hâline âlâ-kadr-il imkân gayret eylemeğe mükelleftir."

2. ve 3. maddelerde ise Cemiyetin günlük siyasetten uzak duracağı vurgulanmıştır:

"Madde 2- Cemiyet ve her gûna muamelât ve icraatında kavaran ve nizamât-ı devlete tamamıyla riayet etmekle ve umûr-ı hükümete katiyyen müdahale eylememekle mükelleftir.

Madde 3- Müdafaa-i Milliye Cemiyeti politika ve fırka hissiyâtından tamamıyla âzâdedir."

Yukarıda belirtilen amaç uğrunda, görev bölüşümü yapılarak heyetler halinde çalışılacaktır ki bu bölümleme aynı zamanda cemiyetin şemasını da gösteriyor:

1. İdare Heyetleri: Cephedeki askere, onların yetim ve dullarına, yahut yaralılara yardım etmekten, tiyatro temsilleri vermeye, çeşitli konularda kitap yayımlamaya kadar uzanan her türlü hizmet ve faaliyet alanında Cemiyetin en üst seviyede karar ve icra organıdır.

2. Sıhhiye/Hastahaneler Heyetleri: Mesaisini Hilâl-i Ahmer ile birleştirerek savaş bölgelerinde hastahaneler kurarak, bu hastahanelerin teçhizat ihtiyacını karşılayarak, ordunun bu konudaki yükünü hafifletmişlerdir.6

3. Gönüllü Heyetleri: Harp alanında sivil direniş, için kurulan bir cemiyetin yapacağı ilk şeylerden biri de gönüllü toplamaktır. Gerek Balkan Savaşları gerekse I. Dünya Savaşı yıllarının basınında gönüllü toplanması ve gönüllülerin gösterdiği kahramanlık haberlerine pek sıkça rastlanır ki bunların tamamına yakını Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'nin gayretleri sonucudur.7 Toplanan gönüllülerin bir kısmı, Teşkilat-ı Mahsusa'ya ayrılarak Halil Paşa (Halil Kut-Enver Paşanın amcası 1882-1957), Rizeli Arslan Bey, Çürüksulu Yüzbaşı Ziya Bey komutasında bizzat cephede çarpışmış veya Hüdâvendigâr/Bursa Vilayeti Nafia Müfettişi Şefik Bey başkanlığında cephe gerisinde, askere yardımcı faaliyetlerde yer almışlardır.8

I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti Cihad-ı Mukaddes ilan edince, bu çerçevede Veled Çelebi İzbudak'ta (1869-1955) Konya'da ulema ve eşrafı Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti şubesinde toplanıp, Gönüllü Alaylarına yazılmışlardır.9

4. Hey'et-i İrşadiye/Tenviriye: Sivil direnişi vicdanlarda oluşturmaya çalışan bu kurullar, halkı uyandırıcı, bilinçlendirici konferans ve vaazlar vererek görev yapmışlardır. Bu heyetin Merkez şubesi çalışmaları büyük ölçüde Mehmet Akif Ersoy'un (1873-1936) omuzlarında yürümüştür. Hüseyin Kâzım Kadri (1870-1934), İsmail Faik, Üryanizâde Ali Vahit Uryan (?-1940), Fuat Hulusi Demirelli (18761955), Abdullah Cevdet, meşhur hatip Ömer Naci (1880-1916), Yusuf Akçura (1876-1934), Halide Edip Adıvar (1882-1964) ve Falih Rıfkı Atay (1894-1971) gibi toplumcu anlayıştaki edebiyat ve kültür adamları yanında, Recaizade Mahmud Ekrem (1847-1913), Cenap Şahabettin (1870-1934) ve Şahabettin Süleyman gibi ferdiyetçi tavırlı bazı edipler de yukarıda bahsedilen sosyal şartlardan ötürü cemiyetin faaliyetlerinden uzak kalmamışlardır.

5. Mümareset-i Bedeniye ve Askeriye Heyetleri: Cemiyetin Nizamname'sinde bu heyetlere "vatan evladını her zaman için çevik ve zinde bulundurmak, çocukluktan itibaren kara ve deniz askerliği kabiliyetini geliştirme yolunda tedbirler almak" vazifesi verilmiştir. Nizamnamenin 27. maddesinde ise vazifenin vasıtaları şöyle sayılmıştır: Cimnastik, koşu, yüzücülük, kürek çekmek, top oynamak, sıçramak, fennî güreşmek, endaht (atış) poligonları tesis etmek ile nişancılık, binicilik, at yarışları, uzun piyade yürüyüşleri, kılıç, kasatura, mızrak kullanma, tüfek ve avcı talimleri, köprücülük, şimendifercilik, halıcılık, siper yapımı gibi sporlar ve faydalı seyahatler.İşte sadece bu heyete verilen görevler bile, cemiyetin tam bir sivil direniş örgütü olduğunu gösteriyor.

6. Hanımlar Heyeti: Nizamnamede bahsedilmemesine rağmen cemiyetin en faal kurullarından biri de hanımlar heyetidir. Cemiyetin kuruluşundan bir hafta sonra, Petersburg Üniversitesi öğrencisi 4 Türk kızı, toplantı halindeki İrşat Heyetine müracaat ederek, bir "Hanımlar Heyeti" kurulmasını isterler. Bu hamiyetli Türk kızları, 5 ay önce Balkan Harbi sırasında, savaşta yaralanan soydaşlarına yardım için, yolculuğun binbir türlü sıkıntısına katlanarak İstanbul'a gelmişlerdir.10 Yapılan teklif, duygusal bir ortam yaratarak Hanımlar Heyeti'nin kuruluşunu sağlamıştır.11 Söz konusu kurulda, Ümmü Gülsüm Kemâlova, Rukiye, Meryem ve yine Meryem adlarındaki Petersburg Üniversitesi öğrencilerinden başka, Mahmut Muhtar Paşa'nın (1886-1935) eşi ve Hidiv İsmail Paşanın kızı Prenses Nimet Muhtar Hanım (1876-1945), Ahmet Cevdet Paşanın kızı Fatma Aliye Hanım (1864-1936), Fehime Nüzhet (?-1925), Nakiye Huriye Elgün (1822-?), Osmanlı Mebusan Meclisi Başkanı Ahmet Rıza'nın kız kardeşi Selma Hanım, Nezihe Muhlis, Salime Servet Seyfi Seyfioğlu, İhsan Raif (1877-1926), Nigâr Binti Osman (1856-1918) ve Halide Edip Adıvar gibi devrin kadın önderleri sayılabilecek isimleri, yoğun faaliyet göstermişlerdir.

Kapatılış Süreci

Çok partili meşruti bir yönetimde, yapılan ne olursa olsun, bir muhalefet bulunacağını kabullenmek, temel ilkelerdendir. Fakat öyle anlaşılıyor ki, muhalefet olsa bile, bu çok cüz'i seviyede kalmış, basına aksetmemiş, bir başka ifade ile, yapılan işlemin uygulamada doğuracağı sonuçların görülmesi beklenmiştir. Nitekim I. Dünya Harbi'nin başlangıcında, Rum nüfus arasında, cemiyetin iane toplama faaliyetine karşı, Yunanistan ile Osmanlı Devleti Dışişleri Bakanlıklarının yazışmalarına konu olacak derecede bir muhalefet baş göstermiştir. Fakat Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'ne karşı asıl muhalefet, İttihat ve Terakki iktidarının bittiği 7 Ekim 1918'den sonradır.

Önceleri cemiyetin faaliyetlerini duyurmada onun bir yayın organı gibi davranan İkdam gazetesi de artık aleyhdar bir tavır takınmaktadır. Cemiyetin reisi Ali Rıfat Çağatay Bey'in (1867-1935) istifası üzerine yerine reisliğe Ali Fethi Bey'in (Okyar, 1881 -1949) getirildiği haberi verilirken, bu kişinin daha evvel İttihat ve Terakki'den İstanbul mebusu seçildiği ve şimdi Hürriyetperver Avam Fırkası reisi olduğu, özellikle vurgulanmıştır.12 Söz konusu haberin altında ise gazetenin cemiyet hakkındaki şu yorumu yer almaktadır:

"Balkan Harbi esnasında memleket ve millete hayli hidematı sebkat etmiş (hizmeti geçmiş) olan Müdâfaa-i Milliyenin Harb-i Umumî'de fevaidi pek mahdut kalmıştır. Memleket, harpten sulha intikal devrinde de hayırkâr cemiyetlere son derece muhtaçtır. Öyle olduğu halde Müdâfaa-i Milliye bugün ancak harpten sakat kalanlara pek cüz'i bir muavenette bulunabiliyor. Bunun sebebini teşkilatta aramak icap ettiği fikrindeyiz. 'Müdâfaa-i Milliye', bir sahib-i himmete arz-ı ihtiyaç ediyor. Hilâl-i Ahmer bir iki darbe-i himmetle bilhassa Harb-i Umumî'de ne fevaidli bir müessese olmuştu".13

Görüldüğü gibi İkdam'ın cemiyet aleyhtarlığı, Sabah'ınki kadar ileri seviyede değildir. Fakat yine de cemiyetin hâl-i hazırdaki durumunu tasvip etmemektedir.

Cemiyet lehinde davranan yayın organları, kalem sahipleri de bulunmakla birlikte, etkili olamıyorlardı. Meselâ İzmir'deki mühim gazetelerden Köylü, doğrudan doğruya İttihat ve Terakkiyi savunmamakla birlikte, Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'ni, bu fırkanın hayırlı bir işi olarak görüyordu.14

Gerek Sabah ve İkdam'ın, gerekse diğer muhaliflerin Müdafaa-i Milliye Cemiyeti'ni "İttihatçı" gösterme çabaları, pek kısa bir zaman içerisinde, Tevfik Paşa hükümeti nazarında tesirini gösterecektir. Nitekim 11 Kasım 1918'de iktidara gelen Ahmet Tevfık (Okday) Paşa (1845-1936) kabinesi de Müdâfaa-i Milliye Cemiyetini Harbiye Nezaretine bağlamak fikrindedir. Hatta Hey'et-i Vekile (Bakanlar Kurulu), l Şubat 1919'da bu konuda bir karar da almıştır. 15 Fakat kararda durumun değerlendirilerek nihai karara varılması cemiyete bırakılmış; konuyla ilgili irade-i seniye ise 5 Şubat 1919 tarihli mazbata ile çıkmıştır.16 Hürriyet ve İtilâf Fırkası, ikinci kez kurulurken 22 Ocak 1919 tarihli beyannamesinde Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'ni kapatmak değil, kaynaklarının artırılması için Hilâl-i Ahmer Cemiyetiyle birleştirileceği ifade edilmişti. 17

Aslında bu görüş, doğrudan Hürriyet ve İtilaf Fırkası yöneticilerinin değil, idealist bir fikir adamı olan Nüzhet Sabit'in (1883-1920) arzusudur.18 Fakat iktidara gelir gelmez Hürriyet ve İtilaf Partisi'nin ilk icraatlarından biri, Tevfik Paşa Hükümeti'nin aldığı karara işaretle, "İttihatçı yuvası" diye kabul ettiği Müdâfaa-i Milliye ve Donanma Cemiyetlerinin -Harbiye ve Bahriye Nezaretine bağlı olarak bile-yaşamasını sakıncalı bularak, kapatmak oldu (1 Nisan 1335/1919). Bu cemiyetlerin mal varlığı ise Harbiye ve Bahriye Nazırlığı'na devredildi.19 Kararın resmî gazete Takvim-i Vekayi'de yayımlanarak yürürlüğe girmesi 6 Nisan 1919'dadır.

Millî Mücadele'deki Sivil Direniş Örgütlerine Örnek Teşkil Etmesi

Cemiyet ilk kurulduğu sıralarda, "Osmanlıcı" bir görünümdedir. Tarihî akış içinde daha sonra "İslamcı" havaya bürünecektir. Nitekim, kuruluş sürecinde Emanuel Karasu, Ayandan Aristidi Paşa, Hallacyan Efendi, Şura-yı Devlet azası Yakop Hamanon, Erzurum mebusu Vartkes Efendi, İperanosyan Efendi, Vitali Kamhi, Diran Kelekyan (1880-1916, Sabah gazetesi başyazarı), Pozant Keçiyan, Fresko Efendi (El Tiempo gazetesi müdürü) gibi bazı gayrimüslim aydınlar da heyetlere üye seçilmişlerse de bir müddet sonra çalışmalarla ilgili haberlerde adları geçmez olmuştur. I. Dünya Savaşı'na girerken, gayrımüslim unsurların zaten büyük ölçüde ayrılmış olmaları ve özellikle Ermeni isyanlarının acı tecrübeleri, devleti Osmanlıcı anlayıştan fiilen vaz geçirmişti. I. Cihan Harbi'nin sonlarında ise artık "Türkçü" renk, baskınlığını hissettirecektir. Esasen bu tavır bütün müesseseleriyle Türkiye'nin tarihî değişimi ve gelişimine uygundur. Müdafaa-i Milliye Cemiyeti'nin bu süreci yaşadığına dair başka işaretler de gösterilebilir. Mesela 23 Kasım 1918'de, Cemiyetin Merkez-i Umumî başkâtibi (genel sekreteri) Saip Servet Bey'in de iştirakiyle Millî Türk Cemiyeti adlı Türkçü bir dernek kurulmuştur. Bu derneğin merkezinin Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'nin Divanyolu'ndaki merkez binası olarak gösterilmesi,20 iki kuruluş arasındaki organik bağı ifadeye yeterlidir.

Memleketin üzerine Mütareke kâbusu çöktüğü günlerde (29 Teşrin-i sâni/Kasım/334/1918), kurtuluş çarelerini aramak ve bu yolda millî ve sivil direniş göstermek niyet ve ümidiyle toplanan Millî Kongre'ye Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti (merkez) ve Kadıköy Hanımlar Müdâfaa-i Milliye Heyeti de katılmıştır.21 Kongreye katılan elli teşekkül içinde Müdâfaa-i Milliyenin en etkililerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü kongreyi toplayan Dr. Esat (IŞIK) Paşa, daha önce belirtildiği üzre Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'nin kurucularından ve İdare Heyetinin en faal üyelerinden biriydi. Esat Paşa, kongreye ev sahipliği yapan Millî Talim ve Terbiye Cemiyeti'nin de kurucusu idi. Kongrenin diğer bir üyesi de Hürriyetperverân Avam Fırkası'nın başındaki Ali Fethi Okyar, Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'nin son reisidir.22

Yukarıda adı geçen Millî Türk Cemiyeti ile Donanma Cemiyeti de Millî Kongreye katılan elli kuruluşun içindedir ve Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'nin bu cemiyetlerle organik bağları vardır.

Millî Kongre ve Milli Talim ve Terbiye Cemiyetleri işgalcilere karşı fikrî ve ilmî açıdan gösterdikleri sivil direniş faaliyetleriyle, Hürriyet ve İtilaf yanlıları tarafından, Donanma ve Müdâfaa-i Milliye Cemiyetleri'nin vârisi olarak kabul edilmiştir. Hürriyet ve İtilâfçıların sadece bu itiraz şekli bile, Millî Mücadele'deki sivil direnişin köklerini Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'ne götürür. Bir örnek olmak üzere, Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın en etkili kalemlerinden birini, Refik Halit Karay'ı dinleyelim:

"...İzmir'deki mukavemet-Şarkî Anadolu'daki hareketten büsbütün ayrı-gittikçe genişlerken İstanbul'da da Millî Talim ve Terbiye, Millî Kongre gibi eski İttihat ve Terakki mensuplarıyla, muhalefete sokulmamış bazı bî-tarafların teşkilâtı artarak kuvvet buluyor, mefsuh (kapatılmış) Donanma Cemiyetleriyle Müdâfaa-i Milliye müesseselerinin, daha ilmî daha yüksek seviyede yerlerini tutuyordu.".23

Refik Halid'in söylediklerinden şu iki hüküm çıkıyor:

1. İzmir'deki direniş, Millî Kongre ve Talim ve Terbiye Cemiyeti çatısı altında gelişmiştir.

2. Bu cemiyetlerin anası/kökleri ise Donanma ve Müdafaa-i Milliye Cemiyetleri'dir.

Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'nin, kurtuluş harekâtının sivil direniş örgütleri olan Müdâfaa-i Hukuk Cemiyetleri'nin kuruluşunda da rolü ve organik bağları vardır. Söz konusu bağ;

a. Kurucularının ve ya faal mensuplarının daha önce Müdafaa-i Milliye Cemiyeti mensubu olmaları,
b. Bazen farklı bir mekân aramaya gerek görülmeyerek Müdafaa-i Milliye Cemiyeti binasının kullanılması,
c. Çalışmalarındaki yöntem benzerliği hatta çoğunlukla ayniyeti ile kendini gösterir. Meselâ Vilâyât-ı Şarkiye Müdâfaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti 1918 sonlarında Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'nin en faal elemanlarından Süleyman Nazif'in teşvikleriyle kurulmuştur ve yeri de Müdâfaa-i Milliye binasının (Müdâfaa-i Milliye Sepet Fabrikası'nın üstünde) bir odasıdır.24

Keza, Trakya-Paşaeli Müdâfaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti'nin kurucusu Faik Kaltakkıran (18701948) da Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'nin reislerindendir. İzmir Müdafaa-i Milliye Cemiyeti'ni en faal şubeler arasına sokan Mahmut Celâl Bayar (1883-1986), Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti'nin en faal üyelerinden olup, Millî Mücadelenin "Galip Hoca"sı ve Akhisar Millî Cephesi'nin Millî Alay Kumandanı'dır.

Herkesin bildiği bu organik bağlar, Kurtuluş Savaşı başlarında, lehte veya alehte davranan pek çok kimseyi, Kuvâ-yı Milliye güçlerini isimlendirmede hataya düşürmüştür. Meselâ "Hukuk-ı Askerî Nigah-bân Cemiyeti Kâtib-i Mesülü M. Kemâl" imzasıyla Türk İstanbul gazetesinin 7 Temmuz 1335/1919 tarihli 217. sayısında yayımlanan beyannamede Kuvâ-yı Milliye güçleri, "Müdâfaa-i Milliye" diye adlandırılarak, dağılmış ordu mensuplarının "Müdâfaa-i Milliye maksadıyla teşekkül eden çetelere" katılması kınanmaktadır.25

Kurtuluş Savaşı sırasında kurulan millî-sivil direniş örgütlerinin Müdafaa-i Milliye Cemiyeti ile bir farkı bulunmadığı, cemiyeti fesheden Hürriyet ve İtilaf tarafdarlarınca da bilinmekte, kabul edilmektedir. Çeşitli vilâyetlerde "Müdafaa/Muhafaza-i Hukuk" maksatlı sivil direniş örgütleri kurulurken, İzmir'in işgalinden kısa bir müddet önce, bu tecavüzü yok etmek için İzmir'de de Menemenlizade Muvaffak, Haşim Enverî, Nazmî, emekli binbaşı Hüseyin Lutfi, Abdurrahman Sami, İtibar-ı Millî Bankası ikinci müdürü Naci, Tokadizade Şekip, (1871-1932) Salepçizade Mithat, sabık Dahiliye müsteşarı Cami (Baykurt, 1877-1958), sabık Adliye nazırı İsmail Sıtkı, talebe müfettişi Ragıp Nurettin (Eğe, 1888-1960), Şerefpaşazade Remzi, Mevlevi şeyhi Mehmet Nurettin (1858-1920), sabık İzmir mektupçusu Hasan Vasfi, tüccardan Moralızade Halit ve oğlu Nail beylerden oluşan bir grup aydın, İzmir Müdâfaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyetini kurmuştu (23 Kasım 1918).

Fakat işin ilginç yanı, İzmir'deki Hürriyet ve İtilaf Fırkası taraftarı basının Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti varken böyle yeni bir cemiyetin kurulmasına şiddetle karşı çıkmasıdır. Çünkü Hürriyet ve İtilafçılar, Müdâfaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti'ni de yeni bir İttihatçı oyunu olarak değerlendirmektedirler. İzmir'deki İtilafçı basınının mühim bir unsuru olan Islahat gazetesi 8 Ocak 1919 tarihli nüshasındaki "Gülmeli mi? Ağlamalı mı?" başlıklı yorumunda Müdâfaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti karşısında Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'ni şöyle savunmaktadır:

"Müdâfaa-i Hukuk-ı Osmanî Cemiyeti ne oluyor? Memleketimizde bir Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti var. Muntazam bir teşkilâta da mâlik. Programı ise menafi-i âtiye-i vataniyeyi müdafaa etmektir. Bunu ihya etmek, ıslah etmek hakîkaten teşkilata malik olan şu müesseseyi daha muntazam bir hale getirmek erbab-ı nâmüs ve mütefekkirîn için bir vazife iken öyle olmadı. Tokadîzade Şekip, Şeyh Nuri, Hacı Midhat, Dr. Ethem, Ahmet Burhanettin Beyler gibi cidden kıymetdar simalar da bunu düşünemedi. Kendileri çoluk çocukla tevhid-i mesai ederek ayni bir izamla Müdâfaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti'ni yaptılar. Rica ederim, Müdâfaa-i Milliye demek, Müdâfaa-i Hukuk-ı Milliye-i Osmaniye demek değil midir? O halde ikincisi cemiyete ne lüzum vardır ki halkı ianelerle, müracaatlarla adetâ iz'aç ediyoruz. Maahaza bâlâda gösterilen zevatın şahsiyet-i hakikiyelerini biz cemiyet için bir hâl-i hayr telakki ediyorken, maatteessüf öyle olmadı. Bu teşekkül eden cemiyetin müessislerinden bazılarının ilk icraatı, külhanbeylerine bile yakışmayan Karşıyaka vukuatları26 oldu. İkinci icraatları da ahaliyi borsaya toplayarak iane talep etmektir. 'Zenginler para vermezlerse teşhir edeceğiz' sözleri de burada cereyan etmiş.

Vah vah üçüncü icraatı ise gayet garip. Henüz aklını bile ikmal edemeyen Moralı Ahmet Efendi'nin mahdumu Nail Efendi, Cemiyet ile hukukunu müdafaa etmek için İstanbul'a gönderilmiş!. Biz zenginlerimize deriz ki eğer iane vermek istiyor iseniz Müdâfaa-i Milliye'ye veriniz. Bâlâdaki namuskâr zevâta da hitap ederek deriz ki bu memlekette kalan erbab-ı namusun sizler serkârında bulunuyorsunuz. Sizin muhafaza-i haysiyet ve vekarınız yalnız size değil bize de aittir. Böyle çoluk çocuğun meclisleri sizin muhit-i irfanınızdaki bî-nihaye şöhretlerinizi lekeler. Memlekete hizmet etmek istiyor iseniz, gidiniz Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'ni ihya ediniz. Bir nahiyede bile teşkilâta mâlik olan bu müessese ve dolayısıyla bütün millet ve memleket sizinle iftihar etsin."27

Bu davranış tarzının açıklaması da basittir. Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti ve İttihatçılar için artık yolun sonudur. Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti nasıl olsa kapatılacaktır. Öyle ise, sivil-millî direniş için, farklı bir isimle yeniden teşkilâtlanmak lazımdır. Çoğu konudaki görüşü sadece İttihat ve Terakki Fırkası'nın yaptığına karşı çıkmak olan Hürriyet ve İtilâf Fırkası'nın böyle bir durumda vereceği tepki, "yeni bir İttihatçı oyunu" diye gördükleri İzmir Müdâfaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti'ni reddetmektir. Bunun kendileri için faydası, Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti kapatıldıktan sonra yeni bir "İttihatçı yuvası" ile karşılaşmamaktır. Hiç şüphesiz, Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti varken sivil-millî direniş için yeni bir teşkilâtlanmaya gitmenin zaman ve güç kaybı olacağı endişesini, hiçbir parti taassubuna kapılmaksızın samimi olarak dile getirenler de vardır. Meselâ yine Islahat yazarlarından Mahmut Tahirü'l-Mevlevi, Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti varken Müdâfaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti'ne lüzum olmadığını söylemektedir:

"Vatanın her tarafında iyi kötü bir teşkilât ile senelerden beri hal-i faaliyette bulunan Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti ile bu ikinci nev-zuhur cemiyet arasında manen, maddeten acaba bir fark var mıdır? Maksat vatana şöyle buhranlı, tehlikeli bir zamanda hizmet etmek ise aynı gayeyi takiben teşekkül edecek cemiyetler meseleyi işgal ve akamete mahkum edeceğine nazaran, müesses olan ve bütün efrad-ı millet tarafından bir müessese-i milliye tanınmış bulunan Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'ni el birliğiyle ihya ve i'la edip matlup olan gayeye vusul için bu cemiyeti âlet, vasıta etsek daha ensep (çok münasip) değil midir?".28

Mahmut Tahirü'l-Mevlevî imzalı bu yazının devamından, Müdâfaa-i Hukuk-ı Osmaniye'yi kuranların ve buna tarafdâr olan basının konuyla ilgili fikirlerini öğrenmek de mümkün: Söz konusu cemiyeti kuranlar, Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'ne karşı değildirler. Fakat Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'ne İtilafçı hükümetin el koyacağı yolunda kuvvetli endişeleri vardır. Dolayısıyla, aynı gayeye hizmet, yani sivil ve millî direniş için, yeni bir teşkilât kurularak, şimdiden, böyle bir tehlikenin önüne geçilmesi gerekmektedir.

Mahmut Tahir her ne kadar böyle bir ihtimalin vuku bulmayacağını söylese de, ilerideki birkaç hafta, Müdâfaa-i Milliye yerine Müdâfaa-i Hukuk-ı Osmaniye'yi kuranları, bu millî endişelerinde haklı çıkaracaktır.

Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'nin Kurtuluş Savaşı yollarındaki sivil-millî direniş örgütlerine yöntem açısından örnek teşkil ettiğini gösterecek bir başka husus da, kadınların teşkilâtlanmasıdır. Yukarıda belirtildiği gibi, Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti Nizamnamesi'ndeki teşkilât şemasında Hanımlar Heyeti mevcut değilken, bazı hanımların müracaatı üzerine kurulmuş ve halkı ruhen sivil direnişe hazırlamak, askerî direniş için cephe gerisi işlerde yardımcı olmak, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'nın -başta İtilâf Devletleri olmak üzere- çeşitli merkezlerine, kral/kraliçe ve meclislere telgraflar çekerek Türklere yapılan haksızlıkları dile getirmek gibi çok faydalı çalışmalar yapmıştır. Örgütlenme açısından bu bilgi ve tecrübe birikimi, Millî Mücadele yıllarında da önce Sivas'ta kurulup sonra Amasya, Erzincan, Kayseri, Bolu, Burdur, Viranşehir, Kastamonu, Eskişehir, Niğde, Aydın, Yozgat, Konya, Kangal ve buralara bağlı yerlerde şubesi bulunan Anadolu Kadınları Müdâfaa-i Vatan Cemiyeti adıyla ortaya çıktı. Bu cemiyet de Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti Hanımlar Heyeti'nin yaptığı çalışmaların aynısını yaptı.29 Gönüllü toplama, silâh, yiyecek, giyecek ve çeşitli maddî yardım sağlama, halkı bilinçlendirici ve moral yükseltici yayınlar gibi konularda yapılanlar da hep aynıdır.

Sonuç

Millî Mücadele'deki sivil direniş örgütlerinin kökleri; amaç, yöntem ve yöneticiler bakımından Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'ne uzanmaktadır.

Tevfik Bıyıkoğlu, Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'nin devri içinde ne kadar mühim vazifeler ifâ etmiş olduğunu vurgularken, aynı konuya dikkat çekerek şu yorumu yapıyor:

"O vakit ehemmiyet ve mânâsı pek de anlaşılmayan ve Rumeli'nin elden çıkması gibi bir mîllî felâket karşısında faaliyete geçen bu Müdâfaa-i Milliye Cemiyetini, altı yıl sonra, l. Dünya Harbi neticesinde, bütün memleket ve millet varlığının tehlikeye düştüğü günlerde kurulan Vilayât-ı Şarkiye ve Müdâfaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti, Trakya-Paşaeli Müdâfaa-i Hey'et-i Osmaniyesi, İzmir Müdâfaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti, Kilikyalılar Cemiyeti, Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti ve daha sonra Mustafa Kemal Paşa'nın liderliğinde kurulan Şarkî Anadolu Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti gibi vatanî cemiyetlerin fikir ve isim itibariyle temeli ve öncüsü görmenin yerinde olacağını sanıyorum".30

Bütün bu gelişmeler, kapatılacağı artık yöneticileri tarafından da bilinen cemiyetin -tıpkı İttihat ve Terakkinin Teceddüt Fırkası adıyla yeniden teşkilatlanması gibi- kendini günün şartlarına uydurmak istemesidir. Böylece "İttihatçı" damgalamasından kurtularak, vatanın her tarafında, düşman işgaline karşı sivil direniş örgütleri kurulmuştur.

Kurtuluş Savaşı sırasında Batı Anadolu'da büyük yararlıkları görülen sivil direniş güçleri "İzmir Müdafaa-i Milliye Kuvvetleri" diye anılmıştır.31 Nisan-Mayıs 1920'de İstanbul'da kurulan Müdâfaa-i Milliye Teşkilâtı (sonraki adı Millî Müsellâh Kuvvetler Teşkilâtı) ve ondan yaklaşık bir yıl sonra ortaya çıkan M. M. (Müstahbarât-ı Mahsusa) Grubu32 da tıpkı Müdâfaa-i Hukuk Cemiyetleri gibi, Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'nden mülhem, resmî değil gizli sivil direniş örgütleri yani milis güçlerdir. Zaten kuruluş tarihleri ve ayniyet denebilecek isim benzerliği bunu açıkça anlatmaktadır. O yıllarda "müdâfaa-i milliye", bir kavramdır, terimdir. Osmanlı Devleti'nin Bahriye ve Harbiye Nezaretleri'ne karşılık TBMM hükümetlerinin ilk 10'unda "Müdâfaa-i Milliye Vekâleti", sonraki 9 hükümette ise "Millî Müdâfaa Vekâleti" adıyla bir bakanlık bulunması yine Müdâfaa-i Milliye Cemiyeti'nden33 beri "müdâfaa-i milliye" kavramının yaygınlaşmasına bağlanabilir.

Millî Mücadele'de Doğu Karadeniz /Prof. Dr. Mesut Çapa

Giriş

Bin dokuz yüz on dokuz yılı başlarında Karadeniz'de, özellikle Samsun yöresinde, asayişsizliğin arttığına dair İstanbul'a şikayetler geliyordu. Bu sırada Mustafa Kemal Paşa, " Bölgede iç güvenliğin sağlanarak yerleştirilmesi ve bu asayişsizliğin ortaya çıkış sebeplerinin tespiti" amacıyla Dokuzuncu Ordu Birlikleri Müfettişi olarak Samsun'a gönderilecektir. Mustafa Kemal Paşa'nın görevi yalnız askerî olmayıp, müfettişliğin kapsadığı bölge dahilinde aynı zamanda mülkî idi. Müfettişlik bölgesi Trabzon, Erzurum, Sivas ve Van Vilayetleriyle Erzincan ve Canik (Samsun) bağımsız livalarını kapsıyordu.1

Mustafa Kemal Paşa, o tarihlerde Türkiye'nin içinde bulunduğu durumu Büyük Nutuk'unda çok iyi tasvir edecektir. Osmanlı Devleti egemenliğini kaybetmiş, işgaller başlamış, Rum ve Ermeni cemiyetleri açıkça Türkiye aleyhine çalışmaya başlamışlardı. Bu durum karşısında bir çok yerde mahallî kurtuluş çareleri düşünülerek "müdafaa-i hukuk" cemiyetleri kurulması yoluna gidilmişti.

O yıllarda Doğu Karadeniz Bölgesi idari açıdan Trabzon Vilayeti olarak adlandırılmaktaydı. Trabzon, Ordu, Giresun, Rize ve Gümüşhane illerinden oluşan Trabzon Vilayeti, Rum-Pontus faaliyetleri dahilinde bulunuyordu. Karadeniz kıyılarında teşkilatlanmış olan Pontus Cemiyeti, çalışmalarını İstanbul'daki merkeze bağlı olarak rahatlıkla sürdürmekteydi.

Rumlar, İnebolu'dan Batum'a kadar uzanan Karadeniz kıyılarında, Trabzon merkez olmak üzere bir Rum-Pontus Devleti kurmak istiyorlardı. Bu istek 1919'da Paris Barış Konferansı'nda dile getirildi. Pontus Meselesi'nin gelişmesinde Rum din adamlarıyla eşrafın büyük çaba sarfettikleri görülmekte idi. İstanbul Patrikhanesi'nin direktifleri doğrultusunda çalışan Samsun metropolidi Yermanos, Trabzon metropoliti Hrisantos ve Giresun metropoliti Lavrentios adeta Pontuscuların siyasi temsilcileri durumundaydılar. Hrisantos 2 Mayıs 1919'da Paris Barış Konferansı'na bir bildiri sunarak İtilaf Devletleriyle Yunanistan'ın desteğini sağlamaya çalıştı. Aynı konferansta Ermeniler de Trabzon'u istiyorlardı. Venizelos'un, Batı Anadolu'da uygulayacağı Enosis'e karşılık Trabzon'u Ermenilere bırakmaya razı olması, Hrisantos'u birtakım manevralara sevketti. Avrupadaki sekiz aylık faaliyetinden sonra İtilaf Devletlerinden beklediği desteği bulamayan Hrisantos, Trabzon'a dönüşünde buranın Türklere ait olduğundan ve Türklerle Rumların dostça yaşamaları gerektiğinden sözetmeye başladı. Ancak, bu sözlerinde samimi olmadığı bir süre sonra anlaşılacaktı: Çok geçmeden Batum, Tiflis ve Erivan'a yaptığı gezilerde Trabzon ve çevresiyle ilgili birtakım diplomatik pazarlıklar peşinde koşacaktı.

Pontuscu Rumlar, bölgedeki İtilaf Devletleri temsilcilerinden de önemli ölçüde destek görmekteydiler. Samsun'da İngiliz temsilcisi Salter, Trabzon'da İngiliz Kontrol subayı Crawford ile Fransız temsilcisi Lepissier bölgedeki Rumların koruyucusu durumundaydılar. Amerika Yardım Heyetleri ve Yunan Kızılhaçı gayrimüslimlere yardım etmekteydi. Diplomatik faaliyetler dışında, bölgedeki Pontusculukla ilgili çalışmaları dört kısımda toplamak mümkündür: Helenleştirme siyaseti ve Yunan propagandası, bölgeye yönelik Rum göçü, Rum çeteleri, Türkleri iktisaden zayıflatma çabaları. Mütarekenin ilk altı ayında Trabzon'a 8.000, Giresun'a 525 Rum göçmen geldi. Birinci Dünya Savaşı'nda etkili olan Rum çeteleri, Trabzon'da Rus işgalinin sona ermesi üzerine Rusya'ya gitmişlerdi. Samsun'da kırkı aşkın Rum çetesi mevcut iken, Trabzon ve civarında yok denecek kadar azdı. Samsun'da faaliyette bulunan kırkı aşkın Rum çetesi gibi, bunların da amaçları siyasi idi. Ağustos 1919'da asayişi kontrol etmek üzere Trabzon'a gelen Ali Fevzi Paşa başkanlığındaki tahkik heyeti, Rum çetelerinin daha çok Maçka kazası dahilinde faaliyet gösterdiklerini tespit etmişti.2

Mustafa Kemal Paşa, 5 Haziran 1919'da Havza'dan İstanbul'a gönderdiği raporda şöyle diyordu:

"Trabzon vilayetine gelince, Müslümanlardan bir kaç çete var ise de soygunculuk gayesine dayanmaktadır. Tehcir işlerinden dolayı kaçak durumda olan Topal Osman Ağa'nın çetesi önemli olup, Giresun ve doğusu civarında da önemli bir hareketi görülmemiştir. Müslümanlar arasında şahsî sebeplerle bazı öldürme gibi âdi cinayet olayları çıksa da bunlarda ne eşkiyalık ne de siyasî gaye yoktur. Rumların bu vilayetteki teşkilatı da aynen Canik ve Amasya'daki teşkilatları gibi siyasîdir. Çıkardıkları olaylar ve çete hareketleri azdır. O da Trabzon vilayeti halkının uyanıklığındandır. Yalnız Köroğlu-Afkalidis adındaki otuz kişilik Rum çetesi Gümüşhane ve Zanta taraflarında çok kanlı olaylar çıkarmaktadır. Şimdiye kadar az vakitte on beş müslüman öldürülmüştür. Gayesi, asayişi bozuk göstermektir. Tâkip edilmektedir."3

Ticaret ve küçük zenaatler dahil olmak üzere şehirlerde ekonomi büyük ölçüde Rumların elindeydi. Mütarekeden sonra Ordu'daki Rumlar Türklere göre çok iyi durumdaydılar. Her Türk köylüsü şehirde bir Ruma borçluydu.4 Türklerin elindeki emlak ve arazinin Rum tüccarları ve üreticilerinin eline geçmesi için dışardaki zengin Rum ve Yunanlı işadamları büyük çaba sarfediyorlardı. Marsilya'da yerleşmiş olan ve Giresun ve çevresiyle ticaret yapan K. Konstantinidis bunlardan biriydi. Milli Mücadele Dönemi'ne gelindiğinde, Karadeniz bölgesinde önemli üretim mallarıyla ticareti elinde tutan yeni bir Rum tüccar grubu hakim duruma gelmişti. Rumlar, Türklerin elindeki toprakları satın almak ya da tefecilik yoluyla ele geçirmişlerdi. Giresun'da Rumlar, daha önce arazinin yüzde onbeş yirmisine sahip iken, 1921 yılında bu oran yüzde yetmiş beşe çıktı. Geri kalan arazinin büyük kısmını da borç para karşılığı rehin almışlardı.5

Yunan kuvvetleri henüz Anadolu'yu işgal etmeden önce, Giresun'da Rumlar birtakım hazırlıklara giriştiler. Bir yandan silahlanırken, bir yandan da taşkınlıklarını artırıyorlardı. 8 Mayıs 1919'da, içinde Yunan Kızılhaç Heyeti bulunan bir Yunan gemisi Giresun iskelesinde demirledi. Birkaç gün sonra, 11 Mayıs'ta, Rumlar Taşkışla denilen Rum okuluna Yunan Kızılhaç bayrağıyla birlikte Yunan bayrağını çektiler. Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti, bir süre sonra Pontusculara karşı Giresun'daki Topal Osman çetesi ile anlaşacaktı.6

Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti temsilcileri, Samsun'a çıktıktan sonra muhtemelen Mustafa Kemal Paşa'yla görüşmüşlerdi. Trabzon'dan Havza'da bulunan Mustafa Kemal Paşa'ya gönderilen 5

Haziran 1919 tarihli telgrafta, "Bazı mesâil-i millîye (millî meseleler) hakkında maruzât-ı şifahîyede (sözlü görüşmelerde) bulunmak arzusundayız. Trabzon'a teşrif buyurulmayacak ise mülâkat için tensîb olunacak mahallin (uygun görülecek yerin) irâe buyrulması" istenmişti.7

Mustafa Kemal Paşa'nın Amasya'da bulunduğu sırada, İstanbul'da Posta ve Telgraf Genel Müdürlüğü, telgrafhanelere bir genelge göndererek Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri tarafından verilecek telgrafların çekilmemesini bildirmişti. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa 20 Haziran 1919'da Trabzon vilayetine iki ayrı telgraf göndererek bu emre uyulmamasını istemişti. Telgraflarından birinde Trabzon Valiliği'ne şunları yazıyordu:

"Bu genelge ancak milletin sesini boğmak, vatanın parçalanmasına karşı milletin birleşmesine engel olmak gayesine dayanan cânice ve hayince girişimlerden başka bir şey değildir. Bu durumu, Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyetleri aracılığı ile halk muazzam mitingler yaparak hükümet nezdinde şiddetle protesto etmelidir.

Telgraflarla hemen şikayet ederek bu emrin geri alındığına dair cevap alıncaya kadar İstanbul'la resmi haberleşmeleri tamamen kesmek lazımdır. Bu hususta Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti Başkanlığı'na acele bilgi verilerek, millî girişimlerde vatana yardımcı olunması gereğini vatansever yüksek şahsiyetlerinizden önemle ve bir an evvel arz ederim. Zerre kadar vicdanı olan bir telgraf memurunun bunu yapmıyacağı âşikârdır. Şâyet yapmağa teşebbüs eden olursa, bunun Divân-ı Harb'e verilmesini bütün Kolordu Kumandanlıklarına emir ve tebliğ ettim."8

1921 yılında Trabzon Vilayeti idari teşkilatında bazı değişiklikler yapıldı. 4 Nisan 1921 tarihinde Ordu ve Giresun müstakil livaları kuruldu. Ordu livasına Fatsa ve Ünye kazaları dahil edildi. Mart 1921'de anavatana katılan Artvin, 7 Temmuz 1921'de kurulan Artvin Sancağı'nın merkezi durumuna getirildi.9

Kızılay Raporlarına Göre Mütarekeden Sonra Doğu Karadeniz

Haziran 1919'da, Kızılay (Hilal-i Ahmer) Genel Merkezi'nce İstanbul'dan Trabzon'a bir yardım heyeti gönderildi. Dr. Behcet Bey Başkanlığı'ndaki Kızılay Heyeti İstanbul'dan hareketle İnebolu, Samsun ve Giresun'a uğradıktan sonra Temmuz'un ilk günlerinde Trabzon'a gelerek Zeytinlik (Cudibey) İlkokuluna yerleşti. Heyet tarafından İstanbul'a gönderilen raporlarda,10 Milli Mücadelenin başlarında Doğu Karadeniz'in sosyal ve sağlık durumu hakkında önemli bilgiler verilmektedir.

Kızılay Heyeti 1 Temmuzda Giresun'a geldiğinde eşraf tarafından karşılanmıştı. Şehirdi her yönüyle kötü bir manzara göze çarpmaktaydı. Birinci Dünya Savaşı'nda kıyıdaki binalar bombardımandan tamamen tahrip edilmişti. Şehir inanılmayacak derecede açlık ve sefalet içindeydi. Belediye Başkanı, son zamanlarda açlıktan sokaklarda ölenlerin cesetlerini nakletdirmede Belediye gelirlerinin yetersiz kaldığını söylüyordu. Bu sefaletin önemli sebeplerinden birisi savaş yıllarında fındık ihracatının yasaklanarak, halkın elindeki fındığın düşük fiyatla satılmasıydı.

Giresun'da zenginlerin yardımlarıyla üç dört ay önce bir Müslüman Darüleytamı açılmıştı. Başlangıçta sokaktan toplanılan 350 çocuk burada barındırılırken, son günlerde yeterli yardımı sağlayamadıklarından bir kısmını tekrar sokağa bırakmışlardı. Burada, üçte ikisi erkek olmak üzere 135 çocuk bakılıyordu. Heyet buraya kişi başına ikiyüz ellişer gramdan bir aylık erzak göndermişti. Rum ve Ermeni Darüleytamları ise Türklerinkiyle kıyaslanmayacak derecede bakımlıydı. Amerika Yardım Heyetlerin buraları ziyaret ederek yardımda bulunmuşlardı. Giresun'da firengi ve uyuz salgın halindeydi. Halkın yüzde yirmisi firengiliydi.

Kızılay Heyeti Temmuz 1919'da Trabzon'a geldiğinde, tahminlerinin üstünde bir sefalet tablosuyla karşılaşılaşmıştı. Amerikalılar ve Yunan Kızılhaç Heyetlerinin yardımları sayesinde Hıristiyanlardan yersiz ve yurtsuz tek kişiye rastlanmadığı halde, çoğunluğu Gümüşhane ve Bayburt taraflarından gelen binlerce muhacir büyük bir sefalet içindeydiler. Muhacirîn (Göçmenler) İdaresi, kadın ve çocuklardan oluşan beşyüz kadar yoksul insanı dört tarafı açık bir çatı altında, günde nüfus başına 200 gram mısır ekmeğiyle iaşeye çalışıyordu. Birçok hastalığın hüküm sürdüğü şehirde sağlık hizmetleri yetersizdi. Belediyenin idare ettiği Memleket Hastanesi'nin bir koğuşu frengililere tahsis edilmişti. Gayrimüslimler açısından durum farklıydı. Yunan Kızılhaçı Trabzon merkezinde açtığı 80 yataklı bir hastanede Hıristiyanları ücretsiz tedavi ediyordu. Yine aynı heyetin idaresinde polikilinikler mevcuttu. Amerikalıların açtığı aşhanelerde günde 3500 kadar Rum ve Ermeni'ye yemek verilmekteydi.
Trabzon'un en güzel binalarından biri olan Darülmuallimin (Öğretmenokulu) binası poliklinik için Kızılay'ın emrine tahsis edildi.

Gümüşhane ve civarı daha büyük bir sefalet içindeydi. Halk barınma ve gıdadan tamamen mahrumdu. Amerikalılar o civarda yaptıkları seyahetlerde yersiz yurtsuz otuz bin insana rastladıklarını bildiriyorlardı.
Halkta Amerikan heyetlerine karşı hiç bir güven kalmamıştı. Heyet Başkanının ifadesiyle, "Amerika Muâvenet Heyeti'nin münhasıran Hıristiyanlara yardım ettiğini ve Müslüman ahalinin Amerikalılara karşı çok dilgîr olduğunu Giresun'dan beri işitiyor ve görüyorduk. Trabzon'a gelir gelmez bundan bahsettiler. Bu havalide Amerikalılar yalnız Hıristiyanları himaye etmekle ve insaniyet nâmı altında tarafgîrlik yapmakla itham ediliyor"du.

Kızılay Heyeti Başkanı, İstanbul'da Amerika Yardım Heyeti Başkanı Binbaşı Davis G. Arnold'dan aldığı mektubu Trabzon'da Amerikan Heyeti Başkanına verdi. Bu ilk görüşmede, Türk Kızılayı'nın birlikte çalışma önerisi Amerikalılarca olumlu karşılanmamıştı. Amerikalılar, cins ve mezhep ayrımı yapmadıklarını ancak, o zamana kadar sadece Ermeni ve Rum göçmenlere yardım ettiklerini söylüyorlardı. Onlar, "Rumlarla Ermeniler muhaceret ve kıtallere marûz kalmışlardır. Onun için daha ziyade muhtaç ve şayân-ı muâvenettirler. Esasen vazifemiz onların sefaletini tehvîn etmektir" diyorlardı. Kızılay Heyeti, Türklerin daha büyük facialarla karşılaştığını, sokaklarda iskelet halinde dolaşan aç ve sefil halkın buna bir delil teşkil ettiğini söylediği zaman Amerikalılar şu cevabı vermişlerdi:

"Biz Hıristiyanlara yardım ediyoruz, size düşen vazife de bittabi Müslümanlara yardım etmektir. Hilâl-i Ahmer Heyeti'nin de buraya bir emr-i insanî için çalıştığını görmek mucib-i memnuniyettir. Yardım edilecek insanlar o kadar çok ki, çalışılacak saha o kadar büyükdür ki iki heyet de yekdiğeriyle çarpışmadan çalışabilir."

Bütün bu olup bitenleri gördükten sonra, Kızılay Heyeti Başkanı da halkın kanaatine aynen katıldığını, "bu heyetler yalnız Hıristiyan menfaatine muâvenet için teşekkül etmiştir" cümlesiyle ifade ediyordu.
Amerika Yardım Heyeti'nin tutumuna rağmen, Kızılay Heyeti Rum ve Ermeni Dârüleytâmlarını da ziyaret ederek yardım teklifinde bulunuyordu. Bu kurumlar, kendilerine Amerikalılarca yeterli yardımda bulunulduğundan dolayı Kızılay'ın yardımına ihtiyaç duymadıklarını söylemişlerdi. Amerikalılar, şehirde 3500 kadar muhtaç Rum ve Ermeniyi aşhanelerinde iaşe ediyorlardı. Bunun için her birinde altı büyük kazan yemek pişen iki mutfak kurmuşlardı. Levazımlarını un dahil olmak üzere tamamen piyasadan satın almak suretiyle temin ediyorlardı. Bunun yanı sıra, Hıristiyan halka dağıtmak için çok miktarda çift hayvanı satın alıyorlardı.

Amerikan heyetlerinin yardımından uzak olan Dârüleytâm ve Fukara Yurdu'nun ihtiyaçlarını Kızılay karşılamaya başlamıştı. Daha önce 550 çocuğun barındığı Dârüleytâm'da bir kısmının ölümü bir kısmının da evlatlık verilmesi sonucu 248 çocuk kalmıştı.

Muhacirîn İdaresi'ne bağlı Fukara Yurdu'nda beşyüzden fazla çocuk ve kadın bulunuyordu. Bunlar Muhacirîn İdaresince düzensiz olarak verilen bir parça mısır ekmeği ile iaşe olunuyor ve dört tarafı açık bir çatı altında barınıyorlardı. Kızılay fakir halka, Meydan Park ve Tabakhane Camii'nin yanında kurduğu tekerlekli kazanlarda mısır çorbası pişirip dağıtmaya başlamıştı.

Trabzon ve çevresinde yardıma muhtaç olanların çoğu kasaba ve şehir merkezinde toplanmışlardı. Köylerde geçimlerini sağlayamayanlar kasabalara gelmişler, mahsulleriyle geçinebilenler köylerde kalmışlardı. Trabzon, Giresun, Ordu, Tirebolu ve Perşenbe (Vona) gibi şehir ve kasabalar birer sefalet merkezi görünümündeydiler. Amerika Yardım Heyeti'yle Yunan Kızılhaç'ı daha ziyade şehir ve kasabalarda faaliyette bulunuyorlardı. Kızılay Heyeti Başkanı, Trabzon'dan Bayburt'a kadar yaptığı incelemeler sonucu kanaatini, "Amerikalılar salîbe ait köyleri diğerlerine her suretle tercih etmektedirler" şeklinde ifade ediyordu.

Kızılay Heyeti Temmuz sonlarında sel felaketine uğrayan Vakfıkebir, Giresun, Ordu civarındaki köylere yardımda bulundu. İskan ve iaşeleri temin edilen fakirlerin çalıştırılması için teşebbüslerde bulunuluyordu. Trabzon'da muhtaçlara yardım için Müftü Mahir Efendi başkanlığında bir heyet kurulmuştu. Misafirhanelerde kalan fakirlerden bazıları yol inşaatında istihdam ediliyordu.

Trabzon'daki yardım heyetlerinin görevlerinden biri de halka sağlık hizmeti vermekti. Kızılay muayenesine müracaatta bulunan 80 hastadan altmış kadarı muayene olmaktaydı. Muhtaç olanların ilaçları ücretsiz karşılanmaktaydı. Sıtma ve firengi hastalığı oldukça yaygındı.

Yunan Kızılhaç'ı bütün faaliyetlerini hastane ve muayenehanelere yöneltmişti. Yunan Kızılhaç'ı 1920 yılı yazında İstanbul'a dönerken, daha önce kurduğu hastaneyi Rum cemaatine bırakmıştı. Rumlar başlangıçta Yunan Kızılhaçı'na müracaat etmeyi tercih ederlerken, bir süre sonra Kızılay'ın verdiği sağlık hizmetlerinden de yararlanmaya başlamışlardı.

Kızılay "İmdad-ı Sıhhi Reisi" Doktor Nihat Sezai Bey, 15 Ekim 1919 tarihli raporunda, üç ay içinde 5666 hastanın (5313 Türk, 345 Rum, 3 Ermeni) muayene, 52 hastanın da ameliyat edildiğini belirtiyordu. Bu süre içinde 2198 malarya (sıtma) vakası görülmüştü. Bunun dışında frengi, uyuz, cild hastalığı, verem, belsoğukluğu, göz hastalıkları, dizanteri gibi muhtelif hastalıklar görülmekteydi. Amerika Yardım Heyeti'ne mensup bir kadın doktor, üç ay boyunca haftada üç defa Kızılay muayenehanesinde 586 kadını muayene etmişti.

Kızılay Heyeti'nin faaliyet süresi dört ayla sınırlandırılmıştı; ancak, Vali'nin ve Amerika Yardım Heyeti'nin ricası üzerine sağlık hizmetlerini bir süre daha devam ettirdi. Kızılay Heyet Başkanı ve Trabzon'da Şifa Yurdu'nun kurucusu olan Operatör Nihat Sezai Bey, sağlık çalışmalarında etkin bir rol oynadı.

Bu tarihlerde Kızılay Heyeti'nin görevi sona ermekle birlikte, Vali Hamit (Kapancı) Bey'in ısrarı üzerine İstanbul'a gitmekten son anda vazgeçildi. 21 Şubat 1920 tarihli raporunda, Doktor Nihad Sezai Bey şunları yazmaktaydı:

"Üç gün evvel Trabzon'a vali tayin olunan Hamid Beye vedaya gittim. Öbür gün hareket edeceğimi söyledim. Derhal bir komisyon topladı ki aza olarak muhacir memuru, Sıhhıye Müdürü, Müdafaa-i Milliye azaları ve Amerikalılar orada idiler. Ve neticede hareketimi menederek bendenize de resmen ve tahriren bildirdiler. Sizinle de hukukları varmış, katiyyen red etmeyeceğinize emin olarak yeni tevdî ettikleri vezâifle meşgul olmaklığımı bildirdiler. Tevdî ettikleri vezaif de kapanmak üzere bulunan ve şimdiye kadar pek çok kereler hastalarını dağıtan ve hastahaneden başka her şeye benzeyen Memleket Hastahanesini uhdeme almak... Hastane için nakdimizin kafi olmadığından bahsettiğim zaman Muhacirin İdaresi'nin bu hususta para sarfedebileceğini ve Amerikalıların da vasî mikdarda muâvenette bulunacaklarını ileriye sürdüler. Bendeniz de bittabi merkezden emir almayınca hiçbir işe başlamayacağımı söyledim. ve bunun üzerine merkeze gayet müstacel bir telgrafla ahvali arz eylemişdim. Eşyalarımın bir kısmı yüklenmiş olduğu halde tehire mecbur oldum. Doğrudan doğruya Vali Beye karşı isyan edemem çünkü kendisi nazikane muamele ediyordu. Hakikaten bura hastahanesi muhtac-ı muâvenet ve ıslahdır. Bir iki gün sonra Amerikalılara müdür olarak gelecek zat da doktor ve operatör olduğundan bu cihetten de onlardan fazlaca muâvenet göreceğimi ümid ediyorum."

Trabzon Memleket Hastanesi, Muhacirîn İdaresi'nden Kızılay Yardım Heyeti'ne devredilmişti. Kızılay Genel Merkezi, Muhacirîn İdaresi tarafından da yardım edilmek şartıyla hastanenin idaresini kabullenmişti. Nihayet hastane Kızılay, Amerikalılar ve askeriyeden yardım görmek suretiyle Mayıs 1920 başlarında tamir edilerek tekrar açıldı.

Milli Mücadele'den Cumhuriyet'e kadar geçen süre içerisinde Trabzon ve çevresinde bir çok cemiyet kurulmuştur. Bu cemiyetlerden bir kısmı, kurulduğu dönemin beklentilerine uygun çalışmalarda bulunduktan sonra kapanmış ya da yerini başka bir cemiyete bırakmıştır. Bu dönemde Trabzon'da başta Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti olmak üzere Türk Ocağı, Eczacılar Cemiyeti, İhtiyat zabitleri Cemiyeti, Kızılay (Hilâl-i Ahmer) Cemiyeti, Trabzon Müslüman Cemiyet-i Hayriyyesi, Muallimîn Cemiyeti, Himaye-i Etfal Cemiyeti, İdman Ocağı gibi muhtelif amaçlı cemiyetler kurulmuştur. Ayrıca Trabzon'a bağlı diğer yerlerde de benzer cemiyetlerin kurulduğu görülmektedir.

I. Trabzon Müdafaa-i Hukuk (Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye) Cemiyeti ve Şubeleri

Mütarekeden sonra, Rumların Karadeniz bölgesinde Pontus Devleti kurma çalışmaları karşısında, "Trabzon'un Türk camiasından ayrılığını kabul etmeyen ve varlığını müdafaaya azmetmiş olan halkı"12 artık teşkilatlanmak üzere kararını vermişti.

Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti, Trabzon'un güçlü İttihatçı eşrafı tarafından 12 Şubat 1919'da kuruldu. Cemiyetin amacı, "Trabzon Vilayetinin Osmanlı Devleti'ne bağlılığını korumak, ilmi vesikalarla gereken savunmaları yapmak ve milli haklarımızı koruyacak vasıtaların teminine çalışmaktı."

Cemiyetin başkanlığına, İttihat ve Terakki Dönemi'nde Teşkilat-ı Mahsusa'nın bölge temsilcisi olan Barutcuzade Hacı Ahmet Efendi getirildi. Cemiyetin yayın organı, Faik Ahmet'in (Barutçu) sahibi bulunduğu İstikbal gazetesiydi.

Kısa süre içinde Cemiyetin Rize, Gümüşhane, Giresun ve Ordu'da şubeleri açıldı. Trabzon'da toplanan iki kongreden ilki 23 Şubat 1919'da Nemlizadelerin Uzun Sokak'taki evinde yapıldı. Kongreye, Trabzon Valisi Necmi Bey'in yanı sıra merkez ve şubelerden gelen temsilciler katıldılar. Kongre başkanlığına Trabzon Müftüsü İmadeddin Efendi, Gümüşhane Temsilcisi Zeki Kadirbeyoğlu ikinci başkanlığa, Faik Ahmet Bey de başkanvekilliğine getirildiler.

Kongrenin ilk oturumlarında alınan kararlara göre; Kongreden seçilecek beş kişilik heyet İstanbul'a gönderilecek, Trabzon Vilayeti'nin nüfus ve coğrafya yönünden durumunu açıklayıp Rum ve Ermenilerin çoğunlukta olmadıklarını ispatlamaya çalışacaklardı. Paris Barış Konferansı'nda gerçek durumu anlatabilmek için bu heyetin, İstanbul'da İtilaf Devletlerinin sempatisini kazanmış kişilerden, özellikle eski elçilerden seçeceği üç kişi de Paris'e gönderilecekti. Bunlar Paris'te, İtilaf Devletleri yetkilileriyle görüşerek diplomatik durumun lehimize çevrilmesini ve yabancı basında hakkımızda müsbet yayınlar yapılmasını sağlamaya çalışacaklardı.

Kongrede, Cemiyetin mali işlerinin yanısıra merkez ve şubelerin yükümlülükleri tespbit edilerek karar altına alındı. Ayrıca, teşkilatın köylere kadar yaygınlaştırılması kararlaştırıldı. Doğu Karadeniz'in coğrafi ve tarihi durumuyla ilgili raporlar hazırlamak üzere komisyonlar seçildi. Vilayetin OsmanlınDevleti'ne bağlılığını bildiren beyannamelerle, bu topraklar üzerindeki milli hak ve meşru emelleri destekleyen tarihi, sosyal ve ekonomik belgeler yayınlanacaktı.

Trabzon Muhâfaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti, ikinci büyük kongresini 28 Mayıs l9l9'da topladı. Kongre başkanlıklarına Trabzon temsilcileri Servet ve İzzet Beyler seçildiler. Zeki Kadirbeyoğlu ile Rize temsilcisi Osman Nuri Beyler Kongreye, Karadeniz ve Doğu illerinin katılımıyla Erzurum'da bir kongre toplanmasını önerdiler. Önergede, Pontus ve Ermeni isteklerinin açıktan açığa konuşulduğu sırada, silahlı mukavemetin kaçınılmaz olduğu da belirtiliyordu.

Herhangi bir işgale silahla karşılık verilmesi, asker toplanması, "Vilayat-ı Sitte" (Altı Vilayet: Erzurum, Van, Elazığ, Diyarbakır, Bitlis, Sivas) ile çalışmak üzere, her vilayetten gönderilecek temsilcilerin katılımı ile büyük bir kongrenin toplanması kararlaştırıldı. Bundan sonra Erzurum Vilayat-ı Şarkiyye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti Şubesi Başkanlığına, ayrıca Van, Diyarbekır, Bitlis, Elazığ, Sivas Müdafaai Hukuk Cemiyetlerine telgraflar çekilerek kongreye katılmaları istendi.

Erzurum Vilâyat-ı Şarkiyye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ise, tamamen aynı mahiyette bir daveti, Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti'ne yapmıştı. Böylece, aynı gayenin gerçekleşmesine yönelik bir faaliyetin ilk adımları, birbirlerinden habersiz, her iki tarafca aynı anda atılmış oluyordu.13

23 Temmuz 1919'da toplanan Erzurum Kongresi'ne Trabzon, Rize, Gümüşhane, Giresun ve Ordu'dan 17 delege katıldı. Kongreye, Erzurum delegesi olarak katılacak olan Mustafa Kemal Paşa, 8-9 Temmuz gecesi, resmî göreviyle birlikte askerlikten de istifa etmişti. Şehre girişlerinde Trabzon delegelerini karşılayanlar arasında Mustafa Kemal Paşa da bulunuyordu; delegeler adına Servet (Orkun) Bey, Trabzon vilayeti halkının selam ve şükranlarını sundu. Erzurum Kongresi'nin açılışında Trabzon delegelerinden İzzet (Eyüpoğlu) Bey ve arkadaşları vatanın işgal altında bulunduğu böyle bir zamanda toplanan kongre başkanlığına Mustafa Kemal Paşa gibi güçlü birinin getirilmesini savunmuşlar ve sonunda Mustafa Kemal Paşa Kongre Başkanlığı'na seçilmişti. Erzurum Kongresi sonunda Mustafa Kemal Paşa başkanlığında seçilen Heyet-i Temsiliye üyeleri arasında Trabzon delegelerinden İzzet (Eyüpoğlu) ile Servet (Orkun) Beyler de yer aldılar.

Sivas Kongresi'nde, daha önce muhtelif adlarla kurulmuş olan ve yöresel nitelik taşıyan müdafaa-i hukuk cemiyetleri, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirildi. Bunun üzerine, Erzurum Kongresi'nden sonra Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adıyla anılan Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti teşkilatında bazı değişiklikler yapıldı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasından sonra Müdafaa-i Hukuk teşkilatlarında yeni bir yapılanmaya gidildi. TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Meclisteki dağınık eğilimlere karşı, belirli bir program çerçevesinde düzenli ve daha geniş katılımlı bir grup oluşturulması amacıyla 10 Mayıs 1921'de Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu'nu (Birinci Grup) kurdu. Bu gelişme Trabzon'da olumlu karşılandı. Bundan sonra vilayet merkez kurulları TBMM'de Müdafaa-i Hukuk Grubu Başkanı Mustafa Kemal Paşa ile yazışabileceklerdi. Mustafa Kemal Paşa, Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ne gönderdiği bir telgrafta, Müdafaa-i Hukuk Grubu ve teşkilatının yeni durumu hakkında bilgi vererek, Grub'un temel prensiplerini teşkil eden esas noktaları açıkladı.

Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, yöneticilerinin eski İttihatçılarla işbirliği yaptıkları iddiasıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi nezdinde hayli yıpranmıştı. Cemiyetin kurucularının çoğu Trabzon'un eski İttihatçı eşrafından oluşmakla birlikte, bunların yurtdışındaki İttihatçıları desteklediklerine dair önemli bir delil bulunamamıştı. Küçük Talat ve Halil Paşa gibi eski bazı İttihatçılarla Trabzon'da görüşmüşlerse de, Enver Paşa'nın Türkiye'ye gelerek Milli Mücadele'nin başına geçmesine taraftar olmamışlardı. Bu konuda, İstikbal'de İttihatçılara karşı bazı yazılar da yayınlanmıştır. Bu iddialar, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde "Trabzon Meselesi" olarak anılmış ve Cemiyet iki defa soruşturmaya tabi tutulmuştur. "Trabzon Meselesi", Cemiyeti yıpratmış ve Merkez Kurulu'nun istifasıyla sonuçlanmıştır. Bu durum ayrıca, eski cemiyet yöneticilerinin küskünlüklerine ve yeni olaylardan sonra Meclis'teki İkinci Grub'u desteklemelerine sebep olacaktır.

Trabzon milletvekillerinden Hamdi (Ülkümen) ve arkadaşları Birinci Grup'a (Müdafaa-i Hukuk Grubu) üye olurlarken; yine Trabzon milletvekillerinden Ali Şükrü ve Hafız Mehmet Beyler Müdafaa-i Hukuk Grubu'na muhalif olan İkinci Grup içinde yer aldılar. Meclis'te Trabzon milletvekilleri arasındaki bölünme, daha sonra Trabzon Meselesi ve Ali Şükrü Olayı dolayısıyla Trabzon'da da etkisini gösterecekti.14

16-22 Şubat 1923'te üçüncü ve son kongresini yapan Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nce Merkez kurulu seçildi; Barutcuzade Hacı Ahmet Efendi Başkanlığa getirildi.

Karadeniz'in Kafkaslara açılan en önemli iskelesi durumunda bulunan Trabzon'a, Milli Mücadele yıllarında bir çok yerli ve yabancı heyet ve tanınmış kimseler uğramıştır. Bunların karşılanma, ağırlanma ve uğurlanmalarında Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin önemli çabaları görülmekteydi.

Erzurum'da bulunan TBMM Başkanvekili ve Adliye Vekili Celaleddin Arif Bey Erzurum mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) ile birlikte Ankara'ya gitmek üzere 3 Aralık l920 Cuma günü saat üçte Trabzon'a geldi. Davet Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti tarafından yapılmıştı. Celaleddin Arif Bey, Değirmendere'de Vali Vekili ve Tümen Komutanı Nuri Bey'le diğer yetkililer tarafından parlak bir şekilde karşılandı.

9 Nisan l921 Cumartesi günü Trabzon limanına gelen Sultan Ahmet Han başkanlığındaki Afganistan sefaret heyeti, Müdafaa-i Hukuk yetkililerince karşılandı. Yine Ankara'ya tayin edilen Azerbaycan mümessili Yoldaş İbrahim Abilof, maiyetiyle birlikte 22 Eylül l921'de Trabzon'a geldi. Sefaret heyeti vapurda Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı, Vilayet Yazıişleri Müdürü, P. Amiri ve Polis Müdürü tarafından karşılandı.

Ukrayna'nın Türkiye Halk Olağanüstü Murahhası ve Ukrayna ve Kırım Orduları Başkomutanı Yoldaş Mihail Frunze ve maiyeti, Ankara'ya gitmek üzere 25 Kasım l921'de Trabzon'a geldi. 27 Kasım'da Müdafaai Hukuk Kulübü binasında Ukrayna heyeti için düzenlenen ziyafete Trabzon Sovyet Rus Konsolosu, Vali Hazım Bey, Tümen Komutanı Sami Sabit Karaman Bey, Trabzon mebusu Ali Şükrü, Artvin mebusu Hilmi, Tümen Kurmay Başkanı Binbaşı Mustafa, Nizamiye Alay Komutanı Ziya Beyler, Müftü Ahmet Mahir Efendi, Belediye Başkan Vekili, Ticaret odası Başkanı ve Müdafaai Hukuk Merkez Kurulu Başkan ve üyeleri katıldılar.15

Doğu Karadeniz'de Trabzon merkezine bağlı olarak açılan Müdafaa-i Hukuk şubeleri de Milli Mücadeleye önemli katkılarda bulundular.

Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti'nin Rize şubesi l2 Şubat l9l9'da yapılan ilk kongreden sonra Mataracızade Mehmet, Mataracızade Hakkı, Lazoğlu Mustafa, Güvelioğlu Ahmet, Hacıömeroğlu Ahmet, Tuzcuzade Süleyman Tevfik Beyler tarafından kuruldu. Erzurum Kongresi'ne Rize'den Sada-yı Millet gazetesi sahibi Hemşinli Hoca Necati (Memişoğlu) Efendi ile Davavekili Abaza Hakkı Bey katıldılar. Sivas Kongresi'nden sonra Rize Müdafaa-i Hukuk Şubesi Başkanlığı'na Mehmet Şükrü getirildi ise de, Mayıs l920'den itibaren Mataracızade Mehmet Bey yeniden Cemiyet başkanı oldu. Şubat 1921'de Rize Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reis Vekili Mustafa Bey'di.

Rize Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Yönetim Kurulunda görev alanların bir çoğu Belediye Meclis üyesiydi. Muhtemelen Mart l921'de yapılan Belediye Başkanlığına eşraftan Mataracızade Hakkı Efendi seçildi. Belediye Meclisi üyeliğine ise Ali Reiszade Şeyh İlyas, Lazzade Mustafa, Ak Mehmetzade Mehmet, Seyri Sefain İdaresi acentesi Sofizade Rıza ve Mataracızade Salih Efendiler seçildiler. Aynı zamanda Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyesi de olan Ak Mehmetzade Mehmet Efendi'nin küçük kardeşi Hacı İbrahim Ak Efendi, İstanbul'dan Anadolu'ya silah ve cephane kaçıran grupta görev almıştı.

Son Osmanlı Mebusan Meclisi ve ardından Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne Rize'den katılmış olan İsmailzade Osman Nuri (Özgen) Bey'in Milli Mücadeleye büyük hizmetleri olmuştur. O, l9l9 yılı Mebusan Meclisi Seçimlerinde, Rize Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyesi iken, "ahalinin arzusuna ve aynı zamanda liyakatine binaen namzed gösterilmiş", Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal Paşa tarafından da adaylığı onaylanmıştı. Son Mebusan Meclisi'nin kapanması üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne katılan Osman Nuri Efendi, Mustafa Kemal'in yakın arkadaşlarındandı ve Sovyet Rusya'dan gelen silah ve cephanenin Ankara'ya ulaştırılmasında etkin bir görev üstlenmişti.

Mondros Mütarekesi'nden sonra Türkiye'nin işgali ve paylaşılmasına Rizeliler şiddetle karşı çıkmışlardır. Paris Barış Konferansı'nda Rum ve Ermenilerin Türkiye üzerindeki istekleri, bütün yurtta olduğu gibi, Rize'de de büyük tepki uyandırdı. Pontuscu Rumları temsilen Paris Barış Konferansı'na gönderilen heyetin, Rize'yi muhayyel Pontus devleti sınırları içine katma teşebbüsleri karşısında, Rize Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Nisan l9l9'da Sadarete bir telgraf gönderdi. Bu telgrafta, hemen tamamının Müslüman olduğu liva halkının "kısmen misafireten bulunan l0 ilâ 200 Rum'un hakimiyeti altına girmeleri"nin milletlerin hürriyet ve adalet kaidelerine uygun olmadığı belirtilerek, Türk idaresinden başka hiçbir devletin idaresinin kabul edilmeyeceği kesin bir dille ifade ediliyordu.16
Artvin'in anavatana katılmasından kısa bir süre sonra Artvin ve çevresinde Müdafaa-i hukuk teşkilatına katıldı. Nisan 1921'lerde Ardanuç, Şavşat, Murgul ve Borçka'da, " ahalinin şiddetli arzu ve temayülatı üzerine" Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri kuruldu. Mayıs 1922'de Artvin Müdafaa-i Hukuk Reisi Hasan Bey'di.17

Ordu Müdafaa-i Hukuk şubesi Nisan 1919'da kuruldu. Bu şubenin yönetim kurulunda Belediye Başkanı Yusuf (Furtunzade) Bey, Felekzade Süleyman Ağa, Katırcızade Mustafa Ağa, Hazinedarzade Mustafa Bey gibi şehrin önde gelen eşrafı bulunuyordu.18 Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin ilk toplantısında Ordu'yu Fatsalı İsmail Bey (Çamaş) temsil ediyordu.19 Mayıs 1920'de Ordu Müdafa-i Hukuk Başkanı Süleyman idi. Fatsa Müdafaa-i Hukuk Reisi ise Hamdi Bey idi. Her ikisi de, Trabzon mebusları İzzet ve Ziya Beylerin ölümü dolayısıyla Trabzon'a birer taziyet telgrafı çekmişti.20 Hazinedarzade Mustafa Bey de (Cüce), bir ara Ordu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanlığı'nı yapmıştır.21

Erzurum Kongresin'e Ordu'dan Avukat Hasan Bey katıldı. Ordu Müdafaa-i Hukuk Heyeti, Erzurum Kongresi'ne Felekzade Süleyman Ağa'nın gönderilmesini uygun görmüşse de, Süleyman Ağa'nın yaşlılığı ve hastalığı dolayısıyla yerine Arhavili Dava vekili Hasan Efendi'yi önerdi. Hasan Efendi, Haziran ayının sonlarına doğru bir motorla Trabzon'a hareket etti. Erzurum Kongresi'nin kararlarını Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti bildirilerle halka duyurdu. Ertesi günden itibaren Ordu'da büyük sevinç havası esmeye başladı.

İstanbul'un işgali üzerine Belediye Reisi Yusuf Bey (Furtunzade) ile Ordu Müftüsü Hafız Ahmed İlhami (Bilgin) Efendi, Ordu halkı adına İstanbul'a bir telgraf çektiler. Telgrafta, "Doğruluğuna inandığımız yolda yürüyecek dirayetli bir sadrazam tayin edilmelidir. Aksi halde, bugünkü sadrazamın alacağı kararları Ordu halkı olarak tanımıyor, kabul etmiyoruz." diyerek Ordu halkının duygularını dile getirdiler.22

Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Gümüşhane'de de önemli çalışmalarda bulundu. Birinci Trabzon Kongresi'ne Gümüşhane'den Zeki Kadirbeyoğlu ile Baytar Tahsin Bey'in katıldığı bilinmektedir.23

Giresun Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Dizdarzade Eşref Bey'in başkanlığında öğretmen Niyazi Tayyıp, Mühendis İbrahim Hamdi, Dr. Ali Naci (Duyduk) ve Hukuk öğrencisi Ethem Nazif Beylerden oluşuyordu. Dr. Ali Naci ve Mühendis Hamdi Beyler Erzurum Kongresi'ne Giresun delegesi olarak katıldılar.24

II. Diğer Cemiyetler

Birinci Dünya Savaşı'nda Rus işgaliyle birlikte faaliyetlerine ara vermek zorunda kalan Türk Ocağı, Milli Mücadelenin başlarında tekrar kuruldu. Milli Mücadele heyecanının sürekli kılınmasında olduğu kadar, halka yönelik sağlık hizmetleri verilmesinde cemiyetin önemli katkıları oldu. 1919 yılı sonlarında Trabzon Türk Ocağı Yönetim Kurulu şu üyelerden oluşuyordu: Subaşızade Münir Pertev Bey, İstikbal gazetesi sahibi Faik Ahmet (Barutçu) Bey, Sultani (Lise) Mektebi edebiyat ve ve felsefe öğretmeni Murat (Uraz) Bey, Vilayet Mektubi Mümeyyizi (Yazı İşleri katibi) Zeynelabidin Bey, Darülmuallimin Müdürü Mustafa Reşit (Tarakçıoğlu) Bey, Mülkiye baytarlarından Tahsin Bey, Dava Vekili Salih Zeki Bey.25

Mondros Mütarekesi'nin imzalanması üzerine terhis olarak Trabzon'a dönen ihtiyat zabitleri (yedek subaylar) İhtiyat Zabitleri Cemiyeti'ni kurdular. Savaş tecrübesine sahip olan bu gençler, halkın askerlik alanında yetiştirilmesi için çalışıyorlardı. Bütün ordunun terhis edildiği bir sırada Trabzon'da halkın bir kısmı Boztepe sırtlarıyla, Kavak Meydanı ve Ayasofya semtlerinde askerlik eğitimi yapmaya başlamışlardı.

Rus işgali sırasında Trabzon'da, Azeri Türk subayları tarafından Cemiyet-i Hayriyye-i İslamiye kurulmuştu. Cemiyet üyeleri Trabzon'un kurtuluşuna kadar görevlerini sürdürmüşlerdir. Ekim 1921 tarihinde, yeniden Azerbaycan ve diğer Kafkas mültecileri tarafından kurulduğu anlaşılan Trabzon Müslüman Cemiyet-i Hayriyyesi, daha önceki cemiyetin bir nevi devamı niteliğindeydi. Milli Mücadele Dönemi'nde de Trabzon'da çok sayıda Azeri ve Kafkasyalı Müslüman göçmen barınmaktaydı. Cemiyet ileri gelenleri, bunların ihtiyaçlarını karşılamak için sinema ve lokanta işletmek gibi bazı ticari faaliyetlerde bulunuyordu. Bunun yanısıra, Trabzon'da bulunan Kafkasyalı bazı Müslüman göçmenlerin de Cemiyete yardımda bulundukları görülmekteydi.26

1920 yılında Trabzon Muallim ve Muallimeler Cemiyeti kuruldu. Cemiyetin kurulmasına öncülük eden ve ilk nizamnameyi kaleme alan Mustafa Reşit (Tarakçıoğlu) başkan seçildi. Yönetim Kurulunda tarih-coğrafya öğretmeni Halil Nihat (Boztepe), ilköğretim müfettişi Mahmut Muammer, pedagoji ve ders uygulama öğretmeni Hıfzurrahman Raşit (Öymen), Uygulama Okulu Başöğretmeni Mehmet Salih, Zeytinlik İlkokulu Başöğretmeni Halit ve birkaç öğretmen görev almıştı.

Tüzükte Cemiyetin kuruluş amacı, "Muallimliğin öteki meslekler gibi özel bir meslek olduğunu tanıtmak, öğretmenler arasında dayanışma ve samimiyet teminine ve meslekdaşların fikirce, toplulukca yükselmelerine çalışmak, dernek üyelerinden vefat edenlerin yardıma muhtaç yetimlerine yardım yapmak, üyelerden hastalık veya yoksulluk sebebiyle yardım isteğinde bulunanların yardımlarına koşmak, öğretim, eğitim işlerinde gelecek kuşakların modern irfan ve milli düşünce ile cihazlanmaları, milli duygulara hürmetli, vatanperver, çalışkan eleman olarak yetişmelerini temine çalışmak, Türk halkına sağlık, ekonomik ve seviyeyi yükseltici irşadlarda bulunmak, milli kültürün yayılmasına çalışmak."27 şeklinde belirlenmişti.

Cemiyet, önce Ortahisar'da kiralanan bir dükkanda faaliyete başladı; bir süre sonra Uzun sokak'ta Memleket Hastanesi karşısına taşındı. Cemiyet Kulübü, Trabzon'daki öğretmenler ve diğer aydınların da önemli bir uğrak yeri idi. Mart 1922'de İbrahim Cudi Bey tarafından dini bir konferans verilmişti. Zaman zaman Trabzon'a gelen tanınmış kişiler de Cemiyeti ziyaret ediyordu. Milli Mücadeleyi destekleyen Türk gemilerinin subayları da kulübe uğrayıp sohbetlere katılıyorlardı. Mustafa Reşit Tarakçıoğlu bu hususta şunları yazmaktadır:

"Bunlar arasında bulunan genç ve edebiyat meraklısı Emrullah Nutku Bey çarpışma ruhunu kamçılayan şiirler okurdu. Derneğimizin kahve ocağını idare eden halk şairimiz Baba Salim, Emrullah Nutku Bey'in şiirlerine karşılık olarak, o anda doğan yanık ve içli şiirlerini okur, her ikisi de dernekteki halk tarafından alkışlanırlardı."28

Milli Mücadele yıllarında Cemiyet, eğitimden spora kadar birçok çalışmaya öncülük ediyordu. Üyeler Cemiyet işlerinde ücretsiz çalışırlardı. Gelir kaynakları arasında üye aidatlarıyla birlikte kitap satışları önemli bir yer tutuyordu. Cemiyetin himayesinde "Türk musikisinin tamimine hadim bir maksatla" Tamim-i Musiki Cemiyeti kuruldu. Cemiyet, gençliğin spora olan ilgisini artırmak amacıyla, asil üyelerinden oluşmak üzere, Şubat 1921'de İdman Grubu'nu kurdu.

Haziran 1922'de Muallimler Cemiyeti'nin yıllık genel kurulu toplandı. İdare Heyeti'nin icraat raporu okunup tartışıldı. Yeni İdare Heyeti'nde umumi katipliğe Zeytinlik Mektebi Müdürü Halid, üyeliklere eski Maarif Müdürü Rıfat, Darülmuallimin Müdürü Mustafa Reşit (Tarakçıoğlu), Osman Gazi Mektebi müdürü Kemal, Muallim Halil, Abdulkadir, Mehmet Salih Beyler seçildiler. Rıfat, Mustafa Reşit ve Kemal Beyler görevi kabul etmeyip istifa ettiklerinden, yerlerine Sultani ibtidai kısmı öğretmenlerinden Mustafa ve Cavid Beyler seçildiler. Bu toplantıdan sonra Cemiyetin tüzüğünde değişiklikler yapıldı.29

Artvin Muallimler Cemiyeti 12 Ağustos 1922'de kuruldu. Sekreterliğe Merkez Numune Mektebi öğretmeni Reşid, yönetim kurulu üyeliklerine yine bu okul öğretmenlerinden Fethi, Fahri, Hüseyin Ulvi, Cemal Beyler seçildiler.30

5 Nisan 1922 tarihinde, Ankara'daki genel merkeze bağlı olarak Trabzon Himaye-i Etfal Cemiyeti kuruldu. Yönetim Kurulu şu üyelerden oluşmaktaydı: Hatibzade Emin Efendi (Başkan), Hacı Ali Hafızzade Hakkı Efendi (Başkanvekili), Hacı İzzetzade Hasib Efendi (muhasebeci), Hatibzade Mustafa Efendi (katib), Subaşızade İhsan Efendi (veznedar).31

Artvin'de Himaye-i Etfal Cemiyeti Mart 1922'de açıldı. 31 Mart 1922 akşamı Cemiyet yararına bir müsamere düzenlendi. Gümüşhane Himayei-Etfal Cemiyeti ise Nisan 1922'de kurularak, Müftü Hoca Şükrü Efendi başkanlığında 9 kişilik bir Yönetim Kurulu oluşturuldu.32

1919 yılı başlarında Ordulu gençler Ordu İnkılâb-ı İctimaî Kulübü'nü kuruldular. Gençler Mahfelinde toplanan üyeler kültürel faaliyetlerde bulunuyorlardı. Kulüb üyeleri Ordu'da gazetecilik ve tiyatro çalışmalarının gelişmesine öncülük etmişlerdir. Bu gençlerden Ali (A. Rıza Gürsoy), Hamdi (Uzman) ve Fevzi (Güvemli)'nin girişimleriyle tiyatro çalışmaları başladı. Milli duyguları yansıtan oyunlar sahneye konularak, bunlardan sağlanan paralarla matba alındı. İlk defa Kızılay adına sahnelenen İntibah-ı Milli (Ulusal Uyanış) adlı oyun halktan büyük rağbet gördü; beş bin lira hasılat sağlandı. Bunun dışında kendi hazırladıkları kısa oyunlarla, Namık Kemal'in Vatan Yahut Silistre'si sahnelendi. Yine bu gençlerin girişimleriyle Bucak, Muvaffakiyet-i Mlliye, Azim, Güneş gibi gazete ve dergiler yayınlandı.33

1922 yılında Kulübün yönetim kurulu yeniden oluşturuldu. Kulübün tekrar başkanlığına getirilen Azm gazetesi sahibi ve Dava Vekili Cordanzade İsa Bey, "kulübün bidayet-i teşkilinden beri kulübün reisi, en faal ve faideli unsuru"ydu. 1922'de Milli İnkılab İctimai Kulübü ile Belediye Başkanı Furtunzade Yusuf Efendi'nin teşvik ve teşebbüsüyle Ordu'da Kırım muhtaçları için 3 bin küsur lira toplanarak Kızılay'a gönderildi.34

Kızılay (Hilâl-i Ahmer) Cemiyeti Trabzon şubesi 3 Eylül 1918'de Nemlizade Hacı Osman Efendi'nin başkanlığında kuruldu. Yönetim Kurulu, Hacı Osman Bey'in ölümünden sonra yeniden teşkil edildi. Aralık 1920-Mart 1922 tarihleri arasında görev yapan Yönetim Kurulu, Nemlizade Sabri Bey'in başkanlığında Doktor Tevfik, Hacı Müftüzade Temel Nucumi, acenta sahibi Emin ve Hacı Panayot'tan oluşmaktaydı.

1922 yılı Kızılay Yıllık Kongresi Mart'ın sonlarında toplandı. Kongre sonunda Nemlizade Sabri Bey'in başkanlığındaki Yönetim Kurulu Genel Meclis üyelerinden Ziya, Maarif Müfettişi Muammer, Eczacı Hacı Zühtü, Çolakzade İbrahim ve Hacı Müftüzade Nucumi Beylerden oluşuyordu. Cemiyet, 3 Eylül 1918 tarihinden 1922 yılı ortalarına kadar, elde ettiği gelirin üçte birini Trabzon Darüleytamı ve yurtdışından gelen Türk esirlerinin ihtiyaçlarına sarfetmişti.35

25 Nisan 1921'de Hilmi Bey'in başkanlığında Ordu Kızılay Merkezi kuruldu. 1921-1922 yıllarında bin lirası Kırım Açları ianesi olmak üzere Ankara Murahhaslığı'na üç bin lira gönderildi.36

Anadolu İşgaline Tepkiler ve Kutlama Törenleri

Yunanlıların işgal sahalarını İzmir'den Manisa ve Aydın yöresine kadar genişletmeleri üzerine, Mustafa Kemal Paşa 28 Mayıs 1919'da bir genelge yayınlayarak ülke bütünlüğünün korunması için "büyük ve heyecanlı mitinglerle milli gösterilerde" bulunulmasını istemişti.

Türkiye'de milli birliğin sağlanmasında önemli bir adım oluşturan bu genelgeden sonra, yurdun birçok yerinde mitingler yapılmaya başlandı.

Trabzon'da mitingler, çevredeki il ve ilçelere göre şu sebeplerden dolayı biraz gecikmişti: O sırada İtilaf Devletleri gemileri Trabzon limanına uğruyor, şehirdeki İtilaf Devletleri temsilcileri herşeyi kontrol altında bulundurmaya çalışıyorlardı. Rus işgalinin acı hatıralarını henüz unutmamış olan halk da yeni bir işgalden çekiniyordu. Ayrıca şehirde etkili bir Rum nüfus vardı.

Trabzon'da milli heyecanın uyandırılmasında ve mitinglerin başlatılmasında, l5. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa'nın büyük rolü olmuş; bu hususta Trabzon'daki 3. Tümen'le yazışmalarda bulunmuştur.
Mitingler Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin öncülüğünde düzenleniyordu. Mitinglerde ilk ve son toplanma yeri Zağanos (Atapark) Meydanıydı. Bugünkü Meydan Park ve Kalepark'ta yapılan konuşmalarda, Türkiye'nin haksız işgali ve bu işgalde İngiltere ve Yunanistan'ın rolünden, Türk milletinin ve ordusunun büyüklüğünden ve Türk zaferlerinin öneminden bahsediliyordu. Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin "genç ve ateşli hatibi Faik Ahmet Barutçu", ülkemizi işgal eden müstevli kuvvetlere karşı Trabzon'da düzenlenen "Milli Mücadele mitinglerinin kürsüsünde yumruklarını sıkar"37 heyecanlı konuşmalarıyla gençlere ve yaşlılara o karanlık günlerde rehberlik ederdi. Mitinglerde, onun dışında İstikbal gazetesi Yazı İşleri Müdürü Ebulhamid Hüsnü, Avukat Salih Zeki (Tuğtekin) ve Darülmuallimin (Öğretmenokulu) Müdürü Mustafa Reşit (Tarakçıoğlu) başta olmak üzere bir çok aydın halka hitap ediyordu.

Trabzon'da ilk miting 20 Ocak l920 Perşembe günü Millet Bahçesi'nde (Meydan Park) yapıldı. Kalabalık miting meydanının etrafında İngiliz, Fransız ve İtalyan askerleri devriye gezmekteydi. Türk bayrağıyla süslenmiş kürsüde sırasıyla İstikbal gazetesi başyazarı Faik Ahmet (Barutçu), Öğretmenokulu (Dârülmuallimîn) Müdürü Mustafa Reşit (Tarakçıoğlu), Avukat Salih Zeki (Tuğtekin) ve Beyanzade Behram Beyler halka seslendiler. Konuşmacılar yurdumuzun Mondros Mütarekesi'nden sonra Wilson Prensiplerine aykırı ve haksız bir şekilde işgal edildiğinden bahsederek, ancak bu haksızlıklara göz yumulmayacağını belirtmişler ve "tek Türk kalıncaya kadar topraklarımızı kimseye kaptırmayacağız, direneceğiz, bu kararımızı buradan İtilaf Devletlerine ve bütün dünyaya ilan etmek için burada toplanmış bulunuyoruz" demişlerdir. Miting sonunda İstanbul'daki İtilaf Devletleri temsilcileri ile Amerikan Cumhurbaşkanı Wilson'a Fransızca protesto telgrafları çekilmişti.38

l92l yılına gelindiğinde, Trabzon'da ilk zamanların tereddüt ve endişesi kaybolmuş ve bu tarihten itibaren Milli Mücadele'nin sonuna kadar çok sayıda miting ve gösteri yapılmıştır.

Birinci ve İkinci İnönü Zaferleri, milli heyecanın artmasında önemli bir etken olmuştur. Trabzonlular İnönü zaferleri dolayısıyla Türkiye büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa'ya kutlama telgrafları göndermişler; Zaferin anısına istinaden Kavak Meydanı'nın adı, İnönü Meydanı olarak değiştirilmiştir. İkinci İnönü Zaferi'nin duyulması üzerine, l Nisan'dan itibaren şehrin her tarafı bayraklarla donatıldı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, 3 Nisan akşamı büyük bir fener alayı düzenledi.

Sakarya Savaşı'nın başlaması Trabzon'daki milli heyecanı daha da artırdı. 24 Ağustos l921 günü Millet Bahçesi'nde büyük bir miting yapıldı. Öksüzler Yurdu (Darüleytam) öğrencilerinden birinin "Türk Çocuğunun Duası" adlı şiiri okumasından sonra sırasıyla İstikbal gazetesi Yazıişleri Müdürü Ebul Hamid Hüsnü ve Avukat Salih Zeki Beyler birer konuşma yaptılar. Ardından Mesut Efendi tarafından yapılan bir dua ile mitinge son verildi. Miting sonunda, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'ya bir telgraf çekildi.

1921'de Eylül'ün ilk günlerinde Batum Mebusu Edib ve Ali Rıza Beylerle birlikte Trabzon'a gelen Ağaoğlu Ahmet Bey, 12 Eylül 1921'de İnönü Meydanı'nda yapılan mitingde halka hitap etti. Konuşmasında, Milli Mücadele'nin öneminden bahsederek Türk milleti ve ordusunun fedakarlıklarından örnekler verdi. Ardından Faik Ahmet Bey, ordunun kahramanlığından ve zaferin büyüklüğünden bahsetti. Geçit resminden sonra, Öksüzler Yurdu öğrencileri tarafından İzmir'in şerefine "Sarı Zeybek" ve "bıçak oyunu" oynandı. Ağaoğlu Ahmet Bey, 5-6 Eylül tarihlerinde Tekalif-i Milliye binası salonunda konferanslar veren Ağaoğlu Ahmet Bey, 14 Eylül'de Erzurum'a gitmek üzere şehirden ayrılmıştı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışının yıldönümü dolayısıyla 23 Nisan 1922 günü Güzelhisar'da (Kalepark) bir tören yapıldı. Tümen Komutanı Mustafa ile Vali Vekili Sami Beylerin de katıldığı törende Öğretmenokulu Müdürü Mustafa Reşit Bey, günün "ulviyyet ve kudsiyetinden" bahseden bir konuşma yaptı. Öğrenciler tarafından şiirler okunduktan sonra sırasıyla Belediye, Tümen, Müdafaa-i Hukuk ve Hükümet daireleri önünde durulmuş ve İstiklâl Marşı okunmuştu. Çocuk Alayları tarafından yapılan atışlardan sonra tören son bulmuştu. Akşam ise, Müdafaa-i Hukuk Kulübü fenerlerle aydınlatılmış, kulübde milli bayram şerefine bir çay ziyafeti verilmişti.

l5 Mayıs l922'de Belediye Meydanı'nda toplanan halk, İzmir'in haksız işgalini telin etti. Burada Avukat Zeki Bey ve Faik Ahmet birer konuşma yaptılar.

Büyük Taarruz'dan birkaç ay önce, Haziran 1922'de, Trabzon'a gelen Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey, Alay Karargahı salonunda üç konferans verdi. 14 Haziran akş***i konferansın konusu, yenilik ve muhafazakarlıkla ilgiliydi. 15 Haziran akşamı sunduğu konferansta "Milli Harplerimizin Tarihi"nden bahsetti. Üçüncü ve sonuncu konferansının konusu ise, " Büyük Fikir Cereyanları Karşısında Memleket Gençliği" idi. Trabzonlular, 1922 yılında Hamdullah Suphi Bey'den sonra Kazım Karabekir Paşa'yı ağırladılar. Kazım Karabekir Paşa, Erzurum'da açtığı okullarda yetişmiş şehit çocuklarından oluşan 50 kişilik bir müfrezeyle 25 Ağustos'ta Trabzon'a gelmiş ve 9 Ekim tarihine kadar burada kalmıştır. Bu sırada Büyük Taarruz da kazanılmıştı. Zafer haberi Trabzon'da büyük bir sevinçle karşılandı. 7 Eylül günü öğle üzeri başlayıp gece geç saatlere kadar süren şenliklere Akçaabat, Yomra, Arsin ve Trabzon'un merkez köylerinden gelen binlerce kişi katıldı. Gece Kalepark'ta devam eden şenliklere Kazım Karabekir'le birlikte gelen çocuklar da katılarak oyunlar oynadılar.

Türk ordusunun 9 Eylül'de İzmir'e girmesinden sonra, l3 Eylül'de Trabzon'da yapılan mitinge halkın yanı sıra mülki ve askeri yetkililer, öğrenciler ve Trabzon'daki muhtelif derneklerin temsilcileri katıldı. Mitinge katılanlar Zaganos'tan Güzelhisar'a doğru yürürken en önde bulunan Doğu Cephesi bandosu ile Trabzon Eytam Sanayi Mektebi (Yetimler Sanat Okulu) bandosu "zafer havaları terennüm ediyorlardı". Şehir adeta bir bayram havası içindeydi.

Topluluk, "yürekleri dolduran bugünün gurur ve iftihar hisleri arasında Güzelhisar'a vasıl" olduktan sonra, buradaki törene Kazım Karabekir Paşa, Vali Hazım (Tepeyran) Bey, Galip Paşa, Kolordu Komutanı Ali Said Paşa, Tümen Komutanı Galip Bey, askeri ve mülki erkan katıldı. Okunan duaların ardından Faik Ahmet Bey ve Kazım Karabekir Paşa birer konuşma yaptılar. Kurbanların kesilmesi ve l0l pare top atışından sonra halk İnönü Meydanı'nda toplandı. Yapılan konuşmalardan sonra Kazım Karabekir, Vali ve Rus Konsolosu'nun da hazır bulunduğu törende öğrenciler muhtelif spor gösterilerinde bulundular. Erzurum'dan gelen şehit çocukları tarafından "Öğüd"ler okundu, ardından meydana şeritlerle bir Türkiye haritası çizilerek bunun üzerinde modern ulaşım araçları temsil edildi. Gündüz yapılan zafer kutlamaları, milli ve mahalli oyunları müteakip geçit resmiyle sona ermişti. 13 Eylül günü bütün şehir çeşitli resim, tak ve yazılarla süslenmişti.39
Hıfzırrahman Raşit Öymen, Büyük Taarruz sırasında Kavak (İnönü) Meydanı'nda yapılan mitingler hakkında şunları yazmaktadır:

"... Bu Kavak Meydanı'nda bayram eğlenceleri yapıldığı gibi, horon oyunları da oynanırdı, Kurtuluş Savaşı'nın zafer günleri de anılırdı. Nitekim Büyük Taarruz'un geliştiği günlerde hem meydanda, hem de Şark Meydanı denilen İskeleye giderken olan ve sonradan adı Hürriyet Meydanı'na çevrilen yerde nutuklar söylenir ve gösteriler yapılırdı. Cumhuriyetin ilanından önce son Şeriye Vekili olan Mustafa Fehmi Gerçeker o sıralarda Trabzon'un iç siyasi hayatında Giresun'da Topal Osman Ağa'ya benzer bir rolü olan Kayıkcılar Kahyası Kaptan'ın öldürülmesi davasını incelemek üzere gelen tahkik heyetinin Başkanıydı. Yanında İnönü'nün uzun süre Başvekilliği sırasında Müsteşarlık yapan Kemal Gedeleç Bey de bu heyete dahildi. Büyük Zaferin şenliğini yakından görmek için heyet halinde çadır örtüler altında bir nevi trübün vazifesini gören bölümün şeref misafirleri gibi özel yerlerini almışlardı. Rahmetli Faik Ahmet Barutcu bu yıllarda genç bir avukat olarak ve İstikbal gazetesini de kuran bir başyazar olarak kürsüye çıkmış, mikrofon gibi araçlar o zaman bulunmadığı için, yumruklarını Akdeniz'e değin sallayan ve olanca sesiyle heyecanını dile getiren konuşması ve bazı cimnastik gösterilmesi, seyircilerin ilgisini çekmekte ve günün heyecanını yaşatmaktaydı."40

Milli Mücadele yıllarında Trabzon çevresinde de muhtelif vesilelerle miting ve gösteriler yapıldı.

Akçabat'ta halk cephelerdeki gelişmeleri Milli Mücadele'nin ilk günlerinden itibaren yakından takip ediyordu. Sık sık kasabaya gelen köylüler muharebe hakkında bilgi alırlardı. Belediye her günkü haberleri bir kağıda yazıp asıyordu. Okuryazar olanlar belediyenin önündeki ilanlardan okuyorlar, okuyamayanlara anlatıyorlardı. 22 Haziran l920 günü yapılan mitinge binlerce ahali ulema, eşraf tüccar ile öğrenci katılarak Sevr'i protesto ettiler. Büyük Taarruzun kazanılması üzerine, 8 Eylül cuma günü şehitlerin ruhuna mevlit okutularak kurbanlar kesildi. Hükümet binası önünde yapılan törende, Kaymakam Şevket Bey tarafından halka hitaben bir konuşma yapıldı.41

Haziran 1920'de Sevr görüşmelerine karşı Maçka ve Of'da gösteriler yapıldı. Maçka Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Salim Bey ile Müftü Mehmet Kamil ve eşraftan birkaç kişinin imzasıyla bir protesto yazısı gönderildi. Yine 20 Temmuz 1920 günü Maçkalılar, Bursa'nın Yunanlılar tarafından işgali üzerine "tezahürat-ı vataniye"de bulundular. Hükümet meydanında toplanarak halk, TBMM'nin emrine hazır "gönüllü efrad kaydına" başlamıştı. Bu gösterilerde Maçka Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Salim Bey'in büyük rolü olmuştu.42

Milli Mücadele Dönemi'nde Rize'de bir çok miting yapılmıştır. Böylece Milli Mücadele heyecanı canlı tutulmaya çalışılmış ve yurdun haksız işgaline karşı halkın protestosu İtilaf Devletlerine iletilmişti.

İzmir'in Yunanlılar tarafından işgalinin yıldönümü münasebetiyle l5 Mayıs l920'de, Belediye ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin öncülüğünde bir miting yapıldı. Miting Heyetinde Belediye Başkanı Hakkı, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Mehmet, Müftü Mehmet Hulusi, eşraftan Osman, tüccardan Ahmet ve İdare Meclisi üyesi Ahmet bulunuyordu. Rize'de "binlerce ahalinin iştirakiyle" düzenlenen mitingde, herhangi bir sebep olmadığı halde, Wilson Prensiplerine aykırı bir şekilde " Anayurdumuzun en kıymetdar bir kısmı olan İzmir'in pek vahşiane ve kanlı bir surette Yunanlılar tarafından işgal edildiği ve Yunanlıların bu işgal esnasında İzmir ve mülhakatındaki kardeşlerimizin mal, can ve ırz ve namusları gibi her türlü mukaddesatlarına icrâ ve temâdî ettirmekte oldukları" İzmir fâciası kınanmıştı. Miting sonunda hazırlanan bildiride, Yunan işgal ve vahşetinin protesto edilerek canilerin cezalandırılmaları ve İzmir ve çevresinin tahliyesi taleb ediliyordu.

Sevr Antlaşması'nın imzalanması da Rize'de büyük tepkiye sebep oldu. 27 Ağustos günü, onbin kişinin katıldığı bir miting yapıldı. Miting sonunda hazırlanan protesto bildirisi, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Mehmet, Miting Heyeti Başkanı Lazzade Mustafa, Belediye Başkanı Hakkı, ulemadan Nuh, Hasan, Ali Rıza; Miting tertip heyetinden İsmail, Mustafa ve İlyas Beyler tarafından imzalanmıştı. Wilson Prensiplerine, özellikle Türkiye'yi ilgilendiren Onikinci maddeye atıfta bulunulan bildirinin sonunda, yaşamak hakkımız ve milli bağımsızlığımızın tamamen teminine kadar bilumum mağdur ve mazlum milletlerle müştereken yağmakâr ve emperyalist canavarlara karşı mücadeleye devam hususunda Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bütün arzu ve kararlarına bağlı oldukları bildiriliyordu.

Kazanılan her zafer, kurtarılan her vatan toprağı Rize'de büyük sevinç ve heyecan uyandırdı. Ardahan'ın anavatana katılması dolayısıyla Rize Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne bir kutlama telgrafı gönderildi. Aynı şekilde Artvinliler de, Ermeni ve Rumların Rize'yi kendi hakimiyetlerine alma teşebbüslerine şiddetle karşı çıkmışlardı.

1921'de TBMM'nin egemenliğine girmesinden sonra Artvin'de de mitingler yapılmaya başlandı. İkinci İnönü Zaferi'nin yıldönümü münasebetiyle, İnönü Meydanı'nda yapılan mitinge binlerce kişi katıldı. l922'de İzmir'in işgalini tel'în etmek üzere, yine İnönü Meyedanı'nda bir miting düzenlendi. Numune Mektebi Müdürü yaptığı uzun konuşmasını "İzmir Türktür Türk kalacaktır" sözleriyle bitirmişti. Artvin Müdafaa-i Hukuk Reisi Hasan Bey mitingin düzenlenmesinde önemli rol oynadı.43

TBMM'nin açılmasından sonra Ordu'da ilk miting 11 Haziran 1920 Cuma günü yapıldı. Türk milletinin idam hükmü niteliğindeki Sevr görüşmelerinin protesto edildiği bu miting, Trabzon eski mebusu Hafız Mehmet Bey'in bir konuşmasıyla sona erdi.44 Büyük Taarruz Ordu'da büyük bir coşkuyla karşılanmıştı.

İzmir'in Yunanlılar tarafından işgali üzerine, 17 Mayıs Pazar günü Giresun'un Camlı Çarşı mevkiinde, Giresun Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin öncülüğünde düzenlenen miting sonunda İstanbul'da Sadrazamlığına ve İtilaf Devletleri temsilcilerine protesto telgrafları gönderildi.45

9 Eylül'de İzmir'in kurtuluşu Hopa'da büyük tezahüratla karşılandı. İzmir'in kurtuluş haberini içeren 10 Eylül tarihli telgraf kapalı bir zarf içinde Kızılay adına müzayedeye konuldu. Kaymakam Zeki Bey, üzerinde bulunan yedibuçuk lira değerindeki altın saat madalyasını kösteğinden koparıp müzayedeye koydu. Müzayedeyi eşraftan Osman Agazade Hacı Hasan Efendi'nin oğlu Mehmet Efendi kazanmıştı. Şehitler için Harun Efendi tarafından Çarşı Camii'nde mevlid okutulup baştan başa sancaklarla donatılan şehirde sevinç gösterileri yapılmıştı.46

İstikbal Gazetesi ve Doğu Karadeniz'de Basın

Trabzon'un kurtuluşundan sonra ilk olarak, Dava Vekili Hüseyin Avni Bey tarafından Yeşilyurt gazetesi çıkarılmıştır. Daha sonra Faik Ahmet (Barutçu) İstikbal'i, Osman Nuri Eyüpoğlu İkbal'i yayımladı. 13 Şubat 1915'te yayın hayatına son veren İkbal gazetesi, 13 Kasım 1919'da yeniden yayınlanabildi. İşgal döneminde her yer gibi matbaalar da yağmalandığından, gazetelerin bütün nüshası kaybolmuştu.

Faik Ahmet (Barutçu) tarafından çıkarılan İstikbal gazetesi, 10 Aralık 1918-17 Mart 1925 tarihleri arasında toplam 1426 sayı yayınlanmıştır. Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin yayın organı niteliğindeki İstikbal, Mütareke'den Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar yayın hayatını kesintisiz sürdürebilmiş nadir gazetelerden biri olma özelliğini de taşımaktadır.

İstikbal'in ilk zamanlarda çok güç şartlar altında çıktığı, zaman zaman kağıt sıkıntısıyla karşılaşıldığı ve Trabzon'da bir Rum matbaasında yayınlandığı bilinmektedir. Gazete idarehanesinin, 1919 yılı sonlarında "Sakız Meydanı'nda Barutcuzade binasında daire-i mahsusa"da bulunduğunu; haftada iki defa cumartesi ve salı günleri yayınlanan "siyasî ve ilmî bir Türk gazetesi" olduğu eldeki mevcut sayılardan anlaşılmaktadır. l920 yılında gazete kendi matbaasına sahip olduktan sonra, idare ve basım yeri Sakız Meydanı'nda İstikbal Yurdu olmuştur.

İstikbal gazetesi, Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti'nin görüşlerini yansıtan bir yayın politikası takip ediyordu. Cemiyet Başkanı Barutçuzade Hacı Ahmet Efendi'nin oğlu ve aynı zamanda Cemiyet yönetim kurulu üyesi Faik Ahmet (Barutçu), İstikbal'in imtiyaz sahibi ve başyazarı idi. İstikbal'de Faik Ahmet'ten başka, Ebulhamid Hüsnü, Nüzhet Haşim Sinanoğlu, Adnan Sabih, Salih Zeki, Abdülvahab, Ustazade Nazmi, Ahmet Hamdi ve Ebul Nimet tarafından yazılar yayınlanmıştır.Trabzon Lisesi öğretmenlerinden Murat Uraz da, bazı mizahi manzumeler ve Trabzon tarihiyle ilgili makaleler yazmıştır.

Faik Ahmet, hemen her gün yazdığı başmakaleleriyle gazetenin yayın hayatına çok büyük katkıda bulunuyordu. Onun 7 Nisan 1920-26 Aralık 1922 tarihleri arasında İstikbal'de 311 adet makalesi yayınlandı. Yazılarında Milli Mücadelenin muhtelif meseleleri başta olmak üzere iç ve dış politika, TBMM Seçimleri, Pontus Meselesi, Bolşeviklik, yerel yönetimler ve İstanbul hükümetiyle ilgili konulara değinmiştir. O yıllarda kendisini yakından tanıyan H. Raşit Öymen'in belirttiği gibi Faik Ahmet, "genç yaşında kurduğu İstikbal gazetesinin baş sütunlarında dünya olaylarını ve yeni rejimlerin ruhunu tahlile çalışır, devrinin gençlerine ve yaşlılarına o karanlık günlerde rehberlik eder"di. Öymen anılarına şöyle devam etmektedir:

"...İstikbal gazetesindeki odası, Birinci Büyük Millet Meclisi reislerinden tutun da, devrin tanınmış birçok siyaset adamlarının, yazarlarının, generallerinin ve işgal kuvvetleri tarafından dağıtıldığı için İstanbul Meclisi'nden uzaklaştırılanların uğrağı ve meşveret meclisi halinde dolup taşardı. Daha o zamanlar ince fıkraları, nükteli konuşmaları, şen kahkahaları, meselelerin özüne nüfuz eden nazarları, hür düşünceleri ve heyecanlı atılışlarıyla Barutçu, bulunduğu meclisin söz ve fikir mihrakı halinde dikkati üzerinde toplardı."47

1921 yılında gazetenin Ortahisar, Dabağhane, Semerciler ve Hürriyet Meydanı'nda satış şubeleri oluşturuldu. Böylece, henüz başka bir gazetenin yayınlanmadığı o günlerde, Anadolu Ajansı'nın günlük tebliğleri Trabzonlulara daha kolay iletilmiş oluyordu.

İstikbal'i yayınlayanlar Anadolu Ajansı dışında Türk basınını, özellikle İstanbul ve Ankara basınını yakından takip ediyorlardı. Hakimiyet-i Milliye ve Yenigün gibi Ankara gazeteleri dışında, Anadolu'daki yerel gazetelerden de haber aktarıldığı görülmektedir. Bununla birlikte, İstanbul gazeteleri de çoğu kez Karadeniz'le ilgili haberlerini İstikbal'den iktibas ediyorlardı. Dış basın da İstikbal'in önemli bir haber kaynağını oluşturmaktaydı: Başta Yunan, İngiliz ve Fransız gazeteleri olmak üzere Avrupa basınından, özellikle Azerbaycan, Rusya ve Kafkasya'daki olaylar hakkında Batum'da yayınlanan İslam Gürcistan'ı gazetesi ile Gürcistan'ın resmi gazetesi Barba ve bazen de Trabzon'daki Moskova telsizinden yararlanıldığı görülmektedir. Ayrıca Ankara ve Batum'da özel muhabirler görevlendirilmişti. Batum muhabiri Abdulhalim Hilmi idi. Gazetenin Ankara muhabirliğini yapan Bilecik (Ertuğrul) mebusu Osmanzade Hamdi Bey'in, Yunanlıların Anadolu'dan çıkarılmalarından hemen sonra İzmir'e gitmesi üzerine, bu görev Yenigün gazetesi Yazıişleri Müdürü Kemal Salih Bey'e verilmiştir. İstikbal gazetesi yazıişleri heyeti adına Faik Ahmet Bey, Osmanzade Hamdi Bey'e şu telgrafı göndermiştir:

"Üç sene hasretle yandığımız Güzel İzmir'imize İstikbal'den de binlerle selam götürünüz. Gazetemiz aziz ve muhterem İzmir muhabiri için selametler diler."48

Bu dönemde Trabzon'da, İstikbal'den başka daha bir çok gazete ve dergi yayınlanmıştır.

Murat Uraz tarafından çıkarılan Nur Mecmuası'nda fen, edebiyat ve müzikle ilgili yazılara yer verildiği anlaşılmaktadır. 10 Nisan 1920 tarihli bir ilanda, "Trabzon'un yegane edebi ve ilmi haftalık mecmuası" şeklinde tanıtılan derginin 7. sayısı yayınlandığı duyurulmuştu.

Eyübzade Ömer Fevzi tarafından Kasım 1918'de, "Siyasi, ictimai, iktisadi, mebahisi muhtevi olarak şimdilik haftada iki defa pazartesi ve perşembe günleri" yayınlanan Selamet gazetesi çıkarılmıştır. Bu gazete Serasi Matbaası'nda basılıyordu. Ömer Fevzi'nin Erzurum Kongresi'nde Mustafa Kemal Paşa'ya muhalif tavır alarak aleyhte yazılar yayınlaması üzerine, gazetesi Eylül 1919'da kapatılmıştır.

İlk sayısı Aralık 1918'de yayınlanan Kaygu mecmuası, eğitimin gelişmesine yönelik edebi ve sosyal yazılara yer veriyordu. Onbeş günde bir yayınlanan Kaygu, önce Mihalidi, 13. sayıdan sonra da Serasi matbaasında basılmıştır.
1919'da İğne, 1921'de Güleryüz, 18 Mayıs 1922'de ise Kahkaha adıyla mizah dergileri yayınlandı. Mart 1923'te Kahkaha 48. sayıya ulaştı. Haziran 1921'de M. Hayri (Eyüboğlu) tarafından çıkarılan Fecir'de, gençliğin ilerlemesine yönelik edebi, sosyal ve ilmi yazılar yayınlanmaktaydı.

1 Nisan 1 922'de, "Güzel Trabzon" adıyla gün aşırı bir gazete yayın hayatına girdi. Ali Becil tarafından çıkarılan bu gazete, başlangıçta Uzun Sokak'ta Mihalidi Matbaası'nda basılıyordu. Güzel Trabzon gazetesi bir süre sonra Halk gazetesi adıyla yayınlanmışsa da, Eylül 1923'te "tatil-i neşriyat eylemiş"ti. Nisan 1922'de Hak adlı başka bir gazete yayın hayatına katılmıştı.

Kasım 1922'de, Zafer adıyla haftalık bir dergi yayınlanmaya başladı. Hatibzade Kemal tarafından çıkarılan bu dergi, Uzun Sokak'ta Turan Matbaası'nda basılıyordu. Ne var ki, " Zafer Mecmua-ı edebbiyesi beyannamesi hilafına olarak daha ilk nüshasında siyasi makalat ve tenkidat ile intişar ettiğinden zabıta tarafından toplattırılmıştı".
1 Eylül 1922 tarihinde yayın hayatına başlayan Düşünceler adlı dergi, kısa ömürlü olmuş; 7 Ekim 1923'te yayınlanan 3. sayısıyla kapanmıştır.

Ekim 1922'de, "Darülmuallimin fenn-i terbiye muallimi" Hıfzurrahman Raşit (Öymen) tarafından Yeni Mektep adlı bir eğitim dergisi yayınlandı.

30 Aralık 1921 Cuma günü ilk sayısı yayınlanan Genç Anadolu "ilmi, edebi ve bilhassa terbiyevi mecmua" idi. Derginin sahibi Nizameddin; idarehanesi ise, "Trabzon'da Uzun Sokak'ta Mihalidi Matbaası'nda daire-i mahsusada" idi. Genç Anadolu'da Trabzon lisesi müdürü ve edebiyatcılarımızdan Ali Canib (Yöntem), Cumhuriyet tarihimizin tanınmış eğitimcilerinden Hıfzırrahman Raşit (Öymen), İbrahim Cudi ve öğretmen ve doktorların yazıları yayınlanmıştır.49

Doğu Karadeniz'in idari ve kültür hayatı açısından merkezi durumunda olan Trabzon dışındaki şehirlerinde de gazete ve dergiler yayınlanmıştır. Ordu'da Güneş, Azim, Ordu Bucak, Bucak gazeteleriyle Güneş Mecmuası yayınlandı. Giresun'da Işık, Giresun, Karadeniz ve Gedikkaya gazeteleri yayınlanmıştır. Artvin'de Ali Rıza Bey tarafından çıkarılan ve Trabzon'da basılmakta olan Yeşil Yuva dergisinin ilk sayısı 1 Ağustos 1922'de yayın hayatına girmişti.50

Doğu Karadeniz Kıyılarında İtilaf Devletleri

Mütarekeden sonra İtilaf Devletleri, her yerde olduğu gibi, Doğu Karadeniz'de de kontrolü ellerinde tutmaya çalışmaktaydılar. Temsilci ya da kontrol subaylarının yanı sıra İtilaf Devletleri ve Yunanlılara ait gemiler bir tehdit unsuru olarak kıyılarda varlıklarını sürdürmekteydiler.

1919'da Trabzon'da İngilizler herşeyi kontrol altına almışlardı. Nisanda Trabzon sokaklarında İngiliz ve Fransız subayları geziyordu. Trabzonlular Ermeni ve Pontuscuların faaliyetleri karşısında tedirgindiler. İngiliz dononmasını her belanın başlangıcı olarak görüyorlardı.18 Nisan 1919'dan beri geçici olarak Trabzon'da bulunan İngiliz kontrol subayı Crawford, hararetli bir Rum taraftarı idi. Batum'daki Rumların Trabzon'a gelmelerine yardımcı oluyordu.

Trabzonda Fransız temsilcisi Lepissier, "dehşetli Türk aleyhtarı" idi. İstanbul'daki merkeze bağlı olarak çalışan Adem-i Merkeziyet Cemiyeti Fransız temsilcisinin nüfuzu altındaydı. Fransızlar yerli Rumlar vasıtasıyla herşeyi mübalağalı öğreniyorlardı.51 Karadeniz kıyılarında propaganda çalışmalarında bulundukları da oluyordu. Ağustos 1920'de bir Fransız teyyaresi Trabzon üzerinde uçarak Bolşevikler aleyhine beyannameler atmışlardı.52

Karadeniz'de seyreden Türk yolcu gemileri, önceleri Fransız ve İngiliz gemilerinin tacizkar davranışlarına maruz kalıyorlardı. 10 Kasım 1920'de Giresun'dan hareket eden Fransız bandıralı Pake vapurunun refakatindeki bir gemi Ebulhayr istikametlerinde Ordu'dan Giresun'a gelmekte olan Seyri Sefain İdaresi'nin Ümit vapurunu top atışlarıyla durdurduktan sonra, vapura çıkan iki subay ve iki er tarafından yolcular aranmış, bazı sandıklar kırılmak suretiyle ticaret eşyası karıştırılmıştı. Ümit vapurunu bu şekilde tahrip ettikten sonra Ordu iskelesine gelen Pake vapuruna Ordu tüccarı yük vermediği gibi, kayıkcılar da yanaşmamışlardı.

O gece Ordu limanında kalan vapur ve ganbot kaptanları sabah üzeri iskeleye çıkarak bir yanlış anlaşılma sonucu Ümit vapurunu aramaya mecbur olduklarını ifade etmişler ise de, halk bu mazereti inandırıcı bulmamıştı. Bunun üzerine Pake vapuru ile muhafız gambot limandan ayrılmak zorunda kalmışlardı.53

Amerika ve İngiliz gemileri Giresun ve Trabzon limanlarına uğrayıp şehirde mülki ve askeri yetkililerle görüşmelerde bulunabiliyorlardı. Ancak 1921'de Ankara'nın aldığı tedbirlerle bu ziyaretler ve limanlardan giriş çıkışlar kontrol altına alındı. İngilizlerin, Anadolu'yu işgal ettirdikleri Yunanlılarla olan yakınlıkları biliniyordu. Trabzon limanı Batı Cephesi'ne yapılan nakliyatın çok önemli bir merkezi durumundaydı. Nakliyat 1920 yılında başlamış ve Sakarya Savaşı öncesinde en yüksek seviyeye ulaşmıştır. İtilaf devletlerinden gördükleri destekle Karadenize açılan Yunan gemileri bu sevkiyatı önlemeyle çalışırken kıyıdaki önemli merkezleri de top ateşine tutmuşlardır.

22 Haziran 1920'de Yunan genel taarruzunun başlaması üzerine, düşmanın muhtemel bir çıkarma ve bombardıman harekatına karşı Karadeniz kıyılarında bazı tedbirler alınmaya başlanmıştı. Kesin zafer kazanılıncaya kadar bu uygulamalara devam edildi. Dahiliye Vekili Bayiç Bey, Temmuz 1920'de Trabzon Vilayeti'ne gönderdiği yazıda, ansızın yapılacak bir çıkarma harekatı karşısında vilayet merkezinin dahilde münasip bir mahalle nakliye, değerli evrak ve defterlerin demir sandıklarla taşınabilmesi hususunda hazırlıkların başlatılmasını istedi.

1921 yılında artan deniz nakliyatına engel olmaya çalışan Yunanlılar, 26 Mart'tan itibaren Karadeniz kıyılarını abluka altına almışlardı. Yunanlılar, Karadeniz'e açılan Kılkış ve Averof gibi muharebe ve zırhlı kruvazörleri bu maksatla görevlendirdiler. Bu abluka giderek korsan hareketine dönüştü. Kıyı gözetleme istasyonlarımızın ve liman başkanlıklarının düzenli ve işbirliği içinde çalışmaları karşısında pek başarılı olamayan Yunan gemileri, Haziran 1921'den itibaren Karadeniz kıyılarındaki açık şehirleri bombardıman etmeye ve bazı yelkenli ve küçük kayıkları yoklamak ve batırmak suretiyle faaliyetlerini artırdılar.

Yunan gemilerinin Ereğli'yi ve 7 Haziran'da İnebolu'yu bombalaması üzerine TBMM Hükümeti, 12 Haziran 1921'den itibaren Karadeniz kıyılarındaki bütün şehirleri harp sahası olarak ilan etti. Harp sahası içinde bulunan Trabzon'da, muhtemel bir taarruza karşı, askeri ve mülki yetkililer bu konuda bildireler yayınladılar. Yunan gemilerinin 20 Temmuz'da şehri topa tutmalarından sonra yayınlanan bildiride, yetkililer tarafından muhtelif surette teyid edilmediği sürece halk bazı şaibelere kanıp telaş ve endişeye düşmemeleri için uyarıldı.

Bildirinin yayınlanmasından kısa bir süre sonra Vakfıkebir kaymakamlığınca, Kılkış zırhlısının refakatinde bir torpido ile bir geminin doğu istikametinde seyretmekte olduğunun telefonla Trabzon Polis Müdürlüğü'ne bildirilmesi üzerine karakollar hemen haberdar edildi. Halk bu haberi sükunetle karşıladı. Kadınlar ve çocukların bir kısmı güvenilir ve sağlam sığınaklara çekildiler, bir kısmı da Kuzgundere ve Zaganos havalisine çekildiler. Polis kuvveti askerlerle takviye edilerek şehre düzenli devriyeler çıkarıldı.

20 Temmuz 1921 günü Trabzon önlerine gelen Panten sınıfı bir Yunan muhribiyle yanındaki yardımcı kruvazör, şehri 20 dakika süreyle topa tuttu. Yardımcı kruvazör Mendirek, Boztepe ve Değirmendere mıntıkalarına ateş açtı. Trabzon'a yönelik muhtemel bir taarruz hareketine karşı bazı önlemler alınmış, denize hakim bir yerde bulunan Güzelhisar'a (Kalepark) da bir top yerleştirilmişti. Türk bataryalarının hemen karşılık vermesi üzerine, Panter torpidosu büyük hasar görerek Çömlekçi semti takacılarının eline esir düşmekten son anda kurtulmuştu. Bu olaydan sonra Yunan gemileri şehri bir daha bombalamayı göze alamamışlardır.

Kıyılarda başarılı olamayan Yunanlılar, küçük tekne ve kayıklarla Karadenizde seyreden Türk ticaret gemilerini soymaya başladılar. Bu gemileri içinde subay ve askeri eşya aramak bahanesiyle durduruyorlardı. 24 Temmuz'da İstanbul'dan Trabzon'a gelmekte olan bir yelkenli, Kılkış zırhlısıyla refakatindeki torpido ve nakliya gemisi tarafından durdurularak, para ve eşyalarına elkoymuşlardı. Ağustosta Karadeniz seferini yapan Giresun vapuru Ordu açıklarında arama bahanesiyle durdurularak içerideki bir çok eşyayı gasbettiler. Bu olaydan sonra, 11 Ağustosta Trabzon'dan İstanbul'a dönüşünde Giresun vapuruna tüccar eşya vermemiş hiçbir yolcu binmemişti. Bu olay Seyri Sefain İdaresi Trabzon Acenteliği tarafından ilgili makamlar nezdinde protesto edildi. Yine aynı tarihlerde İstanbul'dan Trabzon'a gelmekte olan Gülnihal vapurundan 200 sandık şeker çalmışlardı.

6 Ağustos sabahı Yoroz açıklarına gelen iki Yunan gemisi, akşama kadar rastladıkları kayık ve teknelere zarar verdiler. Ahmet Reis'e ait küçük bir yelkenli kayığı bir müddet sürüklendikten sonra Yoroz civarında batırarak, kayıkta bulunan altı çuval mısır ve Ahmet Reis'in cebindeki dört lirayı da gasb ettiler. 8 Ağustos günü Rize açıklarından gelen bir torpido ile bir nakliya gemisi rastladıkları yelkenlilere saldırdılar. Rizeli Mehmet'in kayığına dört mermi atmışlarsa da isabet ettirememişlerdi. Açıkta ele geçirdikleri İsmail Kaptan'ın kayığından altı teneke gaz yağı ve yüzaltmış guruş almışlar, Pazar'lı bir kayıkçıdan da beş koyun almışlardı. Bu olaylardan birkaç gün sonra, bir ara Ordu ve Giresun açıklarında gözüken Kılkış gemisiyle refakatindeki torpido, 23 Ağustos sabahı Rize önlerine gelerek aynı gün akşam üzeri Trabzon limanı açıklarından batı istikametine geçmişti.

Bütün bu olaylar Trabzonluları yıldırmıyordu. İstikbal'da çıkan yazılarda Yunan gemilerinden "tekne" veya "kömürcü tekneleri" şeklinde alaylı bir ifadeyle sözediliyordu. Bu saldırıların boşa olduğu ve bunun "coşan Anadolu azmini teşdiden başka bir netice vermeyeceği"ne inanılıyordu.

Sakarya yenilgisinden sonra Yunan gemileri bir süre daha Karadeniz kıyılarında dolaştılar. 22 Eylül 1922'de Karadeniz'de 2 muhabere gemisi ile 2 muhrip ve 1 yardımcı kruvazör faaliyet halindeydi. Eylülde iki Yunan gemisi Trabzon açıklarından Rize istikametine doğru geçti. Bu gemiler Sürmene kıyılarında gazyağı yüklü bir kayığa kırk kadar mermi atmalarına rağmen hiçbirini isabet ettiremediler. 1922 yılında kesin zafere kadar Yunan gemileri Trabzon kıyılarında arasıra görünmüşlerse de, önemli bir varlık gösterememişlerdir.

Yunan savaş gemilerinin Karadeniz'de seyreden Türk ticaret gemilerine yönelttiği tacizkar hareket karşısında, TBMM mukabil bir karar aldı. 1922 yılında, Rus limanlarıyla İstanbul arasında işleyen Yunan ticaret gemilerine taarruz etmek ve ele geçirmek için teşebbüse geçildi. Takiple görevlendirilen Trabzon Nakliyat-ı Bahriye Komutanlığı, Rus limanlarından ayarılan Yunan ticaret gemilerini Rus kara suları dışında yakalamak için bazı tedbirler aldı. Takip sonunda Enosis adlı Yunan şilebi 26 Nisan'da elegeçirilerek, Türk bayrağı çekildi ve Trabzon adı verildi. Gemide çok mikdarda ganimet eşyayla birlikte önemli mikdarda mücevheratta bulunduğu sonradan anlaşılmıştı.

Bütün bu olaylardan, Karadeniz'de serbest bırakan İtilaf Devletleri sorumlu tutuluyordu. Karadeniz'de İtilaf Devletlerine ait ticaret gemilerine karşı başlangıçta fazla bir kısıtlama getirilmemekle birlikte, askeri gemiler daha dikkatle takip edilmeye başlandı. 1921 yılından itibaren Ankara Hükümeti, kıyı limanlarında özellikle İngiliz gemilerine karşı bazı tedbirler alınmasını istedi. 3 Ocak 1921'de Dahiliye Vekili Refet (Bele), gönderdiği talimatta, İngiliz ticaret gemilerinin limanlara uğramasıyla ilgili iznin, Ankara Hükümeti tarafından verileceğini bildirdi.

Haziran'da Samsun limanına uğrayan iki İngiliz torpidosu, 31 Temmuz 1921 pazar günü sabahı Giresun limanına geldi. Torpido komutanın bir yazı ile görüşme talebinde bulunması üzerine, bir saat sonra cevap verileceği şifahen bildirildi. Yazılı cevabı gelip almaları torpidonun kayıktaki tercümanına bildirilmiş ise de, kayık torpidoya dönerek cevabı beklemedene her iki torpido doğu istikametine doğru harekete geçti. Trabzon Vilayeti bu haberi Giresun Mutasarrıfı Sadrettin Bey'in telgrafından öğrenmişti. İngiliz gemileri aynı gün öğleden sonra Trabzon limanına geldiler. Küçük rütbeli bir subayla Ermeni bir tercüman iskeleye yaklaşarak Onüçüncü Tümen Komutanı Miralay Seyfi (Düzgören) Bey'le görüşmek istediler. Seyfi Bey, Dahiliye Vekaleti'nin talimatı gereği görüşme maksadının yazılı olarak bildirmelerini istedi. Kaptan binbaşısı imzasıyla gelen İngilizce cevapta şifahen görüşmek talebinde bulunuyordu. Seyfi Bey, yazılı cevapta ticari gemilerin limanlarımıza girişinin Ankara'nın iznine bağlı olduğunu hatırlatarak bu isteklerinin yazılı olarak verilmesini istedi. Bunun üzerine torpidolar doğuya hareket ettiler. Seyfi Bey, Rize Mutasarrıfını telgrafla haberdar etti. Yetkililer, İngilizlerin istihbarat toplamak amacında oldukları kanaatindeydiler.54

Trabzon'da halk arasında da İngilizlere karşı bir tepkinin doğduğu gözlenmekteydi. Nitekim bir yıl önce yaşanan bir olayda bu tepki açıkça ortaya çıkmıştı. 18 Nisan 1920 günü, limanda demirleyen gemilerden şehre çıkan İngiliz askerlerinin taşkınlıklarını protesto etmek isteyen büyük bir topluluk Müdaffa-i Hukuk binasında toplanarak, ertesi gün İngilizlerin şehre çıkmaları halinde silahla karşılık vereceklerini bildirdiler. Valilik halkı teskin ettikten sonra, ortaya çıkacak olaylardan hükümetin mesul tutulamayacağını Fransız mümessili vasıtasıyla İngiliz amirale iletti. Ertesi gün halk dükkanlarını kapatırken, şehir ve köylerden gelen büyük bir topluluk da Soğuksu'da Tümen karargahına gelerek mücadele için herşeye hazır olduklarını bildirdiler. Boztepe'de Ruslardan kalma birkaç topu imha eden İngilizler, halkın kararlı tutumu karşısında şehre uğramadan gemilerine dönmüşlerdi.55

Doğu Karadeniz'de halk Milli Mücadele'ye çeşitli şekillerde katkıda bulundular. Bu yıllarda başta Giresun olmak üzere bir çok yerde gönüllü birlikler kurularak Pontusculara, Doğu ve Batı Cephelerine gönderildi.

Giresun ve çevresindeki gençlerin gönüllü olarak Milli Mücadele'ye katılmalarında Topal Osman'la birlikte Giresun Askerlik Şubesi Başkanı Tirebolu'lu Hüseyin Avni Alpaslan'ın büyük rolü olmuştur. Hüseyin Avni Bey'in, TBMM'nin vereceği her göreve hazır olduğunu bildirmesi üzerine, Giresun ve çevresinden bin kişilik bir tabur oluşturularak Doğu Cephesi'ne gönderilmesine izin verilmişti.

Hüseyin Avni Bey, Balkan ve Birinci Dünya Savaşlarındaki kahramanlıklarıyla tanıdığı Osman Ağa ile sıkı bir işbirliğine girerek başta Giresun olmak üzere Tirebolu, Trabzon, Rize ve Ordu'dan bir çok gencin gönüllü olarak toplanmasını sağladı. Bunun sonucunda 1920 yılında Giresun Gönüllü Taburu oluşturuldu.

1920 yılı Ağustos ayında, bütün levazımı Ordu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin girişimleriyle sağlanmak üzere, Ordu kazasında 200 kişiden oluşan bir gönüllü taburu teşkil edildi. Aynı günlerde Giresun'dan 300, Tirebolu'dan 150, Görele'den 100 ve Akçaabat'tan 300 kişilik birer gönüllü müfrezesi oluşturularak cepheye gitmek üzere hazır bulunuyordu. Vakfıkebir'de Teğmen Nuri Efendi komutasındaki 80 kişilik bir gönüllü müfrezesi Şebinkarahisar üzerinden Doğu Cephesi'ne hareket etmişti.56

Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Osman Ağa ile Hüseyin Avni Alpaslan tarafından oluşturulan Giresun Gönüllü Taburu, cepheye gitmek üzere 12 Eylül 1920'de Trabzon'a gelerek Kavak Meydanı'nda karşılandı. Giresun Gönüllüleri 22 Eylül günü Trabzon'dan ayrılırlarken, kendilerine Vali Vekili ve 3. Tümen komutanı Rüşdü Bey, Alay Komutanı Rıza Bey, Müftü Mahir Efendi ve Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleri uğurladılar. Doğu Cephesine giden Gönüllü Müfrezesi, burada kazanılan zaferden sonra, Batı Cephesine gitmek üzere Ziya Bey'in komutasında Şubat 1921'de tekrar Trabzon'a geldiler.57

Hüseyin Avni Bey, 1920 yılında Giresun Nizamiye Alayı adıyla düzenli bir birliğin kurulmasına da öncülük etmiştir. Önceleri Komutanlığını Hüseyin Avni Bey'in yaptığı bu alaya daha sonra Alparslan Gurubu adı verilmiştir.58 Başlangıçta Nizamiye Taburu'nun iaşesinin mülki idarece karşılandığı anlaşılmaktadır. Trabzon Vilayetinden Ordu Kaymakamlığına gönderilen bir yazıda, Taburun ihtiyacı olan mısır, fasulye ve arpanın Ordu Kaymakamlığınca karşılanacağı bildirilmişti.59

1921'de Müdafaa-yı Milliye Vekaleti'nden alınan izin sonucu, Giresun Nizamiye Alayı ve Osman Ağa'nın kuvvetlerinden düzenli hale getirilerek 42. ve 47. Piyade Alayları kuruldu. 42. Alay komutanlığına Binbaşı Hüseyin Avni Bey, 47. Alayın komutanlığına da Topal Osman getirildi. Bu alaylar Koçgiri isyanında ve Pontuscuların tenkilinde önemli görevler üstlendi. Şubat 1921'de 42. Alay Samsun'da bulunan 15. Tümene bağlı olarak görev yaptı; Koçgiri isyanını bastıran Topal Osman komutasındaki 47. Alay da Tokat üzerinden Samsun'a geçti.

Bu kuvvetler bir süre sonra Sakarya Savaşı'nda görev aldılar. Yeniden düzenlenerek 14 Temmuz'da Batı Cephesi'ne gitmek üzere Samsun'dan ayrılan 42. Alay, 20 Ağustosta Ankara'ya ulaşmıştı. Sakarya Cephesindeki kanlı muharebede yaralanan Binbaşı Hüseyin Avni Bey, 30 Ağustos'ta vefat etti.60

Rize Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin öncülüğünde cepheye gönüllü kafileleri gönderildi. Rize'nin teşkil ettiği ikinci gönüllü kafilesi Ocak 1921'de Ordu'ya ulaştı. Burada kendilerine Ordu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetince yemek verildi. Rize Gönüllüleri birkaç saat dinlendikten sonra Samsun'a hareket ettiler.6l

Milli Mücadelede Trabzon vilayeti, gönüllü birlikler dışında, iaşe ve malzeme sevkiyatıyla da Batı Cephesi'nin takviyesinde önemli görevler üstlendi. Trabzon Vilayeti, cephelerin takviyesinde deniz nakliyatı açısından önemli bir konuma sahipti. 1920 sonlarından itibaren Trabzon'un önemi daha da artmış; 1921 yılı boyunca yapılan sevkiyatla Batı Cephesi'nin güçlendirilmesine çalışılmıştır.

Nakliyat Trabzon Nakliyat-ı Bahriye Kumandanlığı tarafından organize edilmekteydi. Milli Mücadele sonuna kadar varlığını sürdüren bu teşkilat emrindeki buharlı, motorlu ve yelkenli araçlarla, Yunan donanmasının kontrolü altında bulunan geniş bir sahada çok güç şartlar altında, Rus limanlarından Trabzon'a ve Trabzon'dan Karadeniz kıyılarındaki iskelelere askeri nakliyatın yapılmasını sağladı. 10 Temmuz'da Yunan taarruzunun tekrar başlaması üzerine Kazım Karabekir, Batı Cephesine resmi taşıtların yanı sıra karşılıksız mühimmat taşınmasının kaçınılmaz olduğunu bildirdi. Sivil taşıtların ücreti sonradan ödenecek, ücret taleb etmeyenler ise takdir edilecekti. Tekalif-i Harbiye şeklinde başlayan bu yükümlülük, bir ay sonra Tekalif-i Milliye şekline dönüştürülerek milletin topyekun seferber olması sağlanacaktı.

Trabzon Valiliği, Doğu Cephesi'nin bu emrini sahildeki kazalara bildirdikten sonra, Temmuz 1921 sonlarında gelen cevaplara istinaden Trabzon ve çevresindeki deniz taşıtlarının sayısı tesbit edilmişti. Akçaabat Kaymakamı Şevket Bey, kazada nakliye vasıtası teberru edecek kimse bulunmadığını bildirdi. 26 Temmuzdan itibaren Vakfıkebir'deki taşıtlar Trabzon'a hareket ettirilmeye başlandı. Sürmene'de ikiyüz ton istiabında beş motor tedarik edilerek ordunun emrine verildi. Trabzon merkez kazada ise, "bazı zevatın teberruatta bulundukları ve Yahya Reis'in iki motorunu ciheti-i askeriyeye tahsis eylediği" öğrenilmişti.

Sakarya Savaşı öncesi her yerde olduğu gibi, Trabzon da Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın direktifleri doğrultusunda Tekalif-i Milliye Komisyonu kuruldu. Vali vekili ve Tümen Komutanı Albay Seyfi (Düzgören) Bey'in başkanlığındaki Merkez Tekalif-i Milliye Komisyonunda, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Merkez Kurulu üyesi Hacı Ali Hafızzade Mehmet Salih ve Eyübzade Daniş Bey'le birlikte muhtelif kurumlardan 6 üye görev yapıyordu. Komisyonun çalışmalara başladığı 11 Ağustos tarihinden itibaren Trabzon limanına gelen tüm mallardan yüzde on Tekalif-i Milliye payı alınmaya başlandı.

Çalışmalarına Sakarya Savaşı'ndan sonra da devam eden Tekalif-i Milliye Komisyonu, yerel basından ve halktan büyük destek görüyordu. İstikbal'e göre, "Tekalif-i Milliye, gayeye vüsul için milletten istenilen son fedakârlık"tı; bu sebeple herkes varını yoğunu vermeliydi. Bildiriler, "Tekalif-i Milliyeye şitab edelim", "Tekalif-i Milliyeyi unutmayalım" başlığıyla verildi.62

Orduya yapılan yardım Tekalif-i Milliye ile sınırlı kalmamış, çoğu kez Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin öncülüğünde kayıkçılar ve halk, ordu için gerekli eşyayı temin etmeye çalışmıştır. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin ayrıca topladığı paralar da orduya verilmiştir. Bu yardımlar Sakarya Savaşı ve Büyük Taarruz öncesi de sürmüştür.

Millî Mücadele'de Batı Karadeniz / Yrd. Doç. Dr. Rahmi Çiçek

Milli Mücadele'de Batı Karadeniz Bölgesi kavramı; coğrafi mekan olarak Osmanlı idari yapısındaki Kastamonu vilayeti ile Bolu ve Zonguldak müstakil sancaklarıdır. Bugünkü idari yapılanmamızda ise Sinop, Çankırı, Bartın, Kastamonu, Bolu ve Zonguldak illerimizi içerisine alan coğrafi bölgeyi nitelendirmektedir.

Bu bölgede sadece Zonguldak ve Ereğli'de Milli Mücadele tarihimizde düşman işgali görünmesine karşılık, bölge Batı Cephesi'nin lojistik desteğinin sağlaması, Ankara hükümetinin dünyaya açılan giriş-çıkış kapısı olması açılarından 1919-1923 tarihleri arasında olağanüstü bir devre yaşamıştır. Bölge insanın Türk Milli Mücadelesi'ne inanılmaz katkıları tarih sayfalarında efsaneleşerek yerini almıştır. Bu yazı çerçevesinde 1919-1923 yılları arasında bölgedeki idari, askeri ve sosyal gelişleri, devri yansıtan yerel kaynaklar ve Milli Mücadele tarihimizin çeşitli arşiv belgeleri kullanılarak aydınlatılmaktadır.

Batı Karadeniz'de Milli Hareketin Başlaması

Mondros Mütarekesi'nden sonra bölgenin en büyük idari yapısını oluşturan Kastamonu valiliğine İbrahim Bey atandı.1 28 Aralık 1918'de göreve başlayan yeni vali, kendisini savaş sonrası meydana gelen güvensiz bir ortamda buldu.

Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışından sonra İbrahim Bey, Kazım (Dirik) Bey'in tavsiyesi ile güvenilir valiler listesine alınarak kendisine şifre telgraflarla talimatlar verilmeye başlandı. Kastamonu'ya ulaşan ilk telgraf 28 Mayıs 1919'da Havza'dan gönderilmişti.Bu telgraf; devlet erkanının itimat telkin eden kişilerle birleşerek el altından teşkilatlanması isteniyordu.2 Mustafa Kemal'den 20. Kolordu vasıtasıyla gelen bu tür telgraflar karşısında İbrahim Bey tereddüde düşmeye başladı. Bir taraftan ildeki saltanat yanlılarının önderi konumundaki Postane Müdürü Şeyh Ramiz Efendi ile iyi geçinmeye çalışan İbrahim Bey, diğer taraftan Mustafa Kemal'den gelen şifre telgrafları el altından Defterdar Ferit Bey'in önderliğini yaptığı Kuva-yı Millicilere veriyordu.

İki taraflı politika Mustafa Kemal'in Sivas Kongresi için bütün vilayetlerden delege gönderilmesini isteyen şifre telgrafın Kuva-yı Millicilere iletilmesi ve Sivas'a gidecek delegelerin seçimi konusunda İbrahim Bey'in sürekli Kuva-yı Millicilerle içli-dışlı olmaları, saltanatçı olarak bilinen Şeyh Ramiz Efendi'nin dikkatini çekti. Mustafa Kemal'den gelen şifrelerle cevaplarını İstanbul'a Posta Telgraf Umum Müdürü Refik Halit Karay'a gönderdi. İstanbul'da Dahiliye Nezareti bu telgrafların çözümünü yaptıktan sonra Kastamonu'nun Kuva-yı Milliye ilhak etme ihtimali karşısında İbrahim Bey'i İstanbul'a davet etti. İbrahim Bey İstanbul'la olan ilişkilerini sıcak tutmak için Salim Efendi zade Şükrü Bey'i gizlice İstanbul'a göndermiş, İstanbul hükümetine bağlılığını bildirmişti. Ramiz Efendi'nin girişimlerinden habersiz olarak İstanbul Hükümeti'nin yaptığı daveti kabul eden vali, 4 Ağustos 1919'da Kastamonu'dan ayrıldı. 9 Ağustos'ta Preveze Gambotu ile İnebolu'dan İstanbul'a hareket eden İbrahim Bey, İstanbul'a varır varmaz Dahiliye Nazırı ile yaptığı görüşmenin arkasından tutuklanarak Bekirağa bölüğüne hapsedildi.3

Bu dönemde İstanbul'un emirlerini yerine getirmeye başlayan Kastamonu, Sinop'ta Samsun eski mebusu Osman Bey'in Sinop Mutasarrıfı Mazhar Tevfik Bey'e sığınarak, kendisini İstanbul'a götürmek isteyen İngilizlerin elinden kaçması olayında4 mutasarrıfın Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye'nin direktifleri doğrultusundaki hareketini cezalandırarak, mutasarrıfı görevden alıp yerine Sinop Jandarma komutanı Remzi Bey'i atadı.

Mustafa Kemal, Kastamonu'nun İstanbul ile ilişkilerini kesmek amacı ile 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat'tan (Cebesoy) Kastamonu'ya olağanüstü yetkilerle bir subayın gönderilmesini istedi5 Ali Fuat Cebesoy bu istek üzerine Albay Osman Bey'i Kastamonu'ya gitmek üzere görevlendirdi. Eylül 1919'da Kastamonu'ya gitmek üzere yola çıkan Osman Bey'in bir alayla geldiği haberleri üzerine Posta müdürü Ramiz, Mıntıka Komutanı Mustafa ve Alay Komutanı Şerif Beyler bir araya gelerek alınacak tedbirleri kararlaştırdılar. Osman Bey'in askeri kuvvetle geleceği ihtimalini göz önüne alan saltanatçılar, Kastamonu'da bulunan 58. Alayı alarma geçirdiler. Ayrıca gönüllüler toplayarak silahlandırdılar.

Osman Bey, 16 Eylül 1919'da yalnız olarak Kastamonu'ya gelince tutuklandı. Saltanatçıların faaliyetlerinden haberdar olan Kuva-yı Millici Defterdar Ferit Recai Bey ve 2. Bölük Komutanı Üsteğmen Şevket Bey 16-17 Eylül gecesi başlattıkları hareketle Osman Bey'i tutuklandığı yerden kurtararak yönetime el koydular.

Osman Bey Kastamonu'da duruma hakim olduktan sonra Sivas'ta bulunan Mustafa Kemal'le yaptığı telgraf görüşmesinde mevki komutanlığı ve vali vekilliği görevini yürütemeyeceğini belirterek, vali vekilliğine defterdar Ferit Recai Bey'i atayacağını söylemişti. Mustafa Kemal'in de uygun bulması üzerine Ferit Recai Bey Kastamonu vali vekilliğine getirildi.6

Osman ve Ferit Beyler ilk iş olarak İstanbul'la olan telefon ve telgraf bağlantılarını kestiler. Osman Nuri Bey tarafından görevden alınan Sinop Mutasarrıfı Mazhar Tevfik Bey tekrar göreve iade edildi 17 Eylül-3 Ekim 1919 tarihleri arasında İstanbul'la tüm bağlantılarını kesen Kastamonu vilayeti, Ali Rıza Paşa kabinesinin kurulması üzerine tekrar İstanbul'la idari ilişkilere başladı. Vali vekili Ferit Bey, Mustafa Kemal'in isteği üzerine Anadolu'ya gönderilecek valiler ve idarecilerle, Kuva-yı Milli'ye ihanet edenlerin cezalandırılması7 hakkındaki telgrafı üzerine Ali Rıza Paşa, Heyet-i Temsilliye'nin Kastamonu'ya atadığı Ferit Bey'i görevden alarak yerine Edirne vali vekili Kütahya eski mebusu Cemal Bey'i vali vekili olarak Kastamonu'ya atadı.

Ferit ve Osman Beyler Mustafa Kemal Paşa ile görüştüler. Ferit Bey, Mustafa Kemal Paşa'dan aldığı emirle Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Kastamonu ve çevresinde örgütlenmesine girişti. Fakat 17 Eylül 1919'da Bolu İstanbul ile olan irtibatını henüz kesmemişti. Bunun üzerine Osman Bey Mustafa Kemal Paşa'dan aldığı emirle Bolu Mutasarrıflığına ulaştı. Ancak mutasarrıf Ali Haydar Bey İstanbul ile ilişkileri kesme işini savsakladı. Bunun üzerine çevresinde Küçük Mithat olarak adlandırılan ve İstanbul'un tutumuna karşı cephe alan, Mithat Kemal (Algüloğlu) derme çatma silahlı güçlerini yanına alarak telgrafhaneye gitti ve Bolu eşrafını yanına çağırttı. Burada Mithat Kemal Bey, gelenlere Sivas Kongresi'nin aldığı kararları açıkladı.İstanbul'la olan irtibatı keserek, durumu İstanbul'la da 22 Eylül 1919 tarihinde çektiği telgrafla bildirdi. Böylece Kastamonu'dan sonra Bolu livası da İstanbul ile olan ilişkilerini kesiyordu.8

Bundan sonra Mithat Kemal Bey'in liva ilçelerine birer telgraf gönderdiğini görüyoruz. O, bu telgraflarında; İstanbul hükümetinin başı olan Damat Ferit Paşa hükümeti ile ilişiğin kesildiğini padişaha bildirmelerini istemektedir.

Mithat Kemal Bey'in telgrafları çevrede etkisini göstermekte gecikmedi. Nitekim 25 Eylül 1919 tarihinde Zonguldak Müftüsü İbrahim Efendi ile belediye Başkanı İbrahim Bey'in imzalarıyla Heyet-i Temsilliye' ye gönderilen yazıda Ferit Paşa Hükümeti protesto edilmekteydi. Aynı gün emekli yüzbaşı Ethem Bey de Sivas'a çektiği telgrafta; Mustafa Kemal Paşa'dan milli hareketin yörede gelişmesi için kiminle irtibat kuracağını soruyordu. Bartın'da da 26 Eylül 1919 tarihinde Müftü Rıfat Efendi ile Belediye Başkanı Ziya Bey'in imzalarıyla Heyet-i Temsiliye'ye bir telgraf gönderilmiştir. Bu telgrafta da; Milli harekete karşı çıkan Ferit Paşa kabinesinin düşürülmesi girişimi Bartın ahalisi tarafından takdir edildiği belirtildikten sonra, bu konuda usulüne uygun olarak padişaha telgraflar gönderildiği belirtilmektedir.9

Mithat Kemal Bey'in önderliğinde Bolu merkezinde başlayan milli çalışmalara kısa bir süre sonra Mutasarrıf Ali Haydar Bey de katıldı. Nitekim Ali Haydar Bey, 29 Eylül 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa'ya gönderdiği telgrafta bütün emirlerin harfiyen yerine getirildiği belirtilmektedir.

Diğer taraftan 27 Eylül 1919 tarihinde de Mudurnu İlçesi Mithat Kemal Bey'in uyarısı üzerine İstanbul ile ilişiğini kesmiştir. Ayrıca 15 Ekim 1919'da Dr. Fuat Bey başkanlığında Bolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmuştur.10

Bölgede Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin Kurulması

Mütareke sonrasında yenilginin ve uzun savaş döneminin vermiş olduğu yorgunluk, perişanlık, Türk milletinin her kesiminde olduğu gibi Batı Karadeniz'e de hakimdi. Ekonomik ve sosyal çöküntü şehir ve kasaba merkezlerinde daha bariz bir şekilde hissediliyordu. Askerden terhis edilenler ve esaretten dönenler bin bir güçlükle memleketlerine ulaşabilmenin buruk sevincini yaşarken, istikbal kaygısı taşıyorlardı. Askerliklerini yedek subay olarak yapan genç aydınlar, savaş sebebiyle yarım kalan öğrenimlerini tamamlama umuduyla İstanbul'a giderek biraz olsun kaygıdan uzaklaşmayı düşündüler, işgal altındaki İstanbul'da bu imkanı bulamayanlar tekrar geri dönerek ne yapacaklarını bilemeyenlere katıldılar.11

Mütarekenin haksız işgal ve uygulamaları, Anadolu'nun her tarafında olduğu gibi bu bölgede de yöresel tepkilere yol açtı. İtilaf devletleri temsilcilerinin mütareke şartlarını kontrol amacı ile bölgeye gönderdikleri subayların azınlıkların kışkırtması ile Türk idarecilerine saygısız davranışları, ilk tepkileri oluşturdu.12 bunları azınlıkların taşkınlıkları izledi. Savaş sırasında tehcire tabi tutulan Rum ve Ermeniler döndüklerinde adeta intikam alırcasına Türklerin şahsi ve idari hukuklarına tecavüze başladılar. İnebolu'da kaymakama karşı giriştikleri bir taşkınlık eylemi sonucu ilk milis kuvvetlerinin oluşumu sağlanmıştı.13

Organize görünümde ilk hareket, İzmir'in işgalinden sonra başladı. İşgalin ertesi günü Kastamonu merkezinde ve çevresinde mitingler ve gösteriler düzenlendi. Bu mitinglerde işgal olayı şiddetle protesto edilirken, halk tarafından hükümete ve itilaf devletleri temsilcilerine telgraflar gönderildi. İnebolu'da basılan protesto kartları aynı amaçla halk tarafından postaya verildi.14

Gerek Mustafa Kemal'in halkın kurtarıcısı olarak Samsun'a çıkması gerekse İzmir'in işgali gibi haksız olaylar halkın bütünleşmesine katkıda bulundu. Haksızlığa uğramanın verdiği ezikliğe, idari makamların sessiz kalması, özellikle aydın grupların Mustafa Kemal çevresinde toplanmasına sebep oldu. Bunda Hürriyet ve İtilaf taraftarlarının sürekli ittihatçı düşmanlığı yaparak halk arasında ikilik yaratmasının payı da büyüktü. İttihatçı suçlamasıyla itham edilen kişilerin kendi aralarında hem kendilerini kurtarmak hem de vatanı kurtarmak için gizli toplantılar yaparak kurtuluş çareleri aradıkları bilinmektedir.15

Kastamonu'da milli hareketin öncülerinden biri olan Tatlızade Emin Bey, Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkmasından sonra vilayetlere gönderdiği telgrafları, Vali İbrahim Bey'den alarak arkadaşlarına okuyordu. Özellikle işgal olaylarını vilayetin her yanında duyurmak için 28 Mayıs'tan itibaren, köylünün alış-veriş için şehre indiği günlerde ve Cuma günleri İzmir'de şehit düşenler için mevlitler düzenlendi. Bu dini törenlerin yapıldığı Nasrullah Camii'nde Hafız Emin Efendi, Sofu zade Hoca Tevfik Efendi, Müftü Hafız Osman Efendi dini ve milli vaazlar vererek, halkın bütünleşmesine katkıda bulundu16 Yine bu törenlerde konuşan lise müdürü Behçet Bey gelişen siyasi olaylar hakkında bilgi vererek, siyasi kanaatlerin milli hareketten yana oluşması için çaba gösterdiler.17

Milli hareketi destekleyen aydınlar, halkın olup biteni daha çabuk ve kısa zamanda öğrenmesini sağlamak için gazete çıkarmaya karar verdiler.18 O tarihlerde vilayette milli harekete muhalif olan Zafer gazetesi yayınını sürdürmekte idi. 15 Haziran 1919 tarihinde milli hareketi destekleyen Açık Söz gazetesinin yayına başlaması muhalif Zafer gazetesinin hücumuna sebep oldu. Zafer'i çıkaranlar, bir taraftan millicileri tehdit eden yayınlarda bulunurken, diğer yandan mülki idareye başvurarak gazete yayınlanan haberlerin sansür edilmesine çalışıyorlardı. Vali İbrahim Bey iki grubu da idare etme yolunu seçti. Açık Söz'ü çıkaran Hamdi Çelen ve Mektep-i Sultani öğretmen19 ve öğrencileri, muhalefetin baskısına rağmen yayınlarına devam ederek, Mustafa Kemal'den gelen telgrafları gazetede bastılar.

Vali vekili Ferit Recai Bey, Heyet-i Temsiliye ile birleşmeden sonra idari makamlara verdiği emirle Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmasını istedi. Bu emirden bir gün sonra Müdafaa-i Hukuk Kastamonu şubesi kuruldu. Cemiyet kongre yaparak, yönetim kurullarını ve kurulda yürütmeyi sağlayacak kişileri seçti. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Kastamonu merkezinde şu kişiler görev almışlardı; 20

Reis; Şeyh Ziya Efendi, Reis-i sani; Eski Mebuslardan Hoca Şükrü Efendi, Katip; Eski vilayet idare meclis-i başkatibi Besim Bey, Azalar; Hukuk mahkemesi reisi Yusuf Ziya Efendi, Ulemadan Hacı Mümin Efendi, Tavukçu zade Ahmet Efendi, Akdoğanlızade Mehmet Ali Efendi, Memleket Hastanesi Operatörü Ali Bey, Mülazım-ı evvel Şevket Efendi, Jandarma Mülazım-ı evvel Remzi Efendi. Bu kişiler Kastamonu merkez şubenin ilk yönetim kurulunu oluşturdu.

Kastamonu'dan sonra bölgenin diğer merkezlerinde de Müdafaa-i Hukuk çalışmaları başladı.

Sinop Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin ilk yönetim kurulu Emekli jandarma binbaşı Namık Bey'in başkanlığında şu kişilerden oluşuyordu; Belediye reisi Rasim, Müftü Salih, Hacı Ömer, Hacı Hasanzade Şükrü, Parmaksız zade İsmail, Hüseyin Hilmi, Eski Müftü İbrahim Hilmi, Dizdaroğlu Kemal Beyler.21

Aynı tarihlerde Çankırı livası Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti de oluşturulmuştu. 19 Ekim 1919 tarihinde Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı için seçim kampanyası başladığında bölgede Müdafaa-i Hukuk teşkilatlanması ilçeler ve köy birimlerinde tamamlanmıştı.22

Vilayet ve livaların mülki teşkilatı esas alınarak oluşturulan MHC teşkilatı, vilayet merkezinde on üyeli "heyet-i merkeziye" vasıtası ile yönetilmekte idi. Heyet-i Merkeziye üyelerini liva ve kaza MHC temsilcileri her yıl23 toplanan kongreler aracılığı ile seçiyordu. Liva merkezi heyet-i idaresi en az yedi, kazalar beş, nahiyeler üç, köy ve mahalleler üç üyeden meydana gelmekte idi.

Mart 1923 yılında yapılan Müdafaa-i Hukuk seçimlerinin Açık Söz gazetesinde yayınlanan sonuçlarına göre; Kastamonu şehri MHC şehir merkezinde on bir mıntıkada teşkilatlanmıştı. Yine bu seçim haberlerinden öğrendiğimize göre her mıntıkadan seçilen üçer üye MHC Kastamonu Heyet-i Merkeziyesi'ni ve yönetim birimleri idarecilerini kendi aralarından belirlemekte idiler.24 Bütün Osmanlı vatandaşları cemiyetin tabi üyesi sayıldığı için seçimlere tıpkı Meclis-i Meb'usan seçimlerinde olduğu gibi oy kullanma hakkına sahip bütün vatandaşlar katılıyordu.25

Cemiyetin 18 Eylül 1919-23 Nisan 1920 tarihleri arasındaki hiyerarşik yapısına göre; il ve bağımsız sancak Heyet-i merkeziyeleri, kendilerine Heyet-i Temsiliye'den verilen emirleri ilçe ve bucak heyet-i idarelerine ulaştıracak ve talimatların gereğini yerine getirecekti. Yerel örgütler hükümete cemiyet adına doğrudan başvuracaktı, il ve bağımsız sancak örgütleri Heyet-i Temsiliye'ye en az haftada iki kez rapor verecekti. MHC şubeleri görünüşte gönüllü kuruluşlar olmalarına rağmen Heyet-i Temsiliye ve Mustafa Kemal'in etkisi ile mülki idarelerin güdümü altında idi.26

Kastamonu'da 18 Eylül 1919'da gerçekleşen MHC'nin kuruluşu tamamlandıktan sonra vilayetin geneli cemiyet kontrolüne girmişti. Böylece Heyet-i Temsiliye'den gelen haberler en ücra köşesine kadar yayılıyordu.
İlk zamanlar Kastamonu MHC Merkez-i Umumiyesi Dar'ülkura Medresesi'nin alt katında bir odada faaliyet göstermekte idi. Daha sonra Balıkoğlu Şemsettin Bey'in evi kiralanarak, cemiyet merkezi buraya taşındı.27

Heyet-i Temsiliye'den gelen telgraflar Reis Ziya Efendi tarafından cemiyetin katibi Abidin Bey vasıtasıyla gerekli yerlere gönderiliyordu.28

Cemiyetin ilk çalışmaları, Heyet-i Temsiliye'den aldığı emirler gereğince, İstanbul Hükümeti'nin çekilmesini sağlayacak protesto telgrafları çekilmesi için halkı teşvik etmek oldu. İkinci olarak Osmanlı Meclis-i Mebusanı seçimlerinde MHC'nin adaylarının kazanması için vilayet dahilinde propaganda çalışmaları yapmak oldu. İstanbul hükümetinin düşüşü ve İngiliz birliklerinin Samsun bölgesinden çekilmeleri üzerine 12 Ekim 1919 tarihli Açık Söz gazetesinde yer aldığı gibi Milli Miting düzenlendi.29

Bu dönem de Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin faaliyetlerinden biri de yardım kampanyaları düzenleyerek özellikle Ege bölgesindeki göçmenlerin ihtiyaçlarını karşılama yoluna gitmesidir.30 Bu tür faaliyetlere Kastamonu kadınları da katılacaktır.31

Sivas'ta milli bir kongrenin toplanmasını gerekli gören Mustafa Kemal Paşa ilk olarak 22 Haziran 1919'da Amasya'da alınan kararlarla, kongrenin toplanmasının ilk işaretini vermişti. Sivas'ta bir kongre toplanacağı haberi askeri makamlar ile vali ve mutasarrıflara bildirilmişti.32 Ayrıca İstanbul'da bulunan ve mili hareketle ilgili kişilere de özel mektuplarla bu kişiler hizmete çağrılmışlardı.33

Sivas Kongresi önceden belirlendiği gibi 4-12 Eylül 1919 tarihleri arasında toplandı. Kongre 7 Eylül günü aldığı kararla; Anadolu ve Rumeli'de kurulmuş olan bütün Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerini tek çatı altında topladı. Cemiyetin tamamı dokuz maddeden oluşan talimatnamesi hazırlandı. Bu talimatnamenin 2. maddesine göre; cemiyetin köy, kaza ve vilayetlerde birer teşkilatı bulunacaktı. Aynı zamanda bunlar birbirlerine bağlı idi. Vilayet teşkilatı; taşrada en üst kuruluş durumundaydı.

Zonguldak ve Çevresinde Müdafaa-i Hukuk Çalışmaları

Zonguldak'ta milli teşkilatlanma emekli yüzbaşı Ethem Bey'in, Mustafa Kemal Paşa'nın direktifleri doğrultusunda Kastamonu Havalisi komutanı Osman Bey'le irtibata geçerek başladı.

Ethem Bey'in çalışmaları sonunda; 28 Ekim 1919 tarihinde Ethem Bey'in başkanlığında Müftü İbrahim, Dr. Nihat, Orman-Fen Memuru Ali Rıza ve Dava Vekili Hüseyin beylerden oluşan Zonguldak Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu. Cemiyetin kuruluşu aynı gün mutasarrıf Ali Haydar Bey tarafından Heyet-i Temsilliye Başkanlığı'na bildirildi.

Zonguldak Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kısa bir süre Ethem Bey'in başkanlığında faaliyet gösterdi. Daha sonra başkanlık görevini müftü İbrahim Efendi üstlendi. 22 Mart 1921 tarihinde Mustafa Kemal Paşa'ya gönderilen bir yazıdan anlaşıldığına göre, bu tarihlerde Zonguldak Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti yönetim kurulu şu şahıslardan oluşmaktaydı. Başkan: Müftü İbrahim Efendi, Üyeler: Ahmet Ali zade Ali, Hacı Bekir zade Fevzi, Belediye Başkanı İbrahim, İktisat Müfettişi Bedri, Mamurat-ül Aziz Jandarma Alayından emekli Ethem ve Orman muamelat memuru İhsan Efendiler.

Cemiyetin özellikle müftü İbrahim Efendi'nin Kuva-yı Milliye'nin ikmali ve yöre halkının bilinçlenmesinde fevkalade hizmeti olmuştur. Müftü Efendi, ilerlemiş yaşına rağmen at sırtında yöre yerleşim yerlerini köy köy, kasaba, kasaba dolaşarak halkı, askere çağrılan gençleri ve din görevlilerini Milli Mücadele için seferber etmiştir.

Zonguldak Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, bu hizmetlerinin yanı sıra, zaman zaman yöre hakkında Büyük Millet Meclisi Hükümeti'ne raporlar göndermiştir.

Ankara'da Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Heyet-i Temsilliye Riyaseti'ne gönderilen raporlarda; Zonguldak'taki Fransız, İtalyan ve İngiliz nüfuz bölgeleri hakkında bir hayli geniş bilgiler verilmektedir. Ayrıca Zonguldak'ı işgal eden Fransız askerlerinin faaliyetlerini özellikle Fransız askerlerinin sayısı ile askeri araç ve gereçleri hakkında bilgiler sunulmaktadır.
Raporlarda haberleşmedeki özellikle Büyük Millet Meclisi ile olan haberleşmede çekilen sıkıntılardan söz edilmektedir.34

Mondros Mütarekesi sonrasında Fransızların 8 Mart 1919'da Zonguldak'a asker çıkarmalarının yanı sıra, Bartın sahillerinin de itilaf gemilerinin tehdidine girmesi, halkı tedirgin etmekteydi.

Anadolu'nun İstanbul'la ilişkilerini kesmesinden sonra Bartın gençleri de Samancıoğlu Galip Bey Başkanlığında Temmuz 1919'da kurdukları İlim ve İrfan Derneği ile bir örgütlenmeye gitmişlerdi. Bu dernek, eğitim ve öğretim faaliyetlerinin yanı sıra, Müdafaa-i Hukuk gayeleri etrafında da çalışmaktan geri kalmamıştı. Bu çalışmaların da etkisiyle Bartın halkı özellikle gençleri Milli Mücadele lehinde bilinçlenmeye başlamışlardı.

Bütün bu gelişmelerin bir sonucu olarak, 26 Eylül 1919 tarihinde Bartın halkının ileri gelenleri Belediye Başkanı Ziya, Müftü Rıfat ve Rum Reisi Ruhanisi Gavril Efendi, Heyet-i Temsilliye Başkanlığı'na çektikleri telgrafla Milli Mücadele saflarında yer aldıklarını göstermişlerdi.35

Tam olarak ne zaman kurulduğu belli olmamakla birlikte Devrek Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Osman Bey'in başkanlığında kurulduğu bilinmektedir. Cemiyet içinde çalışanlar ise; Müftü Abdullah Sabri Efendi, Tahir Efendi, Selman oğlu Hacı Süleyman Efendi, Kavak zade Hacı Emin Ağa, Mekki zade Hacı Mehmet Efendi, Kitapsız İsmail Efendi, Kadir Cemali (Nahiye müdürü) Bey, Yeşil Baş Hacı Osman Efendi, Mumyakmaz Hacı Osman Efendi, Dangöz İbrahim Efendi ve Hacı Abdullah Efendi'nin Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nde çalıştıkları belirtilmektedir.

Devrek, Milli Mücadele esnasında Bolu-Gerede ile Bartın-Zonguldak ve Ereğli arasında Kuva-yı Milliye lehine bir tampon bölge görevini üstlenmiştir. I. Düzce isyanının Bolu-Gerede'den sonra Safranbolu'ya sıçradığı hatırlanırsa, Devrek'in Milli Mücadele için önemi kendiliğinden ortaya çıkar.36

İlçe halkının isteği ile Ereğli Belediye Başkanı Akman oğlu Raşit Bey, çevre köylere de haber salarak Beyçayır'da bir toplantı yaptı. Bu toplantıda Rüştiye öğretmenlerinden Nimet Bey tarafından yapılan konuşmadan sonra Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmasına karar verildi.

Belediye Başkanı Akmanoğlu Raşit Bey başkanlığında kurulan Ereğli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin üyeleri ise şu zevattan oluşmaktaydı: Nimet Efendi, Göbekoğlu Hakkı, Evvelzaman Hakkı, Hüseyin Ustaoğlu Nazif, Hacı Eyüp, Hacı Eşref, Cubıroğlu Hacı Musa, Halil Ağa, Sarımsakoğlu Nazif, Haliloğlu Ali Rıza ve Karamahmutoğlu Mehmet'tir.

Muhtemelen 1919 yılı Ekim ayında çalışmalarına başlayan Ereğli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Ereğli'nin Fransız işgalinden kurtulmasında üstün hizmetler vermiştir.37

Safranbolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Kuva-yı Millicilerden Dr. Ali Yaver başkanlığında Kilercioğlu Rıfat, Ayıntap oğlu Mustafa, Eczacı Hidayet, Binbaşıoğlu Refik, Değirmencioğlu Mehmet, Avukat Osman, Yüreklioğlu Hasan Fehmi, Cebecioğlu İsmail Bey ve Efendiler'den teşkil etmişti.

Yörede başka Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri de kurulmuştur. Bunlardan Çaycuma'da kurulanın başında Tahir Bey vardı. Yöredeki önemli örgütlerden biri olan Amasra Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti de Nuri Bey'in çalışmalarıyla kurulmuştur. Hatta Nuri Bey, Osmanlı Hükümeti'ne, İstanbul'daki büyük devletlerin elçilerine ve İkdam gazetesine "Amasra'nın, Anadolu'nun kopmaz bir parçası olduğunu" açıklayan bir telgraf çekmiştir.

Kurucaşile'de de 2 Mart 1920'de Nişancızade Hüseyin Efendi'nin başkanlığında, Ali ve Nuri Efendilerden Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti teşkil edilmiştir.

Öte yandan Eflani, Ulus ve Alaplı'da da Müdafaa i Hukuk Cemiyetleri kurulmuştur.38

Bölgede Ordu Teşkilatı

A. Kastamonu ve Bolu Havalisi Komutanlığı

Kastamonu bölgesindeki askeri birlikler 30 Eylül 1920 tarihine kadar 20. Kolordu ve Batı cephesi Komutanlığına bağlı olarak hizmet vermekte idi. Bu tarihte ordu komutanı olarak Kastamonu'ya gelen Muhittin Paşa, Kastamonu vilayetinde "Kastamonu ve Bolu Havalisi Komutanlığı" adıyla yeni bir teşkilatlanma ortaya koydu.39

Muhittin Paşa, 12.11.1920 tarihinde bölgedeki askeri birliklere gönderdiği yazıda, Komutanlığın Batı Cephesi ile bağlantısı olmadığını, Kastamonu vilayeti ile müstakil Sinop, Çankırı, Bolu ve Zonguldak livalarının Kastamonu ve Bolu Havalisi mıntıkasında bulunduğunu, buralarda bulunan askeri birliklerin kendisine bağlı olduğunu, her türlü harekat ve asayişten kendisinin haberdar edilmesini istemekte, birliklerin silah ve cephane ihtiyacının da komutanlıkça sağlanacağını belirtmektedir.40

Muhittin Paşa'nın görev yaptığı 30 Eylül 1920-27 Ekim 1921 tarihleri arasında bölgedeki asayişin sağlanması için ordu birlikleri ve askerlik şubeleri yeniden düzenlenmiştir.41

Muhittin Paşa'nın ayrıldığı tarihte komutanlık emrinde bulunan askeri birlikler ise şu şekilde idi:

1 Çaycuma Piyade Bölük Komutanlığı
2 Ereğli Kıyı Koruma Bölük Komutanlığı
3 Sinop Mevki Komutanlığı ve Kıyı Koruma Topçu Takım Komutanlığı
4 Sinop Jandarma Takım Komutanlığı
5 5. Depo Alay Komutanlığı
6 Kastamonu Jandarma Alay Komutanlığı
7 1 Nolu Ağırlık Komutanlığı
8 Kastamonu Merkez Komutanlığı
9 Bartın Mevki Komutanlığı
10 Amasya Topçu Komutanlığı
11 İnebolu Mevki Komutanlığı
12 İnebolu Mevki Komutanlığına bağlı birlik komutanlıkları
13 Bölgedeki Askerlik Şubelerinin tamamı.

Muhittin Paşa'nın Kastamonu'dan ayrılması ile birlikte Havali Komutanlığı, Menzil Mıntıka Müfettişliğine dönüştürülmüştür.

Komutanlık kuruluşundan itibaren Sinop, İnebolu, Amasra, Bartın, Zonguldak, Ereğli, Sakarya gibi kıyı bölgelerini koruyacak askeri birliklerin kurulmasını ve kadrolarının teminini sağladıktan sonra özellikle Sakarya Savaşı öncesi cepheye sürekli asker sevkıyatına başladı. Asker sevkıyat önce Ankara TBMM Muhafız Bölüğüne sonra İnönü Savaşları sırasında her gün için yüz kişilik kafileleri yola çıkararak cepheye gönderme şeklinde oldu.

İnönü Savaşlarından sonra ise bölgeden toplanan askerler 58., 40., 23. Alaylar42 şeklinde kadro ve eğitimleri tamamlandıktan sonra cepheye gönderilmeye başlandı.

İnebolu-Ankara yolunun önemi, TBMM'nin açılmasından sonra artmaya başladı. Batı cephesinin ikmali bu yoldan yapılıyordu. Fakat İnebolu-Ankara yolu yoğun taşıt trafiğini taşıyacak durumda değildi. Bu amaçla yolun tamiri ve bazı kısımlarının onarılması amacı ile daha önce Maliye Vekaleti'nden sağlanan tahsisatla yapılan onarım işleri43 Mart 1921'den itibaren Nafia Vekaletine bağlı olarak görev yapacak olan "Yol İnşaat Taburları" tarafından yürütülmesi kararlaştırıldı.

Buna göre; Kastamonu Havalisi Komutanlığı tarafından Kastamonu ve Çankırı'da olmak üzere iki yol inşaat taburu kurulması kararlaştırılmıştı.44

Kastamonu'da Yol İnşaat Tabur Komutanlığı kurma görevi, Komutanlık Ambar Müdürü Yüzbaşı Nedim Bey'e verilmişti. Tabur teşkilatına göre; taburda, bir tabur komutanı, bir doktor, bir hesap memuru, bir iaşe memuru bulunacaktı. Tabur dört bölükten oluşacak, her bölükte iki subay, iki yüz amele bulunacak, amele silahsız olacak, nöbet ve sair hizmetleri yirmi kişilik silahlı bir birlik yürütecekti. Taburların ihtiyaç ve iaşesi askeri ambarlardan sağlanacaktı.45

B. Menzil Mıntıka Müfettişliği

Kastamonu Menzil Müfettişliği olarak Kastamonu Havalisi Komutanlığı'na bağlı görev yapan müfettişlik, komutanlığın kaldırılmasından sonra Menzil Mıntıka Müfettişliği adını aldı. 14. Fırka Kalem Reisi Miralay Osman Bey bu göreve atandı. Osman Bey'in hizmeti Nisan 1922 yılına kadar devam etti. Yerine bu tarihte Miralay Salih Bey atandı.46 Bu süre içerisinde Müfettişlikte levazım menzil reisi olarak Binbaşı Tevfik, Nokta Komutanı olarak Binbaşı Fehmi, Mübaya Komisyonu reisi olarak kaymakam Hayrettin Beyler çalışmışlardır.

Kastamonu ve Havalisi Komutan vekili imzası ile Osman Bey 6. 11. 1921 tarihinde yayınladığı genelgede, Havali Komutanlığı'nın mülga olduğunu, Kastamonu ve Çankırı livaları dahilinde bulunan askeri birliklerin 14. Ahz-ı Asker emrine girdiğini belirtmektedir.

Tekalif-i Milliye emirleriyle birlikte Menzil Mıntıka Levazım Müdüriyeti genişletilerek, Tekalif-i Milliye Komisyonlarınca halktan toplanan malları yerine ulaştırmak amacı ile Teçhizat Ambar Müdürlüğü ve Erzak Ambar Müdürlüğü gibi yeni teşkilatlanma oluşturuldu.47

Ayrıca 1922 yılında Ankara'da Levazım-ı Umumiye Müdürü Muzaffer Beyin emri ile Kastamonu Menzil Mıntıka Müfettişliği'ne bağlı olarak İmalathaneler Müdürlüğü kuruldu. Kaymakam Cemil Bey'in yürüttüğü imalathanelerde ordunun ihtiyacı olan eşya ve araç-gerecin yapılması sağlanmıştır. Kastamonu'da bu imalathanelerin sayısı 72'yi bulmuştu.48

Sevkıyat ve Nakliyat Umum Müdürlüğü'ne bağlı olarak görev yapan Mıntıka Müfettişlikleri 1 Temmuz 1922'de son şekillerini almışlardı. Bu düzenlemeye göre; Kastamonu Menzil Mıntıka Müfettişliği, İnebolu Menzil Hat Komutanlığı, İnebolu, Ilgaz, Kastamonu Nokta Komutanlıkları, İnebolu, Kastamonu Teçhizat Ambarı, İnebolu, Kastamonu Teçhizat Deposu, Küre, Seydiler, Beşdeğirmenler'de ambarlı konaklar; Kastamonu'da 200'er yataklı iki menzil hastanesi, Küre, Seydiler, Beşdeğirmenler, Ilgaz, Kalehanı, Topalosman'da birer revir, Kastamonu'da üç koldan kurulu bir ulaştırma taburu ile İnebolu'da altı kamyondan kurulu bir koldan oluşmaktadır.49

Bu dönemde Kastamonu Menzil Mıntıka Müfettişliği'nde 68 subay, 650 er görev yapmakta, bunlardan 15 subay ve 184 er nakliye kollarında görevli idi.50 Bu rakamları diğer menzil mıntıka müfettişlikleri ile karşılaştırırsak, 1922 yılı başından itibaren Kastamonu Menzil Mıntıka Müfettişliği'nin taşıma kapasitesinin yavaş yavaş düşmeye başladığını, onun yerine bölgede Bolu Mıntıka Müfettişliği'nin güç kazandığı ve genişlediği görülür.

C. İnebolu'da Kurulan İdari ve Askeri Teşkilat 1. İnebolu İstihbarat Zabitliği
C. Heyet-i Temsiliye döneminde haber alma işlemleri idari amirler tarafından yürütülmekte idi. Ankara hükümetinin kurulmasından sonra haber alma işlemleri mahalli askerlik şubeleri bünyesinde oluşturulan istihbarat subayları vasıtası ile EHU (Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti) arasında yapılmaya başlandı.

İnebolu istihbarat zabitliğini mülazım-ı evvel Şevki Efendi yürütmeye başladı.51 Şevki Efendi'nin faaliyetinin AP (Askeri Polis) teşkilatının kurulmasından sonra da devam ettiğini bunu muhtemelen 1920 yılı sonlarına kadar sürdüğünü söylemek mümkündür.52 İstihbarat Zabitliği elde ettiği haberleri merkeze ulaştırma yanında İnebolu'ya gelen şüpheli şahıslarla vesikasız gelen önemli sivil ve askeri şahısların Ankara'ya gitme isteklerini TBMM Riyaseti özel kalemine bildirmekte oradan aldığı malumat doğrultusunda gelen kişileri ya geri iade etmekte ya da Ankara'ya göndermekte idi.53

İstihbarat Zabitliği daha sonra kadrosu genişletilerek istihbarat konusunda AP teşkilatı ile birlikte çalışmaya başladı. AP teşkilatının dağılmasından sonra ise İrtibat Zabitliği ile çalışmalarını sürdürdü.54

2. İnebolu Mevki Komutanlığı

Kastamonu ve Havalisi Komutanlığı'na bağlı sahil mıntıkası 1920 ve 1921 yıllar başlarından itibaren subay ve cephane sevkı bakımından önem kazanmaya başladı. Sahilin güvenliği ve burada bulunan askeri kuvvetleri belli merkezlerde toplamak amacı ile Mevki Kumandanlıkları kuruldu.55

Kastamonu Havalisi Komutanlığı sahil güvenliği için 11. 11. 1920 tarihli emri ile sahili altı kısma ayırmıştı. Birinci kısım Sakarya nehrinin batısından başlayarak Akçaşehir'e kadar olup, Düzce Kuvva-i Tedibiye Komutanlığı'na, ikinci kısım Akçaşehir'den Kozlu'ya kadar olup Ereğli Mevki Komutanlığı'na, üçüncü kısım Kozlu'dan başlayarak Amasra'ya kadar olup Bartın Mevki Komutanlığı'na, dördüncü kısım Amasra'dan Kerpeburnu'na kadar olup, Cide Ahz-ı Asker Şubesine, beşinci kısım Kerpeburnu'nun İstefen mıntıkası olup, İnebolu Mevki Komutanlığına, altıncı kısım Ayancık ile Gerze mıntıkası olup Sinop Mevki Komutanlığına bağlanmıştı.56

İnebolu Mevki Komutanlığı Ocak 1921'de kuruluşunu tamamlayarak faaliyete başlamıştı. Sahil mıntıkasının güvenliği ve İnebolu'nun asayişini temin için gerektiğinde topçu birliği de bu kuvvete yardımcı olacaktı.

1921 Mart'ının sonuna doğru 130 km'lik sahil şeridinde on üç karakol kurulmuş, on birinin de kurulması için çalışmalar başlatılmıştı. Ayrıca İnebolu'da bir topçu, bir piyade bölüğü, Çatalzeytin ve Darphane'de birer takım merkezi bulunmakta idi.57Kurulu olan karakollarda en az 7, en çok 9 er mevcuttu. Bunlar karakollar arasında devriye hizmeti yürütüyorlardı. Karakolların en önemli görevleri düşman gemilerini takip etmek ve sahile çıkacak yabancıları tespit ederek, bunları ilgili yerlere rapor etmekti. Karakollar bu görevlerini yaparken köy ihtiyar heyetleri ile köy bekçilerinden de faydalanmışlardı.

Mevki komutanlığının gözetlemedeki eleman yetersizliğini göz önünde bulunduran Müdafaa-ı Milliye Vekili Fevzi Paşa, 8. 5. 1921'de Sinop ile Ereğli arasında bulunan kuvvetlerin de 370 kilometrelik sahil şeridinde köy karakolları ile köy ihtiyar heyetlerine ve bekçilerine yardımcı olmalarının uygun olacağını bildirmektedir.58

3. İnebolu İrtibat Zabitliği

2 Mart 1921 tarihli Kastamonu ve Havalisi Komutanlığı yazısı ile süvari binbaşısı Abdullah Nidai Bey EHU'ye bağlı irtibat zabitliğine atanması ile kuruldu. Abdullah Nidai Bey bu emirle AP teşkilatı, Mevki Komutanlığı ve İstihbarat Zabitliği birimlerini de yürütmekte idi. AP teşkilatı konusunda Kastamonu Havalisi Komutanlığı'na bağlı olarak çalışan Nidai Bey, istihbarat subaylığı konusunda doğrudan doğruya EHU'ya bağlı olarak çalışacaktı.59

İrtibat Zabitliği kuruluşundan itibaren İnebolu'ya gelen sivil, asker kişilerle, cephane, silah ve istihbarat konularında EHU, Müdafaa-ı Milliye. Vekaleti, TBMM Riyaseti Özel Kalem Müdürlüğü ile haberleşmekte, onlardan aldıkları emirleri yerine getirmektedir.60Abdullah Nidai Bey'in buradaki görevi savaşın sonuna kadar devam edecektir.61

4. İnebolu Tetkik Heyeti Amirliği

İnebolu'ya gelen eşyalarla, subay ve askerlerin vesikalarını THA'ce yapılmakta idi. Karma komisyon şeklinde çalışan THA'liğinde Yüzbaşı Selami Efendi, diğer üyeler ise sivil polis memurları Selahattin, Mehmet Zühtü, Muzaffer ve Mustafa Hikmet Efendilerden oluşuyordu.62

Heyette görevli memurlar, İnebolu'ya gelen vapurlara girerek gelen subay ve sivil şahısların vesikalarını kontrolden sonra onları bekleme salonuna alıyorlardı.63 Aynı şekilde gelen eşyalarda THA'ne bağlı memurlar tarafından kontrol ediliyordu.

5. Askeri Sansür Müdüriyeti

Anadolu'nun giriş iskelesi sayılan İnebolu'da dışarıdan gelen ve dışarıya çıkan yazılı her şey sansürden geçiriliyordu. 15 Haziran 1921'de THA bağlı olarak kurulan ASM önceden basınla ilgili bilgileri denetleme ve sakıncalı gazetelerin Anadolu'ya girmesini engelleyen istihbarat subaylığının görevini 24 Temmuz 1921'den itibaren üstlendi.64

ASM'nin bir görevi de milli hükümetin propaganda haberlerini özellikle İstanbul'a ulaştırmaktı. Bu tür görevleri ASM Sansür ve Matbuat ve İstihbarat Müdiriyet-i Umumiyesi ile işbirliği içerisinde gerçekleştiriyordu.65

6. İnebolu Silah ve Cephane Komisyonu

Kastamonu ve Havalisi Komutanlığı'na bağlı olarak görev yapan komisyonun başkanlığını Binbaşı Mehmet Zeki Bey yapıyordu.66

Komisyonun görevi İnebolu'ya gelen silahları kontrol ederek almak ve bunları emin vasıtalarla yola çıkarmaktı. Menzil Hat Komutanlığı'nın kurulmasına kadar komisyon çalışmalarını sürdürdü. Komisyon reisi Mehmet Zeki, Kastamonu Havalisi Komutanlığı'na günlük gelen ve sevk olunan silah ve cephaneyi bildiriyordu. Gemilerden alınan cephane öncelikle düşman top menzili dışında bir mıntıkada depo ediliyordu. Oradan tedarik edilen vasıtalarla Kastamonu yoluyla Ankara ve Batı Cephesine gönderiliyordu.

Komisyon ayrıca gizli yollardan satın alınarak tüccar tarafından iskeleye getirilen silahları kontrol ederek parasının satın alma komisyonunca ödenmesini sağladıktan sonra sevkını de gerçekleştiriyordu.67

7. İnebolu Emniyet Müfettişliği

Dahiliye vekaletine bağlı olarak görev yapan Müfettişlik, ilçede kaymakama bağlı olarak çalışmaktaydı. Müfettişlikler esas itibariyle I. Dünya Savaşı sırasında bazı önemli merkezlerde kurulmuştu. İnebolu polisiyle birlikte çalışan müfettişliği Ragıp Bey, yardımcılığını ise baş komiser Ali Bey yürütmekte idi.68

10 Mayıs 1921'de çıkartılan kanunla mahalli polis idaresi ile birleştirilen müfettişlikler, Haziran1921'de tamamen kaldırıldı.69

8. Liman Reisliği ve İnebolu İrkap ve İhraç Komutanlığı

Kastamonu ilinin deniz sınırındaki Gerze, Sinop, Ayancık, İstefan, İnebolu, Cide, Amasra, Bartın, Akçaşehir, Kozlu, Kilimli, Zonguldak, Ereğli liman reislikleri TBMM'nin kuruluşundan sonra da İstanbul Bahriye Nezareti ile haberleşir, buradaki görevliler de İstanbul'dan atanırdı. Bu durumu ortadan kaldırmak amacı ile 10 Temmuz 1920'de Ankara'da Umur-u Bahriye Müdüriyeti kurularak, buradaki limanlar müdüriyete bağlandı.70

Liman reisliğinden ayrı olarak, İnebolu'da ikmal işlerinin artması ile Yükleme ve Boşaltma Komutanlığı kurulmuştu. Komutanlık 1921'de iş hacminin genişlemesiyle eleman sayısını artırmış ve burada hizmet eden nefer sayısı on beşe çıkarılmıştı. Ayrıca limanda çalışan kayık ve filikalar da buraya bağlı olarak hizmet vermekte idi.71

D. Bölgedeki Diğer Kıyı Koruma ve Liman Teşkilatlanmaları

1. Zonguldak Merkez Liman Reisliği

Daha önce her biri doğrudan Bahriye Nezareti'ne bağlı olarak çalışan Liman Reislikleri TBMM'nin açılışın1dan sonra yapılan düzenleme ile başlangıçta Zonguldak, Samsun ve Antalya merkez olmak üzere üç bölgeye ayrıldı.

Bu düzenlemede Meset Burnu'ndan Kefken Adası'na kadar uzanan sahillerdeki limanlar (Cide, Amasra, Bartın, Kilimli, Kozlu, Ereğli ve Akçaşehir) Zonguldak Merkez Liman Reisliği'nin sorumluluğuna verilmiştir. Bu limanlarda Milli Mücadele süresince liman reisi olarak görev yapanların isimleri şunlardır:

Önyüzbaşı Fuat Bey (Cide), Önyüzbaşı Muammer ile Mehmet Ali Beyler (Bartın) Önyüzbaşı Ali Bey (Kozlu), Yüzbaşı Nazmi Bey (Kilimli), Yarbay Selahattin Bey (Zonguldak), Önyüzbaşı Hamdi Bey (Ereğli) dir. Ayrıca; bunlardan Önyüzbaşı Mehmet Ali Bey Zonguldak, Yüzbaşı Nazmi Bey'de Ereğli Liman Reislikleri görevlerinde de bulunmuşlardır.72

2. Ereğli Nakliyatı Bahriye Komutanlığı

17 Nisan 1921 tarihinde kurulmuş olan komutanlığın görevi, İstanbul-Akçakoca ve Trabzon-Akçakoca nakliyatı ile kömür havzasından Doğu Karadeniz limanlarına yapılan yiyecek maddeleri ve kömür nakliyatını idare etmekti. Bu komutanlığın başında ise Güverte Binbaşı Hulusi Bey bulunuyordu.73

Bahriye komutanlığı kurulmadan önce bu görev Ereğli'deki Bahriye Müfrezesi Komutanlığı ve Liman Reisliği tarafından yürütülmekteydi.
Ereğli Nakliyatı Bahriye Komutanlığı faaliyetlerini Ocak 1922 tarihine kadar sürdürdü. Bu tarihten sonra, komutanlık Amasra'ya nakledildi. Yürütmekte olduğu görevler de Zonguldak Liman Reisliği'ne devredildi.74

3. Amasra Bahriye Bataryası

Amasra limanı başlangıçta Trabzon-Akçakoca arasında yapılan nakliyatta Türk gemilerinin gerektiğinde sığınabileceği ve korunabilecekleri müstahkem bir liman olarak düşünülmüştü. Mayıs 1921 başlarından itibaren tahkim edilmeye başlanan Amasra limanın güvenliği için Amasra Kalesine 2 adet 120 mm. lik toplar yerleştirildi. Aralık 1921'de de buraya 2 adet 47 mm'lik gemi topları getirildi. Kaledeki tahkimat Temmuz 1922'de Rusya'dan getirilen 2 adet 150/45 mm'lik gemi topu ve İstanbul'dan gönderilen 2 adet 350 mm'lik ışıldaklarla kuvvetlendirildi.75

Başlangıçta Kastamonu ve Havalisi Komutanlığı'na bağlı olarak hizmet veren bu batarya birliği, Ocak 1922'de Amasra Bahriye Komutanlığı emrine girdi.

4. Amasra Deniz Tayyare İstasyonu

I. Dünya Savaşı'nın deniz havacılarından güverte binbaşı Savmi'nin Kasım 1921 tarihli başvurusu üzerine faaliyete geçmesi uygun görülen ve iki güverte ve iki makine teğmeni ile birlikte, Muavenet-i Bahriye Heyeti tarafından İnebolu'ya gönderilen üç deniz tayyaresinden oluşan istasyon, Aralık 1921 sonlarında Amasra'ya getirildi. Böylece Amasra'da "Amasra Deniz Tayyare İstasyonu" kurulmuş oldu.

Bu ekibin beş aylık çalışmaları sonucu I. Dünya Savaşı'ndan kalmış, bu eski tayyareler çalışır vaziyete getirildi. Böylece Batı Karadeniz'deki nakliyatı ve diğer harekatı korumak için keşif yapmak

ve gerekli durumlarda taarruz görevinde bulunmak üzere teşkil edilen bu istasyon Haziran 1922'de faaliyete geçebildi.

Ancak beklenen sonuç alınamadı. Hatta Anadolu'dan çekilmekte olan düşmanın Gemlik, Bandırma ve Mudanya'da sıkıştırılması maksadıyla bu tayyarelerin Amasra'dan İzmit'e taşınması istenmişti. Ancak bu tayyarelerden yalnızca birisi buraya gelebilmiştir. Bununla birlikte sınırlı uçuşlarıyla bu tayyareler, düşman askeri üzerinde psikolojik etki yaratmış olmalıdır.76

Amasra Tayyare İstasyonu Temmuz 1922 sonlarında "Kuva-yı Havaiye Müfettişliği"ne bağlanmıştır.

5. Amasra Bahriye Komutanlığı

2 Ocak 1922'de, Ankara'da Ukrayna Fevkalâde Heyeti ile yapılan görüşmelerde nakliyatın, Sivastopol-Amasra arasında yapılması kararlaştırıldı. Hiç kuşkusuz bu kararın alınmasında, Amasra'nın gerektiğinde bir sığınma limanı olması, Rusya'dan gelmiş ve gelecek olan mayınların burada depo edilmesi ve ayrıca burada yukarıda sözü edilen Tayyare İstasyonu'nun kurulması gibi hususlar etkili olmuştur.

Bu nedenle Bahriye Dairesi, 1922 başında Amasra'da bir Bahriye Komutanlığı kurulması için Müdafaa-i Milliye Vekaleti'ne başvurdu. Söz konusu teklifin EHUR'nce de uygun görülmesiyle, Ocak 1922 ortalarında komutanlık faaliyete geçirildi.

Komutanlık, Ereğli Nakliyatı Komutanlığı'nın buraya taşınması ve Amasra Bahriye Bataryası'nın bu komutanlığa bağlanmasıyla kısa zamanda kuruluşunu tamamladı. Amasra'ya üstlenecek gemileri sevk ve idare edecek olan bu komutanlığın başına da Ereğli Nakliyatı Komutanı Binbaşı Hulusi Bey getirildi.77

Bu komutanlık karargâhıyla birlikte birer mayın ve akaryakıt deposu, bir batarya, bir uçak istasyonu ve atölye ile, kurulmakta olan bir telsiz istasyonunu ihtiva eden bu komutanlığın emrinde zaman zaman 1 ve 2 Nolu Motörgambotlar ile Alemdar Gemisi, Keşşaf, Sinop ve İnönü motorları da bulunuyordu.

6. Diğer Kuruluşlar

Zonguldak bölgesinde kıyı güvenliği için Bababurnu ve Amasra Kıyı Gözetleme İstasyonları da tesis edilmiştir. Haziran 1921'den beri kurulmasına başlanan bu istasyonlar özellikle Karadeniz'deki düşman gemilerinin harekatını izleyerek taşıt gemilerine ve liman başkanlıkları kanalıyla Bahriye Dairesi ve Nakliyat Komutanlıkları'na bildirmekle görevlendirilmişlerdir.78

Bababurnu ve Amasra ile Karadeniz sahillerinde kurulan diğer istasyonlar, adı geçen makamlara çok sıkı ve düzenli bir işbirliği kurmuşlardır. Verdikleri sürekli ve düzenli bilgilerle, Karadeniz nakliyatında görevlendirilen taşıt araçlarının en verimli ve uyumluluk içersinde çalışmalarını sağlamışlardır. Bu istasyonlar ile Liman Reisliklerinin gözetleme, haber alma ve verme teşkilatları sayesinde düşman gemilerine bir olay dışında yakalanma olmamıştır.

Yukarıda belirtilen kuruluşlardan başka, Ereğli ve Akçakoca'da birer İrkap ve İhraç (Yükleme ve Boşaltma) memurlukları, Zonguldak, Bartın, Devrek ve Ereğli'de de birer Nokta Komutanlıkları tesis edilmiştir.79

Zonguldak Bölgesindeki Askeri Teşkilatlar

A. Bartın ve Havalisi Komutanlığı

Zonguldak ve havalisinin, ekonomik ve stratejik bakımdan önemi büyüktü. Bunu fark eden Fransızlar, 8 Mart 1919'da bir tabur askerlerini Zonguldak'a çıkarmışlardı. Halk çaresizlik ve üzüntü içinde idi. Bu bölgede faaliyette bulunan 32. Alay tüm yöreyi savunacak güçte değildi. Nitekim bu Alay, ayaklanmaları bastırmak üzere görevlendirildiği Bolu isyanında başarılı olamamıştı. Bu durum, aynı zamanda 32. Alay'ın dağılmasına da sebep oldu.80

Mustafa Kemal ve Ali Fuat Paşaların emriyle yüzbaşı Cevat Rıfat (Atilhan), Zonguldak ve havalisinde milli bir kuvvetin teşkilatlanması için görevlendirildi. Böyle bir kuvveti oluşturmak üzere 21 Nisan 1920 tarihinde Kastamonu'ya gelen Cevat Rıfat, Garp Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa'dan görev talep etmişti. Bu isteği göz önünde bulunduran Ali Fuat Cebesoy, Zonguldak ve Havalisi Kuva-yı Milliye Komutanlığı'na Cevat Rıfatı atamıştır81

Cevat Rıfat Bey Bartın ve Havalisi Kuva-yı Milliyesi kısa zamanda mükemmel ve muntazam bir Kıta-ı Milliye haline getirdi.

14.11.1920 tarihinde bu kuvvetler Bolu'daki Mürettep Fırka Komutanı Nazım Bey'in teklifine uygun olarak, bir piyade taburu ile bir süvari bölüğü şeklinde örgütlenerek Zonguldak Müfrezesi adını almıştır.82
Muhittin Paşa'nın emriyle süvari bölüğü 100'ü muharip ve 25'i hizmetli olmak üzere 125 mevcutlu olarak düzenlenmiştir.

Cevat Rıfat komutasındaki bu kuvvetler, birkaç defa ilerleme teşebbüsünde bulunan Fransız askerlerinin (Zonguldak'taki) bu hareketlerine mani oldu. Böylece Fransızların Zonguldak ve Bolu üzerinden Ankara'ya tazyik yapmaları da önlendi. Düzce ayaklanmalarının ikincisinin bastırılmasında da görev alan bu müfreze, milli harekete zarar verebilecek kuvvetlere karşı da kullanılmıştır. Bu şekilde bölgede asayiş sağlanmıştır.

Zonguldak ve havalisinde başarılı hizmetler veren bu milli kuvvetin, 173 kişilik bir bölüğü 2. 4. 1921 tarihinde Kastamonu'ya nakledilmiştir. Geride kalan diğer kısmı da (Fransızlar'ın 21. 6. 1921'de Zonguldak'ı tahliye etmesi üzerine) Batı Cephesi emrine verilmiştir.83

Böylece başlangıçta Bartın ve Havalisi Komutanlığı ve sonra Zonguldak Müfrezesi adını alan bu milli kuvvetin yöredeki faaliyetleri son buldu.

B. İpsiz Recep Çetesi

Milli Mücadele bölgede hizmette bulunan kuvvetlerden birisi de Recep Reis veya yaygın lakabıyla İpsiz Recep Çetesi'dir. Daha önce eşkıyalık faaliyetlerinde bulunmakta olan bu çeteyi özellikle yöneticisi Recep Reis'i milli harekete katılmaya, Kandıra Kaymakamı Atıf Bey ile eşi ve Trabzonlu Doktor Yüzbaşı Raıf Bey ikna etmişlerdi.84

Böylece milli hareket'e katılan İpsiz Recep, Karakol Cemiyeti'nin yaptığı görev bölümüyle, Kefken Adası'na komutan olarak atandı. İpsiz Recep'in Milli Hareket'e katılmasıyla, Kuva-yı Milliye Batı Karadeniz kıyılarında ve bu kıyılara yakın iç kesimlerde önemli ölçüde söz sahibi oldu. Ancak bunu öğrenen İstanbul Hükümeti İpsiz Recep'in Milli Mücadele lehindeki bir faaliyetlerini engellemek için Kemal Reis Gambotu'nu Kefken Adası'na göndermekte gecikmedi.

Bu olayların bölgede baş gösteren ayaklanmalar sırasında cereyan edişi dikkat çekicidir Dahiliye Vekâletliğince, 19 Ağustos 1920 tarihinde EHUR'ne gönderilen bir yazıda; Fransızların Düzce'deki Abazalarla birleşmek için Alaplı ve Akçaşehir (Akçakoca)'dan çıkartma yapmayı planladıklarını, Zonguldak Mutasarrıflığı'nın 17. 08. 1920 tarihli telgrafına atfen bildirilmektedi/Er. Fransızların belirtilen planları, Bolu'daki Mürettep Fırka Komutanı Nazmı Bey'in EHUR'ne gönderdiği 20. 8. 920 tarihli telgrafıyla da teyit edilmektedir. Ayrıca Nazmi Bey telgrafında; Fransızların böyle bir hareketine karşı gerekli önlemlerin alındığını da bildirmektedir.
Bu bakımdan ileride Alaplı ve Akçakoca'dan yapmayı planladıkları çıkartmalarda arkalarını emniyete almak için Fransızların Kefken'e saldırdırmaları ihtimali kuvvet kazanmaktadır. Ancak yukarıda da belirtildiği gibi İpsiz Recep Çetesi'nin karşı koyması sebebiyle Fransızlar burada başarılı olamamışlardır.

İpsiz Recep Çetesi Rum ve Ermeni çetelerini sindirdiği gibi bölgedeki isyancılar için de bir korku unsuru haline gelmişti.
Bölgedeki ayaklanmalara karşı da mücadele eden İpsiz Recep, aynı zamanda bunlara destek isteyen İstanbul Hükümeti kuvvetleri ile İngiliz ve Fransızları da bölgeye sokmadı.

Ayrıca İpsiz Recep, Ereğli'nin Fransızlar tarafından işgali esnasında ve Alemdar gemisinin kurtarılmasında önemli hizmetlerde bulundu.85

Daha sonra "Orhan Gazi Müfrezesi" adıyla faaliyet gösteren İpsiz Recep çetesi, düzenli ordunun kurulmasıyla teşekkül ettirilen Kocaeli grubuna iltihak ettirilmiştir. Düzenli ordu birliklerinin emrine girmek istemeyen İpsiz Recep Kastamonu Havalisi Komutanı Muhittin Paşa'nın girişimleri sonunda ikna edilmiştir.

Ayrıca Muhittin Paşa; Recep Reis'in yüzbaşı. Edip Bey'in emrine girmekte direnmesi üzerine onun müfrezesini Bolu Mıntıka Komutanı Osman Bey'in emrine vermiştir. Böylece Muhittin Paşa, Recep Reis'in düzenli ordu emrine girmesini sağlamıştır.86

C. Devrekli Muharrem Çetesi

Devrek ve çevresinde eşkıyalığın yanı sıra Milli Mücadele'de hizmet veren çetelerden birisi de Muharrem Çetesidir. Bu çetenin reisi Muharrem, 1894 yılında Devrek'te doğdu. Babası aynı ilçe halkından Hacı Halit'tir.

Muvazzaf askerliğini Yemen'de tabur kalem başçavuşu olarak yapan Muharrem Bey etrafına topladığı arkadaşlarıyla bir çete oluşturmuştur. Muharrem Bey, Fransızların 8 Haziran 1920 tarihinde Ereğli'yi işgal ettiklerini öğrenince, hemen arkadaşları ile birlikte Ereğli halkının yardımına koşmuştur. Burada 32 kişilik kuvvetiyle Fransızlara karşı çarpışan Muharrem Bey onlara kayıplar verdirdi.

Muharrem Bey'in komutasında Ereğli'de Fransızlara karşı çarpışanlardan bazıları ise şunlardır: Hüseyin Başocakcı, Arap Kazım, Sağır Recep, Pat Ahmet'in Niyazı, Ağalardan Tosunun Muharrem, Delik Şakir'in Hasan, Gazi Mustafa, Darendeli'nin Mehmet, Hacı Hafız, Siyamının Ahmet, Yarım Çavuş'un İsmail'dir.

Devrek'in Ermenilerin taşkınlıklarına fırsat vermeyen Muharrem Çetesi Düzce-Bolu özellikle Gerede isyanlarının Devrek'e sıçraması ile de Dorukhan'da nöbet tutmuştu. Ayrıca Muharrem Çetesi, maden ocaklarında çalışan ameleyi soyan eşkıya ile de mücadele etmiştir.

Ancak Muharrem ve arkadaşları Milli Mücadele'nin ilk yıllarında verdikleri bu hizmetlerini daha sonraki günlerde devam ettiremediler. Düzenli ordunun kurulmasıyla cepheye gitmeyerek eşkıyalık yapmaya başladılar. Köylülerin hayvanlarını da gasp eden bu çete mensupları, Devrek çevresinde Yenice ve Tefen nahiyelerinde faaliyette bulunmuşlardır. Bu hareketlerinden dolayı çete elemanları 1921 yılının ilk günlerinden itibaren Takip Müfrezesi'nce takip edilmeye başlandılar.

Bu takipler sonunda 1921 Temmuz'da Muharrem Çetesi, çete reislerinden Küçük Mustafa, Devrek Kadılar Köyü'nden Ahmet oğlu Kazım, Kayaltın'dan Hafız Muhittin oğlu Gökçe öldürüldüler. Bunların arkadaşlarından 10 kişi de yakalandı. Daha önce de, bu çete mensuplarından Mümtaz ve Halil ismindeki kişiler de kendi istekleri ile teslim olmuşlardır. Muharrem Bey de 29 Ekim 1921 tarihinde Safranbolu'da Jandarmalar tarafından öldürülmüştür. Böylece Milli Mücadele'ye de önemli hizmetleri olmuş olan Muharrem Çetesi hazin bir şekilde son buldu.87

Askeri İstihbarat Örgütlenmesi

A. Askeri Polis Teşkilatı

23 Nisan 1920 yılında Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti'nin faaliyete başlamasıyla birlikte bu tarihe kadar Kuvâ-yı Milliye kuvvetlerince yürütülen hareket, bu tarihten sonra askeri bir disipline alınmaya başlanmıştı. Askeri örgütlemenin yeniden düzenlendiği 1920 yılında askerî istihbarat teşkilâtı da yeniden düzenlenmeye tâbi tutularak, muhtemelen 18 veya 20 Temmuz 1920 yılında88 düşman propaganda ve faaliyetlerini önlemek, Türk milletinin içersinde bulunduğu kararsız ve ümitsiz tutumunu engellemek amacıyla Askeri Polis (Ayın Pe) Teşkilâtı kurulmuştur.

Askeri Polis Teşkilâtı kısa zamanda düşman işgal bölgesine yakın olan mıntıkalarda Batı Anadolu ve Güney Cephesi ile Karadeniz sahilinde teşkilâtlanarak istihbarat, ülkeye giriş ve çıkışları kontrol altına aldı.
Askerî Polis'in ilk teşkilâtlanması sırasında Kastamonu ve Bolu Havalisi Kumandanlığı mıntıkasındaki teşkilâtlanma, 28 Temmuz 1920 yılında genel merkez Eskişehir'e bağlı olmak üzere düzenlenmişti.89

Bölgede Askerî Polis Teşkilâtı'nın ikinci teşkilâtlanma şeması merkez Kastamonu olmak üzere Kastamonu ve Bolu Havalisi Kumandanı Muhittin Paşa tarafından görevlendirilen Erkân-ı Harp Binbaşı Osman Behçet Bey tarafından yapılmıştır. 08.11.1920 tarihinde Muhittin Paşa tarafından Osman Behçet Bey'e yazılan yazıda 10.11.1920 tarihine kadar bölgedeki teşkilâtlanmayı vücuda getirmesi istenmektedir. Ancak bu isteğin 15.11.1920 tarihinde gerçekleştiği görülmektedir.90

Teşkilatın bünyesinde Aralık 1920 yalında Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti tarafından yeni birtakım düzenlemelerin yapıldığı tarihe kadar Binbaşı Osman Behçet Bey 15. 11. 1920 tarihinden itibaren merkezi Kastamonu olmak üzere İnebolu, Bartın, Ereğli, Cide, Zonguldak, Sinop ve Akçaşehir şubelerinin memur ihtiyacını tamamlayarak, çalışmalarını sürdürmüştü.

Fakat bu çalışma şeklinin verimli olmadığı düşüncesi ile Kastamonu ve Bolu Havalisi AP şubelerinin nasıl çalışması gerektiği konusunda bölgenin şartlarını göz önünde bulunduran Muhittin Paşa, Erkân-ı Harbiye'ye (Genel Kurmaya) gönderdiği yazıda, bölgenin batı kısmı ile sahilin harp sahası olması sebebiyle buralarda bulunan mıntıka kumandanlıkları merkezlerinde APM (Askeri Polis Merkezi) oluşturulmasını, bunların dışında kalan yerlerde ise APM'ye bağlı ikinci sınıf AP şubeleri kurulmasını teklif etmektedir.

Bu teklifin Erkân-ı Harbiyye-i Umumiyye Riyaseti'nce olumlu bulunması üzerine 21. 11. 1920 tarihinden itibaren sahil AP şubelerine yeni düzenleme getirildi. Buna göre, sahildeki AP şubeleri İnabolu, Bartın ve Ereğli, merkez olarak kabul ediliyordu. Bu merkezlerin sınırları ise şu şekilde tesbit edilmişti: İnebolu, Gerze'den itibaren Sinop dahil olmak üzere Cide'ye (Cide hariç) kadar olan mıntıkayı, Bartın, Cide'den itibaren Zonguldak'a (Zonguldak hariç) kadar olan mıntıkayı, Ereğli ise Zonguldak ve Akçaşehir'in dahil bulunduğu mıntıkayı içerisine almakta idi.91

Kastamonu ve Havalisi Kumandanlığı bölgesinde faaliyet gösteren AP teşkilâtlarının en önemli vazifesi hiç kuşkusuz, Ankara Hükümeti'nin giriş-çıkış kapısı konumuna gelen İnebolu ve çevre limanlarından giren kişilerin güvenilir olup olmadığının araştırılması idi. Özellikle İstanbul'dan gelen askerî şahısların giriş merkezi olan Kastamonu-İnebolu hattı bu teşkilât elemanları tarafından kontrol altında tutularak, istenmeyen kişilerle casusların ülke içlerine sızmalarına engel olmaktı.

Kastamonu Askeri Polis Teşkilatına Bağlı Şubeler

A. Kastamonu Merkez Şubesi

Merkez şubenin reisliğini Erkan-ı Harp binbaşısı Osman Behçet Bey yapmakta idi.92 Osman Bey'den başka şube yönetiminde yedek üsteğmen Mehmet Sadık, yedek üsteğmen Hasan Efendi. b. Hüseyin bulunuyordu. Kastamonu Polis Teşkilatı Merkezine bağlı şubeler:

İnebolu Şubesi; Şube Müdürlüğünü Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey yürütmekte idi. Kısım amiri Mehmet Zühtü Efendi, Taharri memurları ise, Tevfik, Bekir, Sıtkı, Muzaffer, Tahsin Efendilerden oluşmakta idi.93 Bu kadro 3 Nisan 1921tarihine kadar çalışmaları sürdürmüş, bu tarihte şube müdürlüğüne süvari binbaşısı Abdullah Nidai Bey94 getirilerek buradaki teşkilat kadroları da yenilenmiştir.95 Nidai Bey, aynı zamanda irtibat subaylığı görevini de üzerine alarak iki şubenin birleşmesini sağlamıştır.

Bartın Şubesi; Şube müdürlüğünü Yüzbaşı Naci Efendi yürütmekte idi. Burada kadro olarak Ziya, İhsan, İsmail Hakkı Efendiler taharri memuru olarak çalışıyorlardı.96

Bolu Askeri Polis Şube Merkezi; Şube merkezinde müdür olarak bir yüzbaşı, bir komiser, iki polis, iki sivil memur, iki yazıcı, üç inzibat eri, üç emireri, bir misafirhane emireri, kırk yataklı misafirhanede görevli on er ve üç jandarma mevcuttu.

3 Ocak 1920 itibarı ile Bolu merkez şubesine bağlı olarak, Mudurnu şube-i muavenet memurluğu, Gerede Askeri Polis memuru, Devrek Askeri Polis Memuru, Düzce muavenet memurluğu, Düzce'ye bağlı olarak Hendek ve Akyazı Askeri Polis memurları bulunuyordu.97

Ereğli Şube Müdüriyeti; Şube müdürü yüzbaşı Şükrü Efendi, taharri memurları Mehmet Nuri, Mustafa, Mustafa Sadi, Nevzat ve Cemil Efendilerdi.98 Ereğli'ye bağlı olarak Kozlu Maden Şube Memurluğu ve Alaplı Askeri Polis İnzibat Memurluğu bulunmakta idi.99

Akçaşehir Şube Müdüriyeti; Şube müdürü süvari yüzbaşı Hasan Nazmi Efendi idi. Sivil memur Hafız Ali, polis müdürü Fazıl Efendi, polis memurları Tahsin ve Şükrü Efendiler kadroda yer alıyorlardı. Akçaşehir, Anadolu'nun önemli giriş ve çıkış noktalarından birisi olduğu için burada bulunan iki iskelede iki inzibat memuru, on yataklı misafirhane memuru olarak bir asker, bir jandarma ve şube yazıcılığı yapan bir asker, iki emireri, bir inzibat bulunmakta idi.

Zaman zaman Akçaşehir'e bağlı olarak görev yapan Düzce memurluğunda ise asteğmen Ahmet Efendi, polis memuru Rasim Efendi ile iki jandarma neferi Askeri Polis şubesini oluşturmakta idi.100 Yine Akçaşehir'e bağlı olarak görev yapan Akkaya, Melikağzı ve Sakarya Muavenet Memurlukları bulunuyordu. Sakarya Memurluğuna bağlı olarak Kocaeli Askeri İnzibat memuru bulunmakta idi. 101

Zonguldak Askeri Polis Şubesi; Çoğu zaman Ereğli'ye bağlı bir muavenet şubesi olarak görev yapan Zonguldak şubesinde Nevzat ve Cemil Efendiler görev yapmakta idiler.102

Cide Askeri Polis Şubesi; Cide Polis Muavenet şubesi olarak isimlendirilen şubenin taharri memurları Sulhi ve İhsan Efendilerdi. Şube bu iki kişi tarafından yürütülmekte idi.103

Sinop Askeri Polis Şubesi; Sinop Polis şubesi İnebolu Polis şubesine bağlı olarak kurulmuştu. Şube müdürlüğüne ilk önce asteğmen Abdi Efendi atanmış104, bu kişinin Ankara'ya tayini ile yerine asteğmen Abdullah Efendi atandı. Taharri memuru Cemil Efendi ise sivil memur olarak şube emrinde görevlendirilmişti.105

Askeri Polis şubeleri kuruluşlarından itibaren yörede çıkan ayaklanmaların bastırılması ve ele başlarının tespit edilmesi,106 ile yöreye çıkmak isteyen casus107 ve isyancıların yakalanmasında önemli hizmetlerde bulunmuştur.
Ankara tarafından Yeşilordu olayı sonrasında komünist faaliyetlerin yasaklanması üzerine bu tür faaliyetlerde bulunan şahısların takibini de Polis teşkilatları yürütmekte idi.108

20 Aralık 1920 tarihinde Askeri Polis teşkilatının yeniden düzenlenmesi sırasında bölgedeki yapılanma da değiştirilmiştir. 109

B. Kastamonu ve Havalisi Tetkik Heyeti Amirlikleri

Kastamonu Şubesi; 1921 yılı bütçe düzenlemeleri sırasında Askeri Polis şubeleri kapatılmış ve yerlerine "Tetkik Heyeti Amirlikleri" kurulmuştur. Yeni kuruluşta birinci sınıf şube kadrolarında en yüksek rütbeli şahsın yüzbaşı olması kararlaştırılmıştır. Bu karar gereğince Askeri Polis şubelerinden Tetkik heyeti Amirliği'ne çevrilen şubelere yeni atamalar yapılmıştır. Bu tayinler çerçevesinde Muhittin Paşanın 28 Mart 1921 tarihli bir emrinden Kastamonu THA Şubesine Bartın Şube Müdürü Yüzbaşı Naci Efendi'nin tayin edildiği anlaşılmaktadır. Yine aynı emirde, Kastamonu merkez şubesinden alınarak Zonguldak Şubesine tayin edilen üç taharri memurunun durumlarında değişiklik yapıldığı bildirilmektedir. Buna göre üç kişiden biri Zonguldak'ta bırakılmış, diğerleri ise Ereğli ve Amasra'ya gönderilmiştir.110

İnebolu Şubesi: Yeni kadro düzenlenmesinde birinci sınıf Tetkik Heyeti şubelerindeki sivil memur adedi beşten dörde indirilmiştir.Bu genel prensipler çerçevesinde İnebolu Şubesinde de personel sayısında bir azalma söz konusudur. Bu konu ile alakalı olarak Kastamonu havalisi Komutanı Muhittin Paşa'nın 28 Mart 1921 tarihinde ilgililere şu emri verdiğini görüyoruz "İnebolu Tedkik Heyetinde Mustafa Hikmet, Selahattin, Mahmut Celal ve Zihni Efendiler bulunacaktır. İnebolu şubesinden Mazhar ve Kastamonu Şubesinden Abdürrahim Efendilerin Zonguldak Şubesine tahvilleri icra ve tensip kılınmıştır. 111 İmkanların kısıtlı oluşu ve vasıflı insan bulunamaması o günlerin başlıca özelliğidir. Bu bakımdan personel alımında azami titizlik gösterilmekte ve mümkün olduğu kadar mevcut elemanlardan faydalanma yoluna gidilmektedir. Bu maksatla ikili görevlendirme yolu tercih edilmektedir.

Zonguldak Şubesi: İstikbal Harbi yıllarında Karadeniz bilhassa Batı Karadeniz kıyılarındaki şehir ve kasabalar oldukça önemli ve kritik bir konuma sahiptir. Bunlardan biri de şüphesiz Zonguldak'tır. İstanbul'dan gelen her türlü yardım ve insan mutlaka bu şehirlerden birinden geçerek İç Anadolu'ya yani Ankara'ya ulaşmaktadır. Bu bakımdan buralarda görevlendirilecek personele azami ölçüde dikkat edilmektedir. Nitekim MMV'ce Zonguldak THA'ya 3. Tümen 10,5'lik ağır topçu bataryasında görevli Üsteğmen Fazıl bin Osman tayin edilmiştir. Aynı olayla ilgili olarak Kastamonu ve Havalisi Komutanı'na Genelkurmay'dan 7 Temmuz 1921'de bir emrin yazıldığı görülmektedir. Bu emirde Fazıl bin Osman'ın tayinin uygun bulunduğu belirtildikten sonra bu gibi makamlara tayin edileceklere dikkat edilmesi gibi hususlar üzerinde durulmaktadır. 17 Ocak 1922 tarihinde Zonguldak şubesi kapatılarak evrak ve personeli Bolu'ya aktarılmıştır. 112

İstihbarat Çalışmaları veMM Grubu

Ankara'dan M. M.'e ve İstanbul'dan Ankara'ya telgrafla verilemeyen çok gizli haberler kurye ile iki yoldan gönderilmiştir. Meclisin açılmasından sonra M. M. ile hemen hemen aynı dönemde Milli Savunma Bakanlığı'na bağlı İnebolu İrtibat Zabitliği ve Mevki Kumandanlığı kurulmuş, bunlar, gelip gidenleri denetlemek, alınan haberleri Ankara'ya iletmek, gelen ulusçulara yolluk vermek ve olası düşman çıkarmasını önlemekle görevlendirilmiştir. 4 Mayıs 1921'de M. M. raporlarının Ankara'ya Merkez Kumandanlığı kanalıyla gönderilmesi, telgraf ile haber verme olanağı bulunamazsa, yazılı olarak raporun İnebolu İrtibat Zabitliği'ne gönderilmesi istenmiştir. Raporlar İnebolu'ya ve Genelkurmay Başkanlığı'na şifreli verilmiş, asılları doğrudan Fevzi Paşa'ya gönderilmiştir. 1922 başlarından itibaren ikinci yolun yani İzmit yolunun kullanılmaya başlandığı görülmektedir.113

Silah ve Cephane Sevkiyatı

Kastamonu vilayeti sahili Milli Mücadele'nin ikmal iskelelerini oluşturmuştur. İstanbul'da faaliyet gösteren gruplar tarafından114 sağlanan silahlar çeşitli vasıtalarla İnebolu, Cide, Bartın, Kozlu, Kilimli, Zonguldak, Ereğli ve Sinop limanlarına çıkartılarak, buralardan Cide-Kastamonu, Zonguldak-Ereğli-Bolu, İnebolu-Daday-Kastamonu, Sinop-Boyabat-Taşköprü-Kastamonu yollarını takiben Batı cephesine ve Ankara'ya ulaştırılıyordu.

İstanbul dışında çeşitli merkezlerden silah tüccarları vasıtasıyla alınan silah ve cephane de aynı yollarla taşınıyordu. Doğu cephesinde 1920 yılı sonunda savaşın bitmesi üzerine bir kısım silah ve cephane Erzurum-Trabzon yolu ile Batı Karadeniz limanlarına taşındı. Yine Rusya'dan sağlanan silahların bir kısmı İnebolu Limanından Batı cephesine ulaştırılmıştır.

Trabzon'dan gelecek silahların sevki için İnebolu-Sinop arasındaki küçük koylar kullanıldı. 19201921 kışında küçük balıkçı motorları Sinop-İnebolu arasındaki koylara çok sayıda silah ve cephane taşımışlardı.115

Sinop Mevki Komutanlığı'nın tespitlerine göre; şarktan gelecek cephane için bu bölgede iklim şartlarına uygun dört iskele bulunmaktaydı. Bunlardan birincisi Sinop limanı idi. Buraya çıkarılacak cephane Boyabat'a kadar yolların ve köprülerin bozuk olması sebebiyle mekkâre kolları ile taşınacak, Boyabat-Taşköprü arasında araba yolu bulunduğu için buradaki taşıma işleri Kastamonu'ya kadar arabalarla sağlanacaktı.

İkinci liman Sinop'un yedi mil batısındaki Taşyanağı iskelesi idi. Burası her türlü rüzgara karşı mahfuz olmakla birlikte, nadiren esen yıldız rüzgarları ve poyraza karşı mahfuz değildi. Buraya yapılması düşünülen iskele yaz aylarında kayıkların rahatça çalışmalarına elverişli olacaktı. Taşyanağı koyu, Sinop-Boyabat şosesine beş yüz metre mesafede idi. Bu beş yüz metrelik yol açılırsa kolaylıkla araba ulaşımı sağlanabilirdi. Mıntıka Komutanı'na göre; havaların iyi olduğu zamanlarda kayıklar bu kumsala rahatlıkla yaklaşmakta ve cephane indirebilmekteydi.

Üçüncü iskele Sinop'un doğusunda bulunan Gerze iskelesi idi. Buraya çıkarılan cephane ve silahlar, Gerze-Kabalı yoluyla Boyabat şosesini takiben Kastamonu'ya taşınmaktadır.

Dördüncü iskele Akliman'dır. Burası sevkıyata uygun olmamakla birlikte zor durumda kalan motorlar için cephane ve silah indirilecek yer olarak tespit edilmiştir.116

Bu dört koydan Taşnağı koyu Kastamonu Havalisi Komutanlığı tarafından en uygun koy olarak tespit edilerek, buradan sevkıyat yapılmasına izin verilmiş diğer koylar ise zaruret karşısında kullanılmıştır.

3 Aralık 1920 tarihli Milli Müdafaa Vekaleti Müsteşarı Kazım imzalı bir yazıda;117 Trabzon'dan gelecek olan motorlar için Sinop ile Amasya arasındaki küçük iskelelerin tespit edilerek, gelecek olan cephane ve silahların Ankara'ya sevkı için otuz arabalı nakliye kolu kurulması istenmektedir.

Bu yazı üzerine, Trabzon'dan gelecek büyük ve küçük motorlar için İnebolu-Sinop arasındaki bazı iskeleler belirlenmiştir. Bunlar; Çatalzeytin, Kulu, Kuga, Hacıvelioğlu, Abana, Eğlişi, Poyrazlar, Manastır, Evrusta, Ilıca, İsmail Reis ve Darphane iskeleleridir. Bu iskelelerin güvenliği için Darphane ve Evrusta'da birer karakol inşa edilmiş, İsmail Reis, Manastır, Eğlişi, Hacıvelioğlu ve Kulu'da karakol inşaatına başlanmıştır.

Çeşitli yollarla İnebolu ve civarına gelen cephanenin taşıma işlemi ilk zamanlarda Nokta Komutanlıkları vasıtasıyla yapılıyordu. Daha sonra işi Sevkıyat ve Nakliyat Umum Müdürlüğü'ne bağlı Menzil Mıntıka Teşkilatı kurularak, bu teşkilat taşıma işini sevk ve idare etmeye başladı.

Kastamonu Menzil Müfettişliği, nakliye işi için 63 subay, 316 askerliği ertelenmiş er ve 11 müteahhitle çalışmakta idi. İnebolu-Kastamonu-Çankırı-Ankara arasındaki taşımacılığı Menzil Müfettişliği 240 araba, 1505 mekkâre, 72 eşekle sağlıyordu.118

Sevkıyat ve Nakliyat Umum Müdürlüğü'ne bağlı olarak kurulan Menzil teşkilatı ise şu birimlerden oluşmaktadır; Kastamonu Menzil Mıntıka Müfettişliği, İnebolu Hat Komutanlığı, İnebolu, Ilgaz, Kastamonu nokta Komutanlıkları, İnebolu, Ilgaz, Kastamonu Erzak Ambarlıkları, İnebolu, Kastamonu Teçhizat Ambarı, İnebolu, Kastamonu Mühimmat Deposu, İnebolu Hizmet Kıtası, İnebolu Benzin Deposu, Kastamonu'da üç nakliye kolu, İnebolu Grubu Nakliye Kolu, Küre, Seydiler, Beşdeğirmenler, Ambarlı konaklama yerleri.119

Menzil Mıntıka Müfettişliği'nin Açıksöz Gazetesi'ne verdiği ihale ilanlarında taşıma ücretleri hakkında bir takım bilgiler bulunmaktadır. Bu ilanlardan birisi şu şekildedir;120

Menzil Mıntıka Müfettişliği'nden

1 Menzil emrinde çalışmak üzere müteahhit nakliye araba ve mekkâre kollarına mevsuf şerait ile ihtiyaç vardır.

2 İnebolu yolundan Ankara'ya kadar ve hatta değeri muvafık ücretle Ankara'dan avdette aynı mevaki nakliyeyi askeriyeyi ifa etmek üzere zirdeki cetvelde rayiç olunan miktar üzerinden taleplisi uhdesindedir.

Ankara'dan İnebolu'ya Kadar Mevki Beher Batman Kuruş Ankara'dan Çankırı'ya kadar " 20 Çankırı'dan Kastamonu'ya kadar " 20 Kastamonu'dan İnebolu'ya kadar " 20 Ankara'dan İnebolu'ya kadar " 60 İnebolu'dan Ankara'ya Mevki Beher Batman Kuruş İnebolu'dan Kastamonu'ya kadar " 30 Kastamonu'dan Çankırı'ya kadar " 30 Çankırı'dan Ankara'ya kadar " 40 İnebolu'dan Ankara'ya kadar " 100 Kastamonu'dan Ankara'ya kadar " 65

İlanda ayrıca şartları kabul olunanların 8 Mayıs 1921 tarihinden itibaren sözleşme imzalayarak nakliye işine başlayacakları belirtilmektedir.
Menzil Mıntıka Müfettişliği tarafından benzer ilanlar arasında yer alan başka bir ilanda ise taşıma ücretleri şu şekilde sıralanmaktadır: 121

İnebolu'dan Ankara'ya Mevki Beher Batman Kuruş İnebolu'dan Ankara'ya " 120 İnebolu'dan Kastamonu'ya " 35 Kastamonu'dan Ankara'ya " 75 Kastamonu'dan Çankırı'ya " 35 Çankırı'dan Ankara'ya " 40 Ankara'dan İnebolu'ya Mevki Beher Batman Kuruş Ankara'dan İnebolu'ya " 80 Ankara'dan Çankırı'ya " 30 Çankırı'dan Kastamonu'ya " 25 Kastamonu'dan İnebolu " 25 Ankara'dan Kastamonu'ya " 55

Bu ilanlarda dikkati çeken nokta çok kısa aralıklarla taşıma fiyatlarının değişimi ve Ankara yönüne yapılan taşımaların pahallı olmasına karşılık, Ankara'dan İnebolu yönüne yapılan taşımaların ucuzluğudur. Bu fiyat bize taşınacak malların hangi tarafa daha fazla yöneldiğini gösterdiği gibi, doğal şartlarında taşımada etkili bir faktör olduğunu ifade etmektedir.

3 Temmuz 1921 tarihli Açık Söz gazetesine göre; Menzil Mıntıka Müfettişliği menzildeki müteahhit kollarının Şubat 1922 tarihine kadar yapacakları nakliyat için ödenecek nakliye ücretlerini yeniden tespit etmiştir. Buna göre;

Mevki Kuruş

İnebolu'dan Kastamonu'ya 29 Kastamonu'dan Çankırı'ya 37 Çankırı'dan Ankara'ya 33 İnebolu'dan Çankırı'ya 70 İnebolu'dan Ankara'ya 100
1921-1922 Kış aylarında taşımacılık hizmetlerinin artması üzerine Menzil Mıntıka Müfettişliklerinin sıkıntılı günler yaşadıkları, bu nedenle taşıma işi için cephe gerisinde bulunan efrattan faydalanma çareleri düşünülmüştür. Bu tür efrat askerlikten tecil edilerek taşıma işinde kullanılmaya başlanmıştır.

6 Mart 1922 tarihli bir gazete haberinde ise vesait-i nakliye tedarik ederek müracaatta bulunanların askerliklerinin ertelendiği belirtilmektedir.122

Batı Karadeniz Bölgesi'nde Kurulan Dernekler ve Faaliyetleri

A. İnebolu Gençler Mahfeli

Mütarekenin etkilerinden en fazla rahatsız olan kazalardan biri olan İnebolu kazası ve halkı, gayrimüslimlerin faaliyetlerini de göz önünde bulundurarak teşkilatlanmaya karar yerdiler. 27 Temmuz 1919'da İnebolu'da kurulan "İnebolu Gençler Mahfeli" çeşitli alanlarda gençleri aydınlatmak için kurulmuş bir dernektir.123

Eski İttihat ve Terakki Fırkası binasında faaliyete başlayan mahfel milli davanın halka anlatılmasında önemli görevler üstlendi. İnebolu gençlerini aynı çatı altında toplayan mahfel, gençlerin düşman saldırılarına karşı eğitimli olmaları amacı ile Yüzbaşı Osman Nuri Bey'in idaresinde talime başladı. Osman Nuri Bey gençleri Yıldırım ve Turan takımı adı ile ikiye ayırarak, milli savunma eğitimi yaptırdı.

İnebolu'nun milli hükümetin kapısı durumuna gelmesi, Gençler Mahfeli'nin önemini de artırdı. Anadolu'ya gelen ayrılanlar mahfelde misafir edildi. Mahfel bu karşılama törenleri dışında yol yapımı, malzeme taşınması gibi işleri de üyeleri vasıtasıyla gerçekleştirdi.124 Milli heyecanın doruk noktasına ulaştığı günlerde çeşitli şenlikler düzenleyen Gençler Mahfeli, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti İnebolu Şubesi ile ortaklaşa çalıştı.125 Zamanla mahfelin kuruluşunda etkin olan gençlerin askere alınmalarıyla etkisi azalan mahfel126 bölgede Kastamonu merkez, Çankırı ve Çerkeş'te kurulan Gençlik Kulüplerinin öncüsü oldu.

B. Kastamonu Gençler Kulübü

Kuruluş tarihi 24 Ocak 1920 yılıdır.127 Kulüp nizamnamesi yirmi maddeden meydana gelmektedir. Birinci madde de kulübün kuruluş tarihi ve ismi yer almaktadır. İkinci madde de kulübün amaçları, üçüncü madde de hiçbir siyasi teşekkül ve cemiyetle ilişkisi olmadığını, dördüncü madde de ise üye olacakların vasıfları yer almaktadır. Beşinci maddeden yirminci maddeye kadar olan kısım teşkilat adı altında toplanarak, üye seçimi, aidat, yönetim kurulu seçimi ve çalışma şeklini ayrıntılı bir şekilde ortaya koymaktadır.
Şubat 1920'de yapılan seçimlerde kulüp idare heyeti oluşturuldu. Buna göre; Müdür, Sağlık Müdürü Dr. Ferruh Niyazi Bey, üyeler ise Polis müdürü Halil, Sultani Edebiyat Öğretmeni Talat, Muhasip ve Veznedar Kırımlı Tahsin, Katip Komiser Muavini İhsan Beylerden oluşmakta idi.128

Kulübün 7 Şubat 1920'de faaliyete başladığı ve ilk toplantısının yapıldığı Dar'ül-kura Medresesi'nin üst katında bir oda idi.129 Muhtemelen Haziran 1922 tarihine kadar burada faaliyet gösteren kulüp üyelerinin askere alınması ile faaliyetlerinin azalması üzerine binası İstiklal Mahkemesi'ne tahsis edilmişti.

1922 yılı Ağustos ayına kadar faaliyette bulunan kulübün bu tarihte yapılan toplantı sonunda adı değiştirilerek "Memleket Yurdu"na çevrilmiştir. 130 Memleket Yurdu yeni bir nizamname hazırlayarak, yeniden teşkilatlandı. Gençler Kulübü nizamnamesinde yer alan "Gençler arasında tesanüt ve uhuvveti tesis ve temin ile terbiye-i içtimaiyenin esasat-ı diniye, ahlakiye, milliye dairesinde tali ve tekamülüne ve memleketin maddi ve manevi her türlü asri ihtiyacını temine çalışmaktır" şeklinde ifade edilen gaye bölümü Memleket Yurdu nizamnamesinde; "Halkın iktisaden terakkisi, fikren tealisi, memleketin madden umranıdır. Yurt işbu gayelere vusul için şirketler tesisine, milli ticaret ve milli sanayiinin inkişafına çalışmak ve konferanslar tertip, serbest dersler, çırak dershaneleri kuşat edecek ve memleketin imarına ait her türlü teşebbüs de zahir olacaktır"131 şeklinde değiştirilmiştir.

Kulübün Faaliyetleri

Kulüp, Kastamonu'da bulunan memur ve halktan pek çok genç aydını çatısı altında toplamıştı. Kulüp aydınların toplanıp, sohbet ettikleri bir yer haline geldi. Üyelerin pek çoğunun katılımı ile her gece düzenlenen bu toplantılara mülki amirler ve İstiklal Mahkemesi üyeleri de katılmakta idi.132

Bu olağan akşam sohbetleri dışında tespitlerimize göre; kulüp çeşitli sosyal amaçlı toplantılar da düzenlemiştir. Bu toplantılardan bir kısmı çeşitli konularda halkı aydınlatma amacı güderken, bir kısmı da milli davaya maddi yardım toplama amacı ile tertiplenmişti. Halkın aydınlanması amacı ile yapılan konferanslar genellikle Mektep-i Sultani salonunda düzenleniyordu. Bu toplantılara konuşmacı olarak, İstiklal Mahkemesi başkanı Necati Bey,133 İstiklal Mahkemesi üyelerinden Tevfik Rüştü (Aras), Hamdi, Neşet134 ulemadan Baha Said135 İstinaf Mahkemesi üyesi Medeni Beyle,136 Kastamonu'ya gelen çeşitli yazar ve devlet adamları katılmakta idi.

Milli davaya maddi destek sağlamak amacı ile kulüp tarafından konserler düzenlenmiştir. Azerbaycanlı Hafız İsmail Hakkı Bey, Ali Dede Süleyman Sani, Mehmet Ömer, Zühtü, Kadir Bey ve sair bazı musiki şinasların katıldığı konserlerin geliri Müdafaa-i Hukuk Cemiyetine teslim edilmiştir.137

Yine bu tür faaliyetlerden olmak üzere, kulüp üyeleri yerli kumaş giyme,138 kimsesiz çocukları sünnet ettirme139 ve kulübü okuma salonu haline getirmek için kitap toplama kampanyası140 gibi girişimlerde bulunmuşlardır.

Üyelerinin genç aydınlardan oluşması ile vilayetin çeşitli yerlerinde açık bulunan kaymakamlık kadrolarına ve devlet memurluklarına gönüllü olarak atandılar.

Safranbolu olayları sırasında kulüp üyelerinden oluşturulan propaganda grupları bölgeye giderek karşı-propagandalarla halkın teskin edilmesinde aktif olarak görev aldılar. 141

C. Çankırı ve Çerkeş Gençler Mahfeli

5 Temmuz 1920'de Çankırı'da, 12 temmuz 1920'de ise Çerkeş'te "Gençler Mahfeli"142 adıyla dernekler kuruldu. Bu iki kuruluş Kastamonu ve İnebolu'da kurulan gençlik derneklerine benzemekle birlikte aralarında teşkilat bakımından bir bağlantı bulunmamaktadır. Kastamonu vilayeti içerisinde kurulan bu dört gençlik derneği birbirlerinden bağımsızdılar. Her ne kadar İnebolu ve Kastamonu gençlik dernekleri nizamnamelerinde şube açılabileceği yolunda kayıtlar bulunmasına rağmen şube-merkez ilişkisine rastlanmamaktadır.

Gerek Peker, gerekse Açıksözcü Çankırı ve Çerkeş'te kurulan derneklerden söz ederken Açık Söz kolleksiyonlarından faydalanmışlardır. Verdikleri kuruş tarihleri de Açık Söz gazetesinin "mahfillerin açılışı" haberi ile aynı tarihlidir. Gazetede derneklerin kurucuları ve üyeleri hakkında bilgiye yer verilmediği için kuruculardan ve yöneticilerden söz edilmemektedir.

Bu derneklerin faaliyetleri ile ilgili olarak Müdafaa-i Hukukların çalışmalarına yardımcı olmaları dışında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Bildiğimiz kadarı ile Çankırı Gençler Mahfili'nin musiki ve idman olmak üzere iki şubesi vardı. 143

D. Hilal-i Ahmer Cemiyeti

Kuruluşu Balkan savaşlarına dayanan cemiyetin, İstanbul'un işgalinden sonra Anadolu'da yeniden teşkilatlandığı görülür.144

Anadolu Murahhaslığına bağlı olarak Kastamonu'da şube açılması girişimi 26 Ocak 1921'de başlamıştır.145 Bu tarihte Mektep-i Sultani salonunda ilk toplantı yapılmıştır. Toplantıya katılanlara cemiyetin önemi ve faydaları konusunda Reşit, Refik Şevket, Enver ve Binbaşı Rıza beyler tarafından aydınlatıcı bilgiler verildikten sonra gizli oylama ile Kastamonu Hilal-i Ahmer kurucu "heyet-i merkeziye" seçildi.146 29 Ocak 1921'de heyet-i merkeziye kendi aralarında bir heyet-i idare oluşturdular.147 Heyet-i idarenin fahri başkanlığına Muhittin Paşa seçildi. İkinci başkanlığa Sıhhiye Müdürü Ali Kemal Bey, Umumi Katiplğe Operatör Cemil Bey, Veznedarlığa Hacı Necip Bey, Veznedar yardımcılığına Numan Bey seçilmişti.

Cemiyet bir taraftan Batı Karadeniz bölgesinde teşkilatlanırken diğer yandan da çeşitli yardım kampanyaları düzenlemeye başladı. Nisan 1921'e kadar, kısa bir zamanda 3000 lira toplayarak Merkez-i Umumiye gönderdi.148 Cemiyet kuruluşundan itibaren Safranbolu, Tosya, Araç'ta şubeler açarak 17 Şubat 1921 tarihine kadar Safranbolu şubesi 3000 lira toplayarak Kastamonu merkez şubesine gönderdi.149 Mart ve Nisan aylarında diğer kaza merkezlerinde de şubeler açan cemiyet, kampanyalarını sinema gösterileri ve sergilerle yürütmeye devam etti. 150

Kuruluşla birlikte, cemiyete bağlı kadın kolu oluşturma girişimleri de başladı. Bu konuda ilk resmi çalışma Mart 1921'de başlamıştır. Kastamonu ve Havalisi komutanı Muhittin Paşa'nın hanımı tarafından başlatılan çalışma, 21 Nisan 1921'de noktalanarak Hilal-i Ahmer kadınlar kolu oluşturuldu.151

Heyet-i idareye reis olarak; Muhittin Paşanın eşi, ikinci başkanlığa Çelebi Efendi'nin eşi, veznedarlığa İzbelizade Hafız hanım, katipliğe Operatör Cemil Şerif Bey'in hanımı seçilerek çalışmalara başlamışlardır.

Kadınlar kolunun ilk faaliyeti 29 Nisan 1921'de Mektep-i Sultanı salonunda düzenlenen konser oldu. Bu konserden elde edilen gelir, Hilal-i Ahmer'e verildi.152

Kadınlar kolu da tıpkı erkekler gibi kazalar dahilinde şubeler açmaya çalıştı. Bu şubeler vasıtasıyla elde edilen gelirler Kastamonu merkez Hilal-i Ahmer'inde toplandı.153

İkinci kongresini 28 Şubat 1922 de yapan Hilal-i Ahmer Cemiyeti Kastamonu şubesi,154 üçüncü kongresi 1923'te yaparak155 başkanlığa Vali Süleyman Nuri Bey getirilmişti.

Cemiyet yardım kampanyaları dışında da faaliyetlerde bulundu. Bunlardan biri Cide'de meydana gelen kıtlık dolayısı ile bu şubenin 1921'de topladığı yardımlar, buradaki ihtiyaç sahiplerine verildi. Ayrıca Kastamonu merkez şubesinden zaman zaman buraya yiyecek yardımları da yapıldı.156 Cemiyet 1921'de Sakarya Savaşı sırasında Kastamonu'da 700 yataklı bir hastane kurarak, savaşta yaralananları tedavi ettirdi.157

E. Muallimler Cemiyeti

Cemiyet 25 Kasım 1919 tarihinde kurulmuştur.158 Açık Söz gazetesinde yayınlanan nizamnamesine göre; cemiyetin bütün vilayete şamil olacağı belirtilmektedir. Nizamnamenin gayeler bölümünde belirtildiği gibi cemiyet bir meslek teşekkülü olarak; öğretmenlik mesleğinin öğreticilik ve eğitim uzvundan faydalanarak, hitap ettiği toplumu belli gayeler içerisinde eğiterek, sosyal bir hedefe ulaşmaya çalışmakta idi.

Cemiyetin idare heyeti; Mektep-i Sultani Müdürü Mehmet Behçet, Darülmuallimin Müdürü Remzi, Medrese Müdürü Zühtü, Sultani öğretmenlerinden Talat ve Hayrettin beylerden oluşmakta idi.

Cemiyetin faaliyete başladığı bina, tekke altında eski bir oteldi. İki katlı olan bu binanın alt katı cemiyet gazinosu, üst katı ise heyet-i idare salonu ve çırak dershanesi olarak düzenlenmişti.159

Cemiyet ilk faaliyet olarak esnaf ve sanatkar çıraklarına gece dersleri verdi. Bu gece derslerinde cemiyet tarafından tespit edilen öğretmenler görev aldı.160 Yine cemiyetin ilk faaliyetleri arasında gelir temin etmek amacı ile düzenlenmiş sinema gösterileri de yer almaktadır.161 Bu tür faaliyetlerini Milli Mücadele süresince devam ettiren cemiyet, Hilal-i Ahmer Cemiyeti ile beraber bazı yardım kampanyalarında da bulundu.162

Cemiyetin amaçları arasında belirtilen halkı aydınlatma amacı ile toplantı düzenleme işini de zaman zaman gerçekleştirdiği bilinmektedir.163 Cemiyet daha sonra Ankara'da faaliyete başlayan "Muallimler Cemiyeti" ile birleşmiştir.

F. Safranbolu Muin-i Maarif Cemiyeti

14 Mart 1920 tarihli Açık Söz gazetesinde nizamnamesi yayınlanan164 cemiyetin kuruluş tarihi 23 Ocak 1920 yılıdır. Kastamonu Muallimler Cemiyeti'nden bağımsız olarak kurulan cemiyetin kurucusu Eczacı Hidayet Bedir. Kurucular arasında İhtiyat zabiti Mehmet Hilmi, İdadi Müdürü Ali Hilmi isimleri de bulunmaktadır.165

Nizamnameden anlaşıldığına göre, cemiyet, okul çağındaki kimsesiz çocukların okumalarını sağlayacaktı. Maarifin daha iyi işlemesi için bu imkansızlıklar içinde bulunan çocuklara maddi ve manevi yardımlar sağlamayı planlamakta idi.

G. İhtiyat Zabitleri Cemiyeti

Kastamonu İhtiyat Zabitleri Cemiyeti, 23 Eylül 1920 tarihinde Açık Söz gazetesi idarehanesinde kurulmuştur.166 Cemiyetin amacı ihtiyat zabitlerinin hukuki ve idari haklarının korunmasını sağlamaktı. Bu haliyle cemiyet tamamen mesleki bir dayanışma örgütü görüntüsünde idi.

Yirmi üç maddeden oluşan cemiyet nizamnamesinde, cemiyetin işleyişi, üye ve idare heyeti seçimleri, gelirleri ve harcamalarının nasıl yapılacağı tespit edilmiştir.167 Nizamname üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde cemiyetin kuruluş maksadı, ikinci bölümde teşkilat yapısı, üçüncü bölümde ise idare heyetinin seçimi ve vazifeleri belirtilmektedir.

Cemiyetin akıbeti ve faaliyetleri hakkında fazla bilgi bulunmamakla birlikte, cemiyet muhtemelen Kastamonu Gençler Kulübü ile birleşmişti. Açık Söz gazetesini çıkaranlar arasında ve Gençler Kulübü üyeleri arasında çok sayıda ihtiyat zabiti bulunması bu ihtimali doğrulamaktadır.

H. Kastamonu İlim Derneği

Dernek bölgenin tarihi, coğrafi, iktisadi, sıhhi, içtimai ve zirai meselelerini tetkik etmek üzere öğretmeler tarafından kurulmuştur.168

Derneğin kuruluş çalışmalarını 8 Mayıs 1922 tarihinde Muallimler Cemiyeti merkezinde yapılan toplantılarla gerçekleştirdi. Bu toplantılarda alınan kararlara göre; dernek başkanlığına Vali Rafet Bey getirildi. Üyeler ise Belediye Başkanı Fazıl Berki, Trabzon milletvekili ve İstiklal Mahkemesi üyesi Benizade Hamdi Beylerdi. Toplantılarda alınan kararlar gereği, cemiyet nizamnamesinin hazırlanması için, Benizade Hamdi, Sıhhiye Müdürü Talat Beyle Açık Söz gazetesi yazarlarından Davavekili Abdulahat Nuri ve İsmail Hakkı (Uzunçarşılı) görevlendirildi.169

Derneğin kurucu üyeleri arasında yer alan İsmail Hakkı Uzunçarşılı Açık Söz'de yayınladığı makalede170 bölge tarihinin ve coğrafyasını araştırılmasının üzerinde durarak, vilayet salnamelerine ve tarihimize geçecek yanlış bilgilerin bu vasıta ile önleneceğini ileri sürmektedir.

Bölge tarihinin araştırılması konusunda İlim Derneğinin amacına uygun olarak İsmail Hakkı Uzunçarşılı bölge tarihi ile ilgili yerel basında seri makaleler yayınlamaya başladı. Daha sonra derneğin faaliyetlerine katkıda bulunmak için bölgede yaptığı gezileri de yazı dizisi olarak yayınlayan Uzunçarşılı, devrin ve bölge tarihinin aydınlnmasına katkıda bulunmuştur.

3 Temmuz 1922'de kurucu üyeler bir araya gelerek "heyet-i idare" ve "üç ilim encümeni" üyelerini seçtiler. Sekiz kişiden oluşan heyet-i idare üyeleri arasında şu isimler bulunuyordu; Vali Rafet Bey, Maarif Müdürü Sadık Bey, Açık Söz Gazetesi Müdürü Hüsnü Bey, Sanayi Müdürü Talat Bey, Sıhhiye Müdürü Ali Kemal Bey, Sultani Müdürü Şükrü Bey, Çoruhluzade Hilmi, Davavekili Abdulahat Nuri Bey.

5-8 Temmuz 1922'de Açık Söz gazetesinde yayınlanan İlim Derneği nizamnamesi otu üç maddeden oluşmakta idi. Bu otuz üç madde altı bölümde toplanmıştı. Birinci bölümde derneğin amacı, "Kastamonu vilayetinin ahval-i tarihe ve coğrafya ve ahval-i içtimaisini"171 araştırarak ortaya çıkarmak, bu konularda eserler vücuda getirerek milli benliğin ve medeniyetin gelişmesine katkıda bulunmak şeklinde ifade edilmektedir. İkinci bölümde "Teşkilat ve Aza" başlığı altında "aza-faale" "maarif" ve "fahri" olmak üzere üç nevi üye bulunacağı belirtilmektedir. Üçüncü bölümde "heyet-i Umumiye" başlığı altında umumi heyetin yetki ve çalışması ayrıntılı olarak ortaya konmaktadır. Dördüncü bölüm "Heyet-i İdare"nin seçilme, çalışma ve denetimini tanzim etmektedir. Beşinci bölümde "Encümenler ve Heyet-i Merkeziye" başlığı altında kurulan "tarihi, coğrafi, içtimai" üç komisyonun çalışması, üye sayısı, yeni komisyonlar kurulması şartlarını içermektedir. Altıncı bölüm, cemiyete bağlı şubeler kurulması, çalışmaları ve denetlenmesini içeren maddelerden oluşuyordu.

Dernek faaliyetlerini vali Rafet Beyin Adana'ya tayin olmasına kadar sürdürdü.172 Derneğin en önemli katkısı bu dönemde Kastamonu basınında bölge tarihi ve coğrafyası üzerine yapılan yayınların artmasıdır.
Kastamonu İlim Derneği ile aynı amacı paylaşan başka bir dernek ise "Bartın İlim ve İrfan Derneği"dir. Maarifi yükselme amacı ile kurulduğu belirtilen derneğin fahri başkanı vali Cemal Bey'di.173

I. Himaye-i Etfal Cemiyeti

I. Dünya Savaşı ve arkasından devam eden Milli Mücadele pek çok insanın cephelerde şehit olması ile geride kalan yetimlerin bakım ve barınmalarını gündeme getirmişti. Kastamonu ve civarının savaşlarda en fazla şehit veren iller arasında yer alması, yetimlerin bakım ve barındırılması için yardımseverleri harekete geçirmek amacı ile cemiyetin Ankara merkeze bağlı olarak 19 Şubat 1922 tarihinde Kastamonu şubesi açılmıştır.174

Kastamonu şubesinin açılmasına önayak olan Kastamonu İstiklal Mahkemesi başkanı Necati Bey'dir. Necati Bey aynı zamanda Ankara merkez şubenin de kurucu üyeleri arasında yer almaktadır.

Cemiyet yardım cemiyeti özelliği taşıması dolayısıyla halkın konu üzerindeki hassasiyet ve dikkatini çekmek üzere her konuda olduğu gibi bu konuda da Açık Söz gazetesi ile işbirliği içinde gazetede 17 Şubat 1922 tarihinde bir başmakale ile cemiyetin önemini dile getirdi.175 Gazete 18 Şubat 1922 tarihli nüshasında da Umumi nizamnameden bazı alıntılar yaparak, önemli noktaları vurgulamaya çalıştı. Bu tanıtım yazılarından sonra 19 Şubat tarihinde cemiyet kurularak çalışmalarına başladı.

20 Şubat 1922 tarihinde belediye binasında İstiklal Mahkemesi başkanı Necati Beyin başkanlığında bir araya gelen kurucu üyeler, şubenin yürütme organı olan "heyet-i idare"yi seçtiler.176 Buna göre, başkanlığa Şeyh Ziya Efendi, ikinci başkanlığa, Doktor Fazıl Berki Bey, katipliğe; Ali Emin Şefik Bey, veznedarlığa; Ali Çavuş zade Gökmen Bey, muhasipliğe ise Açık Söz gazetesi müdürü Hüsnü Bey seçildi.

Şubenin faaliyetleri arasında kimsesiz çocukları sünnet için düğün düzenlemek,177 yardım kampanyaları düzenleyerek organize etmek,178 gibi faaliyetler bulunmaktadır. Yine şehirde yetim çocuklar için yetimhane açılması için çalışmalarda bulunulmuştur.179

İ. İçki ile Mücadele Cemiyeti

Cemiyet vali Cemal Bey tarafından Nisan 1920 yılı başlarında kurulmuştur. Cemal Beye göre, böyle bir cemiyetin kurulması bir taraftan Rum ve Ermenilere gidecek olan içki parasını önlemek, diğer yandan toplum içerisinde sarhoşluktan dolayı çıkabilecek karışıklığı önlemek ve muhafazakar halkın Milli Mücadeleye daha gönülden katılmasını sağlamaktı.180

Açık Söz gazetesinin 11 Nisan 1920 tarihli nüshasında yayınlanan, cemiyet nizamnamesine göre; vilayette valinin sancak, kaza ve nahiyelerde idare amirlerinin başkanlığında üç kişiden oluşan kurullar vasıtasıyla mıntıkalarındaki içki satan yerleri kapatacaklardı. İçki satmakta ısrarlı kişilerle, içki içerek sarhoş olanlar polis ve jandarmaya teslim olunacaktı.181 Cemal Bey bunlara ceza verilmesi konusunda da yetkisini kullanarak, içki içenlere yüz sopa cezası verilmesini, bu suçu tekrarlayanların vilayet haricine sürülmesini emretmişti. Jandarma ve polis tarafından ele geçirilen içki ve hammaddesinin imhasını istedi. Daha sonra "men-i müskirat" kanunu TBMM'sinden çıkarak Kastamonu'da başlatılmış olan uygulamanın tüm yurda yayıldığı görülür. Cemiyet ayrıca içkinin kötülüklerini halka anlatmak amacı ile çeşitli konferanslar düzenlemiştir. Açık Söz gazetesi de içki aleyhindeki yazıları ile cemiyeti desteklemiştir.182

J. Cide Evlendirme Cemiyeti

Cemiyetin kurulma amacı, ilçede çok sayıda dul kadının açıkta, geçim sıkıntısı ile başbaşa kalmasıdır. Ayrıca ilçede bütün Anadolu'da olduğu gibi gelenekler dolayısıyla evlenmek zordur. Cide erkeklerinin maden ve denizcilik gibi işlerde çalışmaları ve savaşlarda verilen kayıplar dolayısıyla Cide ileri gelenleri böyle bir derneğin kurulmasına öncülük etmişlerdi.183

Cemiyet hükümet ve hayırsever zenginlerden aldığı yardımlarla bir evlilik kampanyası başlatmıştı. Bu kampanyalarda Cide'ye bağlı İlyasbey'de 28, Horsa'da 38, Baltacı'da 25, Güble'de 23, Tırfor'da 28 kız ve dul evlendirilmişti.184

K. Himaye-i Ahlak Cemiyeti

Cemieyet Kastamonu merkezinde 6 Eylül 1920'de kurulmuştu. Gayesi ise fuhuşla mücadele idi. Cemiyet bu gaye için konferanslar vermekte ve yerel basında makaleler yayınlanmasını sağlamakta idi. 185

L. İslam Kadınları Çalıştırma Yuvası

Kadınları Çalıştırma Derneği kimsesiz ve bilgisiz kadınlara iş sağlamak amacı ile kurulmuştu. Bu amaçla her hafta pazartesi günleri şehrin ileri gelen aydın hanımları tarafından hayat ve yurt bilgisi dersleri veriliyordu.186

Açık Söz gazetesi koleksiyonlarında ise cemiyetle ilgili ilk bilgi 12 Eylül 1920 tarihini taşımaktadır. Söz konusu haberde, Ekim ayı içerisinde "İslam Kadınları Çalıştırma Yuvası" adında bir derneğin "İstinaf müdde-i Umumisi Hasan ve Telgraf başmüdürü Enver beylerin hanımları" tarafından kurulmasına çalışıldığı yazılıdır. Habere göre; Dernek biçki, dikiş ve nakış işleri öğretecek, böylece Türk kadınının kendi işlerini kendisinin yapması sağlanacaktı.187 Yine Açık Söz gazetesi 9 Kasım 1920 tarihli nüshasında, "Reji müdürü Ömer Beyin kerimeleri hanımefendi" tarafından bir hafta önce "İslam Kadınları Çalıştırma Derneği" adıyla bir derneğin açıldığını yazmaktadır.188

Batı Karedeniz Bölgesi Milli Mücadele tarihimiz açısından önemli bir yere sahiptir. Bu önemini en fazla silah ve cephane taşımacılığı göstermiş olmasına rağmen, dernekleşme, istihbarat ve askeri teşkilatlanma açılarında da bölge son derece önem kazanmıştır. Bölgede kurulmuş olan çeşitli dernekler, Milli Mücadele süresince bölge insanının sivil toplum örgütlenmesine verdiği önemi göstermesi yanında, devlet-toplum bütünleşmesi ile toplumun çeşitli sorunlarına kendi aralarında teşkilatlanarak nasıl çözümler ürettiklerini göstermesi açısından da önemlidir.

Savaş ve askeri teşkilatlanma dediğimizde aklımıza gelen en önemli nokta savaşın yürütüldüğü cephelerdir. Milli Mücadele tarihimiz açısından bu yön sürekli olarak vurgulanan bir noktayı teşkil etmesine karşılık, Batı Karadeniz bölgesindeki askeri teşkilatlanma bize cephe kadar cephe gerisinin de askeri teşkilatlanma açısından önemli olduğunu göstermektedir. Gerek askeri istihbarat örgütlenmesi gerekse bölge güvenliği açısından meydana getirilen askeri yapılanma kurtuluş mücadelemizin cephe gerisinin yansıtması açısından da önem arz ettiğini göstermektedir.

Kurtuluş Savaşı Sırasında İstanbul Hükümetleri İle Kuvâ-Yı Milliye Arasındaki Münasebetler/Prof. Dr. Metin Ayışığı

İtilaf devletleri, 30 Ekim 1918'de çok ağır koşullar taşıyan ve bazı maddeleri açısından da birtakım gizli amaçları olduğu aşikar olan Mondros Mütarekesi'ni Osmanlı Hükümeti'ne imzalatmış bulunuyorlardı. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson'un 14 maddeden ibaret programında, "milletlerin kendi kaderine hakim olmasını" temin eden 12. maddeyi, Osmanlı Devleti de kabulde bir beis görmeyerek benimsemişti. Mustafa Kemal Paşa'nın ifadesiyle, gerçekten kabul edilebilecek olan bu prensibin uygulaması yönünde Birleşik Devletlerin bir icraatı görülmediği gibi, İtilaf Devletleri mütareke hükümlerini çok geçmeden ihlal ettiler.1 Başta İstanbul ve İzmir olmak üzere memleketin işgal edilmeye başlanması üzerine, meseleyi siyaseten çözmeyi tercih eden Osmanlı Hükümeti'nin başarısız kalması karşısında durumu yerinde ve doğru olarak tespit eden askerî yetkililer, gerekli tedbirleri almakta gecikmediler.

14 Ekim 1918 tarihinde sadarete getirilen Mareşal Ahmet İzzet Paşa, 25 gün gibi kısa süren iktidarında Mondros Mütarekesi'ni imzalamaya mecbur kalmasına rağmen, önemli işler de başarmıştır. Rumların muhtemel taşkınlık ve tahriklerine karşı gerekli tedbirleri almış, önemli kilit noktalarına devletin takdir ve güvenini kazanmış şahsiyetleri tayin etmiştir.2 Yusuf İzzet Paşa'yı karargâhı Bandırma'da bulunan 14. Kolordu Kumandanlığı'na,3 Cevad (Çobanlı) Paşa'yı Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Riyasetine,4 3. Kolordu Kumandanı Miralay İsmet Bey'i Harbiye Nezareti Müsteşarlığı'na tâyin etmiştir.5 31 Ekim 1918'de de Birinci Kafkas Kolordusunu lâğvederek, Kâzım Karabekir Paşa'yı Harbiye Nezareti emrine almıştır.6 Kaldırılmış bulunan "Teşkilat-ı Mahsusa" Başkanı Albay Hüsamettin (Ertürk) Bey'in emrindeki depolarda bulunan silah ve cephanenin anî baskınlarla boşaltılarak Anadolu'ya sevkine göz yummuştur.7

Ahmet İzzet Paşa Hükümeti'nin istifasından sonra, 11 Kasım 1918'de sadarete getirilen Tevfik Paşa Dönemi'nde Türkiye aleyhine olan hareketlerde gözle görülür bir hızlanma meydana gelmiştir. İstanbul'da bulunan okullar, kışlalar, resmî ve özel binalar yabancı askerler tarafından işgal edilmiştir. Fransız ve İngiliz askerleri memleketin diğer yerlerinde bu hareketlerine devam ederken, yapılan baskılara daha fazla dayanamayan Sultan Vahdeddin, 21 Aralık 1918'de bir irade ile Meclis-i Mebusanı feshetmiştir.8 Bu gelişmeler karşısında Tevfik Paşa'nın istifa etmesi üzerine hükümeti kurma görevi Damat Ferit Paşa'ya verildi. 4 Mart 1919 tarihinde iktidara gelen Damat Ferit ilk icraat olarak Divan-ı Harb-i Örfî'de bulunan sivil üyelikleri kaldırarak sadece askerleri bıraktı.9 Böylece eski İttihat ve Terakki kabinelerinde görev almış nazır ve bazı üst düzey yöneticiler tutuklanmaya başladı.10

Bu sırada tüm memlekette büyük heyecan ve tepkiye sebep olan bir hadise meydana gelmiş; Yunanlılar, İtilaf Devletlerinin de desteği ile 15 Mayıs 1919'da İzmir'i işgal etmişlerdi. İzmir'in işgalinin ertesi günü, 16 Mayıs 1919'da "Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Reisi" Cevat Paşa "Her kıt'a toplu, silah başında ve disiplinli kalmalıdır" şeklindeki emrini verdi. Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa ise, ilk iş olarak Batı Anadolu'daki buhranlı duruma düzen vermek ve tedbir almak, dağılan 17. Kolordunun 56. fırkasını yeniden derleyip toparlamak göreviyle Albay Bekir Sami Bey'i (Kunduk) Batı Anadolu'ya gönderdi. Bandırma' daki 61. tümenin başına da Albay Kazım (Özalp) Bey' i getirdi.

Yunanlıların İzmir'den sonra Urla, Çeşme, Torbalı ve Menemen'i işgal etmeleri üzerine, Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Cevat (Çobanlı) Paşa, 22 Mayıs 1919 tarihinde ilgili makamlara gönderdiği şifre emirde, her çeşit malzeme, silah ve cephanenin emin yerlere naklettirilmesini ve silah teslimi gibi zilletlere meydan verilmemesini istedi.11 Gerçekten verilen bu emirler çok cesurcaydı. Çünkü Mondros Mütarekesi gereğince silahların müttefiklere teslimi gerekiyordu. Halbuki bu işi uygulamaya memur olan en yetkili bir makam, mütarekenin bu hükmünü hiçe sayarak silahların teslim edilmemesini istiyordu.

Bu arada Ayvalık'ta bulunan 172. Alay Kumandanı Yarbay Ali (Çetinkaya) Bey, 28/29 Mayıs sabahı karaya çıkmak isteyen Yunan birliklerini, emrindeki az sayıda kuvvetle karşıladı. Balıkesir mutasarrıfı ile 172. Alay Kumandanı'nın çarpışmaların başladığını bildiren telgraflar üzerine,12 mesele hemen Meclis-i Vükela'da görüşüldü. Meclis hararetli tartışmalardan sonra, bilhassa Ahmet İzzet Paşa'nın teklifiyle, "Düşman ilerlediği takdirde ateşle karşılık verilmesi ve direnilmesi, ancak lüzumunda geri çekilmek de dahil olmak üzere, askerin esir düşmemesi için gerekli tedbirlerin alınmasına" karar verdi.13

Teslimiyetçi bir çizgide yürüyen hükümetin Dahiliye Nazırı Ali Kemal Bey, 22/23 Haziran 1919'da Balıkesir Mutasarrıflığı'na gönderdiği bir yazıda, işgaller ne denli haksız olursa olsun, hakkımızı ancak siyaseten savunabileceğimizi, karşı koyarak bu meselenin üstesinden gelinemeyeceğini, açık talimata aykırı hareket edenlerden hesap sorulacağını bildirmiştir. 14 Üstelik Harbiye Nazırı'nın da 14. Kolordu'ya gönderdiği yazı Dahiliye Nazırı'nın görüşlerini destekler mahiyetteydi.15 Buna rağmen Konya vilayeti ile Karesi ve Kütahya sancaklarında, daha bazı yerlerde ordu müfettişlerinin emriyle 1311 ve 1316 doğumlular silah altına çağrılmış ve diğer doğumlulardan da gönüllüler toplanmaya başlanmıştı. Üstelik bunların sefer masrafları için de halktan yardım toplanıyordu.16 Bunun üzerine Dahiliye Nazırı, bütün vilayetlere ve mutasarrıflıklara gönderdiği şifre genelge ile, hükümetten böyle bir emir verilmediği için, bu tür hareketleri tertip edenlerin şiddetle cezalandırılacağını bir kere daha yineliyordu.17 Öyleyse, Dahiliye Nazırı için herşey bitmiştir. Karşı koyarak boş yere insanımızı kırdırmaya gerek yoktur. Paris'te toplanan konferans son ümittir. Bunun için merkezden emir almadan bu tür hareketlere girişenlere mani olunmalı, ahali ikaz edilmeliydi.18 Gelişmelerden son derece endişeye düşmüş olduğu anlaşılan Damat Ferit Hükümeti, "Müdafaa-i Millîye ve Redd-i İlhak" Cemiyetlerinin çalışmalarına asla yardımcı olamayacağını ilan ediyordu. Bütün bunlardan bir netice alamayan hükümet, Dahiliye Nazırı Adil imzasıyla 29 ve 30 Temmuz 1919 tarihiyle hemen tüm vilayet ve mutasarrıflıklara gönderdiği şifre telgrafla, Mustafa Kemal Paşa ile Rauf Bey'in yakalanarak derhal İstanbul'a gönderilmelerini istedi.19 Damat Ferit'in bu icraatlarına ancak bir hafta dayanabilen Ahmet İzzet Paşa, senelerce kumandası altında birlikte çalışmış olduğu, memleketin bu iki güzide evladının tutuklanmasına karşı çıkarak, 29 Temmuz 1919'da istifasını vererek hükümetten çekilmiştir.20 Diğer taraftan, 3. Ordu Müfettişliği görevinden alınmış olan Mustafa Kemal Paşa'nın askerlik mesleğinden kovulmasına, haiz olduğu nişanlarla, uhdesinde bulunan fahrî yaverlik rütbesinin kaldırılmasına karar verildi.21 Bu arada Damat Ferit, Kuvâ-yı Milliye'ye karşı istenilen şekilde hareket etmediğine kanaat getirdiği Harbiye Nazırı Nazım Paşa'yı görevinden alarak, 13 Ağustos 1919'da bu göreve, "Kuvâ-yı Millîye'nin hakkından ben gelirim" diyen emekli Ferik Süleyman Şefik Paşa'yı getirdi. Bununla da yetinmeyerek, Kolordu kumandanlarının "Kolordu ahz-ı asker" başkanlıkları ile şifreli muhaberede bulunmalarını yasakladı.22

Fakat Kolordu kumandanları bu emri dinlemediği gibi, 28 Ağustos'ta azledilen 20. Kolordu Kumandanı Ali Fuat Paşa'nın yerine tayin edilen Mirliva Ahmet Hulusi Paşa'ya baskı yaparak bu görevi kabul etmesini engellediler. Damat Ferit, kendisine muhalif olan çevreleri sindirmek amacıyla teşkil ettirdiği Divân-ı Harplerle, eski İttihad ve Terakki kabinelerinde görev almış birçok devlet adamını mahkemeye sevk etmiştir.23 İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiser Vekili Amiral Webb'e aralarında Ahmet İzzet, Mustafa Kemal, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşaların da bulunduğu gizli bir liste vererek; "siyasî düşmanlarım" diye nitelediği bu kişilerin tutuklanarak Malta'ya sürgün edilmelerini istemiştir.24

Bütün bunlara rağmen, Anadolu'da bazı ordu komutanlarınca, hükümetin icraatlarına ters düşen emirler verildiği de oluyordu. Nitekim, Yunanlılara karşı halkın gösterdiği direniş karşısında, 2. Ordu Müfettişliği, "Ahz-ı asker kalemi riyaseti"ne yazdığı şifre telgrafta, millî hareketin engellenmemesini, her suretle takviye ve tanzimi hususunun tüm mülkî ve askerî memurların ve memleketin ileri gelenlerinin vatanî vazifesi olduğunu bildirmiştir.25

Ancak, karşı tedbirleri, yani hükümetin çete olarak nitelendirdiği Kuvâ-yı Millîye'nin hemen dağıtılmasını isteyen ve destekleyen İtilaf Devletleri idi.26 Bu gelişmeler karşısında Heyet-i Temsiliye, tüm hareketini Ferit Paşa Hükümeti üzerinde toplamaya özen göstermiştir. Hükümetin takip ettiği düşmanca tutum karşısında Mustafa Kemal Paşa, Dahiliye Nazırı'na çektiği 11 Eylül 1919 tarihli telgrafında, milletin güvenini kazanmış yeni bir hükümet kuruluncaya kadar, Türk milletinin İstanbul Hükümeti ile muhabere ve münasebette bulunmayacağını, ordunun da milletten ayrılmayacağını bildirmiştir.27

Sivas Kongresi ertesinde Dahiliye Nazırı Adil Bey ve Harbiye Nazırı Süleyman Şefik Paşa'nın Kuvâ-yı Milliye hareketine karşı yürüttüğü çabaların sonuçsuz kalması hükümetin durumunu hayli sarsmıştı. Kabine üyeleri arasında anlaşmazlık baş göstermesi ve memleketin her yanından hükümetin çekilmesi için telgraflar yağmaya başlaması üzerine Damat Ferit Paşa, 1 Ekim 1919 tarihinde hükümetin istifasını verdi. Yeni kabineyi kurma görevi önce Tevfik Paşa'ya verilmişse de, onun görevi kabul etmemesi üzerine, bu göreve Ali Rıza Paşa getirildi. 2 Ekim 1919'da iktidara gelen kabinenin ilkesi, "Meşrutiyet'in takviyesi ve Anadolu ile anlaşma ve yakınlaşmanın teminini sağlamaktı."28 Bunun yanı sıra Kuvâ-yı Millîye'ye sempati duyan ve millî birliğe taraftar olanların bu kabinede bir araya gelmesi, Heyet-i Temsiliye'yi umutlandırmıştı. Sadrazam Ali Rıza Paşa, ilk iş olarak Cevat (Çobanlı) Paşa'yı yeniden Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyasetine getirdi.29 Harekat-ı Millîye'ye ait telgrafnameler eski hükümet tarafından murakabeye tabi tutulmakta idi.30

Ali Rıza Paşa Kabinesi, 11 Ekim 1919 tarihli toplantısında, Kuvâ-yı Millîye ile ilgili telgrafların denetlenmeye tabi tutulmaları hakkında, Damat Ferit Paşa Hükümeti'nce getirilen tahdit usulünü kaldırdı.31 Bu arada Mustafa Kemal Paşa, 7 Ekim 1919 tarihinde padişaha bir telgraf çekerek, Damat Ferit Paşa Kabinesi'ni azlettiğinden dolayı, millet adına teşekkür etmiştir.32 Sadrazam Ali Rıza Paşa da, Mustafa Kemal Paşa'ya çektiği 8 Ekim tarihli telgrafında, teşekkür telgrafına padişahın memnun olduğunu kendisine bildirmiştir.33 Bu gelişmeler üzerine, Mustafa Kemal Paşa, sadrazama bir telgraf çekerek, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde kabul edilen esaslara riayet edilmesi, "Meclis-i Mebusan" toplanıncaya kadar düşmanlarla herhangi bir taahhüde girişilmemesi, millî harekete katılmış veya bu hareketi tasvip etmiş olanlar hakkında yapılmakta olan soruşturmaların durdurulması gibi şartların kabul edilmesi halinde, Kuvâ-yı Millîye'nin hükümeti destekleyeceğini bildirdi. Ali Rıza Paşa Hükümeti de, Mustafa Kemal Paşa'ya bir telgraf çekerek, kendisiyle yüz yüze görüşmede bulunmak üzere Salih Paşa'nın Samsun yoluyla Amasya'ya gönderildiğini bildirdi.34 Böylece Amasya'da 20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında yapılan görüşmeler sonunda antlaşmaya varılarak bir protokol imzalanmıştır.35

Ancak, görülen o ki, Sivas Kongresi'nden sonra çok güçlenmiş olan Kuvâ-yı Milliyeciler, bu hükümet zamanında güçlerini daha da arttırmaya başlamışlardı. Bir ara Müşir Zeki Paşa'nın idaresi altında yeni bir hükümet kurulacağı haberi yayılması üzerine Mustafa Kemal Paşa, 2 Kasım 1919'da Harbiye Nazırı Cemal Paşa'ya, "Sadrazamın hiçbir şekilde iktidardan ayrılmamasını, aksi takdirde bütün memleketin tekrar İstanbul'la ilişkilerini keseceğini" bildirdi.36

Bu arada Harbiye Nezareti Levazımat-ı Umumiye Dairesi, Kuvâ-yı Millîye'nin iaşesinin temin suretine ait bir talimat yayınlayarak, teşkilatın iaşesinin bölgelerinde bulunan düzenli birlikler tarafından temin edileceğini, kumandanlarının da bölgelerinde bulunan Kuvâ-yı Milliye'nin mevcudunu, iaşe ettikleri insan ve hayvan adedini, fazladan beslediği kadrosu varsa ne yapması gerektiğini bildirmiştir. Ancak şu kaydı da koyarak, dikkatli olunmasını istemiştir: "Gerek tabelalarda ve gerekse iaşe cedvel ve makbuzlarında Kuvâ-yı Milliye namı derc edilmeyecek (Kolordunun kıtaat-ı sairesinden misafirdir.) mahlasıyla idhal ettirilecektir. Kıtaat-ı Nizamiyeden Kuvâ-yı Millîye iaşesine verilen iaşe mevaddı nazar-ı dikkati celb etmeyecek derecede te'min ve i'ta eylenecek ve bu husustaki muhaberat ve vesaik daima tarafımızca mahrem bir surette cereyan ve hıfz ettirilecektir. 4 Kanûn-ı evvel 1919."37 Ancak, Kuvâ-yı Millîye tarafından Gördes "Duyûn-ı Umumiye" sandığından makbuz mukabilinde bir miktar para, erzak ve saire alınması üzerine, Maliye Nezareti bu türlü müdahalelerin engellenmesi için Harbiye Nezareti'nce icap edenlere kat'i tebligat yapılmasını istemiştir.38 Bilindiği üzere, 3. Ordu Müfettişi iken görevine son verilen, bunu takiben askerlik mesleğinden istifa eden Mustafa Kemal Paşa hakkında, önceki hükümet tarafından askerlikten ihraç ve sahip olduğu nişan ve madalyalarla, fahrî yaverlik rütbesinin alınmasına dair 9 Ağustos 1919 tarihinde bir irade-i seniyye çıkarılmıştı. Bu kere Harbiye Nezareti, bu muamelenin bir mahkeme kararına iktiran etmemesi sebebiyle kanunen uygun olmadığı için düzeltilmesi, sahip olduğu nişan ve madalyaların iadesi ile yalnızca askerlikten istifasının kabulüne dair 28 Aralık 1919'da bir tezkere verdi.39 Bunun üzerine 29 Aralık 1919 tarihinde toplanan Vükela Meclisi, hiçbir Divân-ı Harb'in hükmüne dayanmaksızın yapılan bu muamelenin düzeltilmesi hususunda, Mustafa Kemal Paşa'nın askerlikten istifa, fakat "tard olunmuş" tanınmasına ve geri alınan nişan ve madalyalarının iadesi için bir iradenin alınmasını gerekli görmüş, ancak "fahri yaverlik" rütbesinin doğrudan doğruya padişah tarafından verilmiş olmasından dolayı bu hususta bir şey denilemeyeceğine karar vermiştir.40

Bu hükümet Kuvâ-yı Millîye ile eşkiya çetelerini kesinlikle ayırmış, "Kuvâ-yı Millîye" unvanını şahsî menfaatlerinin teminine alet edinen ve buna cüret edenler hakkında kanunî soruşturma başlatmıştır.41 Nitekim Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Dairesi, Nazilli'de Aydın Mutasarrıf Vekili'ne "Gayet müsta'cel, dakika te'hiri gayr-i caizdir" kaydıyla gönderdiği şifre telgrafla, Demirci Mehmet Efe'ye isnad edilen olayların kendisinin "mazhar-ı afv"ı olmazdan ve harekat-ı milliyeye iştirak etmezden evvelki zamana ait olduğu ve halen kendisinin asayişin muhafazası ve vatanın müdafaası uğrunda çalışmakta bulunduğunu bildirmiştir.42 Bu sırada millî kuvvetlerin Batı Cephesi'ndeki taarruzları üzerine, General Milne, Harbiye Nezareti'ne gönderdiği sert bir nota ile, müttefik birliklerine karşı girişilen bu harekatın derhal durdurulmaması halinde, "şimdiki mevkilerinden ileri gitmemeleri" için Yunanlılara vermiş olduğu emri kaldıracağını ve onlara "daha ileri mevziler almaları hususunda" yeni emirler vermek zorunda kalacağını bildirdi.43 Bu gibi tehditler millî kuvvetleri yıldırmamış olsa da, Batı Anadolu'da büyük bir toprak parçası daha Yunanlılara verilmiş oluyordu. "Milne Hattı" adı verilen, Türk ve Yunan kuvvetlerinin geçemeyecekleri bu hat hususunda general, 3 Kasım 1919'da Osmanlı Hükümeti'ne bir nota vererek, Kuvâ-yı Milliye'nin 12 Kasım tarihine kadar bu hattan 3 km. geri çekilmesi gerektiğini bildirmiştir.44 Ancak Harbiye Nazırı Cemal Paşa, General Milne'e gönderdiği bir nota ile, bu durumun meydana getireceği mahzurlara işaret ederek, hükümetin vereceği geri çekilme emrinin dinlenmeyeceğini bildirmiştir.45 Kuvâ-yı Milliye harekatının devam etmesi karşısında son derece hiddetlenen General Milne, Harbiye Nezareti'ne çok sert bir nota vererek, bu durumdan Osmanlı Hükümeti'ni sorumlu tuttu. Fakat Harbiye Nazırı'nın da bu notaya cevabı onun kadar sert oldu. Notada bu duruma Yunanlıların yaptıkları zulüm ve vahşetin sebep olduğunu belirterek, memleketlerini korumaya çalışan Türk halkını bu işten menetmeye kimsenin muktedir olamayacağını bildirdi ve barış konferansına bu cevabın da duyurulmasını istedi.46 Bu sırada, İzmir'in Yunanistan'a ilhak edileceği haberleri üzerine, Sadrazam Ali Rıza Paşa ve Hariciye Nazırı Reşit Paşa, Amiral de Robeck'i ziyaret ederek, böyle bir teşebbüs vukuunda Anadolu'da çok vahim durumların ortaya çıkabileceğini bildirdiler. Amiralin meseleyi Londra'ya yazacağı sözüne rağmen, Osmanlı Hükümeti, 23 Aralık 1919'da Mustafa Kemal Paşa'yı gelişmelerden haberdar etti. Ayrıca gerekli talimatın gönderilmek üzere olduğunu bildirerek, bu husustaki mütalaasını sordu. Bu sıralarda Ankara'ya varmış olan Paşa, 29 Aralık'ta bu yazıya verdiği cevapta, "İzmir'in ilhakı teşebbüslerine siyaseten ve fiilen karşı konulacaktır" şeklinde üstü kapalı bir cevap verdi.47

Nihayet 12 Ocak 1920 tarihinde açılan Meclis-i Mebusan, 28 Ocak'ta yapılan gizli celsesinde "Misâk-ı Millî"yi kabul etti. İtilaf Devletlerinin emellerine ters düşen bu kararları Osmanlı Meclisi altında yayımlamak gerçekten büyük bir cüretti. Çünkü İzzet Paşa Kabinesi'nden sonra iş başına gelen Osmanlı hükümetleri, müttefik devletlerin ileri sürdükleri hemen her isteği kabul etmek zorunda kalmışlardı. Üstelik İtilaf Devletleri bu iktidar Dönemi'nde, düzenli Türk birlikleri ve Kuvâ-yı Millîye'nin birbirlerine daha çok yardım etme durumuna girdiğini görmekte gecikmediler. Çünkü Harbiye Nazırı Cemal Paşa ile Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Cevat Paşa, Kilikya'da Fransızlara, İzmir'de de Yunanlılara karşı direnen Kuvâ-yı Milliye'ye açık destek vermişlerdi. Bu sebeple paşaların görev başında kalmalarına tahammülleri kalmayan İtilaf Devletleri yüksek komiserleri, 20 Ocak 1920'de Osmanlı Hükümeti'ne bir nota vererek, Cemal ve Cevat Paşaların 48 saat içinde görevlerinden uzaklaştırılmalarını istediler.48

Hükümet bu suçlamalara karşı kendisini savunduysa da, istifa edip Damat Ferit'e yeniden iktidar yolunu açmamak için, 21 Ocak 1920 akşamı paşaların istifa etmiş olduklarını bildirdi.49 Ancak 3 Mart 1920'de hükümetin istifası bölgedeki karışıklık ve müdahalelerin daha da artmasına sebep oldu. Yeni hükümeti kurma görevi Salih Paşa'ya verildi. 8 Mart 1920 tarihinde göreve başlayan Salih Paşa'nın işi gerçekten zordu. Nitekim, İtilaf Devletleri, zaten İstanbul'un Türklerde kalmasını istemediklerinden baskılarını daha da arttırmaya başladılar ve Osmanlı Devleti'ne barış şartlarını zorla kabul ettirmek için 16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal ettiler. Askerî ve mülkî erkandan pek çok devlet adamını tutuklayarak Malta'ya sürdüler.

Bununla da yetinmeyen İtilaf Devletleri, 27 Mart 1920'de Osmanlı Hükümeti'ne ortak bir nota vererek, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının İstanbul Hükümeti'nce red ve inkar edilmesini istediler. Kuvâ-yı Milliye hareketini "meşru hakların müdafaası" olarak nitelendiren Salih Paşa, İtilaf Devletlerinin isteklerini reddederek 2 Nisan 1920 tarihinde istifa etti. Böylece Mustafa Kemal Paşa, 16 Mart 1920'de, Sivas'taki 3. Kolordu Kumandanlığı'na gönderdiği bir yazı ile, İstanbul'da meclis dahil, hükümet daireleri ve telgrafhanelerin işgal edilmesinden dolayı, hilafet ve saltanat merkezi ile diğer resmî makamlara maruzatta bulunmanın mümkün olmadığını bildirdi. Ayrıca, milletçe alınması gerekli tedbirler için, bütün vilayetlerdeki sivil ve askerî amirlerden Heyet-i Temsiliye ile temasa geçmelerini istedi.50

Ayrıca 17 Mart 1920 günü İstanbul ile resmî ve özel telgraf konuşmalarını ve telgraf memurlarının kendiliklerinden yapacakları gizli konuşmaları yasakladı.51 Aynı gün, Heyet-i Temsiliye'nin bilgisi ve izni olmadıkça hiçbir makam ve hiçbir memurun İstanbul ile konuşma yapamayacağını ilgililere bildirdi.52 Aslında yerli ve yabancı çevreleri rahatsız eden Misâk-ı Millî idi. Bu gelişmeleri dikkatle takip eden Damat Ferit Paşa ve Hürriyet-İtilaf Fırkası, İstanbul'da Anadolu'daki gibi bir karşı kuvvet ortaya çıkmak üzere olduğu, fakat kendisi iktidar mevkiine dönerse, bu kere kesin bir darbe ile asayişi geri getireceğini ve Anadolu'nun kuvvetini yok edeceği konusunda ilgilileri ikna etti. Böylece İtilaf Devletlerinin baskısına daha fazla dayanamayarak istifa eden Salih Paşa'nın yerine, 5 Nisan 1920'de Damat Ferit Paşa sadaret makamına getirildi. Damat Ferit Paşa'yı yeniden iktidara getiren Hatt-ı Hümayun'da Kuvâ-yı Millîye aleyhinde hükümler vardı. Bunda Kuvâ-yı Millîyecilerin yaptıkları hareketler suç telakki kabul ediliyor, bu hareketleri teşvik ve tahrik etmiş olanların cezalandırılması isteniyordu.53 Bu bakımdan, Damat Ferit Paşa'nın bu iktidarı zamanında Ali Rıza ve Salih Paşaların icraatlarına tamamıyla ters düşen davranışlar meydana gelmiştir. Millî Mücadele hareketine karşı düşmanca ve çok sert tedbirlere başvuruldu. Ferit Paşa'nın bu hükümeti, Türk tarihine kara leke olarak geçmiş rezilce ve zalimce uygulamalara maruz kalmıştır. 8 Nisan 1920 tarihinde İngiltere Yüksek Komiseri Amiral de Robeck ile görüşüp, onayını aldıktan sonra 11 Nisan 1920'de Meclis-i Mebusan'ı dağıtmıştır.54

Ancak, iktidarın bu tutumu kendisine bir şey kazandırmadığı gibi, aksine Anadolu'da kurulmakta olan millî teşkilatın, bir devlet disiplini içerisinde meşru hale gelmesini kolaylaştırarak, hızlandırmıştır. Kuvâ-yı Millîye hareketini bir şekavet hareketi olarak niteleyen Damat Ferit, İngilizlerin de desteğini alarak, bu hareketi yok etmek için Kuvâ-yı İnzibatiye adıyla bir ordu meydana getirmiştir. 18 Nisan 1920 tarihinde kurulan, alay, tabur ve bölüklerden müteşekkil; sözde gönüllü, aslında maaşlı askerlerden meydana gelen bu teşkilatın başına Süleyman Şefik Paşa getirilmiştir.55 Bu arada TBMM, Damat Ferit'in Millî Mücadele aleyhinde meydana getirdiği olumsuz cereyanları önlemek, ayaklanmaları kışkırtanları, idare edenleri ve katılanları yola getirmek amacıyla 29 Nisan 1920'de çıkardığı Hıyanet-i Vataniyye Kanunu ile bu gibileri idam cezasına mahkûm etmiştir. Bu arada Kuvâ-yı Millîye yanlısı birçok kumandan, gıyablarında idama mahkûm olduğu gibi, Anadolu'ya geçerek Kuvâ-yı Millîye'ye katılan pek çok subay da askerlikten tard edilerek, ihraç edilmişlerdir.56

Bu sırada, 22 Haziran 1920'de Anadolu içlerine doğru ilerleyen Yunan kuvvetleri, 20 Temmuz'da bütün Trakya'yı işgal etmiş bulunuyorlardı. 17 Haziran 1920'de Paris'te toplanan konferansta, İtilaf Devletleri barışı imzalamak veya reddetmek hususunda Osmanlı delegelerine 27 Temmuz 1920 tarihine kadar süre tanıdı. Bunun üzerine 18 Temmuz 1920'de toplanan TBMM, "Misâk-ı Millî" sınırları içindeki millet ve vatanı kurtarmak için and içti. Buna karşılık 22 Temmuz 1920 tarihinde toplanan Saltanat Şûrası ise, antlaşmanın imzalanması yönünde görüş belirtti. Antlaşmaya doğru, kabinesinde esaslı değişiklikler yapmak isteyen Damat Ferit, 30 Temmuz 1920'de hükümetin istifasını verdi. Ertesi günü de son Damat Ferit Hükümeti kuruldu. Nihayet Paris'e giden Osmanlı delegeleri 10 Ağustos 1920'de Sevr Antlaşması'nı imzaladılar. Ancak, bu antlaşmanın parlamentolar tarafından tasdik edilmedikçe, bir anlam ifade etmeyeceğini çok iyi bilen İtilaf Devletleri yüksek komiserleri, Kuvâ-yı Millîye liderlerinin hareketlerinde ısrarları halinde; müttefiklerin, özellikle Yunan ordusunun yürüyüşe geçmesinin ve İstanbul'un elden çıkmasının kaçınılmaz olduğunu Ankara'ya anlatmak için bir Osmanlı heyetinin Anadolu'ya gönderilmesi gerektiğini kendi hükümetlerine bildirdiler.57 Damat Ferit Paşa ise, Ankara ile temas ve münasebette bulunulmaması, millîciler üzerine kuvvet gönderilmemesi ve onlarla pazarlığa girişilmemesi yönünde görüş belirtti.58 Aslında İtilaf Devletleri, Ferit Paşa kabinesinden ümitlerini tamamen kesmiş ve bu devletlerin bir kere daha büyük bir savaş yükünü çekemeyecekleri ortaya çıkmıştı.

Üstelik henüz ne Osmanlı Meclisi ne padişah ve ne de hükümet tarafından imzalanmış olan Sevr Antlaşması hususunda, artık Ankara Hükümeti'ni de hesaba katmak zorundaydılar. İlk adımda, Anadolu ile irtibatı sağlamak için sadrazamın görevden uzaklaştırılması hususunda görüş birliğine varan yüksek komiserleri, 11 Ekim 1920'de padişahla yaptıkları gizli görüşmede Damat Ferit'in değiştirilmesini istediler.59 Anadolu ile anlaşabilecek hükümet teşkili konusunda Tevfik Paşa üzerinde karar kılınması üzerine tüm çabaları sonuçsuz kalan Damat Ferit Paşa, 16 Ekim 1920 günü hükümetin istifasını verdi.

Son Osmanlı Hükümeti

Nihayet 17 Ekim Pazar günü, Amerika Birleşik Devletleri temsilcisi dahil İngiltere, Fransa ve İtalya yüksek komiserleri Padişah tarafından kabul edildiler. Hepsinin adına konuşan İngiltere yüksek komiseri, hükümetlerinden aldıkları talimata göre, Anadolu ile anlaşabilecek bir hükümet teşkil edilmesini Padişah'tan rica etti.60 Bunun üzerine yeni hükümeti kurma görevi Tevfik Paşa'ya verildi. 21 Ekim 1920 tarihinde göreve başlayan yeni kabinenin programında şu satırlar dikkat çekiciydi: "Beniyye-i vatanda hadis olan ve mevcudiyet-i devleti gayr-i muayyen avakıba sürükleyen ikiliği vâkar-ı devlet ve millet ile mütenasip surette bertaraf ederek mevcûdiyet-ı millîyemizi siyanet ve te'min etmek hey'etimizin ilk vazifesi olacaktır".61 Yani hükümetin amacı, Anadolu ile samimi bir şekilde uzlaşmak ve devletin çıkarlarına uygun bir barış antlaşması imzalandıktan sonra ikiliği kaldırarak Osmanlı hanedanının hakimiyeti altında gerçek bir meşrutiyet, sağlam ve düzenli bir idare kurmak ve sağlamak olarak özetlenebilir.62 Bu nedenle hükümet ilk olumlu adımı atmış; önceki hükümet döneminde Kuvâ-yı Milliye'ye yardım etmelerinden dolayı kürek mahkûmiyeti, sürgün gibi çeşitli cezalara çarptırılmış olan mahkûmların affedilmelerine karar vermiştir.63

İstanbul'daki İtilaf Devletleri yüksek komiserleri 25 Ekim'de, Sevr Antlaşması'nın derhal tasdik edilmesini isteyen müşterek bir notayı Osmanlı Hükümeti'ne verdiler.64 Fakat aynı gün hükümetin yapmış olduğu "siyasî beyan" İtilaf Devletleri yüksek komiserlerini hiç de memnun etmedi. Çünkü bu beyanda, hükümetle milletin elele vererek çalışması gerektiğine inanıldığı, barış antlaşmasının anayasanın icaplarına uygun olarak tasdik edilebilmesi için, birlik etrafındaki gayretler bir sonuca ulaşır ulaşmaz, Meclis-i Meb'usan'ın toplantıya çağrılacağı açıklanıyordu.65 Ayrıca İtilaf Devletleri'nin 25 Ekim 1920 tarihli notasına verilen 5 Kasım 1920 tarihli cevabî notada, barışın tasdikinin ancak Ankara ile temastan sonra mümkün olacağı belirtilerek, bunun için de, en az bir aylık süre verilmesi isteniyordu.66

Damat Ferit Paşa'nın iktidardan uzaklaştırılması ve Tevfik Paşa'nın sadrazamlığa getirilmesi, Ankara ile İstanbul'un arasını bulmaya yönelik gayretlere karşı büyük bir engeli ortadan kaldırmıştı. Bu kabinede eski sadrazamlardan Ahmed İzzet Paşa Dahiliye, Salih Paşa da Bahriye Nezaretlerine getirilmişlerdi. Vatanseverliklerinden asla şüphe edilemeyecek iki eski sadrazama görev verilmesi, İstanbul ile Anadolu'nun birbirlerine yaklaşması için atılmış çok olumlu bir adımdı. Çünkü her iki paşa da Kuvâ-yı Millîye'ye gösterdikleri yakınlıkla tanınmışlardı. Bilhassa Ahmed İzzet Paşa, "Anadolu ile İstanbul'un zahiren münfekk, batınen ve kalben muvafık olarak çalışmalarını" istemekte idi.67 Bu sırada İsmet (İnönü) Bey'den İzzet Paşa'ya, İtilaf Devletlerinin kendileriyle olacak münasebetlerinde Ahmed İzzet Paşa'dan başka kimsenin aracılığını kabul etmeyecekleri anlamında bir mektup geldi.68 Bunun üzerine Ahmed İzzet Paşa, Mustafa Kemal Paşa'ya başvurarak görüşme isteğinde bulundu. Buna olumlu cevap veren Mustafa Kemal, İzzet Paşa'nın Dahiliye Nezareti gibi önemli bir bakanlıkta bulunmasından dolayı Büyük Millet Meclisi'nin memnuniyetini belirtiyor; Türk milliyetçilerinin, Wilson ilkelerine göre ülkenin bütünlüğünü sağlayacak bir yönetim kurulması amacını takip ettiklerini ve millî birliğin ancak TBMM'ce tespit edilen şartlar uygulanırsa sağlanabileceğini ileri sürüyordu.69 İzzet Paşa'nın 1 Kasım 1920 tarihinde kabine toplantısında açıkladığı bu şartlar, İstanbul Hükümeti'nin görüşlerinden büyük ölçüde uzaktı. Fakat İzzet Paşa, İtilaf Devletlerinin, bilhassa İzmir bölgesi, Trakya, malî denetim, kapitülasyonlar ve Boğazların durumuyla ilgili olarak antlaşmada bazı değişiklikler yapmaya razı olabilecekleri yolunda Ankara'ya güvence vererek, milliyetçileri tutumlarını değiştirmeye inandıracağını sanıyordu. Nihayet Birinci Dünya Savaşı'nda, Mustafa Kemal Paşa'nın kumanda ettiği l6. Kolordu'nun kurmay heyetinde bulunmuş olan yüzbaşı Neşet Bey'e, bir şifre ile sözlü talimat veren Ahmed İzzet Paşa, onu doğruca Mustafa Kemal Paşa'nın yanına gönderdi. Ankara'da yetkililerle görüşen Neşet Bey, Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin kuvvet ve kudretini ortaya koyan bir muhtıra ile birlikte, Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa'nın bir davetnamesini getirdi. Bunda, İstanbul Hükümeti'nin görüşme isteği kabul ediliyor ve görüşmenin Bilecik'te yapılması öngörülüyordu. Ayrıca İzzet Paşa'nın yanı sıra Salih Paşa'nın da gelmesi gerektiği belirtiliyordu.70

Böylece, Ankara'nın görüşmeyi kabul eden davetnamesini alan Ahmed İzzet Paşa ve heyeti 3 Aralık 1920 Cuma günü, Haydarpaşa İstasyonu'ndan kalkan özel bir trenle Anadolu'ya hareket etti. 71 Heyet 5 Aralık 1920'de Bilecik'te, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları ile görüştü. Fakat bu görüşme İzzet Paşa için büyük bir hayal kırıklığı mahiyetinde oldu. Çünkü Mustafa Kemal Paşa, İstanbul Hükümeti temsilcilerine karşı çok sert bir tavır takındı. Kendisini, "Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti Reisi" olarak takdim eden Mustafa Kemal Paşa, İstanbul Hükümeti'ni ve kendilerini o hükümetin üyesi olarak tanımadığını; dolayısıyla kendileriyle memleket meseleleri üzerinde konuşma yetkileri olamayacağını söylemiştir.72 Birkaç saat süren görüşmelerden sonra Ahmed İzzet Paşa, "Kuvâ-yı Millîye'nin hareket tarzını ve siyasetini haklı bulduklarını, kendilerinin hatalı düşündüklerini, Ankara'nın izlediği yolda yürümeye devam etmesini ve Anadolu ile hemfikir olduklarını" söyledi.73 Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul Heyeti ile uzlaşmak niyetinde olmadığı ortadaydı. Hatta müzakere esnasında Damat Ferit Hükümeti'nin kendi işine daha çok yaradığını, çünkü onun hakkındaki genel nefretin kendileri için kuvvet, İstanbul'da halkın güvenini kazanmış kimselerin kabine kurmasının ise zayıflık olduğunu açıkça ifade etmişti.74 Saatler süren görüşmelerden bir netice alınamaması üzerine, beklemekte olan trenle Ankara'ya hareket edildi. 6 Aralık 1920'de "Zoraki misafirlerle" birlikte Ankara'ya gelindi. Heyet üyeleri, istasyonda Mustafa Kemal Paşa'nın da bulunduğu bir topluluk tarafından fevkalade bir coşkuyla karşılandı. Hüseyin Kazım Bey'i, Ahmed Ferid Bey defalarca kucaklamış, Hamdullah Subhi Bey ise, "Hakan Kokusu Getirdiniz." diye bağırmıştır.75 İzzet ve Salih Paşa ile diğerlerinden Anadolu'da istifade etmeyi düşünerek, haysiyetlerini korumak istediğini ifade eden Mustafa Kemal Paşa, Ankara'ya gelir gelmez Anadolu Ajansı'na verdiği resmî tebliğde, "Zulüm gördükleri için, TBMM Hükümeti ile görüşmelerde bulunmak bahanesiyle İstanbul'dan çıkan ve İngilizlerce göz hapsinde tutulan vatansever aydınlardan İzzet Paşa ile beş arkadaşının, memleketin hayır ve selameti için, daha faydalı ve etkili bir şekilde çalışmak üzere Anadolu'ya katılmış olduklarını" ilan ettirdi.76 Mustafa Kemal Paşa, bu sıralarda İzzet Paşa heyetinin Anadolu'da bulunmasının Millî Mücadele'ye ne denli zarar verebileceğini sezmişti. Fakat, bu görüşme isteğini kabul etmemezlik de yapamazdı. Üstelik o sırada Ruslardan büyük ölçüde silah ve mühimmat yardımı beklendiğinden, onları gücendirmemek için Bolşevik yanlısı görünmek siyaseti izlendiği anlaşılmaktadır.77 Bir başka tehlike de, Anadolu'ya bir barış heyetinin geldiği öğrenilirse, o sıralarda henüz toparlanmakta olan ordunun morali bozulabilirdi. Diğer taraftan, İzzet Paşa ve arkadaşlarının Millî Hareket'e katılmaya geldikleri Anadolu'ya duyurulursa, halkın morali yükseltilmiş olurdu. Son derece titiz ve haysiyet sahibi bir asker olan İzzet Paşa'yı, böyle bir beyanatın, kendisine haber verilmeden hazırlanarak ajanslar vasıtasıyla ilan ettirilmesi son derece üzmüştü.78 Neticede İstanbul Hükümeti ile Ankara arasında tam bir anlaşmaya varılamamakla birlikte, Mustafa Kemal Paşa, İzzet Paşa heyetinin Ankara'daki misafirlik müddetini uzatmaya karar verdi. Ankara, bilhassa dost ve düşman tarafından saygı duyulan bir asker olan İzzet Paşa'nın İstanbul'a dönmesini istemiyordu. Onun çalışmalarına Ankara'da devam edeceği inancı hâlâ yaşatılıyordu. Fakat, İzzet Paşa bir türlü bu doğrultuda bir karara varamadı.

İstanbul ve Ankara Arasında Yakınlaşma Çabaları

Birinci İnönü Savaşı'nın kazanılması TBMM gerçeğini İngilizlere kabul ettirmişti. Üstelik İngilizler işgal altında bulundurdukları Musul-Kerkük yöresinde de yerli halkın direnişiyle karşılaşmışlardı. Bunun üzerinde Türklerle uzlaşmaya varılmasının gerekli olduğunu gören İtilaf Devletleri, "Şark Meselesi"nin çözümünü görüşmek üzere, 21 Şubat 1921'de Londra'da kendi delegeleriyle, Osmanlı ve Yunan hükümetleri delegelerinden meydana gelen bir konferansın toplanmasına karar verdiler. 26 Ocak'ta Sadrazam Tevfik Paşa'ya durumu bildirdiler. Tevfik Paşa, 27 Ocak'ta bu gelişmeleri Mustafa Kemal Paşa'ya bildirdi. Dahiliye Nazırı İzzet Paşa ise, basına verdiği demeçte "Ankara için Misâk-ı Milli'nin rehber" olduğunu söyledi. 79

Bu davetin en ilginç tarafı, konferansta Osmanlı Hükümeti'ni temsil edecek heyete, Anadolu temsilcilerinin de katılması şartının açıkça belirtilmesiydi. Fakat Mustafa Kemal Paşa, İstanbul'da Tevfik Paşa'ya gönderdiği telgrafta, Türkiye'nin kaderini elinde bulunduran "meşru ve müstakil" yegane kuvvetin TBMM olduğunu, İstanbul'da herhangi bir heyetin, hiçbir bakımdan meşru ve hukukî durumu olamayacağını, millet ve memleket adına meşru ve muhatap hükümetin Ankara'da olduğunun kabul ve ilan edilmesini istedi.80 Ayrıca 28 Ocakta gönderdiği bir başka telgrafta da, Padişah'ın TBMM'ni tanıdığını bir "Hatt-ı Hümayunla" ilan etmesini istemiş ve bu takdirde ise İstanbul'da artık bir hükümetin mevcut olamayacağını belirtmiştir.81

TBMM'nin konferansa dolaylı yoldan çağrılmasını tabii karşılayan Tevfik Paşa, İtilaf Devletlerinin Anadolu delegelerinin de konferansta bulunmasını şart koşmalarını memnuniyet verici bir gelişme olarak kabul etmiştir.82 Tevfik Paşa Hükümeti'nin İstanbul ve Anadolu'nun birleşmesi için çalıştıklarını kabul eden Mustafa Kemal Paşa, Tevfik Paşa'nın Anadolu'yu İstanbul Hükümeti'ne bağlama gayretleri içinde olduğunu, Anadolu'nun mücadelesini inkâr etmemekle beraber, meydana gelen gelişmeleri İstanbul'un kendisine pay çıkarması olarak değerlendirmiştir.83

Bu sırada Ankara'da bulunan Ahmet İzzet Paşa'nın, 30 Ocak 1921 tarihinde İstanbul'a gönderdiği ve Ankara'yı destekler izlenimini veren telgrafı da iki tarafın uzlaşmasına yetmemiştir.84 Ankara Hükümeti üyelerinden bazıları İzzet Paşa'yı ziyaret ederek, heyeti Anadolu'da kalmaya teşvik etmişlerdi. Hatta bir aralık bu paşalara boş olan Trabzon milletvekillikleri bile teklif edilmiş, ancak onlar bunu kabulden çekinerek reddetmişlerdi.85

Yazışmalar bir sonuç vermemekle beraber, İstanbul ve Ankara arasında bir yakınlaşmanın ortaya çıktığı inkar edilemez bir gerçektir. Nitekim, Yunanlıların 21 Şubat 1921'de 70-80 bin kişilik bir kuvvetle saldırıya geçeceğinin haber alındığını Mustafa Kemal Paşa'ya bildiren Tevfik Paşa, kendisi ve arkadaşları hakkında daha önce alınmış olan idam kararlarını kaldırdığı gibi, milliyetçiler için kullanılması yasak olan bey ve paşa gibi unvanların yeniden kullanılmasını serbest bıraktı.86 Bundan başka, 18 Nisan 1920 tarihli Kuvâ-yı İnzibatiye kararnamesinin "Askerî tekaüd ve istifa kanununun ahkâm-ı umumîyesine aykırı ve hazinenin tahammülü fevkinde bazı müsaedatı ihtiva ettiği" gerekçesiyle bu kararnamenin iptalinin gerekli olduğuna dair Harbiye Nezareti'nin 20 Mart 1921 tarihli tezkeresi üzerine87

31 Mart 1921 tarihinde toplanan Vükela Meclisi, almış olduğu kararla bunu uygun görerek, söz konusu kararnamenin ilgasına karar vermiştir.88 Bunun yanı sıra Ankara Hükümeti'nin Anadolu'daki merkezler üzerindeki müdahalelerine göz yumulduğu, ancak temkinli hareket edildiği anlaşılmaktadır. Nitekim, Nazilli'deki Düyûn-ı Umumiye Müfettişliği'nden atfen, İzmir'deki Düyûn-ı Umumiye Müfettişliği'nden bildirildiğine göre, Ankara Hükümeti, memur maaşlarının Düyûn-u Umumiye'ye ait hububat aşarından aynen ödenmesi için Aydın Mutasarrıflığı'na emir vermiştir. İstanbul Hükümeti her ne kadar bu durumu onaylamamışsa da, gönderilen talimatla, "Şayet cebren hububat alınacak olursa, Düyûn-ı Umumiye idarelerince mazbata tanzim edilmesini ve alınan (Emval-i aşariyeye) mukabil makbuz alınması gerektiği" hususu hatırlatılarak, daha sonra merkezî idare ve mülhikata gönderilecek olan söz konusu tebligatın talimata uygun bulunduğu belirtilmiştir.89

Diğer taraftan, Ankara Hükümeti, Hariciye Vekili Bekir Sami Bey başkanlığındaki bir heyeti 6 Şubat 1921 tarihinde Londra'ya gitmek üzere yola çıkardı. Bu zata Meclis'in de onayı ile Yunus Nadi ve eski mutasarrıflarından Sırrı Beyler yardımcı olarak katıldı. İzzet Paşa Heyeti ile Ankara'ya gelmiş olan Hariciye Nezareti Hukuk Müşaviri Münir Bey'in müşavir sıfatıyla heyete katılmasının arzu edilmesi üzerine, bunu memnuniyetle karşılayan Ahmed İzzet Paşa, kendisine Ankara delegelerine refakat ettiğini bildiren bir de varaka verdi.90 Ankara Heyeti Roma'ya vardığı sırada, İtilaf Devletleri temsilcileri TBMM Hükümeti'ni resmen Londra Konferansı'na davet ettiler. 24 Şubat'ta hasta olduğu için toplantıya katılamayan Tevfik Paşa'nın yerine konuşan Reşid Paşa'nın Ankara ile fikir birliğine varılmış olduğunu söylemesi, İstanbul ile Ankara'nın Türkiye'nin mukadderatı üzerinde anlaştıklarının açık bir ifadesi olmuştur. Mustafa Kemal Paşa da Bekir Sami Bey'e çektiği telgrafta aynı hususa işaret ederek, İstanbul ile anlaşmayı men edecek bütün engel ve güçlüklerin bertaraf edilmesini tavsiye etmiş ve vatanın "Halası ve selameti" önünde bütün anlaşmazlıkların ortadan kalkması gerektiğini bildirmiştir.91 Bu sırada Sadrazam Tevfık Paşa'dan heyetin dönüşünü emreden bir şifre telgraf geldi.

Bu sırada Londra Konferansı'nda söz alan TBMM üyeleri Sevr Antlaşması'nı tanımadıklarını, dolayısıyla Misâk-ı Millî esasları üzerinde görüşebileceklerini bildirdiler. Fakat İtilaf Devletleri Türk gerçeğini görmek istemeseler de, TBMM'nin varlığını kabul etmek zorunda kaldılar. Böylece 12 Mart 1921'de sona eren Londra Konferansı'ndan bir sonuç çıkmadı. Zaten Yunanlılar 25 Mart 1921'den itibaren Batı Anadolu'da yeniden taarruza geçtiler. Ancak Yunan ordusu 1 Nisan 1921'de bir kez daha "İnönü"de yenilgiye uğradı. Ankara'da ve tüm yurtta sevinç sonsuzdu. Millî Mücadele'yi başından beri destekleyen İstanbul halkı, II. İnönü Zaferi ile birlikte coşmuş ve mitingler düzenleyerek zaferden duyduğu büyük sevincini dile getirmiştir. Hatta Anadolu'daki gazilere ulaştırılmak üzere açılan yardım kampanyalarına Padişah başta olmak üzere hemen bütün hanedan mensupları katılmıştır.92

Ankara Hükümeti, artık İstanbul'la irtibatı kesmek hususunda eskisi kadar aşırılık göstermiyordu. Nitekim 1 Nisan 1921'de İnönü'de ikinci bir zafer kazanılması ve Yunan kuvvetlerinin Karadeniz sahillerindeki mevkilerinden çekilmeleri üzerine İngiliz işgal kuvvetleri kumandanlığının aracılığı ile Şile üzerinden yeni bir hat temin edilmişti. Böylece 16 Nisan 1921 tarihinde İstanbul ile Ankara arasındaki resmî telgraf haberleşmesi yeniden başlamış oldu.93

Bilindiği üzere İzzet Paşa Heyeti Ankara'ya geldikten birkaç gün sonra, Ankara Kabinesi onları ziyaret ederek, Millî Hareket'e katılmalarını ısrarla rica etmişti. Ahmed İzzet Paşa, "Anadolu'daki Millî Hareket'e tamamen katıldıklarını, zaten bunun için Ankara'ya gelmiş olduklarını; fakat dava için İstanbul'da çok daha faydalı olabileceklerini söyleyerek, geri dönmek istediklerini" söylemişti.94 Nihayet Ankara Hükümeti, Ahmed İzzet Paşa Heyeti'nin İstanbul'a dönmesine karar verdi. Bu kararın alınmasına Mustafa Kemal Paşa'nın karşı çıkmadığı anlaşılmaktadır.95 Ahmed İzzet ve Salih Paşaların vermiş olduğu sözlü teminata güvenmeyen Mustafa Kemal Paşa, döndüklerinde mutlaka İstanbul Hükümeti'nde tekrar görev alarak Ankara'yı rahatsız etmeye devam edeceklerine inanıyordu.96 Ayrıca İzzet Paşa'nın varlığı TBMM'de bulunan muhalif gruplara umut kaynağı olmaya devam ediyordu. İttihatçılara meyilli veya vekiller heyetinde muhalif olan grupların İzzet Paşa'yı sık sık ziyaret ederek, Anadolu'da kalmasında ısrar etmeleri, Mustafa Kemal Paşa'yı son derece tedirgin etmeye başlamıştı.97 Bunun üzerine Paşalar, "Hey'et-i Vekile" nezdine çağrılarak, kendilerinden, "İstanbul'a gider gitmez kabineden istifa edeceklerine" dair bir taahhütname yazıp imzalamaları istendi. Kendilerine uzatılan senetleri imzalayan Ahmed İzzet ve Salih Paşalar 7 Mart 1921 tarihinde Ankara'dan hareket ettiler. Gelişlerinde büyük bir coşku ile karşılanan bu iki güzîde askere, dönüşlerinde yanlarına hiçbir resmî görevli verilmediği gibi, yol esnasında da istirahat imkânları sağlanmakla birlikte, hiçbir merasim yapılmamasına da özen gösterilmiştir.98

Ahmet İzzet ve Salih Paşalar 18 Mart 1921'de İstanbul'a geldiler. Ertesi günü kabine toplantısına katılan paşalar, Ankara'da iken vermiş oldukları söze uyarak, hükümetteki görevlerinden istifa ettiler. Sadrazam Tevfik Paşa'nın Londra'da olması sebebiyle, istifayı kabul etmeyen Ali Rıza Paşa, Ahmed İzzet ve Salih Paşalara sadrazamın dönüşünü beklemelerini istedi. Fakat istifada kararlı olan İzzet Paşa, bu tarihten sonra Dahiliye Nezareti'ne gitmediği gibi, kabine toplantılarına da katılmadı.

Heyet üyeleri Kuvâ-yı Millîye'nin yaşamasına, yükselmesine, başarısına hizmet etmeye, İstanbul'da Anadolu için zayıflık sebebi olacak kötü bir kelime telaffuz etmemeye karar vermişlerdi. Basına verdikleri beyanatlarda, kendilerinden beklenen vazifeyi başaramadıklarından dolayı istifa ettiklerini açıklamışlar, Ankara aleyhinde herhangi bir ifade beyan etmemişlerdi.99 Sonuçta Tevfik Paşa'nın 14 Nisan 1921 tarihinde İstanbul'a dönmesinden kısa bir süre sonra, 23 Nisan 1921'de Ahmed İzzet ve Salih Paşaların kabinedeki görevlerinden istifalarına dair irade de çıkmış oldu.100

İstanbul Hükümeti'nin Anadolu Harekatı lehindeki icraatları bundan sonra da devam etmiştir. Nitekim Kuvâ-yı Millîye hareketi, Divân-ı Harb-i Örfî'ce bir mesele olarak ele alınmış olmasına rağmen, 30 Nisan 1921 tarihinde toplanan Meclis-i Vükela'da, "Vatan müdafaası uğrunda teşekkül etmiş bu kuvvet ile alakadar olan kişiler hakkında, ta'kibat icrasının adalete uygun düşmeyeceği, bu kabil davaların tümünün düşürülmesi ve meydana gelen hadiselerin nezaketine binaen, söz konusu hacizlerin kaldırılması lüzumuna dair", 1. Divân-ı Harb-i Örfî tarafından gönderilen yazı ve izni ihtiva eden Harbiye Nezareti'nin tezkereleri okunmuştu.101 Bu gelişmeler üzerine Meclis-i Vükela, bu mesele dolayısıyla şimdiye kadar mağdur olan şahıslar hakkında gerekli bilgileri gösteren bir defterin gönderilmesini Harbiye Nezareti'nden istedi.102 Böylece Kuvâ-yı Millîye ile alakadar olmalarından dolayı gıyaben mahkûm olanlarla, o sırada mahkemeleri yapılmakta olan şahısların isimlerini ihtiva eden Birinci Divân-ı Harb-i Örfi başkanlığınca tanzim edilen üç kıta defterin gönderildiğini havi Harbiye Nezareti'nden cevaben gelen 25 Mayıs 1921 tarihli tezkere üzerine, Meclis-i Vükela 1 Haziran 1921 tarihinde yeniden toplandı. Alınan karar gereğince, söz konusu defterde ismi bulunanların suçları ve mahkûmiyetlerinin ne olduğu veya tutuklanmalarına dair hiçbir işaret olmadığı gibi, kısmen mevcut olanları dahi istenilen muamale için yeterli görmemişti.103 Ayrıca Kuvâ-yı Millîye ile alakadar olmalarından dolayı tutuklanmış veya tutuklanmadan mahkemeleri görülmekte olanlarla, henüz mahkemeleri yapılmayan, fakat mahkemeleri görülmek üzere tutuklu bulunanların ve mahkûm edilerek hapse girenlerin isimleri, ne gibi suçları olduğu ve ne zamandan beri tutuklu veya hapiste bulunduklarını belirten bir defterin hazırlanarak gönderilmesi Harbiye Nezareti'nden istenmişti.104 Görüldüğü üzere, Tevfik Paşa Hükümeti'nin bu ve benzeri hususlarda almış olduğu kararlar, Damat Ferit Hükümetlerinden çok farklı bir tutum ve icraat içinde olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

18 Nisan 1920 tarihli Kuvâ-yı İnzibâtiye kararnamesinin "Askerî tekaüd ve istifa kanununun ahkâm-ı umumîyesine aykırı ve hazinenin tahammülü fevkinde bazı müsaedâtı ihtiva ettiği" gerekçesiyle bu kararnamenin iptalinin gerekli olduğuna dair Harbiye Nezareti'nin 20 Mart 1921 tarihli tezkeresi üzerine, 31 Mart 1921 tarihinde toplanan Vükela Meclisi, almış olduğu kararla bunu uygun görerek, söz konusu kararnamenin ilgasına karar vermiştir.105 Ayrıca aynı tarihli tezkereyle İstanbul'da teşkil edilmiş olan İki Numaralı Divân-ı Harb-i Örfi 21 Mart 1921'de kaldırılmıştır 106

Yine bu hükümet zamanında, Damat Ferit Hükümetleri döneminde Kuvâ-yı Milliye yanlısı oldukları veya iltihak etmeleri yüzünden çeşitli cezalara çarptırılmış olanlar hakkında verilen cezaların kaldırıldığı görülmektedir. Ayrıca bu hükümet işbaşına geçmesinin hemen ardından 14 Kasım 1920 tarihinde İstanbul Bir Numaralı Divân-ı Harb-i Örfi eski başkanı "Nemrud" lâkaplı Mustafa Paşa ve üç arkadaşını tevkif etmiştir.107 Pek çok masumun kanına giren bu adam hakkında alınan kararı 1 Şubat 1921 tarihinde tasdik eden Yüksek Askerî Mahkeme, kendisini 7 ay hapis cezasına çarptırmıştır.108 Ne yazık ki Vahdeddin, 7 Şubat 1921 tarihli irade ile Nemrut Mustafa Paşa'yı affetmiştir.109

Bu arada Franklin-Bouillon Ankara'ya gitmek üzere İstanbul'a gelmiş ve isteği üzerine Ayan dairesinde Ahmed İzzet Paşa ile bir görüşme yapmıştı. İzzet Paşa'dan Mustafa Kemal Paşa'ya iletilmek üzere bir de "Tavsiye Mektubu" alan bu zatın şahsında Fransa ile 20 Ekim 1921'de Ankara Antlaşması yapılmıştır.110 Bu gelişmelerin yanı sıra sahillerimizin abluka altına alınacağı, İstanbul'un hareket üssü olarak Yunan işgaline verileceğinden söz edilmeye başlanmıştı. Siyasî durumun gittikçe önem kazanması üzerine, Paşaların tekrar kabineye girmeleri için ısrar edilmeye başlanmıştı. Nihayet 12 Haziran 1921 tarihli irade-i seniyye ile Ahmed İzzet Paşa Hariciye Nezareti'ne, Salih Paşa ise yeniden Bahriye Nezareti'ne tayin edildiler. 111 Ancak büyük eleştirilere uğradılar. Ahmed İzzet Paşa, "Verdikleri senedin hiçbir kayıd ve şarta bağlı olmadığını, bu senede göre istifayı vaad ettiklerini, fakat sonsuza kadar devlet hizmetinden ayrılıp vazgeçtikleri sözünü vermediklerini" söylemektedir.112 İzzet Paşa'nın İstanbul kabinesinde yeniden görev kabul etmesi, bilhassa Ankara Hükümeti nazarında çok sert eleştiriler almasına sebep olmuştur. Avrupa kamuoyunun siyasetimize olumlu etkileri ve İzmir'in tahliyesinin gündeme geldiği sırada ortaya çıkan bu gelişme, Mustafa Kemal Paşa'ya göre, Anadolu'daki gelişmelerin ve başarıların gözardı edilerek, İstanbul adına pay çıkartılması demekti. İzzet Paşa'nın yeniden görev kabul etmesine bir süre ses çıkarmayan Mustafa Kemal Paşa, 28/29 Haziran 1921 gecesi çekmiş olduğu telgrafla, Paşaları Ankara'da iken vermiş oldukları söze uymamakla itham etmiştir.113

İzzet Paşa ise, Hariciye Nezareti'ni kabul edişinin sebeplerini ihtiva eden bir telgrafı Mustafa Kemal Paşa'ya göndermişti. Paşa, bunda Avrupa kamuoyunda bir sükunet, yeniden lehimize ve kurtuluşa doğru bir değişimin ortaya çıktığını, bu sebeple devlete ve millete yönelebilecek bir kötülüğün önüne geçmek için hükümete girdiğini belirtmiştir.114

Ancak, Mustafa Kemal Paşa, çok daha önceden maksadını, hedefini tayin etmiş, kararını vermiş ve yolunu çizmiştir. O bakımdan ne İzzet Paşa'nın tutumu ne de İtilaf Devletlerinin tehditleri hareket tarzını değiştiremezdi ve değiştiremeyecektir de.

Ancak İzzet Paşa'nın 6 Ağustos 1921 tarihinde, İngiliz Yüksek Komiseri Rumbolt ile olan görüşmesine, Ankara temsilcisi Hamit (Hasancan) Bey'i götürmesi İngiliz yetkililerce yadırganmıştı. Rumbolt, Anadolu'daki milliyetçilerle işbirliği içinde olduğunu bildikleri İzzet Paşa vasıtasıyla, Ankara Hükümeti'nin ılımlı olmasını isteyerek, İngiliz esirlerinin salıverilmesi gerektiğini tavsiye etti. Bunun üzerine Ahmet İzzet Paşa, Rumbolt'a, Malta'da bulunan tüm Osmanlı esirleri bırakıldığı takdirde, Anadolu'daki İngiliz esirlerinin de serbest bırakılacağı cevabını verdi.115 Bu kere 24 Ağustos 1921 tarihinde Hariciye Nazırı İzzet Paşa'yı ziyaret eden Rumbolt, Yalova-Gemlik yöresinde yağmacılık hadisesi yüzünden tutuklanmış olan Hıristiyanların serbest bırakılmasını istedi. Buna karşılık mütarekeden bu yana tutuklu bulunan Müslüman Türkleri hatırlatan Ahmet İzzet Paşa, "Bu gelişmeler karşısında Mustafa Kemal Paşa'nın ne yapacağı" şeklinde bir soruya da, "O size başvurur" diyerek çok anlamlı bir cevap vermiştir.116

Sakarya Savaşı lehimize sonuçlandıktan sonra, Fransa Hükümeti vakit kaybetmeden, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile barış yapmak lüzumunu anlamış ve Franklin Bouillon'u tekrar Ankara'ya göndererek, 20 Ekim 1921 tarihinde Ankara Antlaşması'nı imzaladı. Bu sırada Yunan Hükümeti tarafından İzmir Yunan Fevkalade Komiserinin unvanının genel valiliğe dönüştürüleceği ve işgal altındaki arazide Yunan kanunlarının tatbik edileceğine dair haberler gelmeye başladı. Bu gelişmeler üzerine, Hariciye Nezareti, Yunan tecavüzünün önlenmesi hususunda İstanbul'da İtilaf Devletleri temsilcilerine birer nota verdi. Ayrıca Avrupa'daki Türk temsilcilerine gönderdiği tamimle, bu keyfiyetin nezdlerinde görevli bulundukları hükümetlere de tebliğ edilmesini istedi.117 Bu teşebbüsün, söz konusu arazinin Yunanistan'a ilhakı demek olduğunu çok iyi bilen Ahmet İzzet Paşa, bu hareketin memleketin işgal altında bulunan diğer yerlerine de teşmil ve tatbik olunacağı için, İstanbul'daki fevkalade komiserler nezdinde harekete geçerek tedbir alınmasını istedi.118 Ayrıca Paris büyükelçimiz Nabi Bey tarafından Fransa Hariciye Nezareti'ne protesto niteliğinde bir nota verildiği gibi, ajans "Furnie" vasıtasıyla da bir başka protesto neşr ve ilan ettirildi. 119

İstanbul Hükümeti, Kuvâ-yı Millîye ile bir antlaşma şekli bularak, birlikte hareket etmek suretiyle bir an önce barış elde etmek amacındaydı. Bu nedenle, Ankara Hükümeti ile ilişkileri düzeltmek, çareler aranılmak üzere Salih Paşa, bir talimatla Avrupa'ya gönderildi.120 Paşa, Avrupa'da Ankara delegeleri ve diğer Türk devlet adamlarıyla görüşmüş, oradan Ankara'ya uzun bir mektup yazmışsa da, cevap alamamıştır.121 Bu sırada Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Türk orduları başkumandanı Mustafa Kemal Paşa, yeni gelişmeler karşısında İtilaf Devletlerinin Türkiye hakkındaki gerçek düşüncelerini öğrenebilmek, Türk Millî davasını onlara anlatabilmek maksadıyla Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey'i Avrupa'ya göndermeye karar verdi. Kendisi, önce İstanbul'a uğrayacak, Hariciye Nazırı Ahmet İzzet Paşa ve arkadaşları ile, hatta samimi bir talep gösterildiği takdirde Padişah'la da görüşecekti. Padişah'tan Ankara Hükümeti'nin Hilafet makamına olan bağlılığını muhafaza ettiğini ve edeceğini söyleyecek, buna mukabil kendisinden Büyük Millet Meclisi'ni tanımasını isteyecekti.122 15 Şubat'ta, İngilizlerin hazırladığı özel bir trenle İstanbul'a varan Yusuf Kemal Bey, ertesi gün sadrazam Tevfik Paşa ve Hariciye Nazırı Ahmet İzzet Paşa ile görüştü.123 Ankara temsilcisi Hamit Bey'in de hazır bulunduğu bu görüşmede, Yusuf Kemal Bey, barış imzalanması konusunda çeşitli meselelerde düşüncelerini ve İtilaf Devletlerine karşı istek ve savunma biçimlerini sordu. Ayrıca kendilerinden, "Türkiye Büyük Millet Meclisi Hariciye Vekili'nin beyanatının ileri sürdüğü fikirlerin İstanbul Hükümeti adına da yapılmış olduğunu" kabul ve ilan etmelerini istedi. Tevfik ve İzzet Paşalar, Yusuf' Kemal Bey'in bu teklifine olumlu cevap verdiler.124

Bunun yanı sıra İzzet Paşa, aynı gün İstanbul ve Ankara'nın bakış açılarında tam bir beraberlik olduğu konusunda "Ajans Havas"a açıklamada bulundu.125 Bu telgrafı yeterli bulmayan Yusuf Kemal Bey, Avrupa kamuoyu ve devlet adamlarına karşı Anadolu Mücadelesi konusunda söyleyeceği söz ve ortaya koyacağı düşüncelerin aynı zamanda İstanbul adına da söylenmiş olacağının kabul edilmesini istedi. İstanbul, asıl amacının vatan ve devleti kurtarmak olduğunu tekrarlasa da, Ankara İstanbul'un barış için kesinlikle devreye girmesini istemiyordu. 21 Şubat 1922 akşamı Padişah'la görüşen Kemal Bey, Avrupa'ya gitme hususunda sadece kendisinin tek yetkili olduğunun kabul edilmesini istedi.126 Yusuf Kemal Bey'e göre, Padişah Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni tanımış olsaydı, Ankara'dan aldığı talimat gereğince, İstanbul'daki kabine üyelerine "şeref ve haysiyetlerine uygun" makamlar verilebilecek, hatta milletvekili bile olabileceklerdi. 127

Ancak bu görüşmenin başkaca şahidi olmadığı gerçeğini gözden uzak tutmamak gerekir. Bu gelişmeler üzerine Meclis'te sert tartışmalar meydana gelmiştir. Bu hususta gensoru verenlerden biri olan Aydın Milletvekili Tahsin Bey, Yusuf Kemal Bey'in meclisin bilgisi dışında padişahla görüştürülmesini sert bir şekilde eleştirerek, Hariciye Vekili'nin geri çağrılmasını istedi. İzzet Paşa'ya da ağır hakaretlerde bulunan Tahsin Bey, hükümetin Yusuf Kemal Bey'e İzzet Paşa vasıtasıyla Padişah'la görüşmesi için yetki vermesinin o derece hata olduğuna dikkat çekti.128

Mustafa Kemal Paşa da, Ahmed İzzet Paşa'yı yalancılıkla suçlayarak, Yusuf Kemal Bey'i oyalayıp, aldatarak Padişah'a bir müracaatçı gibi götürdüğünü ileri sürmüştür. Ayrıca, İzzet Paşa'nın Yunan işgali altında bulunan yerlerden geçerek, Kemal Bey'den önce Paris'e ve Londra'ya gitmesine son derece kızan Mustafa Kemal Paşa, onu bu yolculuğu son dakikaya kadar gizlemekle itham etmiştir.129 Ancak İzzet Paşa'nın bu husus için Avrupa'ya gitmesi yaklaşık iki ay kadar önce kararlaştırılmış bulunuyordu. Anadolu ile fikir birliği konusunda gayret edilmesi gerekli görülmüş, bunun için Ankara'dan seçilecek delegelerle uygun bir yerde birleşilmesi İzzet Paşa tarafından teklif edilmişti.130 Bunun üzerine, yakında memuren Avrupa'ya gönderilecek bir heyetin İstanbul'dan geçeceği cevabı alınmış, daha önce de bahsedildiği üzere Yusuf Kemal Bey İstanbul'a gelmişti. İzzet Paşa, ihtiyat olarak meseleyi şimdilik kabineye açmadı. Bu görüşmeden birkaç gün sonra Londra'da görevli bulunan Rıfat Müeyyed Bey'den bir telgraf geldi. 18 Şubat 1922 tarihli ve mahrem kaydıyla gönderilen bu telgrafta, Lord Curzon ile görüşmenin kararlaştırılmış olduğu, İstanbul'da İngiliz fevkalade komiserliğine lazım gelen talimatın verildiğini ve derhal Londra'ya hareket edilmesini tavsiye etmişti.131 Daha sonra meydana gelen gelişmeler Reşit Paşa'nın istihbaratının pek de kesin olmadığını ortaya koymuşsa da, İzzet Paşa bu kere İngilizlerle Anadolu arasında şiddetli bir anlaşmazlık çıkması endişesi ve bu duruma engel olabilmek ümidiyle Londra'ya gitmeye karar vermiştir. Bu gelişmeler üzerine İzzet Paşa durumu kabine toplantısında dile getirince, sadrâzam ve bazı nazırlar bu davete hemen uymasını istemişlerdir. Nihayet seyahatin kararlaştırılmasından sonra keyfiyetten Yusuf Kemal Bey'e bilgi verilmiştir. Bunu memnuniyetsizlikle karşılayan Kemal Bey, kendisi Avrupa'ya gitmekte iken İzzet Paşa'nın da hazırlanmasını gizli bir maksat için tertip edilmiş bir engelleme olarak kabul etmiştir. Bununla yetinmeyen Ankara Hariciye Vekili, İzzet Paşa'nın İtilaf Devletleri tarafından gerçekten davet edilip edilmediğini anlamak için General Pelle'yi ziyaret etmiştir.132

Görüşme sonunda böyle bir talebin söz konusu olmadığından bahisle, bazı itirazlarda bulunarak, İzzet Paşa'dan Avrupa'ya gitmekten vazgeçmesini ısrarla talep etmiştir.133 Bütün bunlardan tedirgin olduğu anlaşılan Yusuf Kemal Bey, yapmış olduğu temaslar neticesinde, İstanbul Hükümeti'nin Ankara ile birlikte hareket etmeyeceği kanaatine vardı. Avrupa'ya hareket etmeden önce, İstanbul'daki İtilaf Devletleri yüksek komiserlerine nezaket ziyaretlerinde bulunup, İzzet Paşa ile de son bir görüşme yaptıktan sonra, l Mart 1922 tarihinde deniz yoluyla Marsilya'ya hareket etti. 134

Bu gelişmeler üzerine, Ankara ile fikir ve görüş birliğine en fazla ihtiyaç duyulan bir zamanda anlaşmazlık meydana gelmesinin asla istenmediğini ifade eden İstanbul Hükümeti, Lord Curzon'dan söz konusu cevap geldikten sonra, bu davete katılmamayı mahzurlu gördüğünden, Ahmed İzzet Paşa'nın derhal yola çıkarılmasına karar verdi.135 Ayrıca Ankara heyeti ile ahenk ve uygunluk sağlanması hususunda gayret edilmesi, "hal ve maslahata" uygun görüldü.136 Bunun yanı sıra Tevfik Paşa'nın basına verdiği beyanat, İstanbul'un tutumu açısından son derece önemlidir. "Vatanın selameti gibi ulvî bir maksad karşısında bir küçük hisse yer kalamayacağını" bir sene evvel Londra Konferansı'nda pek merdâne bir surette ortaya koymuş ve bu temiz ve yüksek vatanperverlik bütün milletin kal binde minnetli ve iftiharlı izler bırakmıştı.137 Sadrâzam Tevfik Paşa, millî gaye uğrunda bir ikilik ihtimalinin tasavvur bile edilemeyeceğini, mevcudiyet, istiklâl, hukuk ve arazi hususlarında istenilen şeylerin evvelce de söylendiği gibi, milletin tecrübelerinden ve fiilen kendi ihtiyaçlarından doğmuş emel ve gayeler olduğunu hatırlatmıştır. "Bu milletin evladlarının her türlü elim mahrumiyetlere katlanarak, fevkalade bir şekilde meydana getirdikleri fedakârlıkları herhangi bir suretle sekteye uğratacak bir hareketin memleketini seven hiçbir fertten sâdır olamayacağını söyleyerek, bilakis herkesin bütün kuvvetini bu fedakârlıkları müsemmer kılmak uğrunda sarf etmeyi tabiî gördüğünü" ifade etmiştir.138 Ancak, kendisini merkezî hükümet olarak görmekte devam eden Bâbıâli, TBMM Hükümeti'ne geçici bir harp ve ihtilâl kabinesi gözüyle bakıyordu. Saltanat ve hilafetin varlığının henüz tartışılmadığı bir sırada, Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti üzerinde karar alacakları böyle bir zamanda İstanbul Hükümeti'nin bir kenara çekilip, beklemesini düşünmek zordur.139

Nitekim Hükümet, Ahmed İzzet Paşa başkanlığında bir heyeti, 4 Mart 1922 tarihinde trenle Londra'ya gitmek üzere yola çıkardı. İstanbul Heyeti önce Londra'ya, daha sonra Paris ve Roma'ya geçecek, bu ülkelerin başbakanları, dışişleri bakanları ve diğer devlet erkânı ile görüşmelerde bulunacaktı. İzzet Paşa basına verdiği beyanatta, İstanbul Heyeti'nin amacını, bütün Türk Milleti'ni bir bütün halinde kurtarmaya çalışarak, onun haklı davasını müdafaa olarak açıklıyordu.140 Harp başlamadan önce barış yapılması için çalıştıklarını, istek ve müdafaalarının "Misâk-ı Millî"den farklı bir şey olmayacağını, Türkiye'nin haklı davasının tasdik edileceğinden umutlu olduğunu ifade eden İzzet Paşa, Bâbıâli'nin müdafaasının esaslarını şöyle özetliyordu: "Trakya ve İzmir derhal tahliye olunarak, Türkiye'ye iade edilmelidir. Heyet aynı zamanda siyasî, malî ve iktisadî bağımsızlığın tasdik edilmesini talep edecektir. Türk Milleti'nin haklı davasını müdafaa için birlik halinde olan İstanbul ve Ankara arasında bir ayrılık yoktur."141

Diğer taraftan 7 Mart'ta Marsilya'ya gelen ve orada Franklin Bouillon ile görüşen Yusuf Kemal Bey, daha sonra Fransa Başbakanı Raymond Poincare ile kısa bir görüşmeden sonra Londra'ya hareket etti. Yusuf Kemal Bey'den önce Londra'ya gelmiş olan Ahmed İzzet Paşa, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon ile görüştü. 11 Mart 1922 tarihinde gerçekleşen bu görüşmede İzzet Paşa, Curzon'a Türkiye'nin sadece hür ve bağımsız bir ülke olarak yaşamak istediğini, bunun için de adalet ve hürriyet talep ettiklerini açıkladı.142 Bu görüşmeden sonra "Ajans Havas"ın Londra muhabirine, buradaki görüşmeden maksadının Türkiye'nin bağımsızlığını temin etmek olduğunu söyleyen Ahmed İzzet Paşa, Evening News ve Times gazetesi muhabirlerine verdiği demeçte özetle şunları söylemiştir:

" l- İstanbul'un müdafaası için şart olan Doğu Trakya'nın Edirne de dâhil olmak üzere Meriç nehrine kadar Türklere geri verilmesi gerekir.

2 Çanakkale Boğazı serbest olacak ve tahkim edilecektir. Ancak her türlü saldırıya ve bilhassa Yunan tecavüzüne karşı garanti verilmesi gerekir.

3 Anadolu'nun tamamen Türkiye'ye geri verilmesi ve İzmir'in Yunanlılar tarafından tahliyesi esastır.

4 İstanbul her türlü muhtemel taarruzdan emin olmalı, bu masuniyeti gerek kara ve gerekse deniz taarruzlarından temin edilmelidir.

5 Ankara ile İstanbul arasında anlaşma konusunda ise, size serbestçe söylerim ki, hangi partiye mensup olursa olsun, memleketin meşru hakkını takdir edebilen her Türk millî mefkureyi kalbinin derinlerinde taşımaktadır. Bu millî mefkure de Türkiye'nin istiklal ve hürriyetine lüzumu olan istekler, millî isteklerin istihsalinden başka bir şey değildir."143

Bu sırada İngiltere'nin İstanbul sefareti baş tercümanı Mr. Ryan 15 Mart 1922'de, Osmanlı Devleti Londra Sefareti'ne gelerek, ertesi gün Lord Curzon'un Ahmet İzzet Paşa ve Yusuf Kemal Bey ile görüşebileceğini bildirdi. Mr. Ryan, İzzet Paşa'ya görüşmeye Yusuf Kemal Bey ile gitmesinin uygun olacağını söyleyip, bu konudaki fikrini sordu. İzzet Paşa ise, kendisince bir mahzur olamayacağını söyleyince, Ryan'ın bu teklifine önce karşı çıkan Yusuf Kemal Bey, daha sonra kabul etmek zorunda kaldı.144 Ertesi gün yapılan görüşmelerde, Lord Curzon'un Sevr Antlaşması hususunda ileri sürdüğü değişiklik tekliflerinin kabul edilir tarafı yoktu. İstanbul ve Ankara heyetleri, hemfikir olarak Anadolu'nun Yunanlılar tarafından derhal boşaltılmasını istiyordu. Lord Curzon'un öncelikle mütareke yapılmasında ısrar etmesi üzerine, Londra görüşmelerinden olumlu bir sonuç elde edilemedi. Ankara'yı hâlâ İstanbul'un bir parçası olarak gören İngiltere, ancak Sakarya Zaferi'nden sonra Ankara'nın varlığını kabul etmek zorunda kalmıştı.145

Sonuçta İtilaf Devletleri, hem Şark Meselesi'ni görüşmek hem de Türk askerî faaliyetini durdurmak amacıyla 21 Mart 1922 tarihinde Paris'te toplandılar ve aldıkları kararları 22 Mart'ta Türkiye ve Yunanistan'a bildirerek, mütareke teklifinde bulundular. Bir anlamda barış şartlarının esaslarını kapsayan ikinci nota aslında Sevr'in başka bir surette ifadelendirilmiş hali idi. Yunanistan mütareke teklifini derhal kabul etti. Ankara Heyeti ise, bu konuda kendisini yetkili görmediğini belirterek 3 Nisan 1922'de Ankara'ya döndü. TBMM İtilaf Devletleri notasına 5 Nisan 1922'de verdiği cevapta, mütarekeyi kabul ettiğini, ancak Yunanlıların mütarekenin imzalanmasından itibaren dört ay içinde Anadolu'yu boşaltmasını istedi.146 Fakat bu teklif İtilaf Devletleri tarafından reddedildi. Bu arada Londra'daki temaslarını tamamlayarak Paris'e gelmiş olan Ahmed İzzet Paşa, Fransa Başbakanı Poincare ile de görüşmüştü.147

Misâk-ı Millî esasları üzerinde ısrar eden İzzet Paşa, Türkiye'nin çıkarlarına ters düşen bir antlaşmaya imza koymaktan çekinmiştir. Diğer taraftan, İstanbul Hükümeti de "Üçler Konferansı"nın barış tekliflerine 8 Nisan 1922 tarihli bir nota ile cevap verdi. Bu notada, Anadolu'nun mümkün olduğu kadar süratle tahliye edilmesi, fakat bir ihtiyatî tedbir olarak Yunan kuvvetlerinin Trakya'ya nakledilmesine ve orada toplanmasına izin verilmemesi isteniyordu. Ayrıca bazı özel sebeplerden dolayı konferansın, Batı Avrupa şehirlerinden birinde toplanması rica ediliyordu.148 Hariciye Nazırı Ahmed İzzet Paşa, Bâbıâli'nin cevabî notasını 8 Nisan sabahı İtilaf Devletleri yüksek komiserlerine verdi.149 İzzet Paşa'ya göre, İtilaf Devletleri, Türkiye'nin istiklal ve mevcudiyetini temin ederse, Anadolu'da sulha razı olacaktı. Anadolu ile İstanbul arasındaki anlaşmazlığı ancak sulh halledebilirdi.150

Fakat İtilaf Devletleri, 15 Nisan 1922'de Türkiye'nin isteklerini reddettiler. Böylece bütün teşebbüsler sonuçsuz kaldı. Artık gerçek ve adil bir barış İtilaf Devletleri aracılığı ile değil, ancak kesin bir Türk zaferi ile kazanılacaktı. Ayrıca, Anadolu üzerindeki emellerinden vazgeçmeyen Yunanlılar, işgal etmiş oldukları Türk topraklarını terk etmelerinin söz konusu edildiği sırada, yeniden işgal harekatına başladılar. 7 Haziran 1922 sabahı Yunan savaş gemileri Samsun'u bombalayınca, İstanbul ve Ankara Hükümetleri bu saldırıyı şiddetle protesto ettiler. 151 Bu olayın yankıları henüz sona ermişti ki, İzmir ve Manisa çevresini Yunanistan'a ilhak etmek için harekete geçen İzmir'deki Yunan Komiseri Sterghiades bir milli savunma ligası teşkil ederek, 30 Temmuz 1922'de "İonia Muhtariyetini" ilan etti. Bu gelişmeler üzerine Bâbıali, 1 Ağustos 1922 tarihinde İstanbul'daki müttefik devletlerin yüksek komiserlerine bir nota vererek, Yunanlıların Batı Anadolu'da muhtariyet ilan etmelerinin, hiçbir kıymeti olmadığını bildirerek sert bir dille protesto etti. Bunu 9 Ağustos'ta Ankara'nın protestosu izledi. Ancak, Yunanlıların istekleri bununla da bitmemiş, bu kere barışı Türklere zorla kabul ettirmek için, İstanbul'u işgal etme teşebbüsüne giriştiler. Bunun için 29 Temmuz'da İngilizlere başvurarak müttefiklerin iznini istediler. Fakat bu istekleri müttefiklerce kabul görmedi. Bilhassa İstanbul'un ve Boğazların İngiltere'nin kontrolu altına girmesi demek olan böyle bir hareket, Fransa ve İtalya'yı telaşlandırdı. Bunun üzerine Yunanlıların muhtemel bir harekatına karşı gerekli tedbirleri alan İngiltere, 31 Temmuz'da Fransa ve İtalya ile birlikte Yunan isteklerini reddetti.

Buna rağmen İngiltere Başbakanı Lloyd George, 4 Ağustos 1922 tarihinde Avam kamarasında yaptığı bir konuşmada, savaşın tüm sorumluluğunu Osmanlı Devleti'ne yükleyerek, Ankara'nın bütün teklifleri reddettiğini, Karadeniz Bölgesi'nde Türklerin Hıristiyanlara zulüm yaptığını, son otuz senedir de azınlıkları yok etme politikası izlediğini iddia ederek, Türkiye'yi tehdit etti. 152 Bunun üzerine Hariciye Nazırı Ahmed İzzet Paşa, 14 Ağustos 1922'de İngiliz yüksek komiserliğine verdiği bir nota ile, Lloyd George'un Avam kamarasındaki nutkunu protesto etti. 153

İtilaf Devletlerinin ve özellikle de İngilizlerin Boğazlara yerleşme ve Türkiye'yi kontrolleri altına alma gayretleri Ankara tarafından dikkatle takip ediliyordu. Fakat Türkiye, Paris Konferansı'ndaki teklifleri reddedecek olsa bile, ne Fransa'nın, ne de İtalya'nın kuvvete başvurmaya niyetleri vardı. Öyleyse Türk davasının çözümlenmesi, yeni ve büyük bir zaferin neticesine bağlı kalıyordu. Bu çözüm de, 26 Ağustos 1922 sabahı başlayan ve 30 Ağustos'ta Türk ordusunun kesin zaferi ile sona eren "Başkumandanlık Meydan Muharebesi" neticesinde alındı. 11 Ekim 1922'de İtilaf Devletleri ile yapılan Mudanya Ateşkes Antlaşması, askerî zaferlerin ardından gelen ve bu zaferlerin anlamına yakışan ilk siyasî ve diplomatik başarı oldu.

İstanbul Hükümeti'nin Çekilmesi Sürecindeki Gelişmeler

Mudanya'da Türk Millî Mücadelesi'nin zaferi karşısında boyun eğen İtilaf Devletleri Türkiye'nin geleceğini görüşmek üzere Lozan'da bir konferans toplanmasına karar vermişlerdi. Bu büyük mücadele millî bağımsızlık ve egemenlik düşüncesi ile yürütülmüştü. Mustafa Kemal Paşa'nın memleketin idarî sistemi hakkındaki düşüncesi Cumhuriyet idi. Ancak bu idare sisteminde saltanata yer olamazdı. Teşkilat-ı Esasi'de egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete ait olduğu hükmü olmasına rağmen, mecliste muhalif grupta bulunan milletvekilleri, saltanat ve hilafetin korunması lehinde çalışmaya başlamışlardı. Bu arada, 17 Ekim 1922 tarihinde Mustafa Kemal Paşa'ya bir telgraf çeken Sadrazam Tevfik Paşa, zaferin İstanbul ile Ankara arasındaki anlaşmazlık ve ikiliği kaldırmış olduğuna işaret ederek, konferansta milletin haklarını birlikte müdafaa etmeyi teklif etti. 154

Mustafa Kemal Paşa, bu isteğe çok sert bir karşılık vererek, Türk Milleti adına yegane söz sahibi merciin Türkiye Büyük Millet Meclisi olduğunu bildirdi. 155 Ertesi gün ise, İstanbul'a gelen Refet Paşa'yı, Padişah adına Tevfik Paşa'nın oğlu Ali Nuri Bey karşılamış, Refet Paşa da, kendisinden saltanat ve hilafet makamına bağlılık ve sevgi dileklerinin iletilmesini istemişti.156 Bunun üzerine, Meclis-i Vükela, Refet Paşa ile temasa geçerek, Padişah'ı, meclisi onaylayan ve millî hareket liderlerini başarılarından dolayı kutlayan bir beyanname yayınlaması hususunda iknaya karar verdiler. Böylece Refet Paşa tarafından düzenlenen, Hariciye Nazır İzzet Paşa'nın da biraz değiştirmiş olduğu beyanname, Padişah adına hemen ilan edilmek üzere Vükela Meclisine arz edildi.157 Ancak bunda zaferden duyulan memnuniyet dile getirilmekle beraber, inatla Mustafa Kemal ve arkadaşlarından hiçbir şekilde söz edilmiyordu. Fakat Padişah'ın "Milletin hakanı ve İslâmın halifesi" olduğu bilhassa vurgulanıyordu. Anlaşılan, durumun ciddiyeti bazı nazırlarca yeterince anlaşılmamış, bazılarınca da karamsarlığa düşülmüş olacak ki, bu öneriye itiraz edilmiştir.158

Bu sırada İtilaf Devletlerinin İstanbul temsilcileri 27 Ekim 1922'de Ankara ve İstanbul Hükümetlerine şifahî bir nota vererek, 13 Kasım'da Lozan'da toplanacak olan konferansa davet ettiler. Mustafa Kemal Paşa'nın 18 Ekim tarihli, sulh konferansında Türkiye'yi temsil edecek yegane merciin TBMM olduğunu hatırlatan telgrafını kendisine mahsus bir talimat zanneden Hamit Bey, bu telgrafı aynen Tevfik Paşa'ya iletmemişti.159 Bu durumdan habersiz olan Tevfik Paşa, İtilaf Devletlerinin çağrısı üzerine, bu kere doğrudan doğruya TBMM Başkanlığı'na müracaat etti ve 29 Ekim 1922 tarihli telgrafında, Bâbıâli'nin her türlü baskıya karşı direnerek, Sevr Antlaşması'nı imzalamamak suretiyle hizmet etmiş olduğuna değinerek, birleşme hususunda hazır olduğunu, memleketin geleceği ve milletin haklarını savunmak üzere Ankara'ca tayin edilecek bir zatın derhal İstanbul'a gönderilmesini istedi.160 İstanbul'un bu telgrafları Ankara nazarında birer hıyanet belgesi olarak nitelendirildi. Bu istek mecliste çok sert tartışmaların meydana gelmesine sebep olduğu gibi, Mustafa Kemal Paşa'ya son darbeyi vurmak için de büyük bir fırsat verdi. Nihayet 1 Kasım 1922 tarihinde toplanan meclis, şahsî saltanatın kaldırılmasıyla kayıtsız ve şartsız millî egemenlik esasının kabulü ve ülkenin idaresi ve fiilen yönetilmesinin yalnızca TBMM'ye verilmesini kabul ederek, oybirliği ile saltanatın kaldırılmasına karar verdi.161 Diğer taraftan, 29 Ekim'de Tevfik Paşa vasıtasıyla Sultan Vahdeddin ile uzun bir görüşme yapan Refet Paşa, hükümetin istifasını istemiş, Padişah da, Büyük Millet Meclisi Hükümeti İstanbul'un kontrolünü kesin olarak üzerine alıncaya kadar İstanbul Hükümeti'nin vazifesinde kalmasında ısrar etmiştir.162 Fakat saltanatın kaldırılmasıyla çok zor durumda kalan Tevfik Paşa Hükümeti, 3 Kasım 1922'de Refet Paşa'nın verdiği bir muhtıra ile konuyu görüştüğü sırada nazırlardan bazıları toplantıyı terk ederek istifalarını verdiler.163 Bu gelişmeler üzerine, 4 Kasım 1922 Cumartesi günü Tevfik Paşa başkanlığında toplanan kabine üç saat kadar süren müzakereden sonra istifa kararı aldı.164 Böylece, 19 Ekim'de İstanbul'a gelmiş olan Refet Paşa, aynı gün yönetimi Türkiye Büyük Millet Meclisi adına devralarak, bütün nezaret müsteşarlarına resmî faaliyetlerinin durdurulduğunu, her çeşit iş için tek merciin Ankara olduğunu bildirdi. 165

Sonuç olarak Damat Ferit Hükümetleri, ülkenin bağımsızlığı için teslimiyetçi politikalar izlemiş, bunun dışındaki hükümetler açık veya gizli olarak Kuvâ-yı Millîye'yi desteklemekten çekinmemişlerdir. Bilhassa Harbiye Nezareti ve Meclis-i Vükela'da görev alan vatanseverlerin bir devlet adamı ciddiyeti içinde işgalcilerin keyfî davranışlarına şiddetle karşı koydukları görülmektedir. Kuvâ-yı Millîye'yi, "Kuvâ-yı gayr-ı millîye" olarak nitelendiren Damat Ferit, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını gıyaben idama mahkûm ettirdiği gibi, İstanbul'da bulunup, Kuvâ-yı Millîye'ye destek verenler üzerinde de baskı kurmuştur. Ancak Ali Rıza Paşa Hükümeti ile yeni bir sayfa açılmış, bu hükümet zamanında Kuvâ-yı Millîye daha da güçlenmiştir. Salih Paşa'nın sadareti sırasında gelişen hadiseler, işgallere karşı direniş ve alınan kararlar; Millî Mücadele'yi haklı olduğu davada meşru zeminlere oturtmuştur. Burada Ankara'nın Kurtuluş Savaşı'ndaki yeri ve hizmetleri tartışılmayacak boyuttadır. Ancak İstanbul'da Damat Ferit Hükümetleri dışındaki hükümetlerin; bilhassa Ahmet İzzet, Ali Rıza, Salih ve Ziya Paşa gibi Kuvâ-yı Millîye hareketine destek vermiş olan askerlerin doğrudan görev aldıkları kabinelerin Millî Mücadele'deki hizmetleri küçümsenmemelidir.

Son Osmanlı Hükümeti Dönemi'nde İstanbul'daki depolarda bulunan çok sayıda silah ve cephane Anadolu'ya kaçırılmış, hükümet merkezindeki yabancı silah firmalarına açıkça siparişler verilmiş, yüzlerce yetenekli genç subay kolaylıkla Anadolu'ya geçirilmiştir.166 Nihayet, Nezaret ve dairelerde askeri ve siyasî bütün faydalı bilgiler hızla Anadolu'ya iletilmeye çalışılmıştır. Memleketin feci durumu karşısında elde bulunan tek savunma ve direniş gücüne yardım etmeme, ya da onu zayıf düşürecek bir zıtlaşma içinde olmamışlardır. Ayrıca ülkeyi sömürge haline getirmek isteyenlerden himaye dilenmek gibi, bir hıyanet ve alçaklık içinde olmadılar.

Bu mücadele, bir büyük milletin yeniden var oluş savaşıdır. 21 Ekim 1920 tarihinde iktidara gelen son Osmanlı Hükümeti olan Tevfik Paşa kabinesinin Anadolu mücadelesine katkısı inkâr edilemez. Bu hükümet Dönemi'nde İstanbul Polis Müdürlüğü'ne getirilen, aynı zamanda "Milli Müdafaa Teşkilatı" merkez heyeti başkanı olan Miralay Esat Bey ile Harbiye Nazırlığı'na getirilen Ziya Paşa'nın çok büyük hizmetleri olmuştur. İstanbul halkı askeri, memuru, işçisi, esnafı, aydını her kesimden insanı ile hep Anadolu hareketinin yanında yer almıştır. İstanbul'daki cemiyetler içinde "Hilâl-i Ahmer"in, gizli teşkilatlarda görev alan sivil ve askerî memurların olağanüstü hizmetleri olmuştur. Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey'in, "İstanbul, Ankara ile birlikte hem ağlamış ve hem de gülmüştür."167 sözü bir gerçeği ifade etmektedir.

Bu konuyla ilgili olarak, Salih Paşa'nın sadareti sırasında ve onun yardımıyla Anadolu'ya geçmiş olan Yusuf Kemal Bey, İstanbul basınına vermiş olduğu beyanatta, İstanbul'un yalnız gözyaşlarıyla değil, daha başka suretlerle de mücadeleye iştirak etmiş olduğunu, davanın Anadolu davası değil, milli bir dava olduğunu söylemiştir.168 Damat Ferit Hükümetleri hariç, diğer İstanbul Hükümetleri iki taraflı bir siyaset izlemiştir. Görünürde milli hareketin karşısında, ama gizliden gizliye onun yanında idiler.
Bir büyük milletin yeniden var olma savaşını verdiği bu muazzam mücadelede Ankara Hükümeti, son Osmanlı Hükümeti'ne göre çok daha tutarlı, birlik ve beraberliğin en üst seviyeye çıktığı bir politika izlemiştir. İstanbul Hükümeti ileri gelenlerinin basına verdiği beyanatlara, ileri sürdükleri görüş ve düşüncelere bakıldığında, Ankara'nın istekleri ve "Misâk-ı Millî" ile büyük paralellik taşıdığı anlaşılmaktadır. Misâk-ı Millî konusunda Anadolu ve Trakya'nın düşman orduları tarafından boşaltılmadan barış görüşmelerine girişmenin faydasız olacağına inanan Ankara, o yolda yürümeye devam etmiştir. İstanbul ise, Anadolu'nun gerçek gücünü hiçbir zaman tam manasıyla kavrayamadığından, daha temkinli ancak ürkek bir politika izlemiştir. Ancak, Ahmed İzzet Paşa'nın önce Dahiliye, sonra Hariciye Nazırı olarak görev yaptığı, Tevfik Paşa'nın başkanlığında kurulan son Osmanlı Hükümeti'nin icraatları ve Anadolu Harekatı karşısındaki tutumu, Damat Ferit hükümetlerine göre çok farklı bir çizgidedir. Avrupa'yı uzun süre barış umuduyla oyalayan son Osmanlı Hükümeti'nin göz yummasıyla, İstanbul'da bulunan silahlar ve cephane aralıksız olarak Anadolu'ya nakledilmiştir. Bunun yanı sıra Avupa'dan her türlü silahın yedek aksamı ve askerî ihtiyaçların getirilmesi için Kuvâ-yı Millîye tarafından serbestçe pazarlıklar yapılmış, kontratlar imzalanmış, çok sayıda subay Anadolu'ya geçirilmiştir. Nihayet İstanbul'daki nezaret ve daireler askerî ve siyasî tüm faydalı bilgileri hızla Anadolu'ya iletmeye çalışmışlardır.169 Bu yardımların İnönü, Sakarya, Dumlupınar ve Başkumandanlık Muharebelerinde çok büyük katkıları olmuştur. Anadolu'nun İstanbul'daki memurları gizli olarak faaliyet gösteriyorlarsa da, bu faaliyetlerden Harbiye, Hariciye Nezaretleriyle, Merkez Kumandanlığı ve Polis Müdürlüğü haberdardı.170 Dolayısıyla son Osmanlı Hükümeti, memleketin feci durumu karşısında, elde bulunan tek savunma gücüne yardım etmeme gibi bir şey yapmamış, ya da onu zayıf düşürecek bir zıtlaşmaya gitmemiştir.

İstanbul çekmiş olduğu bütün sıkıntı ve acılara rağmen, milletçe kazandığı haklı gururunu kendine has tavrı ve ağırbaşlılığı ile kutlamıştır. Bu bakımdan İstanbul'un, Millî Mücadele'de üzerine düşen "vicdan görevini" hakkıyla yerine getirdiği kanaatindeyiz. Halbuki Millî Mücadele'ye bütün kalbiyle ve varlığıyla katılmış olan fedakar ve kahraman İstanbul bugüne kadar yeterince anlatılamamıştır. Dileğimiz, çok geç kalınmış olsa da bu çalışmayı diğerlerinin takip etmesidir.

Sosyal Açıdan Millî Mücadeleye ve Müdafaa-İ Hukuk Cemiyetlerine Genel Bir Bakış / Yrd. Doç. Dr. Bayram Sakallı

Medeniyet bütünlüğü içinde, her türlü kültür ve milletin ayrı bir yeri ve orijinal bir tarafı mutlaka bulunur. Her millet ve kültür bu özelliklerini muhafaza ederek geliştir, geliştirerek muhafaza eder" ise, medeniyete ve insanlığa katkıda bulunduğu gibi, milli varlığını ve kimliğini de devam ettirir. Biz tarihe baktığımızda milletler ve kültürler arası mücadelelerle dolu olduğunu görürüz ve mücadelelerde, bazı milletler-kültürler, diğerlerine yaşama imkanı tanımak istememişler ve çoğu zaman da tanımamışlardır. Bazılarının bu bencil ve sömürgeci tavırları, diğer toplumlarda tepki meydana getirmektedir. Milli mücadelelerin "zihni hazırlık safhası" veya "milli şuur uyanışı" da denilebilecek düşünce ve fikir alanında meydana gelen bu tepkiler, genellikle barış zamanında ortaya çıkar. İşte söz konusu milli şuurun yabancı ve zararlı olanlarına karşı vermek zorunda kaldığı silahlı mücadelelere çağımızda "İstiklal Savaşları" denildiği bilinmektedir.

Asırlardır var olan istiklalini, milli şahsiyetini, vatanını ve devletini saldırıdan, istiladan kurtarmak gayesiyle Türk milletinin, 1918-1922 yılları arasında büyük bir mücadele verdiği bilinen bir gerçektir. Şuurlu olarak yapılan bu hareketin adına, bizzat yapanlar tarafından "Milli Mücadele" denmiştir. Bu harekette Türk milletinin istiklali ve Türk vatanının muhafazası söz konusudur.

Milli Mücadele Dönemi ile ilgi pek çok yayın yapılmıştır. Kurtuluş Savaşı ile ilgili yerli ve yabancı yayınların büyük bölümü, bu dönüşümü Mustafa Kemal'in düşünce ve eylemleri ekseninde ele almıştır. Liderlik öncesinde ya da önderlik etkisi dışında oluşan toplumsal canlılık ise büyük çapta göz ardı edilmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk'ün Nutuk'ta, ulusal direnişin başlangıcı olarak Samsun'a çıktığı tarihi (19 Mayıs 1919) alması anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü Mustafa Kemal burada, kendisinin içinde yer aldığı gelişmeleri anlatmakta, bir tarih kitabı sunmaktadır. Fakat önder eksenli bir resmi tarihçiliğin esas olarak buradan kaynaklandığı da söylenebilir. Bu yüzdendir ki, Türk devrim tarihi litarütürü ve özellikle ders kitapları, büyük ölçüde bir "Nutuk Şerhi kimliği taşıya gelmişlerdir."1

Bir yabancı araştırıcı da Mustafa Kemal Paşa'nın "resmi olarak azdıklarının tümü, söylevleri, tamimleri, telgraf ve beyannameleri" ile belli başlı bazı "otobiyografik malzemeye dayanan bir tarih geleneği oluşturduğunu" ileri sürerek, kaynakların sınırlandırıldığı, aynı şeylerin tekrarlandığı verimsiz bir "resmi tarih" anlayışının ortaya çıktığını, böylece de "Ortodoks Kemalist Versiyonu" adı verilen resmi bir statü haline geldiğini iddia etmektedir. Yine bu tür mevcut biyografik eserlere bakıldığında, "hepsinin bir tek kaynağa dayandığını görürüz: Mustafa Kemal'in kendisi." demektedir.2

Söz konusu bu görüşün doğruluğunu teyit eden şu fikirle dikkat çekicidir. "Çünkü Türkiye'nin tarihte eşi olmayan bir kuruluş, uyanış, yükseliş hareketi, yine tarihte eşi olmayan büyük bir kahramanın, Atatürk'ün eseridir; tarihi realiteye sadık kalmak için, Türk İnkılabı tarihinin tetkikinde mutlaka bu esastan başlamak, bu görüş zaviyesinden bakmak, araştırmaları bu merkez etrafında toplamak lazımdır. Çünkü Atatürk hadiseleri yaratan bir baştır." diyen Prof. Dr. Fuat Köprülü'nün yazdıkları dikkat çekicidir.3

Toplumun büyük bir kısmını teşkil eden halkın Milli Mücadele de fazla bir önemi olmadığı vurgulanmaya çalışılmıştır. Halkın %90'ı cahildi, eşraf, hocalar ve ağalar halkın durumunda idiler. Azınlık halinde bulunan aydınların halk ile ilişkileri yeteri kadar değildi, bunların büyük kısmı da memur idi. Serbest olan aydınlar da siyasi bakımdan bölünmüş oldukları gibi memleket fikir adamı kıtlığı içinde bulunuyordu... Toplumun yapısı sınırsız bir yapı göstermiyor, toprak ağaları, yarıcı, ırgat, maraba ile uyuşmuş bir halde idiler... Halk, düşman işgallerine karşı yapılan gösterilere katılıyor, bunlara karşı bir davranış görülmüyordu."4

"Halk, bu mücadelenin ihtilal cephesine de, savaş cephesine de, başta subaylar olmak üzere aydın zümre tarafından zaman zaman zorla sürüklenmiştir. Daha kısa bir deyimle, Milli Mücadele, hele bazı tehlikeli dönemeçlerde, halka rağmen yapılmıştır. Durum böyle olduğu halde bu harekata "Milli Mücadele" denilmesi yanlış değildir. Çünkü mücadelenin insan kaynağını, ne şekilde olursa olsun, halk teşkil etmiş ve mali imanlar halktan sağlanmıştır. Mücadele halka rağmen, halkın yararına yapılmıştır. Normal olarak halkı daha çok aydınların etkilemesi gerektiği halde, halk dolaylı ve dolaysız şekilde birinci derecede din adamları ile ağa ve eşrafın etkisi altında idi. Bunun içindir ki, aydınlar halkı mücadeleye sürükleyebilmek amacıyla diğer sosyal grupları yanına almak zorunda
idi."5

Milli Mücadele Dönemi'nde Konya'da Baro İkinci Başkanı Refik (Koraltan) Bey'in; "halkımız bilinen cahilliği dolayısıyla her türlü propagandalara alet olabiliyor. Eğer bunlar, iyi telkinler yapılır ve ciddi teşkilata bağlanırsa her türlü vatan vazifesine koştururlar."6 sözü de halkın cahil olduğunu, iyi bir propaganda ile istenilen yöne sevk edilebileceğini iddia etmektedir.

Diğer taraftan ise, Türk milletinin temelini oluşturan Türk halkına zayıf iradeli veya benzeri kanaatler taşıyan böyle fikirlere, bizzat Milli Mücadele'nin tabii lideri olan Mustafa Kemal Atatürk'ün talimatları doğrultusunda yazılan Tarih-IV kitabındaki şu ifadeler güzel bir cevap teşkil eder: "Türk milletini temsil eden Mustafa Kemal idi. Bu şecaati ancak Türk milleti ve milli kudretin timsali olan, o milleti kendisinde tecessüm ettiren (cisimlendiren) Mustafa Kemal gösterebilirdi."7

Prof. Dr. Bülent Tanör'ün tespitiyle, "kuşkusuz, bu tek yanlılık ya da eksiklikler, madalyonun bir yönüdür."8 Gerçek anlamda ise, "Her milletin olduğu gibi, Türk milletinin de kendine has bir gerçeği, bir hakikati ve şahsiyeti olmuştur. Batılı devletler, emperyalizm ve sömürgecilik yoluyla kendi değerlerini, kültürlerini ve modellerini diğer toplumlara olduğu gibi, Türk toplumuna da empoze etmeye çalışmıştır. Bu teşebbüsünde tam başarıya ulaşamamıştır. Başarısı birkaç büyük şehirle, belli bir aydın ve bürokrat zümresi ile sınırlı kalmıştır. Toplumun büyük bir kısmı özellikle Anadolu şehirleri ile, kasabalarıyla, köyleri ile Batı'nın kültür taarruzundan uzak kalmış, bozulmadan asliyetini muhafaza etmiştir. Türk toplumu ailesiyle, genciyle, din adamları ile kadınlarıyla kendini koruyacak ve Milli Mücadele'nin temelini oluşturacak gizli enerjiye ve potansiyele sahipti. Gizli enerjiyi harekete geçiren unsurlar, Türk insanının milli, vatani ahlak, namus, şeref anlayışı ve dini inancı gibi manevi güçleri idi. Mustafa Kemal, Türk milletinin bu tür hasletlerini iyi teşhis etmesini ve harekete geçirmesini bilmiştir. Başarının sırrı buradadır."9

Ancak yıllarca yakın dönem tarihimiz ve Milli Mücadele yani İstiklal Harbi yılları anlatılırken, Mustafa Kemal Paşa'nın bir "halik" (yaratıcı)10 görenler olduğu gibi; Milli Mücadele'den sonra bazı aydınlarında şöyle bir görüş belirdi: "Bu mücadelede millet pasif ve hatta menfi kalmıştır. O birçok hallerde zorla davaya katılmış, arzusu olmadan bu davada çalışmıştır." Bu görüş, yanlıştır. Hem hadiselere hem de mantığa aykırıdır. Milli Mücadele Anadolu Türk'ünün ruhundaki derinlikten doğmuş bir sıçrayıştır. Daha Atatürk Anadolu'ya geçmeden önce, memleketin yirmiye yakın çeşitli yerlerinde halk, savunma çareleri düşünmek için kongreler, cemiyetler şeklinde toplanmıştı. "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti" Doğu Anadolu halkının kendiliğinden meydana getirdiği bir savunma cemiyetidir.

Milli Mücadele'yi birkaç büyük vatanseverin, birkaç büyük zeka ve kabiliyetin eser saymak, büyük bir milletin ne olduğunu bilmemek demektir. Böyle bir iddia ilim anlayışına olduğu kadar, gerçeklere de, milli terbiyeye de aykırıdır.11

Resmi bir yazıda yer alan: "Mustafa Kemal, halk teşkilatını etrafında toplayıp aydınlatmaya, aralarında fikir ve emel birliği kurmaya başladı. Milleti büyük ve heyecanlı mitingler yapmaya, milli tezahürleri artırmaya ve canlandırmaya, bunu tekmil memlekete yaymaya teşvik etti."12 ifadesinden, "her şeyi ben yaptım" ya da "Mustafa Kemal Paşa ve çevresindeki birkaç kişi her şeyi yaptı" manasının çıkabileceğini, bunun ise doğru olmadığını aynı çevrede belli bir süre bulunmuş ve çok önemli işlerde imzası olan Kazım Karabekir Paşa şöyle belirtmektedir: "Halbuki kazanılan zaferlerde ve erişilen Türk'ün kurtuluş bayramında derece derece herkesin hissesi vardı ve herkes gördüğü hizmet derecesinde sevinmek ve övünmeye haklı idi."13

Yine Milli Mücadele yılların Kolordu Komutanlığı yapmış Selahattin Adil Paşa da: "İnkılap ve rejimlerin bir şahsa izafesi maalesef şarka (doğuya) ve bilhassa memleketimize mahsusu bir halet-i ruhiyedir." diye14 konuyu değerlendirmektedir.

Milli Mücadele, Mustafa Kemal Paşa'nın ifadesi ile "Vatanın halasını (kurtuluşunu) yegane hedef addettiği"nden Türk milletinin istiklal isteğinde doğmuş ve bu milli hareketi idare edenlerin akıllı bir yol takip etmeleri ile başarıya ulaşmıştır; bilhassa Atatürk'ün "Milletin ruhunun derinliklerinde saklı bulunan istekleri bir milli sır olarak keşfetmesi", onun liderlik yönünün en çok taktir edilen tarafı olmalıdır. Kendi ifadesi ile "tezahür eden Milli Mücadele, harici istilaya karşı vatanın halasını yegane hedef addettiği halde, bu Milli Mücadele'nin muvaffakiyete iktiran ettikçe safha safha bu günkü devre kadar İrade-i Milliye idaresinin bütün esasat ve eşgalini tahakkuk ettirmesi tabi ve gayr-ı kabil-i içtinab seyr-i tarihi idi (.) Muvaffakiyet için ameli ve emin yol, her safhayı vakti geldikçe tatbik etmekti. Milletin inkişaf ve itilası için selamet yolu bu idi. Ben de böyle hareket ettim (.) Diyebilirim ki ben milletin vicdanında ve istikbalinde ihtisas ettiğim büyük tekamül istidadını, bir milli sır gibi vicdanımda taşıyarak, peyder pey bütün heyet-i içtimaiyemize tatbik ettirmek mecburiyetinde idim."15

Bu sözlerden hareketle bir araştırıcı (konumuzla ilgili) şöyle bir yorum yapmaktadır: "Nutuk'un söylendiği yıl (1927), yeni iktidarın iç hesaplaşmasını büyük çapta tasfiye ettiği, İttihatçıları ve muhalefeti etkisizleştirdiği, ama aynı zamanda bunlarla ideolojik hesaplaşmasını da sürdürdüğü bir yıldır. Atatürk'ün CHP Kurultayı'nda okuduğu ve altı gün süren Nutuk, yakın mücadele arkadaşları ile ve kurtuluşçuların bir kısmı ile de hesaplaşma niteliğindedir. Burada Milli Mücadele'nin oluşumu büyük çapta başından beri tek başına planlanmış ama bir "milli sır" gibi saklı tutulmuş yeri ve zamanı geldikçe "kademe kademe" uygulanmaya konmuş bir program şeklinde sunulmuştur. Nihayet rejimin hukuki ve psikolojik tabularının da objektif bir tarihçiliğin yapılabilmesini zorlaştırdığı söylenebilir. Bununla ilgili bir tek örnek yeterli fikir edinmeye yetmelidir. Kazım Karabekir'in İstiklal harbimiz (1960) adı kitabı bile toplatılmış, yayıncı için açılan davanın aklanmasıyla bitirilmesi için 1968 yılına kadar beklemek gerekmiştir.16

Türkiye'de bulunan bazı yabancılardan İstanbul'da İngiliz Yüksek Komiseri olan 1919'da görev yapan Amiral Sir Robeck, Milli Mücadele'yi İstanbul'daki hükümetten çok "halkın ruhunu temsil ettiğine" inanırken, Amerikalı bir istihbarat subayı olan R. Dunn ise, Türk milliyetçilerinin "Türk kamuoyunu temsil ettiklerine ve arasında ülkenin en zeki kişilerinin bulunduğuna" işaret ederek17 Milli Hareketi, halkın yürekten desteklediğini belirtmektedir.

Milli Mücadele yıllarının ilk günlerine bakıldığında; 30 Ekim 1918 tarihinde ağır şartlar taşıyan Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasıyla birlikte, Türkiye'de ciddi manada bir siyasal ve toplumsal hareketliliğin başladığı söylenebilir. İlk dikkati çeken nokta ise, o günlerin hukuki prosedürünü tamamlayarak başka bir ifade ile cemiyetler kanununa göre kurulun ama ülkenin ya da bölgelerinin kaderini tayin etme gayesine yönelik bir çok cemiyet teşkil edilmiş olmasıdır.18 Bunlar programlarında ve tüzüklerinde siyasetle uğraşmayacaklarını belirtmekle birlikte gerek yapıları ve gerek işleyişleri yönünden gerekse amaçları ve faaliyet sahaları bakımından tam anlamıyla birer siyasi cemiyet ya da siyasi organizma kuvvet ve hüviyetine girmektedirler.

Milli Mücadele'nin başka bir ifade ile Milli Mukavemetin ne zaman başladığına dair, değişik görüşler olmasına rağmen19 23 Nisan 1920'de toplanan Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde alınan bir karar, bu konuda en gerçekçi tarih olarak kabul edilmelidir. Zira Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak'ın ifadesi ile "en halis vatanseverliği temsil eden" ve "onlar için ya istiklal ya ölüm" sadece bir slogan değil, en içten bir inanç olan, hakiki "mücahitlerin meydana getirdikleri" özellikle Birinci Meclis ki, bir kahraman meclis"te20 bir başka yazarın çalışmasına başlık yaptığı tabirle "Devleti Kuran Meclis"in21 verdiği kararın kabul edilmesi -belge niteliğinde de olması sebebiyle- bir mecburiyettir.

TBMM'de icra vekiller heyetinin (Bakanlar Kurulu'nun) 31.12.1338 (1922) tarihli kanun teklifinde belirtilen tarihten itibaren mücadelenin başladığı açıkça görülmektedir. "Madde-i vatanın tecavüze maruz kaldığı tarihin mebdei (başlangıcı) addolunan 21 Teşrinievvel 1334 (21 Ekim 1918) tarihinden itibaren kuvva-yı muntazama-i milliyenin tarihi teşekkülü olan 16 Ağustos 1336 (1920) tarihine kadar Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri rüesa ve azası ve Kuvva-yı Milliye kumandanları ile maiyyetleri tarafından düşmanın tecavüzüne karşı vatanın emri ve müdafaa ve istihlas gayesini temin ve istihlas (kurtuluş) zamanında ikaz edilen ceraim (suçlar) affedilmiştir."22

Söz konusu kanun teklifinin gerekçesinde ve encümen raporlarında da millî felaketin başlangıcı olarak (21 Ekim 1918) tarihi belirtilirken bu aynı zamanda yeni bir mücadelenin başlangıcı olarak da kabul ediliyor ki, bahsedilen af bu tarihten itibaren geçerli olması vurgulanıyor. "Harb-i umumiyi takibeden felaket-i milliyenin mebdei olan 21 Teşrinievvel 1334 tarihinden itibaren yer yer aksam-ı vatanın maruz kaldığı istilâ ve işgaller üzerine, işbu tecavüzat-ı gayri muhikkaya karşı koymak ve vatanın istihlas ve istiklâlini kurtarmak gayesiyle bünye-i içtimaiyyeden (sosyal yapıdan) doğan mukavemet-i milliyenin ilk temel taşını teşkil eden manatık-ı muhtelife-i memleketde (Müdafaa, Redd-i İlhak, Kuva-yı Milliye ve Müdafaa-i Hukuk) namlariyle teşekkül eyliyen cemiyyât ve heyâtın hükûmet-i muntazama-i hâzıranın zaman-ı teessüsü olan 16 Ağustos 1336 (1920) tarihine kadar... "23 O büyük ve ulvî Meclis'in kabul ettiği bir tarihi bizim kabul etmememiz, tarihi hakikatlerin inkarı olur.

TBMM ve hükümetin de vurguladığı gibi, vatanı ve milletin istiklalini kurtarmak gayesiyle, memleketin çeşitli yerlerinde, milli mukavemetin "ilk temel taşını teşkil eden" cemiyetlerde küçük isim farklılıkları olsa da, hemen hemen hepsinde ortak olan "Müdafaa-i Hukuk" tabiri dikkat çekmektedir. Müdafaa-i Hukuk cemiyetleriyle ilgili konunun detayına girmek, bu incelemenin kapsamını aşar. Bu bakımdan, biz bu noktada çoğunlukla "müdafaa-i hukuk" kavramını kullanarak benzer amaçlar için kurulmuş milli cemiyetlerin ortak bazı özellikleri, sosyal yapıları ile milli mücadelenin sosyal tarihindeki yerlerini ana hatlarıyla ele alıp değerlendireceğiz.

"Müdafaa-i Hukuk" (hakların savunması) tabiri her ne kadar Millî Mücadele Dönemi'nde çok ve sık geçen bir ifade olmuşsa da, yakın tarihimize baktığımızda bu iki kelimenin değişik yerlerde, farklı amaçlarla kullanıldığı görülmektedir. "Müdafaa-i Hukuk-ı Vatan" ismiyle 1908 yılında bir gazete çıkarılmış ve "vatan haklarının savunulması" anlamı veren bu gazetenin,24 söz konusu cemiyetlerle hiçbir ilişkisi yoktur. Aynı şekilde, 27 Mayıs 1329 (1913) tarihinde kurulan, kadın haklarını savunan "Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti"nin de25 Millî Mücadeledeki Müdafaa-i Hukuk cemiyetleriyle alakasının olmadığı kesindir. Söz konusu edilen cemiyetlerin adında kullanılan "Müdafaa-i Hukuk" ve benzeri tabirler, vatanın ve milletin hak ve hukukunun savunulmasının esas olduğunu vurgulamak için bilinçli olarak ısrarla kullanılmıştır. Memleket dahilindeki milli mücadele muhaliflerine, özellikle de yabancılara, yapılan mücadelenin "hakların savunulması" olduğu; hiçbir gayri kanunî ve gayri hukukî yönünün bulunmadığı, kurulan cemiyetler ve onların çalışmalarıyla gösterilmek istenmiştir.

Mütareke günlerinde kurulan "Müdafaa-i Hukuk", "Muhafaza-i Hukuk" vb. kavramları kullanan cemiyetlerin tamamı, o tarihte yürürlükte olan "cemiyetler kanunu" çerçevesinde kanunî olarak, ilgili prosedürler yerine getirilerek kurulmuş cemiyetlerdir. 16 Ağustos 1909 tarihinde yürürlüğe giren bu kanuna göre; cemiyet kurmak için önceden izin almak gerekmiyordu. Kurulan Cemiyetin merkezi İstanbul'da ise, Dahiliye Nezareti'ne (İçişleri Bakanlığı'na), taşrada ise o mahallin en büyük mülkî amirine; cemiyetin unvanını, gayesini, idare merkezini, yöneticilerin isim, meslek ve ikametgâhlarını ihtiva eden bir beyanname verilerek, karşılığında ilmühaber alınıyordu. Beyannameye ayrıca, nizamnameden iki adet, cemiyetin resmî mührüyle tasdik edilmiş şekli de ekleniyordu. Üye olabilmek için yirmi yaşını doldurmuş olmak şartı ile diğer bazı şartlarda, bu cemiyetler kanununda ayrıntılı bir şekilde belirtiliyor, gizli cemiyet ile "kavmiyetçi (ırkçı) ve infiratçı (nefret ettirici)" özelliklerde cemiyet kurmalar yasaklanıyordu. Cemiyetler kanunu 28 Haziran 1938 tarihine kadar yürürlükte kalmıştır.26 Hal böyle olunca, Millî Mücadele Dönemi'ndeki "Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri" de bu kanun çerçevesinde vatanın kurtuluşu, milletin istiklâli için kurulmuş faydalı cemiyetlerdir kanaatini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin sosyal yönü üzerinde durmadan önce, "Müdafaa-i Hukuk", "Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye", Muhafaza-ı Hukuk", "Redd-i İlhak", "Heyet-i Milliye" vb. gibi, birbirine çok yakın, çoğu zaman aynı anlamda kullanılan bu tabirler üzerinde durulursa, herhalde cemiyetlerin ve haliyle Millî Mücadele'nin sosyal boyutu daha iyi anlaşılmış olur.

Burada sadece bir tek isim anmak gerekirse, siyasal bilimciliğimizin öncülerinden Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya'nın bu alandaki (özellikle Müdafaa-i Hukuk konusundaki değerlendirmeleri ile cemiyetler ve siyasal partiler konularındaki) çalışmalarının emsalsiz değerini anımsamamak elde değildir.27

"Devlet, iktidar ve hakimiyet kaybolmuştu; kararsız, bulanık, zehirli bir tavır içinde haksız işgallere dahilinde ekalliyetlerin (azınlıkların) indirdikleri darbeler inzimam etmekte (eklenmekte) ve millet halinde taazzuv (şekillenme) ve yaşama hakkı, hiçbir surette tanınmamaktaydı. Bu girdaptan kurtulmak lazımdı, fakat nasıl? !..."

Devletler hukukunu hiçe sayan işgal, yağma, gasp ve hakaret içinde mahvolmak üzere bulunan Türk ülkesini, tarihini ve istiklâlini kim muhafaza edecekti?. Türk halkı haksızlığa isyan ve hakkını müdafaa gayesiyle kendi toprağı üzerinde daha emin, hür ve mesut yaşamak iştiyakiyle ayaklanmış ve zamanlardan beri devan eden ruhî mücadele, nihayet reaksiyonlarla derhal hakikate inkılâp etmiştir.

Bu mücadele alevinin yer yer, idarî taksimatın en küçük isimleriyle, mahallelerde, köylerde, kasabalarda ve nihayet şehirlerde kurulan 'Müdafaa-i Hukuk' ve 'Redd-i İlhak' cemiyet ve heyetleri halinde parladığı müşahede olunmaktadır. (...) Maksat, Türk ferdinin değil, Türk milletinin, Osmanlı enkazı üzerinde mahkum edilmek istenilen Türk camiasının kurtarılmasıydı ve bu milli kıyamda faaliyet nüvesi fert değil, fertlerden mürekkep heyetlerdi. Ayrıca; Müdafaa-i Hukuk beyanname ve programlarında, ferdî haklardan ziyade millet hakları ileri sürülmüş, bunların teslimi ve tanınması istenilmiştir."28

Bir başka yazısında ise şöyle demektedir: "Mütareke siyasetinin zalim ve adaletsiz şartları memleketi kaynaştırmakta, mukavemet fikri şuurdan şuura sirayet etmekte ve yer yer, mahallî ve mıntıkavî Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak teşkilatı kurulmaktadır. Gizli bir parola, sanki Anadolu'nun havasında dolaşıyor ve rastladığı ruhta infilak ediyordu: Mukavemet etmek, bunun için de Türkleri muhafaza ve müdafaa etmek, işgal ve ilhak siyasetini icabında silaha sarılarak reddetmek. Türkiye bu canlı ve heyecanlı siyasete hayatını ve istikbalini borçludur. Mondros Mütarekesi'nin akdinden (30 Ekim 1918), TBMM'nin açılışına (23 Nisan 1920) kadar süren ve "Müdafaa-i Hukuk, Redd-i İlhak" adını verdiğimiz bu devrenin gerek cemiyetler kanununa göre, gerekse gizli olarak teşekkül eden cemiyet ve heyetleri muayyen vasıflara sahiptirler"29

"Müdafaa-i Hukuk" gerçeğini Millî Mücadele'nin tabii lideri ve Türkiye Cumhuriyeti'nin mimarı Mustafa Kemal Paşa da şöyle izah etmektedir:

"Milletin vahdetini vücuda getiren ve İstanbul'un içinde bulunduğu şeraite rağmen bu vahdeti dahilde ve hariçte göstermeğe müteveccih bir maksat için yapılan teşkilat ise yalnız Kuvva-i Milliye efradından ibaret değildi. Bilakis bütün memlekete ve memleketin en ücra köşelerinde bile vücuda gelmiş doğrudan doğruya kanuni ve medeni bir teşkilattır ki, ona "Müdafaa-i Hukuk" teşkilatı diyoruz.

Onda silah mevzuu bahis değildi. Belki medenî, içtimaî ve umumî nokta-i nazardan siyasî bir cemiyet demektir. Ve bu cemiyetin her vilayet ve müstakil livada biliyorsunuz ki heyet-i merkeziyyeleri vardır. İşte heyet-i merkeziyyede merci bulamayan ordu da bittabi bir taraftan himaye edimek, idare edilmek, sevk ve idare edilmek lüzumunu duyuyordu; ve bu suretle Müdafaa-i Hukuk teşkilatı, Kuvve-i müsellehayı (silahlı kuvvetleri) içine almış oluyordu."30

Mustafa Kemal Paşa'nın bu tespitlerine, Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya'nın Müdafaa-i Hukuku "Yeni bir ruh" olarak vasıflandıran şu sözlerinde bulmamak mümkün değildir; "Bu yepyeni bir zihniyet, diri bir ruhtur. Esirliği, medeniyetsizlik, vahşilik suçlamalarını reddeden taptaze ruhun adı Kuvayi Milliye Ruhu değildir. Müdafaai Hukuk Ruhu'dur. Her türlü ihtilâlci kuvvetin ve kurumun özü olan bu ruh, İzmir'in işgalinden itibaren, memleketin her tarafında bir birliğin, bir özdeşliğin ifadesi olmuştur. Kuvayı Milliye'yi, Reddi işgal cemiyetlerini harekete geçirmiş olan güç, Müdafaai Hukuk Ruhu'dur. Bu ruh bir atılımın, bir bilinçlenmenin, bir kalkınmanın dinamosu olmuştur. (.)

Mustafa Kemal Paşa, İzmir'in işgalinden dört gün sonra Samsun'a çıkmıştır. İlk müşahedeleri, bu her şeyi alt üst eden kurtuluş atılımı, Müdafaa-yı Hukuk Ruhu olmuştur. (Onun ifadeleriyle) "Vaziyetin dehşetin ve vehameti karşısında, her yerde, her mıntıkada birtakım zevat tarafından mukabil halâs çareleri düşünülmeğe başlanmıştı. Bu düşün ile alınan teşebbüsat, birtakım teşekküller doğurmuştur."

Bu önüne geçilemeyecek, hiçbir surette durdurulamayacak kadar kuvvetli bir seldi. Millî bir dayanışmanın, tehlikeler karşısında "Ben de varım!" diyerek ortaya çıkmasıydı. "Mukaddesatını" manevî değerlerini bizzat kurtarmaya karar vermiş bulunan bir milletin yarattığı bir hareketti bu. Bunu görmek lazımdı. İstanbul'dan, Taht'ın ardından görülemiyordu. Kendisi de, Anadolu'ya ayak basıncaya kadar görememişti. (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, C. III, s.42'de dediği gibi): "İstanbul'da iken milletin bu kadar kuvvetli ve az vakitde felaketlere karşı bu derece uyanık olduğunu tahayyül etmezdim."31

İstanbul'daki hükümetin ilgili ve yetkili makam ve mercileri bile, söz konusu dönemde; "Müdafaa", "Hukuk-ı Milliye", "Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye" gibi terimleri kullandığı şu iki belgede görülmektedir: 2 Kanun-ı evvel 1334 (2 Aralık 1918) tarih ve 1157 sayılı yanında "müzakârat-ı sulhiyede, hukuk-ı milliyemizi müdafaaya ümidvar olmak üzere mahalli Osmaniye'deki Türkler ve muhaceratın hukuk ve mevcudiyetini (muhafaza) zımnında."32

Yine 18 Mayıs 1335 (1919) tarih ve 891 numaralı bir rapor, Hüdavendigâr (Bursa) Valiliği'nden Dahiliye Nezareti'ne gönderilir. Bu rapor, Nezaretin Gelen Evrak Defteri'ne özet edilirken: "Müdafaa-i Hukuk-ı Milliyemiz için ittihazı lazım gelen tedâbire dair" ifadesi kullanılmış, böylece bu tabirlerin hükümetçe de tasvip edildiği müşahede edilmiştir.33

"Müdafaa-i Hukuk" için hülasa olarak şunlar söylenebilir: Umumiyetle sessiz ve vakur kalmasını bilen faziletli Türk milletinin hayat hakkını elde etmek için verdiği mücadelenin sembolü olmuştur. "Müdafaa-i Hukuk"; vatanları, istiklâlleri, sahip oldukları insanî hakları ile her türlü maddî ve manevî değerleri yok edilmek istenen Türk milletinin topyekûn mücadele azmi ve kararlığıdır. "Müdafaa-i Hukuk"; Müslüman Türk insanının din, vatan, bayrak, istiklâl vb. kutsal değerlerini kaybetmemek, gerekirse canından aziz bildiği bu değerleri koruma uğruna canlarını seve seve verebileceğini gösteren mücadelenin millî şuuru ve imanının ortak adı olmuştur.

Mondros Mütarekesi'nden önce kurulan "Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye" ve "Cemaat-i İslâmiye" gibi daha çok dinî ağırlıklı olan cemiyetler -ki savaşı kaybeden-Türk insanının maneviyatını yükseltmek, yeniden moral gücü kazanmasında yardımcı olmak üzere kurulmuştu. Bu cemiyetlerin daha sonraları Müdafaa-i Hukuk cemiyetleriyle irtibatlı ve aynı gayeler için çalıştıkları tespit edilmiştir.34 Mondros Mütarekesi'nden hemen sonra ilk teşkilatlanma 5 Kasım 1918'de Kars İslâm Şurası'nın kurulmasıyla başlamıştır.35 Daha sonraları işgal veya ilhak tehlikesine yakın olan bölgelerde "Müdafaa-i Hukuk" teşkilatları kurulmaya başlar. Edirne'de 30 Kasım 1918 tarihinde Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti, 1 Aralık 1918'de İzmir'de İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti; merkezi İstanbul'da 4 Aralık 1918'de Vilayât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti; İstanbul'da Kilikyalılar Cemiyeti 21 Aralık 1918 tarihinde ve Trabzon'da 10 Şubat 1919 tarihinde Trabzon Muhafaza-ı Hukuk-ı Milliye Cemiyeti kurulmuştur.36

Mustafa Kemal Paşa da teşkilatlanmaya çok önem vermiş, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a geldiği andan itibaren özellikle bölgelerde "Müdafaa-i Hukuk" cemiyetlerinin kurulması meselesini en önde tutmuştur. Mesaisinin önemli bir kısmını bu işlere ayırdığını, meşhur Nutuk'un ilk sayfalarından itibaren verilen bilgi ve belgelerden anlamak mümkündür. Mayıs 1919'daki şu ifadeleri millete güveninin en açık ifadesidir: "Gaye-i istiklâlin istihsaline kadar tamamiyle milletle birlikte, fedakarane çalışacağıma mukaddesatım adına yemin ettim. Artık benim için Anadolu'dan hiçbir yere gitmemek kat'idir." Milletin mücadeleye başladığı andaki durumunu ise şu şekilde izah etmektedir: "Türkiye ve Türkiye halkı, istiklalini ve mevcudiyetini imhaya matuf elim darebat (darbeler) karşısında kaldığı gün, dünyayı beşeriyette hiçbir nokta-i istinada malik (dayanak noktasına sahip) bulunmuyordu. Yalnız ve ancak kalp ve vicdandaki azm ü imana güvenerek ya istiklaline sahip ve hakim olarak yaşamaya ve yahut ölmeye karar verdi. Bu kararın icab-ı tabiisi olmak üzere el-an devam etmekte olan mücahede-i milliyesine (milli cihada) başladı."37

Türk milletinin sahip olduğu cevherin içinde gizli olduğunu, onu çıkarmak gerektiğini bunun da teşkilatlanma yolu ile olabileceğini Mart 1920'de yaptığı konuşmada şöyle vurguluyordu: "Bu çölden bir hayat çıkarmak bu inhilalden bir teşekkül yaratmak lazımdır. Boş görünen saha doludur, çöl sanılan bu alemde saklı ve kuvvetli hayat vardır. O millettir. Eksik olan şey teşkilattır, işte şimdi onun üzerindeyiz."38

Milli Mücadele'nin sosyal tarihi adlı eserde, söz konusu teşkilatlanma ve cemiyetleşme hakkında şöyle deniliyor: "Redd-i İlhak dernekleri yaşanılan toprak parçasının herhangi bir yabancı ama o günün deyimi ile 'medeni' uluslarınca değil, geçmişte ve hâlâ Osmanlı uyruğu olan soy kümelerince ilhak edilmesine karşı kurulmuşlardır. Müdafaa-yı Hukuk ise, genelde Osmanlı, ama özelde artık Osmanlı'dan arda kalan Müslüman nüfusun haklarının savunmasını içeren bir örgütlenmenin belirtisiydi. Anadolu halkı, Batı istilacılardan, diğer yenik Avrupalı rakiplere uygulanan kurallar dışında ve daha ağır yaptırımlara uğramak istemiyorlardı."39

Müdafaa-yı Hukukun, "Müslüman nüfusun haklarının savunulmasını içeren bir örgütlenme" olması, aynı zamanda Milli Mücadele'nin sosyal yönünün incelenmesinde de, İslam unsurunu ön plana çıkarmaktadır.

Mustafa Kemal Paşa'nın mecliste yaptığı bir konuşmasında "İslam" unsuruna ağırlık verildiği açıkça belirtilmiştir. ". Binaen-aleyh muhafaza ve müdafaasıyla iştigal ettiğimiz millet, bit-tabii bir unsurdan ibaret değildir. Muhtelif anasır-ı İslamiyyeden mürekkeptir. Bu mecmuayı teşkil eden her bir unsuru İslam, bizim kardeşimiz ve menafiî tamamıyla müşterek olan vatandaşımızdır ve yine kabul ettiğimiz esasatın ilk satırlarında bu muhtelif anasır-ı İslamiyye ki; vatandaştırlar, yek -diğerine karşı hürmeti mütekabile ile riayetkardırlar ve yek- diğerinin her türlü hukukunu ırki, içtimai, coğrafi hukukuna daima riayetkar olduğunu tekrar ve teyit ettik ve cümlemiz bu gün samimiyetle kabul ettik. Binaen-aleyh, menafiimiz müşterektir. Tahlisine azmettiğimiz vahdet, yalnız Türk, yalnız Çerkez değil, hepsinden memzuc (karışık) bir unsur-ı İslam'dır bunun böyle terakkisini ve su-i tefehhümata meydan verilmemesini rica ediyorum."40

Prof. Dr. Şerif Mardin'in ifadesi ile; "Bağımsızlık Savaşı sırasında mücadelenin sürdürülmesinin genellikle üzerinde durulmayan bir İslami dayanağı vardır."41 Zira din adamlarının bu mücadelede önemli bir yere sahip oldukları da ortaya çıkmaktadır. "İstanbul'un dışındaki yörelerde Türkiye'nin toplumsal strüktürünü oluşturan kurumlar içinde vilayet idaresine paralel, fakat halk tabakalarına daha yakın olan İslami kurumlar bu noktada önemli rol oynamıştır. Anadolu'da istilaya karşı örgütlenme, birçok yerde din adamları tarafından yürütülmüştür."42

Müdafaa-yı Hukuk Cemiyetlerinin kuruluşlarında reis olarak ya da idari heyetlerinde faal üye olarak, o bölgenin müftüsü ya da ulemadan, başka bir ifade ile, din alimlerinden birçok kişinin görev yaptıkları bilinmektedir. Ankara Müftüsü Rifat (Börekçi) Efendi, Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi, Amasya Müftüsü Hacı Mustafa Tevfik Efendi bunlardan sadece birkaç tanesidir. Milli Mücadele Dönemi'ni, genel ve bölgesel olarak ele alıp, bilimsel bir araştırma olarak ortaya konulan pek çok eser ve araştırmada vurgulanan hususu açıklayan pek çok örnek görmek mümkündür.43

Çeşitli yönden olduğu gibi sosyal bakımdan da, Milli Mücadele'yi başarıya ulaştıran "Hareket-i Milliye"nin motor gücü "Müdafaa-yı Hukuk Ruhu" ve bu ruhun kendisinde tecelli ettiği Müdafaa-yı Hukuk Cemiyetleri olmuştur. Sivas Kongresi'nde (4-11 Eylül 1919) alınan kararla "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti" adını alan bu cemiyetlerin maksadını H. Rauf (Orbay) Bey'in şu cümlesi ne güzel özetlemektedir: "Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti'nden maksat, İslam ahaliyi bir noktada toplamak ve fırka ve tefrika göstermemektir."44

Milli Mücadele'nin lideri Mustafa Kemal Paşa, İstanbul'un işgali ve Meclis-i Mebusa'nın işgal kuvvetlerince basılıp dağıtılması üzerine (16 Mart 1920'de) yayınladığı Tamim'de; "...Biz hukukumuzu ve istiklalimizi müdafaa için giriştiğimiz mücahedenin (bir başka ifade ile cihadın) kutsiyetinin kail (söyleyen). davamızın meşruiyet ve kutsiyeti, bu müşkül zamanlarda Cenab-ı Hak'tan sonra en büyük zahirimizdir."45 sözleri bile yürütülen mücadelenin "Mücahede" yani dini yönü ağır basan bir mücadele olduğunu açıkça göstermektedir.

Konuyu Prof. Dr. Ercüment Kuran'ın şu tespitleri ile sonuçlandırmak hem Mustafa Kemal Paşa'nın Milli Mücadele'deki rolünü belirtmesi hem de bu mücadelenin sosyal boyutunda en ağırlıklı hususun din olduğunu ortaya koyması, konunun hülasası olacaktır. "İstiklal Savaşı devamınca Mustafa Kemal Paşa, Türk milleti'nin kurtuluşunu sağlamak için, İslam mücahitliği davasını gütmüştür. Büyük şair Mehmet Akif'in derin bir ruh coşkunluğu içinde yazdığı İstiklal Marşımız, bu devrin milli olduğu kadar da dini heyecanını aksettirir. Sakarya Zaferi'nden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Mustafa Kemal Paşa'ya Gazi unvanının verilişi, Milli Mücadele'nin İslami hüviyetini açıkça ortaya koyar.46
Alıntıdır.
__________________
Ülkümüz Göklerde Dalgalanan Bir Sancak
Bizler Allah'ın Önünde Eğiliriz Ancak..!


« Önceki Konu Sonraki Konu »

Şu an bu konuyu okuyan kişi sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 
Benzer Konular
Konu
Konuyu Başlatan
Forum
Cevaplar
Son Mesaj
Mehmet
Güncel ve Son Dakika Haberler (Arşiv)
0
23 Nisan 2019 12:06